4 Ocak 2019 Cuma

Tarihin Önünde Yürümek (Sosyo-Ekonomik Yapı)

Buradaki "sosyo-ekonomik yapı" adlı yazı, Tarihin Önünde Yürümek adlı kitabımdan alınmıştır.



    2. BÖLÜM



Sosyo-Ekonomik Yapı


Bir öğretinin en üst ve tek ölçütünün gerçek toplumsal ve ekonomik gelişme sürecine uygunluğu olduğu yerde, dogmatizm olamaz ...”1



Nasıl ki, burjuva toplumun anatomisi ekonomi-politiğin içinde aranması gerekiyorsa, Sınıf mücadelesi teorisinin hareket noktası da, toplumun üretim ve üretim ilişkileri karakteristiğinde aranmalıdır. Bundan hareketle, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının doğru değerlendirilmesi, doğru teori ve taktikler üretilmesi; proletarya partilerinin burjuvaziye karşı mücadelesinin başarıya ulaşması için gereklidir. Özel mülkiyetçi toplumsal yapının, toplumsal mülkiyetçi bir yapıya dönüştürülebilmesi, sınıf bilinçli proletaryanın teorik hazinesinin ve mücadele taktiklerinin gelişmesi ve bunun pratiğiyle doğru orantılıdır. Bunun ana kaynağı ise; toplumsal yapının bir bütün olarak doğru analiz edilerek doğru dersler çıkarılması ve bunun pratikte karşılık bulmasıdır. 
 
Proletarya partileri, bulundukları ülkenin öncelikle sosyo-ekonomik yapılarını tahlil ederek proletaryanın burjuvaziye karşı siyasal iktidarı almak için yürüttüğü sınıf mücadelesi teorisini biçimlendirirler. Devrimin yolu, devrimin karakteri, sınıflar arası ilişkiler, dost ve müttefiklerin yanı sıra, devrimin esas hedefi içinde hangi sınıfların olduğu da bu tahlilin içinde yerini alır. Burada, yanlış bir analiz, sınıf mücadelesi teorisini yanlış ve eksik bırakacaktır. Çünkü bu, aynı zamanda, üretim ve üretim ilişkilerinin doğru ele alınması, bundan hareketle de sınıflar arası ilişkinin ve işçi sınıfının mücadele hedeflerinin net olarak belirlenmesini içerir.
Komünist partileri, ülkenin sosyo-ekonomik yapısını doğru tahlil edemezse, daha baştan işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesini doğru bir yöne, burjuvaziden kesin olarak iktidarı alma hedefine yönlendiremez. “Sosyo-ekonomik yapı tahlili yanlış olabilir, ama diğer tahliller doğru” demek, sınıf mücadelesini kavramamak, “somut koşulların somut tahlili” espirisini dikkate almamak demektir. Bu yaklaşım Marksist olamaz. Bu bağlamda, bir komünist partisi bulunduğu ülkenin sosyo-ekonomik yapı tahlili olmazsa olmazlardan birisidir ve doğru tahlil edilmesi gerekir. 
 
Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapı tartışması Türkiye’deki komünist hareketle yaşıttır dersek pek de yanılmış olmayız. Ancak bu sorun, 1960’lardan itibaren daha yoğun ve ciddi olarak tartışılmıştır. Birinci nedeni, sol yelpazede daha fazla siyasal yapının doğması, TKP’nin yavaş yavaş tek sol olma hakimiyetinin kırılmasıdır. Bir başka nedeni ise, elbette ki, 1950’lerden sonra kapitalizmin daha fazla gelişmesi ve buna koşut olarak da işçi sınıfının gelişmesidir. Özellikle’de bu tartışmalar, 1968 hareketi ve onu takip eden yıllar içinde daha da yoğunlaşmıştır. Ve üçüncü etap ise 1974 sonrası, yani 1971 12 Mart askeri darbesinden sonra sol hareketlerin yeniden mücadele sahnesine açıktan çıkmasından sonra olmuştur. 
 
Sosyo-ekonomik yapı sorunu, daha çok TKP/ML içinde ve TKP/ML ile bazı devrimci siyasetler arasında yaşanmıştır. Bu tartışma ise 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesine kadar sürmüştür. Sonraki süreçte ise bu tartışma yerini sessizliğe bırakmıştır. Çünkü herkes bu konuda söyleyeceğini söylemiş ve özellikle kapitalizmin egemen ekonomik bir yapı olduğunu savunan kesimler “yarı-feodal” değerlendirmeleri artık ciddiye almamaya başlamışlardır. “Yarı-feodal” değerlendirenler ise kendi araştırmaları olmadığı için, bu konudaki tartışmaların bitmesine ya da kesilmesine ses çıkarmamışlardır. Çünkü kendi “yarı-feodal” savunularını bilimsel ve istatistiki verilerle destekleyecek durumda değillerdi.
1968 kuşağı içinde ki tartışma Mihri Belli’nin “Milli Demokratik Devrim” teziyle başlamıştır. Özellikle bu tartışma sol akademisyenler arasında da yaşanırken, doğası gereği devrimci siyasetlerde bu tartışmalardan uzak kalamamışlardır. Bunlardan öne çıkan Korkut Boratav ile Muzaffer Erdost arasındaki tartışma önem taşımaktadır. Konumuz açısından önem taşımasının nedeni, bu tartışmada Kaypakkaya’da etkilenmiştir. Kaypakkaya’nın içinde yer aldığı TİİKP örgütü ülke ekonomisini “yarı-feodal” olarak değerlendiriyordu.
Kaypakkaya’nın kendisinin sosyo-ekonomik yapı araştırması yok, ancak o Korkut Boratav’ın sosyo-ekonomik yapı konusundaki görüşlerini revizyonist ve Milliyet gazetesinin, „düşünenlerin düşüncesi sütununa“ yakışır bir görüş olarak değerlendirmektedir. Buradan da Boratav’ın sosyo-ekonomik yapı konusundaki görüşlerine karşı çıktığı anlaşılıyor. Zaten kendisi ülkeyi “yarı-sömürge-yarı-feodal” değerlendirmesinden hareketle, devrimin karakterinin özü toprak devrimi olan demokratik devrim ve devrimin yolunu da “halk savaşı” olduğunu savunmakta ve görüşlerini bu temel üzerinde oluşturmaktadır. Ülkeyi kapitalist değerlendiren ve toplu ayaklanmaları savunanları “revizyonist” olarak değerlendirmektedir.
Burada üzerinde fazla durmayacağız, ancak geçerken değinmek gerekiyor: Boratav ile Muzaffer İlhan Erdost2 arasındaki söz konusu tartışmada Boratav’ın haklı olduğu, Erdost’un ise zorlama bir yöntemle ülkeyi “yarı-feodal” bir yapıya sokmaya çalıştığı anlaşılıyor. Boratav, Erdost ile tartışmalarına; “İktisat Politikaları ve Bölüşüm Sorunları 1969-81” adlı kitabında yer vermiştir. Erdost’un ise yazılarının bir kısmını P.D. Aydınlık dergisinde yayınlamış ve daha sonra ise bunları kitaplaştırmıştır.
Kaypakkaya ise TİİKP liderlerini eleştirirken, Boratav için şunları söylemektedir:
Korkut Boratav’ın Milliyet’in “Düşünenelerin Düşüncesi” sütununa yakışacak anti-marksist-leninist feodalizm tahlilleri bununla birleşti.”3
 
Kaypakkaya, bu konuda Boratav’a haksızlık yapıyor ve kendi yanlış değerlendirmelerini göremiyor. Oysa, kendi yazdığı Kürecik ve Çorum ili tahlilleri tersini söylemektedir. Burada geçerken vurgulamak gerekiyor. O süreçte K. Boratav ülkeyi kapitalist değerlendirirken, tarım da önemli ölçüde feodal artıkların olduğuna da vurgu yapmaktadır. 
 
Devrimin karakteri ve devrimin yolu sorununu doğru bir şekilde ele almak için öncelikle ülkemizin sosya ekonomik yapısını doğru değerlendirmek ve doğru sonuçlar çıkarmak gerekiyor. Bu sorun, bilimsel olarak ele alınmazsa, diğer sorunlarda da büyük yanılgılara düşülmesinin kaçınılmazlığı da buna bağlı olarak ortaya çıkar. 
 
Burada, günümüz Türkiye’sinin sosyo-ekonomik yapı tartışmasının teorik yanlarına fazla girmeyeceğiz, deyim yerindeyse, daha çok pratik yönlerini ele alacağız. Gelinen aşamada, “yarı-feodal”, “kapitalist” tartışmalarına girmek, „Amerikayı yeniden keşf etmek“ olmasına karşın, Kaypakkaya’yı ve onun zamanını değerlendirirken ele almak bir zorunluluk oluyor. Ancak, günümüzde de „yarı-feodal“ değerlendirmeler olduğu için, bugüne de uzanmak kaçınılmaz oldu.
Türkiye kapitalist bir ülkedir ve günümüz koşullarında kapitalizmin gözeneklerinde yaşayan her hangi bir feodal kalıntı dahi kalmamış, ülkenin her köşesine kapitalizm girmiştir. Buna Kuzey Kürdistan’da dahildir. “yarı-feodal” tartışmaları 1970’lerin başlarında yapılabilirdi ve yapıldı da. Ve o zaman bu tartışmanın kısmen sosyal-siyasal koşulları vardı. Gelinen aşamada ise bunun ne ekonomik ne de siyasal anlamda koşulu yoktur. Var diyenler, işçi sınıfı mücadelesini yanlış yöne yönlendirmeye çalışanlardır. Ve günümüz Türkiye’sinde bu sorunu tartışmak bilimsel değildir. Bilimsel olmaması bir yana nostaljik bir yanı dahi kalmadı. 
 
Konumuz sosyo-ekonomik yapıyı derinlemesine incelemek olmamakla birlikte, tartıştığımız konunun daha iyi anlaşılması ve tartışılan konuyla yakın bir ilişkisi olması bağlamında, Kaypakkaya’nın ülke köylülüğünü değerlendirdiği dönem ile bir başka yazarın aynı dönemde köylülüğü değerlendirmesinden bir bölümü kısaca buraya aktarmayı gerekli görüyoruz.
Daha anlaşılır olması açısından, önce, Marks’ın kapitalist üretim biçimiyle ilgili bir pasajını buraya aktaralım:
Ama, başlangıç halindeki kapitalist üretim tarzının karşısında bulduğu toprak mülkiyeti biçimi ona uymaz. O, tarımı, sermayeye bağlı kılarak, kendisi için, gerekli olan biçimi yaratır. Böylece –hukuki biçimleri ne kadar farklı olursa olsun- feodal toprak mülkiyetini, klan mülkiyetini, mark komünlerindeki küçük köylü mülkiyetini, bu üretim tarzının gereklerini karşılayan iktisadi biçimlere dönüştürür. Kapitalist üretim tarzının, belli başlı sonuçlarından biri, bir yandan, tarımı, toplumun en az gelişmiş kesimince uygulanan, kendi kendine devam eden salt deneysel ve mekanik bir süreç olmaktan çıkartıp, özel mülkiyet koşulları altında bu ne kadar mümkünse, tarım biliminin bilinçli, bilimsel bir uygulaması haline sokması; yani bir yandan, toprak mülkiyetini, egemenlik ve kulluk ilişkilerinden koparması, öte yandan da, bir üretim aracı olarak toprağı, toprak mülkiyetinden ve toprak sahibinden ... tümüyle ayırmasıdır. ... Bütün diğer tarihsel ilerlemeler gibi, bunları da, önce, doğrudan üreticileri tümüyle yoksullaştırarak elde etmiştir. ”4
 
Kapitalizmin gelişmesinin temeli toplumsal iş bölümüdür. „Toplumsal iş bölümü de meta ekonomisinin ve kapitalist ekonominin bütün gelişme sürecinin temelidir.“5 TC’de olan da budur. Kapitalizmin girmesiyle birlikte meta ekonomisi gelişmiş ve tarımda buna koşut olarak uzmanlaşma gelişerek, köylülük yavaş yavaş mülksüzleştirilmiş ve bu mülksüzleştirme günümüzde de devam etmektedir. Burjuvazi, tarımı kendine tabi kılmak için uğraşmış ve başarmıştır. Kapitalizim karşısında, feodal tarımın ya da feodal mülkiyetin direnerek ayakta kalması ve yaşaması ve hatta onun gözeneklerinde uzun bir süre kendini gizleyerek (!) yaşamasının maddi koşulları yoktur. O, süreç içinde kapitalizme yenilmek durumundadır ve öyle de olmuştur.
Prof. Cavit Orhan Tütengil’in; “Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve Sorunları” adlı yapıtı, bilimsel çalışmanın nasıl olması gerektiğini ortaya koyması açısından da öğretici ve eğiticidir. Tütengil’de, söz konusu bu yapıtını, Kaypakkaya’nın, Türkiye’yi değerlendirdiği dönemde ele alıyor ve aynı verilerden hareket ediyor. Ancak, İkisi de aynı verilerden farklı sonuçlar çıkarıyor.
Kaypakkaya’nın kendi araştırması olan “Çorum” ve “Kürecik Bölge Raporu”, bilimsel yaklaşımın bir ürünü ve onun titiz bir araştırmacı olduğunun ip uçlarını vermektedir. Ne var ki Kaypakkaya, doğru analizden doğru sentez çıkaramıyor. 
 
Kaypakkaya’nın Ekim 1971 yılında yazdığı „Kürecik Bölge Raporu“ndan uzun bir pasajı buraya kataralım:
Dördüncü olarak şunu belirtelim: Ticaret, köylülerin yaşamına her gün biraz daha fazla girmektedir. Köylülerin en temel gereksinim maddeleri, her gün artan ölçülerde pazardan karşılanmaktadır. İdarenin yerini lamba, ocağın yerini soba, elle dokunan çul, çuval, yastık ve kilimin yerini pazardan alınanlar almıştır ve almaktadır. Radyo, teyp, pikap, saat bir çok eve girmiştir. Çay, bir süredir normal tüketim maddeleri arasında yer almaktadır. Sebze gereksinimi, geniş ölçüde pazardan karşılanmaktadır. Eksik kalan yiyeceklik buğday pazardan alınıyor vs. vs. el zanaatları gerilemekte ve çökmektedir. 
 
Öte yandan, köylülerin ürettiği ürünlerin bir kısmı da, yine her gün artan ölçülerde, pazara taşınmaktadır. Köylülerin pazarda en çok sattıkları şeyler, hayvan (koyun, keçi) ve armuttur. Bunların yanısıra, bazı hayvan ürünleri de (yünden yapılan keçe, yağ, peynir gibi) az miktarda satılmaktadır. Bu ne anlama gelir? Bu, köylülerin, her gün artan ölçülerde ticaret sermayesi tarafından sömürüldükleri, iflasa ve sefalete sürüklendikleri anlamına gelir. Köylüler, bir yandan pazardan gereksinimlerini sağlarken, araya giren tacirler tarafından, diğer yandan da, kendi ellerindeki malları satarken hayvan ve armut tacirleri tarafından sömürülmektedirler. Köylülerin arasında az çok varlıklı olanlar, ellerinde gereksinim fazlası parası olanlar genellikle ticarete atılmaktadırlar. Emperyalist tekellerin ve işbirlikçi sermayedarların malları, yüksek ticaret karlarıyla köylülerin ellerine geçmektedir. Öte yandan, örneğin armudun kilosu köylülerin elinden 60-75 kuruşa alınmakta, pazarda 200-350 kuruşa kadar satılmaktadır. Bu olay geniş yoksul köylülerin daha çok iflasa sürüklenmesine, yoksullaşmasına ve iş-gücünü daha çok satmasına, proleterleşmesine yolaçmaktadır.”6
 
ve devam ediyor;
Yine, köylülerin bir çoğu, özellikle yoksullar, Antep, Adana, İstanbul ve Malatya’ya göç ediyorlar. Göçenlerin sayısı oldukça artma göstermiştir.”7
 
Göçlerin nedenlerini Kaypakkaya net olarak koymuyor ya da incelemiyor. Ya da göçlerin nedeninin tarımda uzmanlaşmanın olduğu, kapitalizmin gelişmesi sonucu eskiye oranla her geçen gün artan sayıda köyden şehire göçlerin olduğunu, yani köylülüğün mülksüzleştirilerek işçi-işsiz, bir başka söylemle, sanayinin yedek ordusu durumuna getirildiğini, kapalı köy ekonomisinin toprağı olan köylüleri de geçindirmediğini, bunun gözeneklerinden giren kapitalizmin onu iç pazara bağladığını göremiyor. İç pazara bağlandığını görsede, buradan genel bir sonuç çıkaramıyor. 
 
Bu konuda Lenin, Rusya’daki tarımdaki gelişmeler ile ilgili olarak şöyle diyor:
... tarımdaki uzmanlaşma ne kadar ilerlerse, tarımsal nüfus da o kadar azalır, toplam nüfusun gitgide azalan bir parçası haline gelir.”8
 
Lenin bu söylemleri, salt Rusya’ya özgü değil, genel geçerli bir teorik yaklaşımdır. Ve Lenin bu teorik açımlamayı, Marks’dan alır. Ülkemiz tarımı içinde bu geçerlidir.
Kaypakkaya’nın söz konusu raporu, feodalizmin çözülüşü ve kapitalizmin köylerde hızla yayılışının bir ifadesidir. Çünkü meta ekonomisinin varlığı ile iç pazarın varlığı biribirine bağlıdır. İç pazar, meta ekonomisinin gelişmesinin bir sonucudur. Kaypakkaya’nın belirttiği, köylüler ihtiyaçlarını pazardan karşılıyorsa, daha önce kendi üretiklerini, artık kendileri üretmeyip pazardan alıyorlarsa, bu meta ekonomisi, yani, kapitalizmin köylere girmesi, gelişmesi ve onları iç pazara bağlamasıdır.
Köylülerin yoksullaşması, tarlalarını ve evlerini satmaları, Almanya ve Türkiye içindeki şehirlere göçü, köylülerin mülksüzleştirilerek, feodalizmin sancılı çözülüşünün bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Şehire göçenlerin ya da göçmek zorunda bırakılan kesimlerin, hemen köyleri ile bağlarını kesmeseler de, esas olarak kesme sürecinin başlangıcını oluşturmaktadır. Türkiye’de bu süreç 1980’lere kadar daha yoğundu. Bu tarihten sonra ise, şehirden köye bakmanın ekonomik koşulları hemen hemen ortadan kalktı. Bu, kapitalizmin köy ekonomisi içine girmesinin derinliğiyle ilgili bir gelişmedir.
Burada, kısaca da olsa bir not düşmek gerekiyor: Geçmişte, „köyeden şehire göçün“ nedeni olarak; „sanayileşmenin sonucu değil, köylülerin yoksullaşması sonucu“ gidildiği, „ülkeyi yarı-feodal“ değerlendirenler tarafından ileri sürülürdü. Böyle bir yaklaşım, kapitalizmin ne olduğunu kavramamaktan, onun kitleleri yoksulaştırıcı ve mülksüzleştirici yanın görülememesinden –ilerleyen bölümlerde bunu tekrar ele alacağız- ileri geliyor.
O dönemde, özellikle İç Anadolu, Orta ve Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu (Küzey Kürdistan’ın hemen hemen bütünü) bölgelerinin durumu böyleydi. Yani, kapitalizm köylere kadar girmiş ve köylerle kapitalist pazar bağlarını oluşturmuştu. Bunun sonucu olarak iyice yoksullaşan köylüler, şehirlere daha fazla ve yığınsal akın etmeye başlamıştı. Kaypakkaya, bu durumun giderek daha da gelişeceğini söylemesine karşın, köylülüğün şehirlere yığılışının ne anlama geldiğini tam olarak göremedi. Köylülüğün erimesine ve köylere kapitalizmin (kendisi, “ilkel ve geri kapitalizm” diyor) girmesine karşın, silahlı mücadelenin koşullarının da elverişli olduğunu savunmaktan vazgeçmedi.
İ. Beşikçi, Doğu Anadolu’nun Düzeni adlı eserinde Kürdistan’daki feodalizmin çözülüşünü şöyle yorumluyor:
Oysa kapitalist üretim ilişkilerinin yoğunlaşmasıyla birlikte aşiretler arasındaki yıkılmaz duvarlar da gevşemekte ve merkezileşme başlamaktadır. Özellikle büyük pazarların ve kentlerin gelişimi ise bu süreci hızlandırmaktadır. Şurası bir gerçek ki, Doğu Anadolu’da toprak ağalığına ve aşiret sistemine dayanan feodal yapı uzun süre yaşayacak gibi görünmemektedir. Nüfusun son derece hızlı bir biçimde artışı emeğin bünyesinde, tarımda görülen makinalaşma ise teknolojinin bünyesinde değişiklikler yapmakta, bunlar giderek üretim güçlerini, dolayısıyla üretim ilişkilerini değiştirici bir dinamik olarak belirlemektedir.“9
 
Beşikçi’nin saptamaları doğrudur. 
 
Lenin’de, meta ekonomisinin gelişmesinin sonuçlarını şöyle vurguluyor:
... meta ekonomisinin gelişmesi, nüfusun git gide büyüyen bir bölümünün tarımdan ayrılması, yani sınai nüfusun tarımsal nüfus aleyhine büyümesi anlamına gelir.”10
O halde –der Lenin-, ticari ve sinai nüfusta tarımsal nüfus aleyhine bir artış olmaksızın kapitalizm düşünülemez ve herkes de bilir ki, bu olgu, en açık bir biçimde, bütün kapitalist ülkelerde ortaya çıkmaktadır. Bu durumun iç pazar açısından taşıdığı önemin çok büyük olduğunu tanıtlamaya bile gerek yok, çünkü iç pazar, hem sanayiin evrimine, hem de tarımın evrimine ayrılmaz bir biçimde bağlıdır; sınai merkezlerin kurulması, bunların sayıca artışı, ve nüfusu kendilerine çekmeleri, bütün kırsal sistem üzerinde çok derin bir etki yapmak ve ticari ve kapitalist tarımda bir büyümeye yol açmak zorundadır.”11
 
iç pazarın gelişme derecesi –der Lenin- ülkede kapitalizmin gelişme derecesidir.”12 diye de ekler.
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da da bugün –özellikle de 1980’lerin başından bu yana- iç pazara bağlanmayan hiç bir köy, mezra, kıyı, köşe ve kısacası hiç bir yerleşim yeri kalmamıştır. Türkiye ve Kürdistan’da gelinen aşamada iç pazara bağlanmayan bir kapalı ekonomiyi boşuna arayacaklardır. Çünkü böyle bir yer kalmadı ve yok. 
 
Kaypakkaya’nın Kürecik Raporu’nda söylediği ve aşağıda C. O. Tütengil’den aktardığımız veriler, tam da Lenin‘in belirttiği doğrultuda bir gelişmedir. 
 
Türk egemen sınıfları da Kürdistan’da, Kürtlerin asimile edilmesi için başta egemen sınıf baskısı da dahil bir çok yolu denemişlerdir. Özellikle de 27 Mayıs 1960 Askeri darbesinden sonra asimilasyonu daha da ağırlaştırmışlardır. Örneğin hızla ve yaygın bir şekilde Bölge Yatılı İlkokulları ve radyo istasyonları kurmuşlar bunun yanında ekonomik yatırımları da artırmışlardır. Bunların gerçekleştirmenin amacı, hiç şüphesiz Türkçe’nin yaygınlaştırılması ve Kürtlerin asimile edilmesi içindir. Elbete, TC’nin kuruluşundan itibaren Kürtlerin asimile edilme sorunu, Türk egemen sınıflarını en önemli gündemleri olmaya devam etmiştir. 
 
Kuzey Kürdistan’daki ekonomik gelişmeye bir örnek daha verelim:
.... 1963 yılında 47 olan Bölge Ortalama endeks değeri, 1967 yılında 65’e yükselmiştir. Aynı yıllar Türkiye Ortalaması 100 ve 138’dir. Türkiye Ortalaması ve Doğu Bölgesi, Bölge Ortalaması 5 yılda % 38 ve yılda ortalama % 9.5 artışla, Doğu Bölgesinin geri kalmış, fakat gelişme potansiyeli taşıyan bir bölge olduğu fikrini de kuvvetlendirmiştir. Doğu Bölgesi ortalama endeks değeri, Türkiye ortalama endeks değerini daha düşük mutlak bir rakamla ifade edilebilirken, gelişme hızının Türkiye ortalama gelişme hızına eşit olması önemli ve ilgi çekici bir eğilimdir.”13
 
O dönemdeki veriler, kapitalizmin gelişmesinin sadece Türkiye’nin batısı ile sınırlı kalmadığını, Kürtdistan’da da kapitalizmin gelişmeye ve genişlemeye başladığını ortaya koyuyor.
Türk egemen sınıfları, Kürdistan’daki birikimin önemli bir bölümünü Batı’ya aktarsa da, çeşitli nedenlerle de olsa –esas neden, hiç kuşkusuz, asimile etme ve Kürdistan’da Kürt ulusal bilincin gelişmesinin önüne geçme- kapitalizmin oralarda da gelişmesini desteklemişlerdir. 1941’lerde bir üniversite rektörünün şunları söylemesi, egemen sınıfların soruna nasıl baktığının bir göstergesidir:
Demiryolu Diyarbakır’a elbette medeniyet getirdi, huzur getirdi, eminiyet getirdi. Eğer demiryolu olsaydı 1925’de Şeyh Sait isyan edemez ve tarihi bir kentin kapılarına gelemezdi”14
 
Türk egemen sınıfları Kürdistan’da ulaşım yollarını salt güvenlik amacıyla yaptıklarını düşünmek eksik bir değerlendirme olur. Esas olarak metaların en ücra köşelere kadar ulaştırılması, yani, oraların iç pazara bağlanmasıdır. Çünkü, ulaşım ağının yaygınlaşması kapitalizmin gelişmesinde önemli bir faktördür.
1967’den itibaren Kürdistan’da “Doğu Mitingleri” adı altında mitinglerin yapılması ve geniş kitle katılımları ve hatta bir çok Kürt toprak ağasının da bu mitnglere katılmaları, bu bölgelerde kapitalizmin gelişmesi, feodalizmin sancılı bir şekilde çözülüşünün de bir göstergesidir. Bu mitingler ile feodalizmin çözülüşünün yakın bir ilişkisi vardır.
Kaypakkaya kendisine ait „Kürecik Raporu“nda doğru şeyler koymasına ve köylülüğün köyleri terk etmeye başladığını söylemesine karşılık, hala köylülüğün devrimin temel gücü olarak kabul edilmesi ve aynı zamanda yarı-feodal ekonomik sistemin ağır aksakta olsa çözüldüğünü söylemesine ve kapitalizmin buralara hızla girdiğini belirtmesine karşılık; bunun, siyasal ve sosyal yönünün ne anlama geldiğini görememiş, sübjektif isteklerini gerçeğin yerine geçirmiştir. Üstelik Kürecik ve çevre köyleri, Türkiye’de en hızlı göç veren ve çok erken boşalan yerleşim yerlerinin başında gelmekteydi. 1970’lerin ortalarına kadar bu bölgelerdeki köylerin büyük bir çoğunluğu nüfusun yarısından fazlasını şehirlere vermişti. Traktör, patos, biçer-döver ve diğer kapitalist tarım araçlarının hızla girdiği bölgelerden birisiydi. 
 
Köylerden şehirlere göçün başında gelen nedenlerin arasında yeterli toprağa sahip olamamak ve topraksız olmak gelmektedir. Ağa baskısı ya da devlet baskısı bu bölgelerde çok tali durumdaydı. Kırdan şehirlere göçün ilk ve hızlı başladığı yerler Türk köylülerin bulunduğu alanlardır. Yani, genelde toprak ağalığının olmadığı ya da az olduğu yerlerdir. Toprak ağalığının olduğu alanlardan şehirlere göç, yani Kürt köylüsü’nün şehirlere göçü Türk köylüsünden sonra başlamıştır. Bunun siyasal nedenleri, güçlü aşiret bağları ve toprak ağalarının kendine bağlı köylüleri özgür bırakmaması vs. vs. de vardır elbet. 
 
Bunların yanında hiç kuşkusuz ki, köyden şehire göçün temelinde kapitalizmin gelişmesi yatar. Kırda ve şehirde kapitalizm gelişmeden önce böyle bir göç sorunu yoktu. İç göç, özellikle de köyden şehire göç olgusu kapitalizmin gelişmesine koşut olarak gelişmiştir. Göç sorununu sadece şehirde sanayinin gelişmesine bağlamak bir yanılgıdır. Aynı şekilde kırsal alanda da toplumsal iş bölümünün gelişmesi, tarım üretimindeki uzmanlaşma ve köy ekonomisinin iç pazara bağlanması sonucu, köylü eski üretim ilişkilerinden ve üretim araçlarından koparılarak mülksüzleştirilmiştir.
 
Özellikle de kapitalist üretim araçlarının köylere girmesiyle, göç olgusu daha da artmıştır. Kapitalizmin köylere girmeden önce, köylüler kendi doğal ekonomisi içinde kıt kanaat geçimlerini sağlıyorlardı. Ne var ki, kapitalizmin girmesiyle yoksullaşma daha da arttı ve sömürü daha da ağırlaştı. İşte bu aşamadan sonra köyden şehre göç olgusu hızla arttı. Yeterli toprağa sahip köylüler dahi, köylerini terk edip şehir varoşlarına akın ettiler.
Yanılgı burada başlamaktadır. 
 
Buraya, Cavit Orhan Tütengil’in, „Kırsal Türkiye’nin Sorunları“ adlı araştırmasından aktarmalarda bulunalım.
1950-1975 Döneminde Türkiye’de Kır ve Kent Nüfusları (Bin Kişi)

Yıllar

Toplam Nüfus

Kır Nüfusu

Yüzde

Kent Nüfusu

Yüzde

1950

20 947

17 075

81.6

3 872

18.4

1955

24 064

18 639

77.6

5 425

22.4

1960

27 755

20 447

73.6

7 328

26.3

1965

31 391

22 008

70.1

9 383

29.9

1966

32 204

22 220

69.0

9 984

31.0

1967

33 037

22 411

67.9

10 627

32.1

1968

33 893

22 584

66.6

11 329

33.4

1969

34 778

22 741

65.4

12 037

34.6

1970

35 666

22 862

64.1

12 805

35.9

1975

40 347

23 478

58.2

16 869

41.8

Tablo:4
Kaynak: ÜBYKP, s. 843, t. 653.
Bu çizelgenin ortaya koyduğu değişme doğrultuları şu noktalarda özetlenebilir:
Devamlı olarak artış gösteren ülke nüfusuna bağlı olarak, kır ve kent nüfusları da sayıca artış göstermeye devam etmektedir.
Kırsal nüfusun mutlak değer olarak artışına karşılık yüzde olarak sürekli bir biçimde gerilediği dikkati çekmektedir.
Kentsel nüfus, mutlak değer artışına koşut olarak yüzde olarak da bir ilerleme kaydetmektedir.
ç) 1950-1975 döneminde toplam nüfus içindeki kırsal nüfus % 23.4 oranında gerilerken kentsel nüfus da aynı oranda ilerlemiştir.
Bu arada, 1987 ve 1995 yılları için ileri sürülen tahminler, kır/kent oranlarının gelişmiş ülkelere göre yakın bir düzeye varacağını ortaya koymaktadır:
... 1972 Türkiye’sinde nüfusun yüzde 38’i şehir, yüzde 62’si kır kesiminde iken, 1987’deki görünümün bunun tersine dönerek, nüfusun yüzde 62’sinin şehir, yüzde 38’nin de kır kesiminde yerleşmesi beklenmektedir.
1995 yılında nüfusumuzun % 25’inin kır kesiminde yerleşmesine karşılık % 75’i kent kesiminde yerleşebilecektir. Başka bir deyişle, sözü edilen yılda 64.9 milyona ulaşacak olan toplam yurtiçi nüfusunun 16.3 milyonu kırda, 48.6 milyonu da kentte yaşayacaktır.
Kır nüfusundaki mutlak değer artışının da 1977 yılından başlayarak gerileyeceği tahmin edilmektedir.”15
 
C. O. Tütengil’den bir de ekonomik veri tahminleri alalım:
1995’e kadar uzanan dönem içinde “yurtiçi hasılanın yapısının köklü bir değişmeye uğraması ve gayrisafi yurtiçi hasıla’ya bugün belirli gelişmişlik aşamasında bulunan sanayileşmiş toplumlardakine benzeyen bir bileşim kazandırılması öngörülmektedir. Bu değişme sonucunda, tarım sektörü gelirlerinin faktör fiyatlarıyla gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payının, (%’de olarak)

1972

1977

1987

1995

Tarım

28

23

16

12

Sanayi

23

27

34

37

Hizmetler

49

50

50

51

Toplam

100

100

100

100

Tablo:5
olacağı umulmaktadır.”16
 
Cavit Orhan Tütengil, bu araştırmasını 1975’de yazmasına karşın, 1995’in tahmini rakamlarını da veriyor. Bunların ne anlama geldiğini biraz mürekkep yalamış olan herkes bilir. Kaypakkaya’da aynı verilerden hareket etmesine karşılık, o, devrim yolu stratejisinin o günün verilerini dondurarak saptamıştır. Tütengil ise 1975’de yaptığı araştırmada, Türkiye’nin 1975’lerdeki gibi kalmayacağını, hızlı bir değişim geçireceğini ve bilimsel verilere dayanarak 1995 yılında kırsal Türkiye’nin sosyolojik yapısının nasıl olacağını ortaya –yaklaşık olarak- doğru bir şekilde koymuştur. Bu bir Marksist yöntemdir. Soruna bilimsel yaklaşım böyle olabilir. Tütengil‘de bu konuda böyle hareket etmiştir. 
 
Burada, tarımda kapitalist gelişmeye ilişkin bazı istatistiki verileri eklemeye devam edelim:
Örneğin, „1923 yılında tarımda kullanılan traktör sayısı 220 iken, 1929 yılına gelindiğinde % 809 artarak 2000‘i aşmıştır“17
 
Yine traktör sayısını vermeye kısaca devam edersek, 1963 yılında 51 bin olan traktör sayısı, 1997 yılında 875 bin’e ulaşmıştır.18 Ayrıca, bu aktarımı yapan yazarlar, bu sayının içinde tüm traktör türlerinin olduğunu, ama % 99’nun ise dört tekerlekli olduğunu not düşmüşlerdir.
Traktör sayılarını vermeye devam edelim:19



Artış


Artış



1965

%

1966

%

1967

Doğuda Traktör Sayısı

3.594

45

5.237

24.1

6.494

Türkiye’de Traktör

54.688

19

65.103

15.1

74.982

Tablo:6 
 
Bu verilerde de görüldüğü gibi, traktör sayısı yıldan yıla hızla artmaktadır. Özellikle Kürdistan’daki artış oranı, Türkiye genel oranına göre daha yüksek bir seviyede seyretmektedir.
Türkiye’de kapitalizmin tarihi Batı Avrupa kadar eski olmasa da, 1800’lü yılların ilk çeyreğinden itibaren (Osmanlı) girmiş ve giderek gelişmiştir. Osmanlı döneminde 1. Tazminat’la kapitalizmin gelişmesinin yolları açılmış olmasına karşın bu beklenildiği gibi olmamış, esas olarak “1908 Jön Türk Devrimi” ile burjuva devriminin yolu açılmıştı. Ancak birinci dünya savaşı ile bu da kesintiye uğramıştır. İttihat-Terakici kesim kendilerini emperyalizmin boyunduruğundan kurtarmayı başaramadan, kendilerini Alman emperyalizminin yedeğinde savaşın içinde bulmuşlar ve yenilmişlerdir. Bu ise, hem kendilerinin hem de Osmanlı imparatorluğun kaçınılmaz bir sonu olmuştur.
Yine buraya, İsmail Beşikçi’den 1945-1950’lerin Kürdistan’ına ilişkin bir alıntı aktaralım:
Doğubeyazıtta çıkan, ŞERESİYAR isimli toplumcu bir gazete de şöyle ifade edilmektedir.
... Günü geldi Hamidiye Alayları tarumar oldu, aşiretler kabilelere bölündü, millet peyder pey dağdan düze indi. Beyoğlu beyler köyden şehire indiler, foter giydiler, kravat taktılar. Palabıyıklarını kesip modaya uydular. Çeşitli devirlerde sürülmüş beyoğlu beylerden büyük şehirlere postu serip sosyeteye girenler bile oldu. Yüzler akolsun.
Beyoğlu beyler 1950 yılından beri arazilerine traktör, pulluk, biçerdöver aldılar, ticaret hayatına atıldılar. Para ve servet elde etmek için yedi boyaya girdiler. Dinleri imanları para oldu. Beş paranın hesabını-kitabını tutmayı öğrendiler. Çok parti icad olmuş olalı. Rey reşat altını kadar kıymetli olmuş olalı siyasetin kuyruğuna kene gibi yapıştılar.”20
 
Burada söylenen, kapitalizmin feodal yapıyı nasıl da tarumar ettiğinin ve de feodalizmin çözülüşünün yalın bir örneğini vermektedir.
TC’nin kuruluşundan itibaren de Batı emperyalizmi ile sıkı bir ilişki kuran Kemalist burjuvazi, kapitalizmin gelişmesi önündeki engelleri yavaş yavaş yıkmaya başlamışlardır. Bunu genel olarak devlet eliyle yapmışlardır. Kapitalizmin doğası gereği de girdiği yerleri eninde sonunda kendine benzetmesi, onun karakteristiğidir. Bir önceki ekonomik yapının kalıntılarının kapitalizmin önünde uzun bir süre yaşayabilmesinin ekonomik ve siyasal koşulları yoktur.
Buraya, 1920’li yıllarla ilgili dönemin ekonomistlerinden kısa da olsa, „köylülüğün pazara bağlanması“ ile ilgili aktarmalar yapalım.
Bugün Türkiye’deki köy ekonomisinde yalnız kişisel gereksinmeler için üretim yapan, ekonominin ideal tipine, yani basit üretim biçimine rastlama olanağı yoktur. Türkiye’nin en geri bölgelerdeki köy bile, şu ya da bu düzeyde, pazarla ilişki içindedir.“21 Aynı yazarın, bir SSCB uzmanına dayanarak, ondan aktardıkları ise şöyle:
K. Vasilyevskiy’in hesaplamalarına göre, ülkenin bazı bölgelerinde ekonominin % 80’i üretimini pazarlayabilmekteydi. Örneğin, Muğla, Burdur ve Kırklareli bölgeleri ekonomilerinin % 80’i, üretimlerini, % 80 oranına kadar pazarda satıyorlardı. Bir başka deyişle buralarda pazara dönük üretim yapılmaktaydı.“22
 
Yukarıdaki pasajları aktarmamızın nedeni, kapitalist pazar ilişkisinin bir çok bölgede daha 1920’lerde geliştiği, özellikle de Batı ve Güney Batı illerinde yaygın bir gelişme gösterdiğidir.
Ayrıca Kemalist hükümetin aşar ve ayni (1925) vergiyi kaldırması ve hemen peşinden 1926 yılında medeni kanunu yasallaştırması, burjuvazinin kapitalist ilişkileri geliştirme politikaları ve çabaları olarak ele almak gerekiyor. 
 
1950’lerden itibaren’de Türkiye’de kapitalizm hızla gelişmiştir. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra ülkenin ABD’nin boyunduruğu altına girmesi, Marshall yardımı vb. yardımlarla kapitalist ilişkiler daha da gelişmiştir. Özellikle kırsal alanda yaygın bir küçük üretimin varlığı ve topraksız köylünün önemli bir kesiminin yarıcılık yapması, kapitalist ilişkilerin daha kolay gelişmesine de zemin hazırlamıştır. 1960’lı yıllara gelindiğinde ise, kapitalist ilişkiler ülkede egemen hale gelmişti. Emeğin gasp edilişine esasta damgasını vuran ilişki biçimi kapitalist üretim ilişkileriydi. Pazar ilişkilerinin gelişmesi, meta ekonomisinin gelişmesine bağlıdır. Meta ekonomisi geliştikçe buna bağlı olarak pazar ilişkilerinin gelişmeside kaçınılmazdır.
ABD Türkiye’ye Marshall yardımı yaptı, ama o parayla da yine kendisinden makine vb ithalatı şart koştu. Bunların başında da traktörler geliyordu. 1950-60 yılları arasında Türkiye tarımında yoğun bir tarktörleşme yaşlanmıştır. ABD, 1950’lerin başında, tarımda traktörleşmenin etkisinin nasıl olduğunu görmek için SBF Profesörler Kuruluna bir araştırma yaptıryor. 
 
Traktör mübayasıyla yeni arazi satın alma ihtiyacı bir arada gelişmiştir. Mülkiyetteki bu genişleme hem aynı köy hudutları içinde, hem de başka köy sınırlarını aşmak suretiyle vuku bulmuştur. (…) Satın alınan arazinin % 64’ü daha önce tamamen işlenmekte, % 13’ü kısmen işlenmekte ve % 23’ü hiç işlenmeyen arazidir. Tamamen ve kısmen işlenmekte olan arazinin makine sahibinin mülkiyetine geçmesi, küçük işletmelerin büyük işletmelere yer terk etmesi demektir. Küçük mülkiyetin böylece büyük mülkiyete yer terk edişi, üzerinde durulmaya değer bir olaydır.“23
Profesörler Kurulunun vardığı sonuç yanluş değil, tarımda makineleşme, aynı zamanda küçük toprak sahibi köylülerin mülksüzleştirilmesine (Raporda söylenen: Küçük mülkiyetin böylece büyük mülkiyete yer terk edişi) de hizmet ettiği gibi, aynı zamanda, ekilmeyen hazine arazilerinin de büyük toprak sahiplerinin eline geçmesine hizmet etmiştir.
Köymen’den aktarmaya devam edelim:
ABD’nin artık kullanmadığı birinci nesil traktörler, ABD kredileriyle alındı; kredilerden en çok 600 + dönüm toprağı olanlar yararlandı. 1948’de 2000 olan tarktör sayısı, 10 yıl içinde 40.000 arttı. Tanktan bozma bu traktörler, toprağı çok derinden yaralıyordu; etkisi 20 yıl sonra keşfedilecek toprak erozyonu başlamıştı.Traktörle köy ortak malı olan meralar yok edildi. Bu, az sayıda hayvanı olan köylüler için ek bir darbeydi. Dağ taş sürüldü ve devlet arazileri de fiilen büyük özel mülkiyete geçti. Meraların ve devlet topraklarının yanı sıra, traktörleşen büyük toprak sahipleri, küçük köylüyü topraksızlaştırarak, kentlere doğru sürdü.1950 öncesi 10 yılda kent nüfusu % 21 artmışken, 1950-1960 arasında % 79 arttı. Kentlerde sanayi olmadığı için topraksızlaşan köylülerin şanslıları inşaat işçisi oldu; diğerleri işsizler ordusuna katıldı.“24
Bu, durum, tama da Kaypakkaya’nın belirttiği „sancılı“ bir çözülmedir. 
 
Tarımda kapitalizmin gelişmesi, tarımda makineleşmeyle birlikte, suni gübreleme ve sulama da önemli bir faktördür. Bunlar, aynı zamanda, tarımda ihtisaslaşmanın da birer verileridir.

1950

1960

1973

1975

Sun’i gübre (bin ton)

42

107

3720

3692

Gübrelenen alan (bin hektar)

50

130

65

25

Toplan alana oranı (%)

0,04

0,07

33,74

34,00

Traktörle işlenen alan (bin hektar)

1244

3160

11710

18230

Toplam alana oranı (%)

8,6

13,6

46,8

74,3

Sulanan alan (bin hektar)

800

1177

2100

2232

Toplam alana oranı (%)

0,6

5,1

8,4

9,5

Tarımsal mücadele ilacı (bin ton)

9,5

23,4

62,0


Tablo:7 25
1950’den 1975 yılına kadar traktörle işlenen topraktaki artış % 74,3 oranındadır. Bu büyük bir artıştır. Daha sonraki yıllarda da bu, artarak devam etmiştir. 
 
Türkiye’de feodalizmin çözülmesi ve giderek ortadan kalkması bir burjuva devrimiyle olmamıştır. Ülkedeki kapitalizmin gelişmesi sonucu feodalizm sancılı bir şekilde çözülmüştür. Var olan feodal kalıntılar ise 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası (24 Ocak 1980 ekonomik kararları) süreçte bütünüyle ortadan kalkmıştır. Ekonomik yaşamda feodal kalıntılara yer kalmamıştır. Şu bir gerçek ki; Türkiye’deki her askeri darbe feodal kalıntıların çözülmesine hizmet etmiştir. Komprador burjuvazinin lehine, toprak ağalarının ise aleyhine yasaların çıkmasına katkıda bulunmuşlardır. Çünkü ülkedeki askeri darbelerin üzerinde etkisi olan sınıf komprador burjuvaziydi. Burjuvazi ise, kendi önündeki ekonomik ve siyasal engelleri kaldırmak için askeri darbelerden önemli ölçüde yararlanmıştır. Özellikle de sermaye birikiminin önündeki en büyük engel olan işçi sınıfı mücadelesinin boğulması ya da en azından baskı altında tutularak sömürünün artırılmasını sağlamışlardır. 
 
Ve bu konuyu yine Marks’la bağlarsak;
Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel iktisadi biçimi, doğrudan üretimin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici bir öğe olarak onu etkileyen, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkisini belirler. Ama, bunun üzerine de, üretim ilişkilerinin kendilerinden doğan iktisadi toplumun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman, üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir.”26
 
Türkiye’de, “ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel iktisadi biçimine”, özellikle 1960’lardan itibaren kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliği damgasını vurmuştur. Yarı-feodal üretim ilişkileri ise var olmasına karşın hızla çözülmeye ve yok olmaya doğru gitmiş ve 1980’lerin ortalarına kadar ise, feodal kırıntılarda ortadan kalkmıştır.
Köylülüğün Farklılaşması27 ve Sermayenin İlkel Birikimi
Sosyo-ekonomik yapının, bütün bilimsel verilere karşın yanlış değerlendirilmesi, bundan kaynaklı devrimin yolu, halk savaşı ve demokratik devrimin özünün toprak devrimi olarak savunulması ve bunda ısrar edilmesi, Kaypakkaya’nın Marksist bir bakış açısıyla ele aldığı ulusal (özelde Kürt sorunu) sorun, devlet ve devletin niteliği sorunu, ülkedeki sınıfların durumu, UKH’ine ve evrensel MLM bilimin temel ilkelerini sahip çıkılması da, baştaki yanlış belirlemelerin arkasında kaybolup gitmektedir.
Kaypakkaya, “Çorum” ve “Kürecik Bölge Raporları” adı altında kısa araştırmaları, onun nasıl bir bilimsel çaba içinde olduğunun yalın bir göstergesi iken, Partizan ve Sınıf Teorisi dergilerinin ülkenin iktisadi durumunu tahlilleri oldukça yüzeysel, dogmatik ve kaba materyalisttir.
Kaypakkaya’nın adı geçen araştırmalarında, tarımsal üretimde kapitalizmin ve pazar ekonomisinin geliştmişliğini analtımı vardır. Türkiye’de genel anlamda, köylülüğün içbaşkalaşımı ana yönelimi; küçük bağımlı köylü üreticilerin giderek özgür küçük üreticilere dönüşmesi, pazar için üretimin gelişmesi, toprağın belli ellerde toplanarak merkezileşmesi, köylülüğün mülksüzleştirilmesi ve kırdan şehirlere göçün hızlanması şeklinde olmuştur. Türkiye’de köylülüğün içbaşkalaşımı ve tarımda kapitalizmin gelişmesi „Prusya tarzı“ ya da „Junkers tipi“ olmamıştır. Esas olarak, yukarıda belirttiğimiz biçimde olmuştur. Bu bölümde, bu saptamayı, bazı araştırmacılardan alıntılarla desteklemeye çalışacağız.
TKP/ML, 1979 yılında, “Türkiye’nin İktisadi ve Sosyal Yapısının Tahlili” adı altında bir inceleme yayınladı. Ancak, böyle bir araştırma yazısı, örgüt içi ile sınırlı kaldı ve bir daha da adından söz edilmedi. 
 
Böyle bir tavır içine girilmesinin nedeni; araştırmanın Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının „yarı-feodal“ olduğunu ispatlamak olmasına karşılık, ortaya konan veriler ve teorik açıklamalar, ülkenin kapitalist olduğu izlemini vermesidir. Daha baştan zorlama olarak “ülke yarı-feodal bir iktisadi yapıya sahip” denmesi ile içindeki verilerin bunun tezatını oluşturması, bu araştırmanın yok sayılmasına neden oldu.
Söz konusu araştırma yazısı, her ne kadar Türkiye’nin “yarı-feodal iktisadi yapıya” sahip olduğunu ispatlamak için Marks ve Lenin’den bir çok alıntı aktarmasına karşın, izlenen yöntem, Marx ve Lenin’in yöntemi olmayıp, sonuç baştan belirlenmiştir. Oysa, bir arştırmada önce materyaller ortaya konur ve buradan soyutlanmalar yapılarak belli bir sonuca varılır. Amacımız bu yazıyı değerlendirmek değil, ama, bu yazıda ki anlayış, yaklaşık olarak, TKP/ML ve MKP’de var olduğu için kısaca da olsa, bu araştırmanın anlayışına değinmek gerekiyor. Yazıdan bazı örnekler verirsek, sorun daha iyi anlaşılmış olur.
Burada Lenin’den kısa bir aktarma yaparsak, “ülke yarı-feodal sosyo-ekonomik yapıya sahip” diye diretenlerin ne duruma düştüğü daha iyi anlaşılabilir. Bu alıntıdan sonra, “ Rusya ile Türkiye bir mi?” diye sorulabilir. Evet aynı değil. Üstelik, 1900’lerin başındaki Rusya ile 1970’lerin sonu ile 2000’lerin başındaki Türkiye’nin birbirine benzer yönleri yoktur.
... köylü burjuvazinin –diyor Lenin-, bugünkü kırsal bölgelerin efendileri olduğunu söylediğimizde, fabrikalaştırmayı geciktiren kölelik, tefecilik, emek-hizmeti vb. gibi etkenleri gözönünde tutmadık. Aslında, bugünkü kırsal bölgelerin gerçek efendileri, çoğu kez, köylü burjuvazinin temsilcileri değil, köy tefecileri ve komşu toprak sahipleridir. Ancak, bunları gözönünde tutmamakta tamamen haklıyız, çünkü, aksi halde, köylülük arasındaki ikdisadi ilişkilerin iç yapısını incelemek olanaksız olurdu. Narodniğin de aynı yöntemi kullandığını belirtmek ilginç olacaktır, yalnız, o, yarı-yolda durmakta ve düşüncelerini mantıki sonucuna ulaştırmamaktadır.“28
 
Söz konusu araştırma yazısı da, bu alıntının ilk cümlesi ile son cümlesi hariç, diğerini aktarmıştır. Ancak, onun çıkardığı sonuç ve yorum oldukça farklıdır. O, bu alıntıyı, yarı-feodalliği ispatlamak için aktarırken, Lenin ise burada Narodnik anlayışı eleştirmiştir. Narodnizmin, kapitalizmin gelişmişliğini ve gelişme eğilimi içinde olduğunu ve bütün bunlara – kırsal bölgelerin gerçek efendilerinin köy tefecileri ve komşu toprak sahipleri…- rağmen kapitalizmin belirleyici olduğu gerçeğini göremediğini eleştirmektedir. Lenin bu aktarımı, Türkiye’nin 1950’lerini anımsatmaktadır.
Rusya’da 1905 devrimi burjuva demokratik devrimdir. 1917 Şubat’ın da burjuva demokratik devrimi –monarşinin yıkılması- tamamlanmıştır. Ekim Devrimi ise sosyalist devrimdir ve Ekim Devrimi gerçekleştiği yıllarda ve hatta devrimden sonrada uzun bir süre Rus köylülüğünün nüfusu genel nüfusa oranı yüksektir. Nüfusun yarıdan fazlasını köylülük oluşturmaktaydı.
Lenin, RKP(B)’in 10. Kongresi (8 Mart 1921) de, MK’nin Siyasal çalışma Raporu’nu sunarken şunları belirtiyor:
... Rusya’nın bahsettiğim en belirgin özelliği bizim bir yandan yalnızca azınlık değil, kayda değer bir azınlık oluşturan proletaryaya, diğer yandan ezici bir çoğunluk oluşturan köylülüğe sahip olmamızdır.”29
 
Yazı da, 1970’lerde köylü nüfusunun genel nüfusa oranla fazla olması, genelde yarı-feodal iktisadın gerekçesi olarak ele alınırken, nedense Rusya’da devrimden sonra bile köylülüğün fazla olmasının ne anlama geldiğine hiç değinilmiyor ya da Lenin, “Rusya’da kapitalizm egemen hale gelmiştir” saptamasının nedenlerinin irdelenmesi yoluna gidilmiyor.
Adı geçen yazının mantığının anlaşılması için –okuyucuyu sıkması pahasına- ondan uzun bir alıntı aktaralım:
Köylülüğün farklılaşması, üretici güçlerin özgür kılınması –yani üretim araçları ile emeğin organik bağının kopartılması- sürecinde en hızlı ve acısız yoldur. Bu yolla üretici güçler baş döndürücü bir hızla gelişir. Farklılaşma, iç pazarı yaratır. Birincisi, farklılaşma içinde kır zanaatcısı mülksüzleştirilen ve topraktan koparılan emekçiler, bir yedek proletarya ordusu oluşturarak sanayiye ucuz iş gücü sağlar; özgür kılınan emek bir iş gücü pazarı yaratır. Üçüncüsü, emeğin doğal üretim koşullarından koparılması sonucu, üretim aletleri feodal biçimde onu kullanan üretici tarafından değil de, ayrı bir özelleşmiş sanayi olarak üretilmek zorunda kalır. Yani üretim araçları üreten sanayinin gelişmesi için bir iç pazar oluşturur. ... Dördüncüsü, kırsal tüketimin kendine yeterli temeli yıkılır, böylece hem tarımsal hem de tarım-dışı sanayi ürünlerine talep yaratılır.”30
 
Yazı, iç pazarın yaratılması, Kaypakkaya’nın „köylülüğün farklılaşması“ dediği, köylülüğün içbaşkalaşımını teorik anlamda doğru ortaya koymasına karşın, nedense Türkiye’de de bunun aynı şekilde geliştiğini bir türlü kabule yanaşmıyor. Marx ve Lenin’den genel doğruları alıntılamak, yazının esas mantığının doğru olduğunu ortaya koymaya yetmiyor. Çünkü onun bu alıntılardan sonra “ama”ları var. Yani, emperyalizmden sonra durumun değiştiğini belirterek, Türkiye’de feodalizmin de aynı şekilde çözüldüğünü kabule yanaşmıyor. Türkiye’de sermayenin ilkel birikim sürecinin gelişmediğinden söz ederek anti-marksist bir yaklaşım sergilemek durumunda kalıyorlar. 
 
Burada, 1923-1938 arasında „Türkiye’de Tarımsal Yapının Gelişimi“ni inceleyen Prof. Dr. Oya Silier‘in bir saptamasını buraya alalım:
Yazar, Türkiye’de 1925 yılında çıkarılan Kadastro Yasası, ve peşinden 1926 yılında Medeni Kanun’un çıkarılması, toprakta özel mülkiyeti pekiştiren yasalar olduğunu ve „böylece yoksul köylülerin’dar zamanlarda‘ topraklarını elden çıkarmalarınında yolunu açmıştır“, dedikten sonra şöyle devam ediyor:
Toprak üzerindeki özel mülkiyet haklarının pekiştirilmesi çabaları kuşkusuz kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesini frenleyen önemli bir engelin de ortadan kaldırılması anlamına gelmiştir.“31
 
Sözü edilen Kadastro Yasası ve Medeni Kanun yasaları, ülkede kapitalizmin gelişmesinin önünü ve köylülüğün farklılaşmasını yasal anlamda hızlandıran girişimler olmuştur. Silier’in de belirttiği gibi, köylülüğün yoksulluğu ve „dar günlerinde toprağını satmak“ zorunda kalması ya da bıraktırılması, köylüyü mülksüzleştirmenin de hızlanmasını sağlayan öğlerin başında gelmektedir. 
 
Ayrıca, topraksız ve az topraklı köylünün bütünüyle köyden koparılmasının ve şehirlere göçe zorlanmasının bir nedeni de vergilerin yüksek tutulmasıdır. Büyük çiftçiler ve büyük toprak sahipleri vergiden ve askerlikten muaf tutulurken, yoksul köylülük ise ağır vergilerle karşı karşıya bırakılıyor. Bu, süreç içinde yoksul ve küçük mülk sahibi köylülerin önemli ölçüde mülksüzleştirilmelerine neden olmuştur. Köylülerin, vergi tahsildarı geldiğinde hayvanlarını nasıl dağa kaçırdıkları, öykü ve romanlara sıkça konu oluştur.
Bu gelişmeleri, ülkeyi „yarı-feodal“ saptamasında diretenler bir türlü dikkate almaya yanaşmıyor. Tarihsel gelişmeler atlanarak sonuca varılmaya çalışılınca, doğru çözümlemelerin yapılmasının da önü daha baştan tıkanmış oluyor. 
 
Tarımın sermaye birikimine katkısını ve köylülüğün içbaşkalaşımıyla ilgili aktarmalara devam edelim:
„… bir yandan toprak toplulaşmasının, diğer yandan mülksüzleşmenin, yoksullaşmanın artması, murabahacılık (tefecilik YK) ve yerli özel bankacılığın gelişmesi, genel olarak “işadamlarının çoğalması“ hep tarımdan kaynaklanan sermayenin büyümesinin göstergeleridir. Bunun yanısıra, 1930’a kadar dış ticaret hadlerinin tarım aleyhine olması, yine tarım kesiminden kaynaklanan değerlerin önemli bir bölümünün de yurt dışına gittiğini göstermektedir. Dolayısıyla 1920’ler Türkiye tarımının sermaye birikimine katkısının olmadığını ya da çok sınırlı olduğu yolundaki savlara katılmak güçtür.
Ayrıca izlenen tarımsal politikaların köylülüğün farklılaşmasını hızlandırıcı, yani sermaye birikimini teşvik edici yönde olduğu da hatırlanırsa, tarımın sermaye birikimine ne denli büyük katkısı olduğu daha açık olarak anlaşılabilir.“32
Bu saptamaların doğru olduğu açıktır. Aşırı vergiler, büyük toprak sahibi ve zengin köylülüğün lehine vergi indirimleri ve sağlanan başka bazı kolaylıklar, tarımın makineleşmesi için uygulanan teşvikler, köylülüğün mülksüzleşmesini ve toprağın belli ellerde yoğunlaşmasını ve sermaye birikimini hızlandıran gelişmelerdir. Bu köylülüğün farklılaşmasıdır. 
 
Ve sözünü ettiğimiz TKP/ML araştırmasından (1979 yılı) alıntılar aktarmaya devam edelim:
Toparlarsak, mali sermaye, hem uluslararası tefeciliği sürdürebilmek, hem de tekelci sanayisi için vazgeçilmez olan hammadde talanını ve tüketim pazarını koruyabilmek için, ekonomik işleyişinin kanunlarının sonucu ve iradesinden bağımsız olarak, ilkel birikim sürecine henüz girmiş yarı-sömürgelerinde kapitalist üretim tarzının alt yapıda hakim hale gelmesini engeller.”33 diyerek, kendi sübjektif belirlemesini hemen öne çıkarıyor.
Tekelci burjuvazinin, geri ülkelerde hammaddeleri talan ettiği doğrudur, oralarda kapitalizmin hakim hale gelmesini engellediği doğru değildir. Tekelci burjuvazi feodal üretim ilişkilerini sürdürmekten de yana değildir. İlk başta, onun, ülkenin en gerici güçleri ile siyasal ilişkiye girdiği doğru, ancak kapitalizm dışı ilişkileri süreç içinde yıkar ve de ister istemez yıkılmasına neden olur. Ayrıca, “kapitalist üretim tarzını alt yapıda hakim hale gelmesini engeller” diye bir Marksist kural ya da teori de yoktur. Böyle bir yaklaşım gerçekçi olmadığı gibi kapitalizmin gelişme ve büyüme eğilimi ile de çelişmektedir.
Marks ise, kapitalizmin gelişmesi ve köylülüğün üretim araçlarından koparılış sürecini ve ilkel birikimi şöyle açıklar:
Kapitalist sistem, işçilerin, emekleri gerçekleştirebilecekleri araçlar üzerinde her türlü mülkiyet hakkından tamamen ayrılmış ve kopmuş olmaları koşulunu gerektirir. Kapitalist üretim kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelir gelmez, yalnız bu ayrılığı sürdürmekle kalmaz, gitgide artan boyutlarda da ilerletir de. Bu nedenle, kapitalist sistemin yolunu açan süreç, emekçinin elinden üretim araçları sahipliğini alan süreçten başkası olamaz.
...Bu duruma göre, ilkel birikim denilen şey, üreticiyi üretim araçlarından ayıran tarihi süreçten başka bir şey değildir.”34
 
Bu kadar net ve berrak olan bir şeyi, evirip, çevirip, „emperyalizm yarı-sömürgelerde kapitalizmin hakim hale gelmesini engeller“, „yarı-feodal yapı varlığını kapitalizme rağmen sürdürür“ demenin, Marksist bir açıklama olmadığını, Marx’ın kendisi açıklıyor. Marx’ın en temel tezlerine karşı çıkılarak Marksist olunmayacağı da bilinmelidir.
Bugün emperyalizm, Türkiye’de yarı-feodal üretim ilişkilerini mi koruyor? Ya da ilişkilerini feodal toprak beyleri ile mi sürdürüyor? Hangi feodal toprak ağaları ile ilişkisi var? Bunlar farazi ve olmayan şeyler. Emperyalizm, ülkeye ilk girişinde en gerici sınıflarla ilişki sürdürmesi doğal. Doğal olmayan, kapitalizm karşıtı üretim ilişkilerini yaşatmak istemesini ileri sürmektir. Tekelci burjuvazi sermayesini geliştirmek ve büyütmek için kapitalist bir pazara gereksinim duyar ve girdiği ülkelerde kapitalist pazarı ister istemez yaratır. Bu emperyalizmin ilerici olmasından kaynaklanmıyor. Kapitalizmin kendi karakteristiğinden kaynaklanıyor. Emperyalizm, siyasal alanda en gerici sınıflarla ilişkilerini sürdürürken, sermaye ihracı içinde pazar yaratmak durumundadır. 
 
Emperyalizm, feodal ilişkiler üzerinden de sömürüsünü sürdürür. Serbest rekabetçi dönemde Batı burjuvazisi Osmanlı‘yı sömürüken, feodal üretim ilişkilerinden elde edilen artıkları da gasp ediyordu. Bunlar, ticaret yoluyla kapitalist sermayenin hanesine akıyordu. Osmanlı‘nın son zamanlarında emperyalizm yine aynı şekilde sömürüsünü sürdürdü, ancak esas sömürüsünü feodal üretim ve feodal ilişkiler üzerinden değil,, kapitalist ilişkiler üzerinden yaptı. Kapitalizm geliştikçe de feodal üretimden elde edilen artıklar geriledi ve süreç içinde yok oldu.
Yazı, Kaypakkaya’dan aşağıdaki alıntıyı aktarıyor:
... Kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi, emperyalist sömürünün işleyişinin doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden doğan bir sonucudur. Emperyalizmin, sömürü ve talan amacıyla ihraç ettiği sermaye, kendiliğinden feodal ilişkilerde bir çözülmeye yol açmaktadır.”35
 
Ve Kaypakkaya bunları söylerken, Lenin’in Emperyalizm kitabından şunu aktarıyor:
Sermaye ihracı, sermayenin ihraç edildiği ülkelerde onu olağanüstü hızlandırarak kapitalist gelişmeyi etkiler. Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun ancak tüm dünyada kapitalizmin genişlemesi ve derinleştirmesi pahasına gerçekleştiği ortadadır.”36
 
Lenin’in bu sözleri, az yukarı da, söz konusu broşürden aldığım şu tezi; “mali sermaye .... yarı-sömürgelerinde kapitalist üretim tarzının alt yapıda hakim hale gelmesini engeller...” çürütüyor. Bu tür savları ileri sürenlerin, emperyalizmin, kapitalist üretim tarzından bağımsız olarak hareket ettiğini söylemek, emperyalizmin, kapitalizmin en yüksek aşaması olduğu gerçeğine gözleri kapamak anlamını taşıdığının farkında olmadıkları da ortaya çıkıyor. Ya da “biz söylersek olur” demeye getiriyorlar. Demek ki, emperyalist sermaye girdiği ülkelerde kapitalizmin gelişmesini „olağanüst hızlandırıyor“muş. „Emperyalizm yarı-sömürge ülkelerde kapitalizmi geliştirmez“ diyenler, Lenin bu sözlerinin ne anlama geldiğini düşünmek bile istemiyorlar. Lenin ise, emperyalist sermayenin girdiği ülkelerde kapitalizmi geliştirir demkele yetinmiyor, „olağanüst hızlandırır“ diyor. Lenin’in bu söyleminden bu yana yaklaşık yüzyıl geçti. Yüzyıllık tarih Lenin’i yalanlamadı. Lenin’e rağmen Lenin’i yalanlamaya çalışanlar var.
Emperyalizm, yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde, kendi doğal gelişiminin önünü kestiği, yoğun sömürü ve talan nedeniyle ülkenin bağımsız ve kapitalizmin kendi doğal seyri içindeki gelişimini de engellediği bir gerçektir. Ancak, emperyalizm, bu tür ülkelerdeki kapitalizmin gelişmesini bilinçli olarak engellemez. Tersini, kendi kapitalist üretim ilişkilerini o ülkelerde geliştirirler ve kendilerine bağımlı bir kapitalist yapının gelişmesine ön ayak olurlar. Emperyalist burjuvazi, bağımlı ülkelerde, kapitalist üretim ilişkileri ve meta ekonomisi gelişmeden, sömürülerini en yüksek seviyeye çıkaramazlar. Geri ülkelerdeki ucuz iş gücü onların en büyük sömürü kaynaklarıdır. Bu da kapitalist üretim ilişkileri içinde gerçekleşebilir. Emperyalizmin, “üretici güçlerin gelişmesi önünde engel” olduğu, sömürdüğü ya da yarı-sömürgesi haline getirdiği ülkelerin doğal gelişimini tahrip ettiği anlamda doğrudur. Daha fazlası değil. Emperyalizm, -Lenin’in de vurguladığı gibi- sermaye ihraç ettiği ülkelerde, “kapitalizmin genişlemesi ve derinleştirmesi”ni de gerçekleştirir ya da buna neden olur. Burjuvazi, bütün üretim dallarında çalışmanın sermayeye bağımlı hale gelmesini ister ve egemen olduğu yerlerde bunu gerçekleştirir ya da gerçekleşmesinin önünü açar. Üretici güçlerin özgürce gelişmesi ve önündeki engellerin kaldırılması ve özgürleşmesi sosyalizm ve en nihayetinde komünizmle olacaktır.
Emperyalist burjuvazi salt sermaye ihracı ve ondan gelen faizlerle yetinmiyor. Artı-değer sömürüsünün en yüksek noktaya çıkarılması içinde yarı-sömürgelere baskı uyguluyor.
Emperyalizm girdiği ülkelerde kapitalizmi hakim hale getirmez” anlayışı Kaypakkaya’da var ve onun bu yaklaşımı; 40 yıldır onun görüşlerini savunanların başında demoklesin bir kılıcı gibi sallanıyor dense yeridir.
Revizyonistlerin teorileri bir de şu açıdan sakattır –diyor Kaypakkaya- : Dedikleri gibi, “Türk toplumunun yapısı hızlı bir değişme içinde” değildir. Bu iddia, Türkiye’de Arencilerin, dünya çapında Troçkistlerin iddiasıdır. Onlara göre emperyalizm, girdiği ülkelerde üretim güçlerini hızla geliştirir, feodalizmi çözer, işçi sınıfını güçlendirir ve sosyalist devrim koşullarını olgunlaştırır. Bu revizyonist-Troçkist iddia...” 37
Emperyalizm girdiği ülkelerde üretici güçleri38 „hızla“ değil, ama, artı-değer sömürüsüne hizmet temelinde kapitalist üretim ilişkilerini hızla geliştirir. Emperyalizm, kapitalist gelişmenin ve de artı-değer sömürüsünün gerçekleşmesini hızlandırırken, her şeyi sermayeye bağımlı hale getirir. Ve üretici güçlerde kapitalizmin gelişmesine koşut olarak gelişir ve geliştikçe de kapitalist üretim ilişkileriyle çatışır. Aynı Türkiye’de olduğu gibi. Son 40 yıllık süreç Kaypakkaya’yı değil, bu konuda kapitalizmin egemen olduğunu savunan görüşleri doğrulamış ve Türkiye’nin sosyal dokusu ve yapısı çok değişmiştir. “Feodalizm ile halk yığınları arasındaki çelişki baş çelişki” saptamasının yanlışlığı o günde geçerliydi ve bugün ise bunun sözünü etmenin oldukça komik kaçtığı çok açıktır. Kaypakkaya’nın „yarı-feodal“ saptamasını, artık, onun bu görüşünü savunan ardılları dahi “gür” şekilde savunamıyorlar. Savunu tarzları sessiz ve utangaçca oluyor. 
 
Kaypakkaya’da yarı-sömürge bir ülkede kapitalizmin hakim hale gelebilirliği anlayışı yoktur. Emperyalizm koşullarında bunu olası görmüyor. Yukarıdaki anlayışta, bu yaklaşımın bir ürünüdür. Bu yaklaşım ve anlayış, Kaypakkaya’dan onun ardıllarına kötü bir miras olarak kalmıştır. Oysa, Marksizm de mutlak yoktur. Kaypakkaya ve ardılları ise bunu mutlaklaştırıyor. Yarı-sömürge ülkelerdeki burjuvazinin varlığını hiç hesaba katmadıkları gibi, onun rolünü de görmezden geliyorlar. Onu salt, feodal toprak ağalarıyla emperyalist burjuvazi arasındaki sömürü bağını sağlayan bir araç olarak değerlendiriyorlar. 
 
Partizan dergisinin kapitalizmi nasıl kavradığını, 1979’da yazılan bir yazıdan alıntılarla göstermeye çalıştık. Aynı anlayış ve hatta daha kaba bir şekilde 2012 yılında şöyle ortaya konuyor:
Söz konusu anlayışı; „Partimizin Kuruluşunun 40. Yılında Yurtdışında Yürütülen Kampanya Belgeleri“ adlı broşürde bulabiliyoruz.
Komprador sermaye ilkel tarzda birikmektedir, fakat ilkel sermayenin kapitalizm öncesinde oynadığı rolü oynamamaktadır. Çünkü komprador bürokrat, tefeci ve talancı sermaye, gözeneklerine yaptığı üretim tarzını yıkmadan, ama onun doğrudan üreticilerini sefilleştirerek birikmektedir. Doğrudan üreticinin topraktan ve üretim araçlarından kopararak „özgür“ işçilere dönüşmesi feodallerin işine gelmediği gibi, komprador-bürokrat sermayenin de işine gelmez. Çünkü kopmrador sermaye artı-değer üreterek (yani kapitalist meta üretimi yoluyla) birikmemekte, kendi dışında üretilen artı-emeğe feodallerle ortak olarak emperyalistlere peşkeş çekerek var olmakta ve büyümektedir. Köylüyü topraktan koparacak olan farklılaşma sürecine (ki iç pazarı genişletecektir) feodallerle birlikte karşı çıkmaktadır.“ 39
 
Yazının içindeki, „sermaye, gözeneklerine yaptığı üretim tarzını yıkmadan“ gibi, anlamsız cümleleri bir kenara bırakırsak, yazıda ki yaklaşım ve değerlendirmeyi, Marksist bir bakış açısı olarak ele almanın zorluğu ortadadır. Yazar ya da yazarlar, kendi Marksist olamayan teorilerini doğru göstermek için, kelimelerin anlamını bilmeden yuvarlayıp duruyorlar. „…kopmrador sermaye artı-değer üreterek (yani kapitalist meta üretimi yoluyla) birikmemekte,“ demek, kapitalizmin ne olduğunu anlamamak, komprador sermayeyi kapitalist üretim ilişkileri içinde biriken sermaye saymayarak, Marksizme „yeni bir katkı“da yapmış oluyorlar. Bu açıklamalardan, şöyle bir anlayışta çıkarılabilir: Komprador burjuvazi kapitalizmin değil, feodalizmin ürünü(!) Ülkeyi kapitalist değil, yarı-feodal görmek isteyince, bu tür zorlama „yeni“ toplum formasyonları da ortaya çıkabiliyor.
Herşeyden önce bütün sermaye ilkel tarzda birikmiştir. „… fakat ilkel sermayenin kapitalizm öncesinde oynadığı rolü oynamamaktadır“ demek, sermayenin karakterini gözardı etmek olduğu gibi, bu yaklaşım Marks’ın yukarıda aktardığımız anlayışı ile de bütünüyle çelişmektedir. Özellikle de, komprador burjuvazinin köylüyü topraktan koparacak olan farklılaşma sürecine karşı çıktığını söylemek, ülkemizdeki gelişmeleri, köylülüğün % 23’lerde seyrettiğini ve giderek de aşağılara doğru indiğini görmezden gelmek olduğu gibi, komprador sermayeyi kapitalist sermayeden farklı bir sermaye biçimi, daha doğrusu, feodal üretim biçiminin bir ürünü olduğu anlayışıyla ele almak demektir. Partizan ve Sınıf Teorisi dergileri soruna aynen böyle yaklaşıyorlar. Köylü topraktan çoktan koparılmış, onlar ise, hala „köylünün topraktan koparılmasına karşılar“ diyerek, olmayan bir şeyi var gibi göstermeye kalkıyorlar. Kendilerinin inanmadığı şeye bizim inanmamızı bekliyorlar.
Komprador sermaye, doğrudan üreticinin üretim araçlarından kopmasının önünde dolaylı bir engel olduğu gibi, sermayenin sanayi sermayesine dönüşmesinin de önünde engeldir. Her şeyden önce kendisi sanayi sermayesine dönüşmektedir. Yukarıda ortaya koyduğumuz gibi, komprador sermayenin esas birikim alanı, ithalat-ihracat, tefecilik-faizcilik spekülasyon ve vurgunculuktur.“40
Yazı da, komprador sermayenin „birikim alanı“ olarak gösterilen; „ithalat-ihracat, tefecilik-faizcilik spekülasyon ve vurgunculuk“ olayı ise, yine kapitalizmin dışında bir olgu olmayıp, kapitalizmin ta kendisidir. Emperyalist sermayenin „tefeci sermayesi“ olduğunu unutmuşlar. Ayrıca, yazı; „Her şeyden önce kendisi sanayi sermayesine dönüşmektedir.“ Diyerek, komprador sermayenin sanayi sermayesi olduğunu vurgulaması ve bir taraftan da buna karşı çıkması, kendi içinde çelişen ve ne dediğini tam olarak bilmeyen bir durumdadır. 
 
Doğrudan üreticinin topraktan ve üretim araçlarından kopararak „özgür“ işçilere dönüşmesi feodallerin işine gelmediği gibi, komprador-bürokrat sermayenin de işine gelmez.“ Böyle bir şeyi ileri sürmek, birincisi, 1970 Türkiye’sini baz alarak söylersek; 1970’lerde köylülük % 70’ler civarında idi. Bugün % 24’ler civarında. Yaklaşık % 40-50 oranındaki bu erime ne oldu? Bunlar topraklarından ve üretim araçlarından koparılan köylülük değil mi? Bunlar „özgür“leşmedi mi? Elbette ki özgürleşti ve şehir varoşlarına yığıldı, sanayinin birer asil ve yedek ordu üyeleri olup çıktılar. Yani, mülksüzleştirildiler. Ve bu süreç hala devam ediyor. Sormazlar mı bu tür savları ileri sürenlere, size göre ülkenin egemenleri olan „kompradorlar ve feodaller“in bütün karşı çıkmalarına rağmen“, köylüler, „mutlak bir şekilde“ neden topraklarından koparılıyor? Bu bir mülksüzleştirilme değil mi? Eğer, toprak ağaları ve kompradorlar köylülüğün mülksüzleştirilmesine karşılarsa, bunlar „ilerici“ olmuyorlar mı? diye peşi sıra sorular gelir ve bunlara verilecek cevap Marksist düşünce temelinde olması gerekir. Bu tür savları ileri sürenler istatistiklerin dilini okumaktan özenle kaçınıyorlar. Belledikleri tek bir şey var: „emperyalizm gericidir“, „bu nedenle kapitalizmi geliştirmez“. Ancak, ortada ciddi bir gelişme olduğunu kendileri de görüyor, fakat bu gerici emperyalizme rağmen, olanlara bir anlam veremiyor olmalılar ki, tutarlı olmak adına, başta ne söyledilerse, sonuna kadar orada kalmaya diretiyorlar.
Burada haklı oldukları tek yan, „feodal toprak ağalarının“ kendi konumunda kalmakta diretmeleridir. Ancak, onlara, kapitalizm hayat hakkı tanımaz. Ne kadar direnirse dirensinler, çözülmek ve kapitalizme teslim olmak durumundadırlar. Türkiye’de çoktan teslim olmuşlar ve kapitalizm öncesi sistemin temsilcileri olmak bağlamında tarihin çöplüğüne atılmışlardır. Onlar, başka bir toplumsal yapının sahipleriydi. O toplumsal yapıyla birlikte onlarda yok oldular. Bir kısmı „Züğürt Ağa“41 gibi, mülksüzleştiler, bir kısmı ya kapitalist çiftlik beylerine dönüştüler ya da fabrika sahibi patron oldular. 
 
Bir başka iddia ise; „toprak reformu yapılmamıştır“. Feodalizmin tek çözüm yolu; köylüyü mülksüzleştirmenin ve de farklılaştırmanın tek yolu „toprak reformu“ olmadığı bilinmesi gerekiyor. Toprak reformu, köylünün mülk sahibi yapılması ve kapitalizmin gelişmesinin hızlanmasına yol açan nedenlerden biridir. Ama tek neden bu değildir. Türkiye’de ve Kürdistan’da toprak reformu uygulaması olmadan, köylülük „ağır ve sancılı“ bir şekilde müksüzleştirilmiş, üretim araçlarından koparılmıştır. Ve feodalizm, kapitalist üretim ve üretim ilişkilerinin derinlemesine gelişmesi sonucu çözülmüş ve yok olmuştur.
Emperyalizm sermaye ihraç eder ve bu sermaye kapitalist sermayedir. Emperyalizm tefecidir, ama bu tefecilik kapitalizm öncesi üretim ilişkileri üzerinde yükselen bir tefecilik değil, kapitalist üretim ilişkileri üzerinde yükselenen ve şekillenen bir tefeciliktir. Emperyalizmin sermaye ihracını ve onun tefeciliğini, kapitalizmden ayrı göstermeye çalışmak doğru olmadığı gibi bu tür savlarda Türkiye’nin yarı-feodal üretim ilişkileri içinde olduğunu kanıtlamaya yetmez ve bu Marksist bir yöntemde değildir. Bu tür yöntemler, diyalektik materyalist yöntemin dışına çıkarak, metafizik yöntemi Marksizm olarak sunmanın boş gayretleri olarak göze çarpmaktadır. Bu tür anlayışlar, „emperyalizmi kapitalizmden ayrı görmenin de bir sonucudur“ demek yanlış değildir. Oysa, „emperyalizm kapitalizmin en son aşamasıdır“ der Lenin. 
 
Emperyalizm her yere özgürlük değil, hegomanya eğilimi götüren mali sermayenin ve tekellerin çağıdır”42 der Lenin. Bu anlamda, o kapitalizmi bütün dünyanın her köşesine yayarken, ilerici olduğundan değil, ya da halkları düşündüğünden değil, kan emici emperyalist sermayeyi büyütmek ve egemenlik alanlarını genişletmek içindir.
Sermayenin ilkel birikimini kapitalizmin şafağında aramak gerekir. Emperyalizm çağında tek tek ülkelerde sermayenin ilkel birikim sürecinden söz etmek, kapitalizmin ne olduğunu kavramamak anlamına gelir. Kapitalizmin birikiminden söz edilebilir, ama artık ilkel sermayenin birikiminden söz etmek, Marksizmi savunanların teorik argümanları olamaz. Türkiye’de sermayenin ilkel birikimi, Osmanlı döneminde gelişmeye başlamıştı. TC’nin kuruluşundan sonra, özellikle 1923 İzmir İktisat Kongresi’nden sonra devlet eliyle de olsa sermayenin ilkel birikimi hızla oluşturulmaya başlanmış ve devlet eliyle kapitalist gelişmenin önünü açmak için yasalar çıkarılmıştır. 1924’de İş Bankası’nın kuruluşu ve peşinden 1927-1929 arası toplam 38 bankanın varlığı, ilkel sermaye birikimden öte kapitalizmin gelişme dinamiklerinin oluştuğunun ekonomik göstergeleridir. Ayrıca bunların sermayeleri de küçümsenecek kadar değildir. Diğer yandan, devlet eliyle kapitalizm geliştirilmiştir. Bunu reddetmek, var olan gerçekleri görmezden gelmek olur ki, gerçeği sosyal olgularda aramak analayışına terstir. En basit anlatımıyla, meta ekonomisinin varlığı ilkel sermaye birikiminin, meta ekonomisinin gelişmesi ise kapitalist birikimin varlığının göstergesidir.
Ayrıca, bir hatırlatma yapmakta yarar var: „Kurtuluş savaşına komprador burjuvazi ve toprak ağaları önderlik etmiştir“ derken, bir ülke, „kurtuluş savaşına“a önderlik edecek kadar güçlü bir komprador burjuvaziye sahipse, orada hala „sermayenin ilkel birikimi“nin olmadığını ya da yeni başladığını söylemek, komprador bujuvazinin niteliğini de yeterince bilince çıkarmamak, onun ayırdına varamamak anlamına gelir.
İzmir İktisad Kongresi’nden sonra ülkede kapitalizmi geliştirme yönünde adımların hızlandığını, bazı araştırmacılardan da alıntılarla bir kaç defa vurgulamıştık Buraya 1924 yılında alınan bir kararı aktaralım:
Makineleşmeyi teşvik politikasında üç önemli uygulama göze çarpmaktadır.: (1) Genel olarak büyük çiftçiler ile makine kullanan büyük çiftçilerin ve yardımcılarının askerlikten muaf tutlması; (2) makinalarda kullanılan akaryakıt ve kimyevi girdilere gümrük muafiyeti uygulanması; (3) hükümet malı traktörlerin büyük çiftçilere elverişli şartlarda kiralanması“ 43
 
Bunlara ek olarak, askerlikten muaf tutulma ve daha başka kolaylıkların sağlanması da var. Bunlar, tarımda makineli üretimin yagınlaştırılması için teşviklerdir. Elbette, esas olarak büyük toprak sahipleri (enaz 500 dekar) için geçerlidir.
Y.N. Rozaliyev’den daha geç bir tarihle ilgili bir aktarma yapalım:
1958 yılı verilerine göre, Türkiye’de 15.400 köyde 1.546 kooperatif örgütü hesaplanıyordu. Bunlar içinde 904 bin ortak birleşmişti. Eğer her ortağın, ülke tarımında toplam sayısı o zaman için 2,9 milyona varan aile reislerinden biri olduğunu varsayarsak, o durumda, tarım üretimiyle uğraşan tüm köylerin ve tüm aile ekonomilerinin üçte-birinin kooperatiflerde birleşmiş olduğu ve bunlar aracılığıyla şu ya da bu ölçüde büyük sermayeye bağımlı olduğu ortaya çıkar.“44
 
Bu veriler, tarımda ihtisaslaşmanın önemli ölçüde geliştiğini, pazar için üretimin yayğınlaştığını ortaya koymaktadır. Böyle bir kapitalist meta ekonomisinin gelişmişliğinin feodal ekonomiyi parçalamayacağı ve onu yok etmeyeceği düşünülemez. Bu bir süreç sorunudur ve o süreç ise 1970’lerin sonunda (feodal kalıntılar) ortadan hemen hemen kalkmıştır.
Ülkeyi „yarı-feodal“ olarak değerlendirenlerin en çok göz ardı ettikleri bir şey de tarımda çalışan tarım işçileridir. 1927-1930 yılları arasında tarımda 400 bin işçi çalışırken, bu sayı 1959-1960 yıllarında 1 milyon dolaylarına çıkıyor.45
 
Kapitalizm, girdiği ülkelerde kendi dünyasını da yaratır. Ülkeyi kendi iç pazarı haline çevirmek için yoğun bir mücadele verir ve sonunda bunu başarır. Tersi, kapitalizmin karakteristiğine ters düşer. Burjuvazi, feodal üretim ilişkilerini ayakta tutmak için değil, onun yerine kendi üretim tarzını geçirmek için, kendi sistemini yerleştirmek için mücadele eder. Türkiye’de de burjuvazi bunu yapmış ve başarmıştır. Feodal üretim ilişkilerini yavaş ve sancılı bir şekilde söküp atmıştır. Bu, emperyalizm sürecindeki burjuvazinin ilerici olduğundan değil, kapitalist üretimin karakteristiğinden kaynaklanmaktadır. Bunun tersini ileri sürmek, TC’nin kuruluşundan bugüne kadar olan ekonomik ve siyasal süreçteki gelişmeleri açıklamaya yetmez. Yaklaşık son 90 yıllık süreç içinde çok ciddi gelişmeler olmuş ve olmaya devam etmektedir. Dün ile bugünün verileri aynı olmadığına ve ortada kapitalizm açısından çok ciddi bir gelişme söz konusu olduğuna göre, emperyalizmin bu ülkelerde “kapitalizmin hakim hale gelmesini engeller” savı ya da kapitalizm yerine feodal güçleri ve onların üretim tarzlarını esas olarak koruduğu savının elle tutulur bir yanı yoktur. 
 
Sermaye sahibib için önemli olan, hiç bir engelle karşılaşmadan sermayenin her yere rahtlıkla girip çıkabileceği bir pazar ister. Bu nedenle;
Marks;
Meta sahibi için bütün dünyanın içinde çözüme bağlandığı ulu fikir, pazar fikridir – dünya pazarı fikridir.“ dedikten sonra, kendinden 200 yıl (1683) önce yaşamış Montanari’den bir alıntı aktarır;
Bütün ülkeler arasındaki ilişkiler yeryüzünde öylesine genişlemiştir ki, bütün dünyanın, bütün metaların satıldığı ve herkesin kendi yurdundan çıkmadan para ile dünyanın neresinde olursa olsun hayvanların ve insan emeğinin ürettiği her şeyi satın alabileceği daimi bir panayırn yer aldığı tek bir kent haline gelmiştir. Ne harikülade bir buluş.“46
 
Bu saptamalar 1683 yılına ait. Günümüzde ise artık sanal alem (fibercamlar) üzerinden yürütülüyor.
Komünist Manifesto’da Marx ve Engels şöyle der:
Burjuvazinin mallarının ucuz fiyatları, bütün Çin Sedlerini yerle bir eden ve barbarların yabancılara karşı duyduğu alabildiğine inatçı nefreti zorla dize getiren ağır toplardır. Burjuvazi, bütün ulusları yok olup gitmemek için burjuva üretim biçimini benimsemek zorunda bırakıyor; bütün ulusları, kendisinin uygarlık dediği şeyi kabullenmek, yani burjuvalaşmak zorunda bırakıyor. Açıkcası, burjuvazi, kendi süretinde bir dünya yaratıyor.
Burjuvazi, köyleri kentlerin boyunduruğuna soktu. Koca koca kentler yarattı, kırsal nüfusa oranla kent nüfusunu büyük ölçüde artırdı ve böylece nüfusun hatırı sayılır bir kesimini köy hayatının miskinliğinden kurtardı. Tıpkı köyleri kentlere bağladığı gibi, barbar ve yarı-barbar ülkeleri uygar ülkelere, köylü ulusları burjuva uluslara ve Doğuyu Batıya bağımlı kıldı.”47
 
Burada görülmesi gereken kapitalizmin eğilimidir. Kapitalizm girdiği ülkelerde gelişme gösterir. Feodal bir ülkede feodalizmi çözer, şehirleri köyünü terk edip gelenlerle doldurur. Küçük şehirleri büyük şehirler haline dönüştürür. Aynı bizim ülkemizde olduğu gibi.
Örneğin; Koç Holding, bir çok üretimin yanında beyaz eşya üretmektedir. Üretimin tüketilmesi gerekiyor. Daha fazla üretim ve daha fazla tüketimi amaçlar. Bunun için öncelikle tüketimin alt yapısının oluşmasını sağlamalıdır. Bu da, her yere, yol ve elektriğin öncelikle girmesini gerektirir. Koç Holdinğin niyeti, köylülüğü zenginleştirmek, refah düzeylerini yükseltmek ya da tüketicilerin ihtiyaçlarına göre üretim yapmak vb. değil, onun tek amacı; ürettiği mallara pazar bulması ve bu pazar alanının her geçen gün büyümesidir. Böyle bir süreç, kapitalizmin genel eğilimi ve karakteristiğidir.
Genel bir söylemden hareket etsek dahi, elektriğin girdiği yerde kapitalizm kaçınılmaz olarak gelişir ve kendi önünde engel olan feodal kalıntıları da ortadan kaldırır. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da elektriğin girmediği ücra bir köşe dahi kalmamıştır. Özellikle 12 Eylül süreci bunun canlı bir örneğidir. 12 Eylül’le birlikte burjuvazi elektiriksiz köy bırakmamıştır. Amacı, metaların en ücra köşelere kadar girmesi ve pazar alanlarını genişleterek tüketimi artırmaktı.
Ayrıca, kapitalist üretim ilişkileri ile feodal üretim ilişkilerinin iç içeliğe geçmesi bir yere kadardır. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olmadığı, egemen feodal üretim ilişkileri içinde yeni yeni ortaya çıktığı bir süreçte söz konusu olur. Ama kapitalist üretim ilişkileri doğası gereği kendisinden daha geri olan ve kendi önünde engel olan feodal üretim ilişkilerini alt eder. Kapitalizm süreç içinde hakim olur ve feodal üretim ilişkilerinin kalıntılarını da ekonomiden söküp atar. Bunun böyle olmasının nedeni; kapitalizmin, kapitalist üretim güçlerinin gelişmesi ve onun karşıtı olan feodal üretim güçlerinin gerilemesi ve süreç içinde yok olması şeklinde bir gelişme seyri izlemesindendir. Bu gelişmeler, her ülkede farklılıklar gözetmesine karşın, Türkiye’de burjuvazi, daha açıkcası bürokrat burjuvazi, kapitalist gelişmenin motoru olmuştur.
Türkiye’de kapitalist meta üretiminin egemen hale gelmesi, kapitalizmin iç başkalaşım yoluyla olmuştur. Ne yukarıdan –Prusya usulü- bir devrimle ne aşığıdan bir burjuva devrimiyle kapitalizm egemen olmamıştır. Türkiye’de kapitalizmin gelişmesini, Osmanlı döneminden başlatıp Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasına kadar uzatmak gerekiyor. Kapitalizmin gelişmesini 1. Tazminattan başlatmak daha doğrudur. Ne var ki bu uzun sürmemiş ve I. Abdülhamit’in bunu rafa kaldırmasıyla sona ermiştir. Esas olarak 1908 jön Türk Devrimi olarak adlandırılan süreç ve peşinden 1923’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, 1945’lerden sonraki çok partili süreç, 1950 DP hükümeti, Marshall yardımı, 1960 askeri darbesi ve peşinden gelen 1961 anayasası ve daha sonraki askeri darbeler kapitalizmin Türkiye’de yerleşmesi ve hakim hale gelmesinin basamaklarını oluşturmuştur. 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası, emperyalist sermayenin ve ülkedeki komprador tekelci sermayenin önündeki engelleri temizleyen –burjuvazi açısından- önemli bir rol oynamıştır.
12 Eylül Askeri darbesinin icratlarından bir örneği buraya aktaralım:
İzlenen ekonomi politikasının ve askeri darbe gibi ekonomi dışı koşulların bir sonucu olarak 1980’li yıllarda tarım girdilerine devletin verdiği parasal destekler ya büyük ölçüde azaltılmış ya da tümüyle kaldırılmıştır.“48
 
Bunun anlamı şu; kaynakların tarım dışı, özellikle de sanayi ve onu destekleyen diğer yan sanayi kesimlerine aktarılmasıdır. Bu, aynı zamanda, tarımla uğraşan küçük üreticilerin desteklenmesinin kesilmesi, iflasa sürüklenmesi, mülksüzleştirilmesi ve emperyalist neo liberal politikalar doğrultusunda iç ekonomiye yön verilmesi anlamına gelmektedir. 
 
Devletin tarımsal ürünleri destekleme politikası, kapitalist küçük üreticileri desteklemesi demektir. Yani, feodal ya da yarı-feodal, kapitalist iç pazara bağlı olmayan kesimlerin desteklenmesi anlamına gelmez. Devlet, başından beri, köylüyü desteklerken, onu kapitalist üretim ilişkileri ağı içine sokmak için de yapmıştır. Tarımla uğraşan küçük üreticilerin destklenmesi ya da desteklenmemesi, ülkedeki siyasal durumlada yakından ilintili olmuştur.
Aynı Yazarlardan bu konuyla ilgili kısımları aktarmaya devam edelim:
Denebilir ki, destekleme uygulamasında 1980, uygun deyimle, „milattır“. Bu tarihten önce, asıl amacın, tarım üreticilerin gelir düzeyini yüksek tutmak, iç pazarı genişletmek ve üreticiyi fiyat dalgalanmalarına karşı korumak olduğu söylenebilir“49
 
1980’lerden itibaren, neo liberal ekonomik politikaların hayata geçirilmesi, tarımda küçük üreticilerin mülksüzleştirilmesi, toprağın ve üretimin merkezileştirilmesinin yayğınlaştırılmasıydı. O da yapıldı. Özellikle son 20-30 yıldır, „ülke tarımı öldürülüyor“ çığlıkları boşuna atılmıyordu.50 Bir zamanların tarım ülkesi olan Türkiye, artık tarım ülkesi olmaktan çıkmıştı. Buğdayını da dışardan ithal etmeye başladı. 1980 24 Ocak Kararları ve peşinden gelen 12 Eylül 1980 Cuntası’yla emperyalist burjuvazinin ve yerli işbirlikçi burjuvazinin ekonomi politikaları silah zoruyla hayata geçirildi.
Ayrıca, eklemek gerekiyor ki; 15-16 Haziran gibi bir işçi direnişinin yaşandığı bir ülkede emek-sermaye (burjuvazi-proletarya) çelişmesinin esas olmadığını söylemek, bu direnişin nedenlerini ve onun tarihsel anlamını kavramamak demektir. Böyle bir direniş, kapitalist bir ülkede, daha doğrusu kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkede olabilir ve bu direniş; “ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel iktisadi biçimi”nin kapitalist üretim biçimi olduğunun pratik bir ifadesi ve göstergesi olduğunu söylemek, abartılı ve sübjektif bir saptama olmayacaktır. 
 
Türkiye’yi, bugün, “yarı-feodal” değerlendiren maalesef, sadece TKP/ML ve MKP vardır. Kaypakkaya böyle değerlendirdiği için, ona dokunulması, ülkedeki sosyal yapıdaki değişimlerin teoriye aktarılması, deyim yerindeyse; “kutsallığı bozacağı” bilincinden hareketle, bütün bilimsel verilere inat, “yarı-feodal” değerlendirilmesi değiştirilmemiştir. Proletaryanın ileri unsurlarını ve aydın kesimi yanına çekmeye çalışan bir siyasal yapının, bu anlayışla onları yanlarına çekmesinin ya da desteğini almasının sınırlılığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Hangi aydın bütün veriler ortadayken ve veriler TKP/ML’nin görüşlerinin tersini söylüyorken, ülkeye “yarı-feodal” ekonomik yapıya sahip diyebilir. Ve bu veriler ortadayken hala “devrim kırdan şehire doğru gelişecek”, “silahlı mücadelenin öznesi köylülüktür” diyebilecek! Yani, “devrimin temel gücü köylülüktür”diyebilecek!
Köylülüğün devrimin temel gücü olması için ülkede, yarı-feodal sömürü kapitalist emek sömürüsünün önünde ve köylü nüfusu şehirlerde yaşayan nüfusun çok üstünde olması gerekirken, ülkedeki istatistiki veriler, bunların tersini söylemektedir. Köylü nüfusun % 24’lerin (yıl 2012 verileriyle) altına düştüğü bir ülkede, köylülüğün devrimin nasıl “temel gücü” olduğu, savunanlar tarafından açıklanmaya muhtaçtır.
 
Kaypakkaya’nın, o günkü verilerden hareketle ülkeyi “yarı-feodal” değerlendirmesinin her şeye karşın “haklı” yanları görülebilir, ama, bugünkü koşullarda bunu masumane bir şekilde karşılamanın hiç bir gerekçesi yoktur. 
 
Hangi verilerden hareketle Türkiye’de “devrimin kırlardan şehirlere doğru gelişeceği” söylenebilir? 1970’lerin verileri mi yoksa 2000’lerin verileri mi geçerli?. 1970’lerin verileri de devrimin kırlardan şehirlere doğru gelişeceği tezini doğrulamamaktadır. Çünkü feodalizm hızla çözülmekte ve kapitalizm gelişmekteydi. Her geçen gün feodal kapalı ekonomiler kapitalist pazara kopmaz bağlarla bağlanmakta, bu bağlamda, söylem yerindeyse, kapitalizm feodal yapının altını da oymaktaydı. Bu veriler ve gelişmeler kapitalizmin feodal yapıya karşı egemenliğini ortaya koymaktaydı. Kaypakkaya’nın göremediği en önemli noktaların başında bu geliyordu.


Montaj Sanayi“
Partizan ve Sınıf Teorisi dergileri çevrelerinde çok konuşulan „montaj sanayi“nin ne olduğu üzerine bir kaç söz etmenin yararı var. Çünkü, „yarı-feodal“liğe gerekçe yapılan argümanlardan birisidir. Nedir montaj sanayi; direk yabancı sermaye tarafından üretilmiş ve belli bir üretim aşamasından geçerek işlenmiş makine parçalarının ülkeye getirilerek nihai malı üretecek makine haline getirilmesi. Kısacası, belli bir dalda üretim yapacak makinelerin dışardan ithal edilmesi ve ülke içinde fabrika ve de küçük işletmelerde üretime sokulması. 
 
Ortada kapitalist makineler var ve bu makinelerin üretime sokulmasıyla birlikte kapitalist üretim ve kapitalist ilişkiler var. Bu üretim ilişkilerinde herhangi „feodal“ bir yan söz konusu değil. Ancak, makineler dışarıdan ithal edildiği için, ve karikatürize ederek söylesek; makineler „gavur malı“ olduğundan dolayı „kapitalist sanayi“ yerine konmuyor. Bu üretim ilişkileri kapitalizmin en karakteristik özelliğini taşımasına karşın, yabancı sermaye oluşu nedeniyle, sözünü ettiğimiz siyasi yapılar tarafından „gerçek sanayi“ olarak kabul edilmiyorlar. İlla da „yerli“ olması gerekiyormuş, kapitalist sayılabilmeleri için. Bu tür savları ileri sürenler, emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki büyük sermaye yatırımlarını da inceleseler hiç fena olmaz.
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ı „yarı-feodal“ değerlendirenlerin kendileri açısından önemli bir gerekçeleri de, ülkede montaj sanayinin olması ve makine üreten makine sanyinin olmaması ya da az olması.
„ ‚Montaj sanayi‘, sadece bu işlemlerin (ithalat-ihracat, tefecilik-faizcilik spekülasyon ve vurgunculuk) boyutunu büyüten bir kaldıraç, bir karavanadan ibarettir. „Anamal sanayi“ denilen ve yarı-mamül mal üreten sanayi ise, ülkemizin hammaddelerinin emperyalistlerce talanına hizmet etmek için kurulmuş vantuzlardan başka bir şey değildir.“51
Yazar ya da yazarların, „montaj sanayi“den anladıkları, kapitalizmin bir ürünü olmadığı, feodalizmi yaşatmak için kurulmuş, ne idüğü belirsiz bir sanayi(!) Oysa, bu bir sanayidir ve kapitalist üretim yapar. „Montaj sanayi“ denen şey, kapitalist üretim araçlarından oluşur ve kapitalist üretim ilişkileri içindedir. Orada çalışan işçiler artı-değer üretir, oranın patronu da işçilerin (8 saatlik) iş gücünü belli bir miktar ücret karşılığı satınalır. Bu kapitalist sistem içinde yürüyen bir ilişki biçimidir. Oraya, o fabrikayı kimin kurduğu hiç önemli değil. İster dünyanın en büyük kapitalist tekeli kursun, isterse „yerli Koç“un malı olsun. Tartışlan konu, fabrikanın kimin malı olduğu değil, „montaj sanayi“ denen sanayinin nasıl işlediğidir. Adı üstünde o bir sanayidir. Feodal sanayi olamayacağına göre, kapitalist üretim ve üretim ilişkileri içinde olan bir üretim yeridir. Kapitalist pazar için meta üretmekte ve artı-değere el koymaktadır. Ülkede montaj sanayi denen sanayinin azlığı çokluğu, kapitalizmin varlığını yokluğunu değil, emperyalizme bağlılık derecesini ve ülke burjuvazisinin güçlülüğünün ya da zayıflılığının bir ölçütü olabilir. Ya da bu sorun, bu bağlamda tartışılabilir.
Bursa’da kurulu, FIAT (İtalya) -Koç ortaklığı (başka hisse sahipleri de var) TOFAŞ, Fransızların kurduğu Renault (Reno), İzmit’de kurulu Sabancı’nın Lassa’sı ve burada adlarını sayamadığımız daha bir çokları birer dev sanayi kompleksleridir ve binlerce işçi çalışmaktadır. Bunları, emperyalist tekeller (yerli işbirlikçileri aracılığıyla) kurmuştur. Ve Türkiye’nin de en büyük sanayi kuruluşları arasında yerlerini almaktadır. Bunların „montaj“ olması, kapitalist üretim biçimi içinde yer almadığını mı gösterir? Ebette ki hayır! Bugün, Türkiye’de var olan en büyük sanayi kuruluşlarında yabancı ortaklı olmayan yok gibidir. Bunların ya büyük kısımları ya da yüzde ellilerin altında yabancı (tekellerin) ortaklarındır. 
 
Ülkede kapitalizmin gelişme boyutu, „montaj-yerli“ ikileminde tartışılması abesdir. Sorun, ülkede yabancı sermayenin etkinliği ile ilgilidir. Yoksa, „montaj“ denilen sanayinin sanayi olmadığı şeklinde bilimsel olmayan bir tartışma yürütmek olmamalıdır. Ayrıca, Türk burjuvazisinin de dışarıda yatırımları mevcuttur.52
 
Türk burjuvazisi, ticaret burjuvazisi olmaktan çoktan çıkmıştır. 1920’lerden 1930-40’lara kadar ticaret burjuvazisinin yoğunluğu, giderek azalmış ve sanayi burjuvazisine dönüşmüştür. Ticaret burjuvazisinin sanayi burjuvazisine dönüşmesi de sermayenin doğal gelişim seyridir. Türk burjuvazisi tekelleşmiştir. Kapitalizmin karakteri gereği, büyük sermayenin tekelleşmeden ayakta kalması doğasına aykırıdır. Koç, Sabancı, Çukurova, İş Bankası ve daha onlarcası birer kapitalist tekeldir. 
 
Emperyalist tekellerin Türkiye’de nerelere yatırım yaptıklarının istatistiklerini buraya almakta yarar var.



Doğrudan Uluslararası Yatırım Girişlerinin Sektörlere Göre Dağılımı (Milyon $)
Sektörler


2002 2003 2004 2005 2006
Ocak-Temmuz
2006 2007
Tarım, Avcılık ve Ormancılık - 1 4 5 5 - -
Balıkçılık - - 2 2 1 - 2
Madencilik ve Taşocakçılığı
2 14 75 40 122 68 217
İmalat Sanayii 110 448 214 788 1.867 924 1.914
Gıda Ürünleri ve İçecek İmalatı 1 14 249 78 68 607 574 242
Tekstil Ürünleri İmalatı 10 8 14 183 27 10 27
Kimyasal Madde ve Ürünlerin İmalatı 9 9 39 174 602 142 231
B.Y.S. Makine ve Teçhizat İmalatı 13 17 8 13 54 43 23
Elektrikli Optik Aletler İmalatı 2 4 2 13 53 41 70
Motorlu Kara Taşıtı , Römork 33 145 35 106 63 27 50
Mobilya İmalatı; B.Y.S. Diğer İmalat - 2 0 4 3 1 12
Diğer İmalat 19 14 38 227 458 86 1.259
Elektrik, Gaz ve Su 68 86 69 4 112 59 534
İnşaat 3 8 23 80 303 148 219
Toptan ve Perakende Ticaret 89 92 103 68 1.167 1.103 68
Oteller ve Lokantalar 0 4 1 42 23 10 12
Ulaştırma, Haberleşme 1 2 639 3.285 6.700 4.789 442
Mali Aracı Kuruluşların Faaliyetleri 260 51 69 4.016 6.957 391 7.259
Gayrimenkul Kiralama ve İş Faaliyetleri 0 6 3 29 93 54 370
Eğitim Hizmetleri 0 0 0 17 - - -
Sağlık İşleri ve Sosyal Hizmetler 5 23 53 74 265 156 17
Diğer Top., Sos ve Kişisel Hizmet Faal. 84 10 36 86 104 76 11
Toplam 622 745 1,291 8,536 17.719 7.778
11.065


Tablo:8
Kaynak: T.C. Merkez Bankası“53/    Geçici Veriler, 2007 Temmuz itibariyle

Bu, uzun ve ayrıntılı tabloda da görüldüğü gibi, emperyalist tekeller, yatırımlarının önemli bir bölümünü „ulaştırma, haberleşme ve mali“ alanlara yatırmıştır. Özellikle, mali alanın içine giren, banka satın alma ve özelleştirmelere yönelik ilginin yoğun olduğunu gösteriyor. Yani, kapitalist tefecilik alanlarına ilgileri daha fazla. Evet, emperyalist tekeller ülkeyi bir „vantuz“ gibi sömürüyor, ama bunu „yarı-feodal üretim“den kaynalı artıklarla değil, artı-değer üretimden kaynaklı birikimlere el koyarak yapıyorlar. Başka bir söylemle, kapitalist üretim ve kapitalist ilişkiler ağı ve emperyalist tefecilik üzerinden yapıyorlar.
Marx ve Engels, serbest rekabetçi dönemde, burjuvazinin en geri ülkelere makine götürmelerini, orada fabrika açmalarını, demir yolları inşa etmelerini, kapitalizmin götürülmesi ve geliştirilmesi olarak görür. Yine aynı şekilde Lenin, tekelci burjuvazinin (emperyalizmin), o geri ülkelere sermaye ihraç etmesini, o ülkelerde kapitalizmin geliştirilmesi olarak değerlendirir. Elbette emperyalizm, kendine bağımlı bir kapitalizm geliştirir. Ama, bunun adı da kapitalizmdir. Başka bir şey değil! 
 
Söz konusu broşürde yer alan; „Devrimin Yolu“ başlıklı bölümde geçen, „Anamal sanayi“ denilen ve yarı-mamül mal üreten sanayi“ üzerine de bir kaç söz etmek gerekiyor. „anamal sanayi“den kasıtları yerli mal olsa gerek. Bunun üzerinde durmaya gerek yok. Ancak, ortada bir sanayi var. Ve emperyalist burjuvazi ülkeyi bu „sanayi“ aracılığıyla „soyup-soğana“ çeviriyor. Bu soyma işi, kapitalist ilişkiler ağı içinde mi oluyor yoksa, emperyalist burjuvazi, „sanayi“ görüntüsü adı altında buralarda feodal ilişkiler geliştirerek, feodal tarz da bir üretim yapıp bizi mi kandırıyor? Yazarlara göre ikincisi olmalı. Çünkü ortada bir „sanayi“ var ama, kapitalizm ve kapitalist ilişkiler yok!!! Bu da, feodal ve kapitalist toplum dışında yeni keşfedilen toplumsal bir yapının ekonomi tahlili olsa gerek! Marksizm adına, Marksizm ancak böyle katledilebilir!
Her kişi ya da siyasal gruplar, istediği gibi yeni toplum tipleri keşfetmekte özgür oldukları gibi, Marx’ın belirttiği toplumsal tipleri de kendi anlayışları temelinde değerlendirebilirler. Bunda hiç bir sorun yok ve bunlara verilecek yanıt daha farklı olur. Sorun, Marksizm adına Marx’ın görüşleri çarpıtılmakla, bu yolla Marksist olunmaz ve buna sert bir şekilde karşı çıkılmalıdır. Kendine Marksist diyenler, Marksizmin ortaya koyduğu temel teorik görüşlerden hareket etmelidir. O zaman daha ilerletici tartışmalar ortaya çıkar ve proletarya devrimi için daha olumlu sonuçlar elde edilebilir. Oysa, ülkeyi „yarı-feodal“ değerlendirenlerin hareket noktası, diyalektik yöntemi, toplum incelemelerinde, onu yaşayan bir organizma yerine, durağan bir organizma olarak ele aldıkları için, Marx’la bir türlü anlaşamıyorlar. Kendileri belki kafalarındaki Marx’la „anlaştıklarını“ varsayabilirler, ama, Marx’ın diyalektik yöntemi onlarınkiyle hiç de uyum içinde değildir.
Partizan ve de Sınıf Teorisi çevreleri, „ ülke yarı-feodal“ derken, somut gelişmelerden hareket etmediklerini, sosyal gelişmeleri açıklamaktan özellikle kaçındıklarını sıkça, yazının içinde vurguladık. „Yarı-feodal“ ve „köylü temel güç“ diyen bir örgüt buralarda örgütlenir. Ve de eğer ülke bu durumdaysa ister istemez örgütlenmenin ağırlığı köylülük içinde olur. Ancak, bir çok yerde vurgulandığı gibi, „devrimin temel gücü“ olarak değerlendiren siyasal yapıların, köylülük içinde değil, esas (esas demek dahi eksik kalabilir) olarak şehirlerde, işçi ve şehir emekçileri içinde örgütlendiklerini söylemek subjektif bir saptama olmaz. Gerisi ise lafta kalıyor. Kendi durumlarına bakarak ülkeyi değerlendirseler bile, ülkede emek-sermaye çelişkisinin esas olduğunu rahatlıkla görebilirler. Oysa, hiç bir alanda „yarı-feodal“ üretim ilişkilerine denk düşecek bir örgütlenmeleri söz konusu değildir. Ne taraftarları ne de üye ve kadroları „feodalizmin“ yüzünü dahi görebilmiş değiller. Belki, 50 yaşın üstünde olanlar, çocukluklarında yer yer feodal kalıntılara rastlamış olabilirler. Ancak, bugün hepsi de kapitalist üretimin ve ilişkilerinin yakıcılığı altında ezilmektedirler. Kendi gerçekliklerini bile ters göstermenin gayretinin adı asla ve asla Marksizm olamaz. Bu tür anlayış sahipleri, var olan somut durumu analiz etmek yerine, sosyal gerçekliği yok sayan bir çaba içine girmişlerdir. Ve anti-materyalist anlayışlarını da „Marksist“ bir anlayış olarak adlandırmaya devam ediyorlar.
Diğer bir yön ise, bu siyasal çevrelerin kapitalizme yükledikleri anlam ve de ondan beklentileri Marx’ın Kapitali’nde olmayan şeyler. Marx, kapitalizmin ne olduğunu öz olarak ortaya koyarken, Partizan ve Sınıf Teorisi Dergileri ise, bununla yetinmiyor ya da Marx’ın anlatımları onları ikna etmiyor. Çünkü onlar, kapitalizmi bambaşka bir katagoriye oturtuyorlar. Kapitalizmi dört başı mamur bir sistem olarak değerlendirdikleri („fabrika bolluğu“, „eşit gelişme“, „makine üreten makine sanayi“ vb. gibi) ve böyle bir beklenti içinde oldukları ortaya çıkıyor. Yani, kapitalizmi toplumun en önemli modern özelliği olarak alğılıyorlar. Oysa kapitalizm, toplumun ekonomik yapısından ve buna bağlı olarak gelişen üst yapısından başka bir şey değildir. Kapitalizme yüklenen yanlış özellikler, onların, Marx‘ı kavramadığı, kavrayamadığını açığa çıkarıyor. Bu nedenle de, bu, onları, kapitalist üretim ve ilişkilerini „yarı-feodal“ değerlendirmeye götürüyor. Marx’ın dediği, kapitalizmde, meta üretiminin genel üretim biçimi halini alması ve çalışmanın da bir meta haline dönüşmesidir. Türkiye’de var olanda budur. Kendi yayın organlarında yazılanları dahi okusalar, orada „yarı-feodal“ bir üretim ilişkisi değil, kapitalist üretim ilişkisini rahatlıkla göreceklerdir. Bütün pazarların uluslararası sermayeye derinlemesine açıldığını ve kapitalist büyük tarımın alabildiğine geliştiğini yine kendi yazdıklarından okuyacaklardır. Anlaşılan, yazdıklarının da ne anlama geldiğinin farkına varmadan yazıyorlar…

Makine Üreten Makine Sanayi“
Makine üreten makine sanayi“nden kast edilen; ağır sanayi ürünlerinin üretilmesi ve üretim yapan makinelerin dışarıdan ithal edilmeyip ülke içinde üretilmesidir. Bir ülkenin kapitalist sanayisinin „bağımsız“ gelişmesi, makine üreten makinelerin üretilmesiyle yakından ilgilidir. Serbest rekabetçi dönemde gelişmiş kapitalist ülkeler, ürettikleri makineleri ihraç ediyorlardı. Bugün de bu ihraç söz konusu, ancak emperyalizmle, birlikte kapitalizmin bu özelliği de değişmiş, makine ihraç etme ikinci plana düşerken, esas olarak sermaye ihracı ön plana çıkmıştır. Emperyalist tekellerden alınan sermaye ile de makine ve de yarı-mamul (işlenmiş) mal ithal edilmektedir. Türkiye’nin de dışarıya makine ve işlenmiş ve yarı-işlenmiş mal ve tüketim malları ihraç ettiği de bir gerçektir.
Ancak, Türkiye’yi salt dışarıdan makine alan bir ülke olarak görmek, gelinen aşamada doğru bir değerlendirme değildir. Evet, gelişmiş makineler, yüksek teknoliji ürünlerinin bir kısmı yine emperyalist ülkelerden getiriliyor. Ne var ki, Türkiye’de makineleşme artmış ve gelişmiştir. Bir çok büyük sanayi fabrikaları mevcuttur. Sanayi üretimin artışı, makineli üretimin artışıyla doğru orantılıdır. Bunu, sanayinin GSMH içindeki oranı ile de anlayabiliriz. Ayrıca, ihracat ürünleri içinde sanayinin oranıyla da anlaşılabilir. Türkiye salt tarım ürünleri ihraç eden bir ülke değil, giderek ağırlığı sanayi ürünlerine kaymış olan bir ülkedir. Ayrıca, Türkiye ekonomisinin gelişmişlik sıralamasında, G20’ler içinde, 16-20‘ci sıralarda yer aldığı da göz önünde tutulmalıdır.
DPT ve TC Merkez Bankası’dan kısa bir veri sunalım:
Ana Sektörlerin GSYİH'deki Payları (%)




1980 1990 2000 2006
Tarım 26 17 14 9
Sanayi* 25 32 29 31
H izmetler 49 51 57 60
Tablo:9
*Uluslararası verilerle uyumlu olması için inşaat sektörü sanayi içerisine dahil edilmiştir

Kaynak: DPT ve TCMB54
Sanayi’nin GSMH içindeki payı sürekli artış gösterirken, tarımın payı ise sanayiye ters orantılı şekilde düşmektedir. İhracat ve ithalatda da sanayi ürünlerinin payı artarken, tarımın payı ise grerilere gitmektedir.

OECD’nin verilerine göre ise;

„ … sanayi sektörünün 2006’da GSYH içindeki payı (İmalat Sanayi/madencilik ve elektrik, gaz, su toplamı olarak) % 26,1 olarak veriliyor.“55

Montaj“ ya da „yerli malı“ sanayi olsun, Türkiye‘de kapitalizmin geliştiği, makinalaşmanın arttığı, meta üretiminin yayğınlaştığı ve bunlara bağlı olarak da çalışan ücretlilerin sayılarında artış gösterdiği gerçeği söz konusudur. Ayrıca, Türkiye „az gelişmiş bir kapitalist ülke değil“, dünya genel ortalamasına göre orta düzeyde kapitalist gelişime sahip bir ülkedir.
Aşağıdaki verilerde, en gelişmiş kapitalist ülkeler ile Türkiye’de dahil bazı ülkelerin karşılaştırması yer alıyor.

GSMH’nın Ülkeler bazında Sektörel Dağılımı


Tarım (%)

Sanayi (%)

Hizmet (%)


1980

1990

2004

1980

1990

2004

1980

1990

2004

Dünya

7

6

4

38

33

28

56

61

68

ABD

14

2

1

34

28

22

53

70

77

Euro bölgesi

4

4

2

37

33

27

59

63

71

Japonya

4

3

1

42

39

31

54

58

68

Polonya

-

8

3

-

50

33

-

42

64

Macaristan

19

15

3

47

39

31

34

46

66

Türkiye

26

18

13

22

30

22

51

52

65

Çin

30

27

13

49

42

46

21

31

41

Kore

15

9

4

40

42

41

45

50

56

Hindistan

38

31

21

26

28

27

36

42

54

Brezilya

11

8

10

44

39

38

45

53

52

Kaynak: Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Gelişim Göstergeleri56

Tablo:10
Bu tabloyu vermekteki amacımız, ABD, Japonya vb. emperyalist ülkeler ile Polonya, Brezilya, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerde sanayinin GSMH içindeki paylarının bir birine yakın olduğunu görmek içindir. Genel bir eğilim olarak, GSMH içinde tarımın payı azalıyor. Sanayinin katkı payında da düşme eğilimi gözükürken, hizmetlerin katkı payında artış eğilimi devamlılığını korumaktadır. Bu da, emperyalist tefeciliğin bir göstergesi olarak ele alınmalıdır. Buna bağlı olarak, genel anlamda dünya da, istihdamın tarımdaki payı azalırken, buradan imalat sanayine ve hizmetlere kaymaktadır. Türkiye’de de durum böyledir.
Ekonomik gelişmenin siyasal bir yönü de söz konusudur. Ekonomisi zayıf bir ülkenin, sisyasal etkisi de zayıf olacaktır. Türkiye’nin 1980’lerin sonlarından itibaren, kendi bölgesinde ve uluslararası alanda etkinliği de küçümsenmeyecek oranda artmıştır. Bu siyasal etkinliği, salt emperyalizme bağımlılıkla açıklama eksik kalır, ekonomik gelişmesini gözardı eder. Siyasal etkinliğin (Avrupa, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun kesiştiği noktadaki jeo-politik konumuda gözönünde bulundurulursa) ekonomik gelişmeye paralel bir şekilde geliştiği görülmeli ve Türk egemen sınıfların bölgede „kabadayılanması“, ekonomisinden ayrı düşünülmemelidir. Sermaye her zaman büyümek ister. Bu en küçük bakkalından en büyük tekeline kadar böyledir. Kendi egemenlik (pazar) alanlarını genişletmek için yoğun çaba harcarlar. Bazan, bu, savaşlarla yürür, bazan ise barışçıl bir şekilde… Daha doğrusu, sermayenin büyüme eğilimi, egemenliğini geliştirmek için iki aracı da yerine göre kullanmaktan kaçınmaz. Bütün bunlara rağmen, Türk burjuvazisinin gücü de sınırlıdır. O hala emperyalizme bağımlı ve ona rağmen, onun çıkarlarına ters düşebilecek şeyleri yapması beklenmemelidir.

Günümüz Köylülüğünün Durumu
Başta da belirttiğimiz gibi, kitabın esas konusu sosyo-ekonomik yapıyı incelemek olmadığı için, tartışılan konu bağlamında kısaca da olsa bu sorunun ele alınışı ve peşinden ise hala çok güvenilen ve hala „devrimin temel gücü“ olarak ele alınan köylülüğün günümüzdeki genel durumuna da kısaca değinmekte yarar var. Buraya köylülüğü, „devrimin temel gücü“ olarak değerlendiren siyasetlerin, bu konuyla ilgili, en son (en taze) görüşlerini aktarmaya çalışacağız.
Ne Türk ne de Kürt köylüsü ve genel anlamda söylersek, çeşitli milliyetlerden Türkiye köylüsü, ne feodal ne de yarı-feodal üretim ilişkileri içinde değildir. Bütünüyle kapitalist üretim ağı içine sokulmuştur. Türkiye’deki kapitalizmin gelişmesine koşut olarak, köylülük her geçen gün azalmış ve şehir nüfusu artmıştır. Bu bağlamda, ülkemizde topraksız köylü olmasına karşın, bu çelişme tali duruma düşmüş, köylülüğün esas çelişkisi, genel hasıladan payına düşenin her geçen gün azalması olmuştur. Yani, genel bir yoksullaşma söz konusudur. Tarımda işçi olarak çalışanların sorunu ise açıktır. Onlar, işçi sınıfının safında ve çelişkileri ise emek sermaye çelişmesidir. Yani, iş güçlerini patrona sattıkları süreç içinde üretiklerinin bir kısmına artı-değer olarak patron tarafından el konulmasıdır. Bunun çözümü ise sosyalizmdir. Tarım işçisi ile büyük bir fabrikada çalışan işçinin sorunları ve çelişmeleri aynıdır.
Tarım’da istihdamın yaklaşık olarak 8-9 milyon arasında olması, bunun bütünüyle küçük üreticilerden teşkül ettiği anlamına gelmiyor. Önemli bir kısmı tarım işçisi olarak çalışmaktadır. Bir kısmı ise küçük üretici durumundadır.
Türkiye köylüsü, üretimdeki yeri ve nüfusun genel bileşimi açısından devrimin temel gücü değildir. 1950’lerden önce bu doğru olabilirdi. Ancak, 1950-1960’lı yıllardan sonra bunun böyle olmasının ekonomik temeli ortadan kalkmıştır. 
 
1970’lerin ortalarına kadar, köyden söz edildiğinde, köylülerin genel talepleri içinde, „yol, su, elektrik ve okul“ vardı. Yol, su, okul talepleri türkülere konu olmuştu. Bugün ise, bu taleplerin yerini „öğrenci olmadığı için okulumuz kapandı“ almıştır. Köylüler ile beraber öğrencilerde köyleri terk etmişlerdir. Ulaşım sorunu ise, artık salt kara yoluyla değil, havadan yapılmaktadır. Neredeyse „her ilde bir hava alanı var“ demek pek yanıltıcı olmayacak. Hava alanları, salt askeri amaç için değil, sivil taşımacılıkta böyle bir talep olduğu için açılmaktadır. Şehirler arası otobüs şirketlerin en büyük rakipleri yolcu taşıyan uçak şirketleri olmuştur.
Yazının içinde de yer yer belirttiğim gibi, Türkiye’de şehirleşme oranının her geçen gün artması ve özellikle de metropol anlamında, büyük şehirlerin çoğalması, köyden şehirlere göçün devam etmesini, topraksız ve az topraklı köylülerin şehirlere dolarak sanayinin yedek ordusu durumuna gelmesi anlamına geliyor. Köyden şehire bu göç akını, kapitalizmin gelişimine koşut olarak devam edecektir, ta ki, köylülüğün genel nüfusa oranı % 5’lerin altına düşene dek.
Bu sorun, bu bağlam çerçevesinde, bütünsellikle bir şekilde ele alındığında, devrimin temel sorunu; toprak sorununu çözmek değil, emek sermaye çelişmesini çözmek ve buna bağlı olarak da toprak sorunun ve diğer sorunları çözmek olabilir. Şu anda ülkemizdeki ekonomik ve siyasal sorunların ortaya çıkardığı çelişkileri demokratik devrimle değil, sosyalist devrimle çözülebilir. Bu veriler ışığında demokratik devrimi dayatmak, toplumsal çelişmelerin gerisine düşmek olacaktır.
Ülkemizde var olan en önemli sorunlardan biri de ulusal sorun ve bu ulusal sorunun esasını da Kürt sorunu oluşturmaktadır. Bu sorun, özünde demokratik bir sorun olmasına karşın, kapitalizmin emperyalizme evrilmesiyle beraber proletaryanın omuzlarına binmiş ve sosyalist devrim içinde çözülebilecek bir sorun haline gelmiştir. Ülkemizin emperyalizme bağımlı olması da, devrimin özünü demokratik kılmaya yetmez. Bu da, sosyalist devrimle çözülebilecek bir sorundur. Kısacası, bütün sorunların, yani sosyal ve sınıfsal çelişmelerin ana kaynağı emek-sermaye (proletarya-burjuva) arasındaki çelişmenin çözümünde düğümlenmektedir.
Türkiye’yi yarı-feodal olarak değerlendiren Partizan ve Sınıf Teorisi adlı dergi çeverelerinin, bu konuyu ispatlayacak ya da açıklayacak her hangi bir araştırmaları söz konusu değildir. Genel ve oldukça yüzeysel anti-MLM bilimsel değinmelerin dışında, ortaya koydukları bir şeyler yok. Gelişmeleri görmüyor değiller. İşin farkındalar. Ama bunu açıklamaya ise bir türlü yanaşmıyorlar. Çünkü, bunu doğru olarak ortaya koydukları anda, temel bazı argümanları terk etmek durumunda kalacaklar. Bu nedenle de, anti-marksist bir konumda kalmayı daha yeğ görüyorlar. Bu durumda onların bir sağ bir sola savrulmasını, teoride eklektizme düşmelerini kaçınılmaz kılıyor.
Buraya, bunların, çok önemsediklerini söyledikleri köylülükle ilgili nadir yazılarından bazı alıntılar aktararak ne düşündüklerini öğrenelim. Hemen eklemek gerekiyor; köylülüğü devrimin temel gücü olarak değerlendirenlerin, genel siyasal yazıları içinde köylülüğe düşen yazı payı % 5’in altında olduğunu söylemenin, yanlış bir saptama ya da „art niyetli“ bir yaklaşım olduğu kanısında değiliz. Dergi ve gazetelerinde daha çok işçi sınıfı ve şehirlerde yaşayan diğer emekçilere yer veriliyor. Bunun böyle olması, niyetten öte, somut koşulların kendi gerçekliğidir.
Şu an irdelemeye çalışacağımız sorunun –diyorlar-, köylülüğün ortadan kalkması, köylülükteki farklılaşmanın tamamlanması ya da yarı-feodalizmin tasfiyesi olmadığı açıktır.“57
 
Yazının başlığı ise; „Köylülüğün Geçirdiği Değişimlere Genel Bir Bakış“. Ancak, yazar, daha baştan noktayı koyuyor. Kendine ve okuyucuya bir kırmızı çizgi çekiyor: „Başlığa bakmayın, değişen bir şey yok. Her şey olduğu gibi yerinde duruyor. Değiştiğini sandığınız şeyler sanal alemde gördüğünüz şeylerdir“, demeye getiriyor.
Yazıdan aktarmalara devam edelim:
Türkiye’de köylülüğü incelerken, Osmanlı’dan devralınan feodal üretim yapısı ve eşitsiz toprak dağılımı başa konulmalıdır. Çünkü bugüne dek ülkemizde, ne gerçek anlamda bir toprak reformu ne de köklü bir dönüşüm veya devrim yaşanmamıştır. Bu da geçirdiği süreç içerisinde Türkiye kırsalında yarı-feodal ilişkilerin oluşmasından öteye sonuç doğurmamıştır.“58
 
Bu alıntıda anlatılmak istenen açık: Osmanlı’dan buyana değişen bir şey yok. Osmanlı‘dan kalma yarı-feodal ilişkiler olduğu gibi devam ediyor. TC‘nin kuruluşundan sonra ise pek bir şey değişmemiş. Kapitalizmin gücü feodalizmi alt etmeye yetmemiş. Çünkü „devrim“ ya da „toprak reformu „ olmamış, vb. vb.
Başka şeyler bir yana, 1914 (Osmanlı dönemi) yılında aktif nüfusun % 82’si tarım kesiminde çalışyordu.59 TC’nin kuruluşunun ilk yıllarında ise bu oran iki puan daha düşmüştür. Yani % 80. Bugün ise bunun yüzde yüz tersi bir durum mevcut. Ne var ki, yarı-feodal değerlendirenlerin buna yönelik doyurucu açıklamaları söz konusu değil.
Adı geçen yazıdan aktarmalara devam edelim; 
 
1970’li yıllar Türkiye tarımında daha yoğun makineleşme ve kimyasal girdi artışlarına paralel üretimde ve kar oranlarında artış da getiriyordu. Bu sayede, teorik olarak ülke ekonomisi gelişirken artan GSMH’de tarımın payı azalması gerekirken, tarımın GSMH’ye katkısı hala % 40’lar düzeyinde bulunuyordu. Tabi ki bu durumun diğer tamamlayanı sanayi üretiminde ciddi bir gelişmenin olmayışıydı. Ağırlık tarımsal üretimdeydi.“60 (agd, sf. 68)
Bu neyi gösterir, tarımın feodal olduğunu mu kapitalist olduğunu mu? Elbette kapitalizmin tarımda egemen olduğunu. Yani, tarımda uzmanlaşmayı, meta ekonomisinin hakimliğini. Ne var ki, yazar, buradan yarı-feodal üretim ilişkilerin daha ağır bastığına kanıt olarak sunmaya çalışıyor. Oysa, kendi kendisiyle çelişiyor. O, tarımdan feodalizmi anlıyor. Tarım varsa feodalizm var demeye getiriyor.
Yazıdan aktarmalara devam edelim:
1960’larda hala % 40’lar düzeyinde olan tarımın GSMH’ye oranı, 1980 yılında % 25’e, ilerleyen yıllarda ise çok daha gerilere düşecekti. 80’li yıllar göçün en yoğun yaşandığı yıllar olarak kırsal nüfusun şehir nüfusu karşısında hızlı bir gerileyişine tanık olacaktı.“ 
 
Bu tür değişimler olmasına karşın, aynı yerde şunlarda söyleniyor:
Tarımsal üretimdeki tüm bu gelişmelerin kırsal yapıda ve üretim biçimlerinde köklü bir değişiklik yaratması yine söz konusu değildi.“61
 
Bu noktada, emperyalizmin şekillendiriciliğinde gerçekleşen değişimleri kırsal alanda kapitalist üretim biçiminin hakimiyeti olarak sunan görüşlerle araya temel önemde ikinci bir çizgi çekmek gerekiyor“62
 
Yazının mantığı ve içine düştüğü çelişkiyi, daha doğrusu dogmatizmi iyi görebilmek için bir kaç aktarma daha yapmakta yarar var.
1980 yılında % 25 olan tarımın GSMH’deki payı, 2000 yılına gelindiğinde yüzde 13.1’e, 2005’te ise yüzde 11.5’e doğru hızlı bir gerileme yaşanmıştı.
2000 yılında tarımın istihdamdaki payı % 36 iken, 2005 yılında bu oran % 29.5’e gerilemiştir“
Tarımda çalışan sayısı 1980’de 9.5 milyon iken 2000 yılında bu rakam 8.5 milyona, 2006 yılında ise 6.8 milyona düşmüştür.
1970’te nüfusun yüzde 71.3’ü köylerde, yüzde 28.7’si kentlerde yaşarken, gerçekleşen göçlerle 1980’de kent nüfusu yüzde 35.9’a, 90’da yüzde 51.3’e ve 2004’e gelindiğinde yüzde 60.3’e çıkmıştı. Bugün kırsal nüfus daha da gerileyerek yüzde 35 seviyelerine düşmüş durumda. Sadece 2004-2005 döneminde yalnızca bir yılda yaklaşık 1.3 milyon kişinin kırsal alanlardan kopması yaşanmıştır.“63
 
Yazının sonlarına doğru verilen veriler de, ne yazık ki, yazarı doğrulamıyor. Bütün bunlar, bir değişim ve bu değişimin sosyal pratikte bir adı olmak zorundadır. Ne var ki, yazar, bu adı koymaktan alabildiğine kaçınarak dogmatik ve ülkemizin Narodniği olarak kalmakta direniyor, bu değişimler bize „vız gelir“ anlamına gelecek sözlerle yazıyı bitiriyor. Ve bu yazının adı da „kısa bir araştırma“ yazısı oluyor. Böyle bir yaklaşım, bilimsel bir yaklaşım ve Marksist bir yöntem olmadığı gibi, gelişmeleri açıklama ve MLM bir yorum getirme yerine, gelişmeleri görmezden geliyor. Bu tür gelişmelerin toplumsal ifadesinin ne olduğunu ve sosyal alanda ne gibi sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktan kaçınıyor. Doğal olarak da, kendisi ile Marksizm arasında diyalektik bir yöntem bağı kurmakta zorlanıyor. Kendi deyimiyle söylersek; Marksizmle kendi arasına „temel önemde ikinci bir çizgi“çekiyor. Bunun daha açıklayıcısı, Marksizmin üzerine kalın bir çizgi çekiliyor. Ne yazık ki, yazarın, bunun farkında olup olmadığını bilemiyoruz.
Yarı-feodal“ değerlendirmelerinde ısrar edenler, istatistiklerin sosyal yaşamdaki dilini ya doğru okuyamıyorlar ya da doğru okumak istemiyorlar. İstatistikler salt matematiksel veriler değildir. Onlar, sosyal yaşamın rakamlaştırılmış halidirler. Bu anlamda, rakamlara da haksızlık edilmemeli. Onlarında dili ve ifade ettikleri bir şeyler var!
Ve biz buraya Lenin‘in şu sözünü bir kere daha aktarmakta yarar görüyoruz:
Bir öğretinin en üst ve tek ölçütünün gerçek toplumsal ve ekonomik gelişme sürecine uygunluğu olduğu yerde, dogmatizm olamaz“. Ne var ki , bugün, hala Türkiye’yi „yarı-feodal“ değerlendirenlerin böyle bir dertleri olmadığı için, dogmatik kalmakta da kendileri açısından bir sakınca görmüyor olmalılar.
Ülkemizde son 40 yıldır toprak işgalleri olmadı. En son 1970’lerin ilk iki yılında bazı bölgelerde toprak işgalleri64 olsa da, (ki, bunlarda genel mücadele içinde çok sınırlı bir yer tutarlar) daha sonra böyle hareketler gündeme gelmedi. Bunun nedeni, köylülüğün farklılaşmasında ve küçük üretimin yoğunluğunda aramak gerekiyor. Burjuvazi bunu, köyden şehre göç olgusuyla önleme yolunu seçti. Çünkü, sadece topraksız köylüler değil, az topraklı köylülerde şehirlere akın etti. Toprak işgallerinin zemini, Kürdistan’da daha yoğun iken, buralarda devletin yoğun baskısı ve ezilen ulusa mensup köylülerin bulunması, sorunu ezen ulus-ezilen ulus çelişkisinin artmasına kaydırdı. Yani, sınıfsal çelişmeleri geri plana itti. Kürt köylüsü, topraksızlığı ve ezilmişliği, ezilen ulusa mensup olmasında aradı (ki, bunun önemli bir rolü var). Ezen ulus baskısının varlığı, ezilen ulusa mensup toprak ağalarına karşı öfkeyi ya da bunlar ile köylüler arasında var olan çelişmeyi geri plana iterek, ezen ulus-ezilen ulus çelişmesini öne çıkardı. PKK hareketinin güçlenmesinin ve büyük bir destek almasının esas nedeni budur. Bu çelişki, bugün de varlığını sürdürmektedir. Devlet, Kürt köylülerini şehirlere göçe zorlayarak ezilen ulus çelişmesini zayıflatmayı denemesine karşın, bu çelişme şehirlere taşındı. 
 
Bir hareketi ortaya çıkaran şey, o hareketi doğuran çelişmelerdir. Çelişme olmadan hareket olmaz. Toprak işgalleri ya da devrimci köylü hareketlerini ortaya çıkaracak sosyal ve siyasal olgu da, böyle hareketleri doğuracak çelişmelerin varlığıdır. Bugün, TKP/ML ve MKP‘ye destek veren (çok az sayıda) köylüler, genelde, Kürt kökenli ya da alevi kökenli Türk köylülerdir. Ve bunlar, topraksız olmasından çok, küçük üreticiler ve devlet tarafından mezhepsel ya da ulusal kimliklerinden dolayı ezilen kesimlerdir. Elbette, yoksullukta bunun içindedir. Türkiye’de küçük üretici köylüler, topraksız köylülerden sonra gelen en yoksul kesimleri oluşturur. Fakat bunların kısmen de olsa bir umudu vardır. Toprağını en iyi şekilde değerlendirmek ya da şehirlerde geçimini sağlayacak bir iş umudu. Bu umutları ortadan kalkmadan devrime aktif destek vermeleri ya da gerillaya kitlesel katılımları pek olası değildir. Kürt köylüsünün ise, derin ekonomik çelişmelerinin yanında ulusal çelişmesi mevcut. Ulusal çelişme, onların gerillanın (PKK) safına aktif katılımını sağlamıştır.
Bugün ise, Kürt köylüsü şehirlere göçe zorlanarak hem mülksüzleştirilmiş ve hem de işçileştirilmiştir. Gelinen aşamada, 1980’lerin başındaki bir Kürt köylüsünden söz etmek olası değildir. Kürt köylüsü şehir emekçisi ve işçisi olmuştur. PKK’nın esas tabanı da köylerden şehirlere taşınmış ve bugün şehirlerdeki Kürt işçi ve emekçileri’nin önemli bir bölümü PKK’ya destek vermektedir.
Sonuç olarak, günümüz Türk köylüsü kapitalist üretim ilişkileri ağı içindedir. Yoksul köylülük, düzene karşı bir tepkisi oluyorsa da bu temelde olmaktadır. Yani, silaha sarılma, gerillanın temel gücü olma şeklinde değil, işçi sınıfının mücadelesine bağlı olarak, onun yanında saf tutabilecektir. Esas çelişkisi ise, feodal toprak ağalarıyla (artık böyle bir sınıf Türkiye’de yoktur) değil, devlet ve kapitalist sermaye ile çelişkisi vardır. Bu çelişki, esas olarak, emek sermaye çelişkisidir. Taban fiyatların düşük, üretim girdi fiyatlarının yüksek tutulmasının yanı sıra her geçen gün toprağından koparılarak mülksüzleştirilmesi, onun esas çelişkilerini oluşturmaktadır.
Küçük köylü üretiminin varlığı devasa kapitalist üretimin varlığına terstir. Büyük fabrikaları yaratarak devasa üretimleri gerçekleştiren ve onun üzerine kurulu olan kapitalizm, toprakları da birleştirir. Bu anlamda, kapitalizm, küçük toprakların sahibi olan küçük köylülüğü de mülksüzleştirir ve böylece küçük küçük parçalara bölünmüş toprakları birleştirir. Ve küçük köylülüğün elindeyken küçük üretim alanları olan o topraklar artık kapitalisttin elinde dev üretim kompleksleri haline dönüştürlür. Türkiye’de olan da budur. Küçük köylü üretimi her geçen gün ölüyor ve giderek yok denecek düzeye gelecektir. Kapitalizmin eğemenliğinde böyle bir gelişim seyrinin olması, kapitalist üretim ve üretim ilişkilerinin bütünsellikli karakteristiği gereğidir.
Kapitalizm, küçük mülklere, kapitalist tüketimi kitlelere yaydığı ve götürdüğü ölçüde müsade eder. Onlarda zamanla yok olmaktadır. Devasa üretimin tüketildiği devasa tüketim merkezleri her yeri kaplamaktadır. Bakkallara hayat hakkı kalmamıştır. 
 
Burjuvazinin istatistikleri içinde kitlelerin acıları yoktur. Onların istatistiklerinde, yalnızca ve yalnızca sermayenin birikimi, genişlemesi ve büyümesi vardır. Bu nedenle, köylülüğün acı çekerek mülksüzleştirilmesi, burjuvazinin vicdanlarında acı yaratmaz. Olsa olsa, halk arasındaki yaygın bir söylemle vurgularsak; „cüzdanlarında şişme yaratır,“

Bir Nostalji Olarak Feodal Toprak Ağaları Sınıfı 
 
Sınıf Teorisi adlı dergide yer alan, „Kongre Raporlarının Açılımı“65 başlıklı bir yazıda, Türkiye köylüsü ile ilgili bir kaç sayfalık bir „değerlendirmeye“ yer verilmiş. Ancak, bu, yeni olan bir şey olmaktan öte, eskiyi tekrarlamanın, yüzeysel ve somut gerçeklerden uzak teori oluşturmanın taktiğinin devam ettirilmesi olarak göze çarpmaktadır. ST, köylüyü bilimsel olarak incelemeye kesinlikle yanaşmıyor. Bundan adeta bilinçli olarak kaçınıyor.
Buraya, „Sınıf Teorisi“ (ST) dergisinin „Teoride Doğrultu“ (TD) dergisi ile tartışmasından, „yarı-feodal“ ilişkilerden ne anladıklarını, köylülüğe nasıl baktıklarını daha iyi anlamak için bir kaç alıntı aktarmakta yarar var. Çünkü, bu konuyla ilgili daha sonraki süreçte başka yazıları (varsa da ben bilmiyorum) olmadığından, kısaca da olsa ne söylediklerini öğrenelim.
Bu ülkeye kapitalizmin girişi yaklaşık 200 yıllık bir süreci kapsar ama bu ülkede hala da güçlü bir şekilde ağalık sömürüsü ve köylülük sınıfı mevcuttur.“66
 
Biz bu ülkede onlarca toprak ağasının varlığından söz ettiğimiz gibi, onlarca “büyük toprak sahibi”nden de söz ediyoruz. … Ancak biz TD gibi “büyük toprak sahipleri” diye ayrı bir sınıftan söz etmedik-etmiyoruz. Biz toprak ağaları sınıfından söz ediyoruz. …
Tabii ki toprak ağasının dayandığı esas sömürü biçimi toprak rantı ve köylüleri sömürmesidir. Fakat günümüzde ağaların fabrika-işçi emeği üzerinden sömürü yapması da mümkündür. Böyle toprak ağaları ülkemizde oldukça fazladır.”67
 
Amacımız, ST’nin bu konudaki görüşlerini bütünlüklü değerlendirmek olmadığından, , genel yaklaşımlarına -konuyla bağlantılı olduğu kadarıyla- kısaca değineceğiz. 
 
Sınıf Teorisi’nden aktarılan alıntılarda da görüldüğü gibi, Türkiye’de güçlü bir “ağalık sömürüsü” ve “köylülük nüfusu” olduğundan söz ediyorlar. Güçlü bir köylülüğün –sayısal anlamda- varlığı kabul edilebilir. Çünkü günümüzün (yıl 2012) verilerinden hareket edersek, yaklaşık olarak nüfusun üçte birine yakınını köylülük oluşturmaktadır. Ancak “güçlü bir ağalık -yani feodal ağalık- sömürüsü”nden söz etmek, cahil cesareti değilse, bilimsel cesaret isteyen bir iddiadır. Böyle bir iddiayı ileri sürebilmek için bu konuyla ilgili olarak güçlü verilerle meydana çıkıp bağırmak gerekiyor. İddiayı destekleyecek güçlü veriler ortaya konmadan bu tür savların ileri sürülmesi, gerçekçi bir yaklaşım olmadığı gibi, ne okuyucuyu ne de bu iddiayı öne sürenleri ikna etmiş olur. Sadece tez olarak ortaya sürüp, sosyal yaşamdan çıkarılan somut verilerle desteklenmediği sürece, yüzeysel ve sübjektif soyutlamanın somutla bir ilişkisinin olabileceğini söylemek Marksist bir yaklaşım olamaz. ST’nin bu konudaki yaklaşımı bütünüyle yüzeysel ve salt iddia düzeyinde kalmıştır. Kendisine yönelik, –bu konuyla ilgili- getirilen eleştirileri, “oportünist, revizyonist, troçkist” savlar diyerek geçiştirmeyi esas almıştır. Başkalarının getirdikleri istatistikleri görmezden gelmiş ya da hiç dikkate almamıştır.
Güçlü feodal toprak ağalığı sömürüsü” var diyenlerin bunu istatistiki olarak ortaya koymaları ve bunun ekonomideki yerini açıklamaları gerekir. İstatistik verileri kullanmadan “yarı-feodal” demek, hiç bir şey ifade etmez ve anlamsız sözcükler yığını olarak kalır.
Öte yandan “ .. güçlü .. köylülük sınıfı vardır” demek, yarı-feodalliğin varlığını ispata yetmez ve onun varlığının verisi de değildir. Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte birinin ya da ST’nin verilerinden hareket etsek bile, % 35’ni köylülük oluştursa bile, bunların bütününün yarı-feodal ilişkiler içinde olduğu söylenebilir mi? ST‘nin, köylülük deyince, aklına yarı-feodallik geliyor olmalı ki, “güçlü köylülük sınıfı” var derken, kapitalist üretim ilişkileri içinde olan köylülük sınıfı aklına gelmiyor. 
 
ST, köylülük nüfusunun her geçen gün azaldığını kabul ediyor. Ancak, cumhuriyetin kuruluşunda köylülük nüfusu % 80 civarlarında iken bugün % 23’ler civarında ya da kendi rakamlarıyla „% 35“ olması onun için hiç bir anlam ifade etmiyor. Yarı-feodal yapı aynen devam ediyor. Kapitalist ilişkiler belirleyici hale gelmiyor. Ne var ki, dergilerinde feodal sömürüyü istatistiki olarak da ortaya koyamıyor. Buna karşın, kapitalizmin egemen olduğunu söyleyenler ise istatistiki verileri rahatlıkla oraya koyup onun üzerinden yorum yapıyorlar. ST’de böyle bir yöntem yok. O, verileri yok sayıp görmezden gelmeyi yeğliyerek, kaçak dövüşmeyi tercih ediyor.
Sınıf Teorisi’nden bir örnek:
Feodal sömürünün diğer biçimlerini (tefeci, tüccar, şeyhlik, tarikatçılık vb. üzerine kurulu) bir kenara bırakalım, onlarca büyük toprak ağasının yaşadığı, hem de esas olarak köylüleri sömürerek varlığını sürdürdüğü bir ülkede insanın toprak ağaları sınıfından söz etmemesi politik körlükten öte yorumlanamaz. Bir dönem parlamentoda milletvekili olan ve daha sonra kavgada ölen F. Şehanlıoğlu (Urfa-Viranşehir büyük toprak ağalarından ve aynı zamanda şeyhtir.) N. Cevheriler, Zeydanlar, Sedat Bucaklar, A. Gürpınarlar (hem şeyh hem ağa), A. Septioğulları, Erzincan Çarekan aşireti ağası Hüseyin Şahin ve devamcıları Kamuran İnanlar, Sazaklar, Ensarioğulları, Adana-Kozan Arslanlı68 köyünün ağaları, Diyarbakır-Bismil’in Sinanlı köyü ağası, Ege’de, Karadeniz’de üzüm ve fındık üreticilerini sömüren büyük tefeci tüccarlar, molla ve tarikat şeyhleri kadar hepsi de feodalizmin ekonomik ve siyasal temsilcileridir.”69
 
Orta da bir toprak sahibi sınıfları mevcut, ancak günümüz Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın da feodal toprak ağalığı sınıfının varlığından söz etmek, salt söz de kalan, ama somut gerçeklikle ilgisi olmayan bir iddiadır. ST, “toprak ağaları” diye saydıkları isimlerin bazılarının geçmişin feodal Kürt toprak ağaları olduğu ve bir çoğunun da aşiret reisi olduğu doğrudur. Bugün ise, ST’nin adlarını sıraladığı bu isimler, sınıf değiştirerek toprak sahibi kapitalistler70 ya da fabrika sahibi patronlar olmuş ya da bir kısmı “züğürt ağa” durumuna düşmüştür. Ayrıca, Kürdistan coğrafyasında bu sayılan isimlerin şu veya bu oranda belirleyiciliği olması, Türkiye kapitalizmi üzerinde söz sahibi oldukları anlamına da gelmez. Ve daha da ileri gidelim, bunların hepsinin feodal toprak ağaları olmaları dahi, Türkiye’de kapitalizmin egemen olduğunu, belirleyici olanın kapitalist sermaye olduğu gerçeğinin üstünü örtmeye yetmez.
Günümüz Türkiye’sinde (Kuzey Kürdistan’da dahil), hacı-hoca, şeyh-aşiret reisi, pir-dede vb. artık feodal sistemin ürünleri olmaktan çıkmışlardır. Bu sıfatlar, kapitalizm öncesi üretim sisteminden bugüne devredilmiş olsa da, bugün bunlar kapitalist sistemin birer öğeleri halini almıştır. Bu nedenle, bu sıfatları sıkça sayarak, iddialar ya da görüşler desteklenemez. Avrupa’da bir çok emperyalist ülkede krallıklar ve monarşi artıkları var. Bunlar, kapitalizm öncesi sistemlerden bugüne devredilmiştir. Bu durum, bu ülkelerin kapitalist olduğu gerçeğinin üstünü örtmüyor.
Alıntı da geçen “Ege ve Karadeniz’deki üzüm ve fındık” meselesi ise, bütünüyle pazara dönük yapılan bir üretim olduğu gibi, buralara yerli büyük sermayeler el attığı gibi uluslar arası tekellerin de ilişkileri vardır. Türkiye, fındık üretiminde dünya birincisi olduğu gibi, fındık fiyatlarını belirleyenlerde uluslararası büyük tekellerdir. Üretici köylülerin aşırı sömürülmesi ise, kapitalist üretimin doğası gereğidir. Kapitalist sistemde başka türlü de olamaz. Bu sayılan ürün ve üretim de feodal sömürü ya da ilişki aramak, sapla samanı birbirine karıştırmak olduğu gibi, kapitalist ilişkileri feodal ilişki diye adlandırmak olur ki, bu Marksist bir yorum değil, Narodnik bir yorumdur. 
 
Konuyla bağlantılı olduğu için, geçerken vurgulayalım: Bugün en büyük toprak sahiplerinin büyük tekeller olduğu da görülmelidir. Örneğin en büyük hayvan besi işletmesi Koç Holding ile Ata İnşaat ortaklığında Harran Ovası’ndaki kurulu tesisler olduğunu, ST görmezden geliyor ya da haberi yoktur. Yine Ege’de McDonald’sın hayvancılık tesisleri, bu dalda en büyükler arasında yer almaktadır.
Sinanlı köylülerin hikayesi ise oldukça abartıldı ve de Türkiye’yi yarı-feodal olarak ispatlamak isteyenlerin “ispat” aracı oldu. Burada olan, bir toprak beyinin –eskiden feodal toprak ağasıydı- köylüleri topraksızlaştırması ve köylülerin ekip-biçtiği toprakları onların elinden alması olayı ve köylülerin bu toprak sahibine karşı haklı direnişidir. Ortada feodal bir üretim ilişkisi olmadığı gibi, az topraklı köylülerin daha da topraksızlaştırılması, mülksüzleştirilmesi, üretim araçlarından koparılması olayı yaşanmaktadır. Ayrıca, eklemek gerekiyor ki, burasının bütünüyle kapitalist iç pazara bağlı bir köy olduğu da gözden ırak tutlmamalıdır. 
 
Söz konusu toprak sahibinin, (basından öğrendiğimiz kadarıyla)110 bin dönüm toprağı var ve köylülerin istediği ise, 8 bini susuz, 3 bini sulu toplam 11 bin dönüm toprak. Sonunda ise -9 Aralık 2009, günün gazeteleri-, toprak sahibinin köylülere 8 bin dönüm toprak vermesiyle sorun mahkemede anlaşmayla çözülüyor(?)
Buraya kadar olan sorun, konumuz açısından pek önem taşımıyor. Önemli olan toprağın ne ile ekilip biçildiğidir. Toprak sahibi toprağını kapitalist üretim araçları ile işliyor. „Anlaşmazlığa“ neden olan toprak, son model kapitalist tarım araçları ile ekilip biçiliyor. Bunun neresi feodal? Köylülerin topraksızlığı ise feodalizmin çözülmesinin ve toprağın kapitalist üretim araçları ile işlenmesinin bir sonucudur. 110 bin dönümlük bir toprağın bir bireyin elinde birikmesi, toprağın temerküzüdür. Burada ki örnek; aynı zamanda az topraklı köylülerin de topraksızlaştırılarak kapitalizmin „yedek ordusu“na eklemlenmesi olayının yalın bir göstergesidir.
Kürdistan’da, toprak ağalarının eski müritleri kalmadığı gibi, hepsi de birer kapitalist toprak sahibi sınıfına ya da kapitalist patrona dönüşmüştür. Özellikle de PKK’nın savaşının başlamasından sonra bölgede feodalizmin çözülmesi hızlanmış, var olan feodal artıklar da yok olmuştur. Bütün Kürdistan, kapitalist iç pazarın birer uzantıları ve bazı yerleşim alanları ise kapitalist gelişmenin merkezi haline dönüşmüştür. Kuzey Kürdistan’da kapitalist iç pazara bağlanmayan hiç bir yer kalmamıştır. Bu kapitalizmin gelişmesinin ve her yerde hakim olmasının temel bir göstergesidir.
Sıkça tekrarlanan diğer bir konu ise „köylülüğün, tefeciler tarafından sömrülmesi.“ Oysa, günümüzde bildiğimiz anlamda feodal tefecilik olayı artık yoktur. Esas tefeciler, en ücra köşelere kadar büro açan, oraları mekan tutan bankalardır. Kapitalist, bankaları en geri kalmış bölgelere kadar boşuna götürmüyor. Köylülüğü tefeciye asla yem etmez, kendisi yer! Türkiye’de TC’nin kuruluşundan bu yana en hızlı gelişen olay bankacılıktır. Sermaye, modern tefecilik olan bankacılığı geliştirerek, sermaye birikimin artımaktadır. Köylerde, kasabalarda bir kaç tefeciye, kolay kolay köylüyü teslim etmiyorlar. El altında tefecilik ise, bu en gelişmiş kapitalist ülkelerde de var. Onların sözü bile edilmez.
ST ve Partizan dergileri mümkün olduğunca köylü nüfusunu çok, şehirde yaşayanları ise az göstermeye çalışıyor. TÜİK’nun 2011 yılı verilerine göre köylerde yaşayanların toplam nüfusu 17.338.563 kişidir. Bunun genel nüfusa oranı % 23,2’dir. Şehirlerde yaşayan nüfus ise 57.385.706 kişidir. Genel nüfusa oranı ise % 76,8’dir. Bu, şehirleşme açısından küçümsenecek rakam değildir. Bu rakamlardan hareketle, köylerde yaşayanların yarısını yarı-feodal ilişkiler içinde kabul etsek bile, bu durum, köylülüğün, devrimin esas gücü kabul edilmesine yeterli değildir. Şehirlerde biriken devasa işçi ve emekçi yığınların devrimci atmosferi ile kırsal alanda yaşayanların devrimci atmosferi aynı değildir. Bugün devrimin öncü gücü işçi snıfı olduğu gibi aynı zamanda devrimin temel gücüdür de.
Kuzey Kürdistan’da toprakların önemli bir bölümü büyük toprak sahibi sınıfların elindedir. Bu konuyla ilgili olarak, ekonomist Mustafa Sönmez’in TUİK’nun kaynaklarına dayanarak aktardıklarını buraya alalım:
Toprak suyu beklerken, mülkiyet ne durumda? Bölgede özellikle Diyarbakır ve Şanlıurfa, toprak eşitsizliğinin en yüksek olduğu merkezler. TÜİK’in son tarım sayımı verilerine göre, Diyarbakır’da topraksız ve az topraklı ailelerin oranı yüzde 42. (22 bin aile.) Bunlar, toprakların ancak yüzde 4’üne sahip. Buna karşılık, Diyarbakır’da toprakların yüzde 41’den fazlası ailelerin yüzde 3’ünün kontrolünde. Şanlıurfa’da da 10 milyon dekara yakın arazinin yüzde 30’una yakınının ailelerin yüzde 1.5’ine ait olduğu görülüyor.“71
 
Kapitalizm demek, eşit toprak dağılımı diye anlaşılıyorsa, bu, büyük bir yanılgıdır. Kapitalizme haksızlıktır(!) Kapitalizm, eşitsizlik ve geniş yığınların her geçen gün artan ölçüde mülksüzleştirilmesi ve yoksullaştırılması demektir. Yukarıdaki alıntıda da ortaya konduğu gibi, toprağın önemli bir bölümü büyük toprak sahibi sınıfın elindedir. Türkiye’de toprak reformunun yapılmamasını, feodalizmin çözülmeyeceğinin şartı olarak ortaya koymak, daha öncede belirttiğimiz gibi, her şeye ak-kara ikilemiyle yaklaşmaktır.
Toprak reformunun yapılması kırsal alanda feodal çözülmeyi hızlandırıcı rol oynardı. Ancak, toprak reformu olmadan da kapitalizm kırsal alanda gelişebilir, feodal artıkları “sancılı” bir şekilde ortadan kaldırır. Türkiye’de olanda budur. Toprak reformunun olması, toprakta eşit dağılımın olacağı ve kapitalizmin eşit bir şekilde paylaşım ürettiği ya da üreteceği varsayılıyorsa bu tamamiyle yanlış ve kapitalist sistemi “eşit paylaşımcı bir sistem olarak” göstermek olur ki, bu burjuva snıfının sosyalizme karşı bir propagandasıdır. Bu tür argümanlar ve yaklaşımlar Marksistlerin olmamalıdır. Kendine Marksist diyenlerin burjuvazinin argümanlarına destek olması üzücüdür.
Toprak reformu konusuna da kısaca bir açıklama getirmek gerekiyor: Türkiye’de toprak reformunun olmaması, TC’nin kuruluşundan itibaren toprak ağalarının ekonomik ve siyasal etkinliklerinden kaynaklanmıştır. 1945 tarihinde „Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu“ ise, daha baştan ölü doğmuşltur. Büyük toprak sahipleri buna engel olmuştur. Daha sonraki süreçlerde ise, yer yer gündeme gelmesine karşın, Türk egemen sınıfları buna yanaşmamıştır. Sonraki süreçlerde ise, Askeri cuntalar vasıtasıyla bu işin üstü kapanmış ve bir daha da gündeme getirilmesine izin verilmemiştir. Bundan sonra gelmesinin de ekonomik ve siyasal açıdan olanağı yoktur. Büyük sermaye, köylülüğü kendine yük sayıyor. Toprağa bütünüyle el koyma uğraşı içindedir.72
Bu nasıl fabrika doluluğu ki her geçen gün işsizlik katlanarak artıyor, onlarca-yüzlerce küçük ve orta boy işletmecilik iflas ederek kapanıyor? Bu nasıl “orta düzeyde gelişmiş bir ülke” ve fabrikalar doluluğudur ki ülke başkentinin hemen 60 kilometre berisindeki bir köyde (Ankara’nın Gölbaşı ilçesine bağlı bir köy) öğrenciler, ilk okul olmadığı için her gün eşek sırtında 6 kilometre kat ederek komşu köye okula gitmek zorunda kalıyor? Artık Kars-Erzurum gibi illeri, Karadeniz, Orta Anadolu, Akdeniz ve Kuzey Kürdistan’ın köylülük alanında yaşanan yokluk ve yoksulluğu bir kenara bırakıyoruz.”73
 
Zaman zaman görsel ve yazılı basının yansıtmak zorunda kaldığı açlık ve sefaletin çöplükte ekmek toplamaya kadar vardığını anımsatmaya hiç gerek görmüyoruz.”74
 
Bunları okuyanlar, liberal burjuva aydınların, (özellikle de Çetin Altan ve oğullarının) kapitalizme karşı yakınması olarak da analayabilir. Ancak, bu yakınmalar, kendine Marksist diyen bir derginin kapitalizmden beklentileridir. Ne yazık ki, bu bir gerçek!…
ST’nin kapitalizmden anladığı, gelişmenin “eşit” olarak her yere aynı şekilde dağılımı. ST’den aktardığım yukarıdaki sitemkar paragraftan bu çıkmaktadır. Oysa, kapitalizm eşitsiz bir gelişmedir ve her yere aynı şekilde dağılmaz. Ankara’nın 60 km ötesini bırakın Ankara’nın kendi içinde bir uçurum söz konusudur. Bazı semtleri çok lüks iken bazı semtleri ise tenekelerden yapılmış baraka evlerin var oluşu kapitalizmin bir gerçekliğidir. Bu salt Türkiye’ye özgü olmayıp, hemen hemen bütün kapitalist ülkelerde de durum aynıdır. ABD, en büyük emperyalist ülke olmasına karşın halkın önemli bir bölümü yoksulluk içinde yaşar. Çoğu insan, devasa gökdelenlerin hemen arkasında evsizdirler ve çöplerden beslenirler. 
 
Ayrıca işsizlik ile „fabrika bolluğu“ birbirine paralel gider. “Bu nasıl fabrika doluluğu ki her geçen gün işsizlik katlanarak artıyor, onlarca-yüzlerce küçük ve orta boy işletmecilik iflas ederek kapanıyor?“ demek, kapitalizmi anlamamaktır. Bugün en gelişmiş emperyalist-kapitalist ülkelerde işsizlik % 10’ların üzerindedir. 2012 yılında AB ülkelerinde ortalama işsizlik oranı 11,6’dir.75 Oysa gerçek işsizlik ise neredeyse bunun bir katı daha fazladır. Almanya gibi gelişmiş emperyalist bir ülkede işsizlik oranı –2012 resmi rakamı- % 7,5 civarındadır. 2005 yılında ise % 12,5’u geçmişti. Türkiye’de ise 2010 yılı TÜİK verilerine göre % 10,7’dir. Gerçek işsizlik oranı ise 19,8’dir. (Kaynak; M. Sönmez, „AB’de Gerçek Sorun …“76
 
Sorunun daha iyi anlaşılması için Mustafa Sönmez’in, AB’nin istatistik kurumu Eurostate’den aktardıklarını buraya alalım. 
 
Tablo:11
Burada görüldüğü gibi, kapitalizm ile işsizlik arasında sıkı bir ilişki vardır. Büyük tekellerin bir seferde 5 bin, 10 bin işçi çıkaracaklarını açıkladıkları anda borsada değerlerinin arttığı biliniyor. Ve işçi çıkararak büyük karlar elde ettikleri de biliniyor.
Bu konuda Marks’dan bazı alıntılar alarak, soruna biraz daha açıklık getirelim. ST’nin dediği gibi, kapitalizm işsizliği ortadan kaldırıyor mu ya da kapitalizmin karakteristiği olarak işsizler ordusu mu yaratıyor? 
 
Emeğe (iş gücüne YK) olan talep, toplam sermayenin büyüklüğü nispetinde ve büyüklüğün artması ölçüsünde artan bir hızla düşer. Toplam sermayenin büyümesi ile birlikte değişen kısmı, yani onunla birleşen emek (iş gücü YK) de büyür, ama bu daima küçülen bir oranda olur.”77
 
.... nispi aşırı işçi nüfusunu, yani sermayenin kendisini genişletmesi için gerekli olandan çok daha fazla bir işçi nüfusunu, bu yüzden de artı-nüfusu kendi enerjisi ve büyüklüğü ile doğru orantılı olarak durmadan üreten şey, kapitalist birikimin ta kendisidir.”78
 
Ne var ki, kapitalist üretim, doğal nüfus artışının sağladığı kullanıma hazır iş gücü miktarıyla asla yetinmez. O, rahatça at oynatabilmesi için bu doğal sınırların dışında yedek bir sanayi ordusunun bulunmasını ister.”79
 
Demek oluyor ki, modern sanayiin bütün hareket şekli, emekçi nüfusun bir kısmını devamlı olarak, işsiz ya da yarı-işsiz insanlar haline getirmeye dayanıyor.”80
 
Marx’ın da belirttiği gibi, kapitalist birikimin temelinde işsizlik vardır ve kapitalistler, sermayelerini yükseltmek için bir işsizler ordusuna gereksinimleri vardır ve onu her zaman yedekte tutar. İşsizler ordusunun bazen azalıp bazan artması ise kapitalist birikimin iş gücü gereksinimi ile direkt bağlantılıdır. 
 
ST’nin dediği gibi, işsizliğin boyutlarını belirleyen kapitalizmin gelişme derecesi değildir. Çünkü kapitalizm demek işsizliğin ortadan kalkması değil, işsizliğin yaratılması demektir. ST, Marx’ın ismini ağzından hiç düşürmüyor olmasına karşılık, Marx’ın söylemleriyle fazla ilgilenmediği belli oluyor. O, bu konuda, sanki, kapitalizme övgüler düzen burjuva liberalleri ile aynı dili konuşuyor.
ST’nin devrimin temel gücü olacak kadar „güçlü köylülük var“ belirlemesinden hareket edecek olursak, bu köylülük „gücünü“ ortaya koyması gerekirdi. Bir çok defa da belirttiğimiz gibi, köylülük, bu gücünü ortaya koyacak bir hareketliliği olmamıştır. Özellikle, ST’nin „feodal toprak ağaları tarafından sömürülen“ köylülük, varolduğu iddia edilen „feodal sömürüye“ karşı baş kaldırmıyorlar. Eşyanın tabiatı gereği, çelişkinin olduğu yerde o çelişkiden kaynaklı bir mücadele söz konusu olur. Köylülüğün toprak talebi doğrultusunda bir mücadelesi söz konusu olmadığı gibi, ST’nin isimlerini saydığı toprak ağalarına karşı da bir mücadeleleri olmamıştır. En azından son 40 yıldır. Ama, taban fiyatlarının düşük tutulmasına ve çeşitli kapitalist yaptırımlara karşı köylülüğün yer yer mücadelesi ortaya çıkmaktadır. Ya da HES’lere karşı, altın tekellerine karşı köylülerin mücadelesi zaman zaman ülke gündemini belirleyici bir duruma gelebilmektedir.
Narodnik’ler’de, Rusya’da kapitalizmin hakim olamayacağını ve köylülüğün devrimci bir güç olduğunu savunmuşlardı. Mao’da köylülüğü devrimin temel gücü olarak aldı. Ama Çin’deki durum tam da buna uygundu. Nitekim 1996 yılında Nepal Komünist Partisi (Maoist), Nepal’de silahlı mücadeleye başladığında, köylülüğü devrimin temel gücü olarak ele aldılar. Söylenmek istenen; gerçekten köylülük bir ülkede devrimin temel gücü olacak kadar, ülkenin ekonomik ve siyasal, sosyal yapısı buna uygunsa köylülük devrimin temel gücü olur. Ne Mao ne de Nepal’li komünistler bu nedenle Narodnik değildiler. Ama, bir ülkede kapitalizm alabildiğine gelişmiş ve köylülük genel nüfusa oranla çok gerilerde kalmışsa, ülkenin her hangi bir yerinde kapalı köy ekonomisi kalmamışsa, köylülüğü “devrimin temel gücü olarak” ele almak, Narodnizmden de daha geri bir çizgiye düşmektir. Narodnizm, Rusya’da, “köylülüğü devrimci güç” sayarken, Rus köylüsünün genel nüfusa oranı % 70’leri geçiyordu. Biz de ise tersi bir durum olmasına karşın, hala “yarı-feodal” ve hala “devrimin temel gücü köylülük” demek, kapitalizmin bütün kapalı köy ekonomilerini yok ettiği bir ortamda bu tür savları ileri sürmek, olsa olsa, Narodnik değil, ama, yarı-feodal ekonomik yapı düşkünlüğü olarak adlandırılabilinir. Çünkü, Sınıf Teorisi ve Partizan’ın savundukları Narodnizm adlandırmasına da denk düşmüyor.
Sonuç olarak, Sınıf Teorisi ve Partizan dergileri Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı konusunda Kaypakkaya’dan sonra bir adım dahi ilerleyememişlerdir. Tersine, teorik içerik ve yöntem bağlamında daha geri plana düşmüşler ve varolan gerçekleri ters yüz etmeyi seçmişlerdir. Bu yöntem, kaçınılmaz olarak onları, anti-Marksist bir konuma itmiştir. Bu nedenle de, sık sık hatalarının kaynağı olarak gördükleri öznelcilikten ve dogmatizmden kurtulamamışlar, yanlış teorilerini “doğru” çıkarabilmek için kendi kendilerini, kendi mücadelelerini inkara kadar işi vardırmışlardır. Bu, onlara, doğruları kabul etmekten daha kolay gelmiş olmalı. Böyle yapmalarının nedeni, yanlışın “doğruluğunu” ispatlama işgüzarlığıdır. Oysa, yapmaları gereken oldukça basittir: Kendi kendilerini inkar edecek zor bir yolu seçecekleri yerde, Marksist bilimin asgari normlarını yerine getirmeleri, diyalektik materyalist yöntemi kendilerine rehber edinmeleri, daha az hata yapmalarına neden olacağı gibi, sınıf adına daha iyi şeyler yapmalarının da önünü açacaktır.

1 Lenin, Halkın Dostları Kimlerdir, sf.176, Sol Yayınları, Dördüncu Baskı
2 Bkz. M.İ. Erdost’un “Kapitalizm ve Tarım”, Onur Yayınları, İkinci Baskı
3 İ.Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 272, Umut Yayımcılık
4 Marks, C. III, 545-546, Sol Yayınları, İkinci Baskı
5 Leni, Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi, sf. 27, Sol Yayınları, II. Baskı, 1988
6 Kaypakkaya, age, sf. 6-7, İtalik İK ait
7 İ.K. age, sf. 9
8 Lenin, RKG, sf. 283
9 İ. Beşikçi, DAD, sf. 392-393
10 Lenin RKG, sf. 28, Sol Yayınları, ikinci Baskı, 1988
11 Lenin, age, sf. 28
12 Lenin, age, sf. 52
13 DPT, Sosyal Planlama Dairesi, Ankara 1970’den aktaran İ. Beşikçi, DAD, sf. 396
14 Aktaran, İ. Beşikçi, DAD, sf. 397
15 C. O. Tütengil, Kırsal Türkiye’nin Sorunları, sf. 15-16, Gerçek Yayınevi, 4. Baskı
16 C.O. Tütengil, age, sf. 103
17 Y.S, Tezel’den aktaran Kalkınma Sürecinde Tarım Sektörünün Ekonomideki Yeri, Yapısı ve Gelişme Dinamikleri, B. Ali Eşiyok
18 Bak.Y.Kepenek, N. Yentürk, Türkiye Ekonomisi, sf. 338, Tablo: XII.2.
19 Kaynak: İ. Beşikçi, Doğu Anadolu‘nun Düzeni sf. 51, Çizelge 10
20 ”Şeresiyar, sayı 2, Ocak 1970, sf. 1, aktaran İ. Beşikçi, Doğu Anadolunun Düzeni, sf. 325
21 İ. Hüsrev Tökin’den aktaran Y. N. Rozaliyev, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Özellikleri, sf.32
22 Y. N. Rozaliyev, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Özellikleri, sf.32-33
23 Prof. Dr. Oya Köymen, Mülkiye, sy. 262, 2009, Kapitalizm ve Köylülük: Ağalar-Üretenler-Patronlar
24 Prof. Dr. Oya Köymen, agMakale, Mülkiye, sy. 262, 2009
25 Kaynak: Oktay Varlıer, Türkiye Tarımında Yapısal Değişme, Teknoloji ve Toprak Bölüşümü, sf. 139
26 Marks, Kapital C.III, sf. 695, Sol yayınları
27 Köylülüğün “farklışaması” kavramı, genelde, burjuva demokratik devrimle feodalizmin çözülmesi sürecindeki köylülüğün mülksüzleşerek şehirlere yığılması ve işçileşmesi süreci için kullanılıyor. “Köylülüğün içbaşkalaşımı” ise, burjuva demokratik devrim olmadan feodal toprak ağaların kapitalistleşmesi ve kırda kapitalizmin gelişmesine koşut olarak köylülüğün topraklarından koparılması anlamında kullanılıyor. Türkiye’de köylülük içbaşklaşım yoluyla topraklarından koparılmıştır. Buna karşın, “farklılaşma” kavramı, içbaşkalaşım kavramının yerine kullanılmaktadır. Anlaşılması gereken, Türkiye’de bir burjuva demokratik devrimle köylülük mülksüzleştirilerek sanayi ordusunun elemanları haline getirilmemiştir. Bu nedenle de, Türkiye’de feodalizmin çözümü, kırda kapitalizmin ağır aksak gelişmesine koşut olarak “ağır ve sancılı” olmuştur. Kapalı köy ekonimisinin yıkılması, köylüyü şehirlere göçe itmiştir. Topraksız ve az topraklı köylüler de, geçinmeleri iyice zorlaşınca, toprakları olan topraklarını bırakarak ya da satarak şehirlerde işçi olarak çalışmaya gitmişler ve bir daha köylerine geri dönememişlerdir. Kırdan şehirlere göçün temelinde, şehirlerde sanayinin yoğun gelişmesinden daha çok kırda kapitalizmin ve kapitalist ilişki ağalarının gelişmesi vardır.
28 Lenin, RKG, sf. 166-167, Sol ayınları 2. Baskı, Mart1988
29 Lenin, Kronstadt’tan Parti İçi Muhalefete, Devrim yazıları-4, sf. 162, Agora Kitaplığı Yayınları
30 TKP/ML Belge Dizisi, Partizan yayınları no:17, sf. 16
31 Oya Silier, Türkiye’de Tarımsal Yapının Gelişimi (1923-1938), sf.18, Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Yayınları, 1981
32 Oya Silier, age, sf. 46
33 agy, sf. 35, abç
34 Marks, Kapital C.1, sf. 753, 1. Baskı Sol Yayınları
35 Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 71, Umut Yayımcılık
36 Lenin, Seçme Eserler, C.5, sf. 68, İnter Yayınları (açb)
37 İK, SY, sf. 389
38 Bkz. „Emperyalizm ve Üretici Güçler“ başlıklı ara bölüm

39 Partimizin Kuruluşunun 40. Yılında Yurtdışında Yürütülen Kampanya Belgeleri, sf. 58
40 Agb, sf. 58
41 “Züğürt Ağa”, feodalizmin çözülmesini anlatan, Şener Şen’in başrollerinde oynadığı, 1985 yapımı filmin adı.
42 Lenin, SE, C.5, sf. 122, İnter Yayınları
43 Oya Silier, age, sf. 19
44 Y.N.Rozaliyev, age, sf. 289
45 Kaynak, Y.N. rozaliyev, age, sf. 314
46 Karl Marx,Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, sf. 197, Dip Not, Dördüncü Baskı Sol Yayınları
47 Komünist Manifesto, sf. 50, Aydınlık Yayınları
48 Yakup Kepenek-Nurhan Yentürk, Türkiye Ekonomisi, sf. 338, 14. Basım, Remzi Kitapevi, 14. Basım
49 Y. Kepenek, N. Yentürk, Türkiye Ekonomisi, sf. 348
50 1980’den sonra, emperyalizmin neoliberal politikalarının uygulanmasıi köyden şehirlere göçü daha da hızlandırdı. Tekelci burjuvazinin daha ucuz işgücüne gereksinimi vardı. Bu nedenle yedek sanayi ordusunun arttırılması gerekiyordu. Ayrıca bu konuyla ilgili bkz. Stefan Engel, „Küreselleşme“ Tanrılarının Günbatımı, „tarımda çalışanların sayısında azalma“ bölümü, Umut Yayımcılık.

51 Agb, sf. 58
52 Mustafa Sönmez’in, 1987 yılında yayınladığı “Türkiye’de Holdingler, Kırk Haramiler”, kitabına bakılabilir. Büyük sanayi ve mali kuruluşların büyük ya da küçük ortakları arasında yabancı tekeller vardır. Ve bunların bir çoğunun dış ülkelerde sermaye yatırımları bulunmaktadır.
53 Vakıflar Bankası Sektör Araştırmaları, sf .29, 2007
54 Türkiye Vakıflar Bankası, Sektör araştırmaları, Eylül 2007
55 H. Yeşil, Nereden Nereye Türkiye, sf.185, Çağrı Yayınları
56 Aktaran, Türkiye Vakıflar Bankası Sektör Araştırmaları, sf. 2
57 Partizan, sy. 63, sf. 67, , Kasım-Aralık 2007
58 agd, sf. 67
59 Bkz. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XIII, y. 2009, sy. 1-2
60 Agd, sf. 69
61 Agd, sf. 69
62 Agd, sf. 69
63 Agd, sf. 71
64 Bunlarda ekilmeyen devlet arazileriydi.
65 MKP 1. Konkresi
66 ST, sy.9, Agustos-Eylül 2004, sf. 90
67 ST, sy.9, Ag-Ey.2004, sf. 86-87
68 ST yazarları, “feodal toprak ağaları” olarak saydıklarından bazıları Capital dergisinin 1 Nisan 2003 tarihli sayısında yer alıyor. Biraz zahmet edip Adanalı “ağaları” araştırsalardı, kendilerine “feodal” diyenlere nasıl da kızdıklarını, sitem ettiklerini, kırıldıklarını okuyacaklardı. Ülkenin büyük toprak sahipleri, “ eski film ve romanlardaki toprak ağaları” yok diyorlar . En modern kapitalist işletmelere sahip olduklarını övünerek anlatıyorlar. Ayakta kalan eskinin Kürt toprak ağaları da Adanalı, Egeli, Akdenizli toprak “ağaları” gibi. Onlardan hiç farkları yok. Ülkenin en modern tarım-sanayi komplekslerine sahip büyük toprak sahiplerini “feodal” yapanlar, eskinin feodallerine haksızlık(!) ediyorlar. Yaşar Kemal’in Anavarza’lardaki Kürt toprak ağaları, çoktan toprak beyleri ve sanayici oluvermişler de, ST’nin haberi yok. Bkz. İnternet “Çitçinin Yeni Yüzü Capital. Com.tr” ve ayrıca, ST’nin ismini saydığı “toprak ağaları”nın nelerle uğraştıkları internet sayfalarında okunabilinir. (1 Nisan 2003)
69 ST, sy. 9, Ag-Ey 2004, sf. 87-88
70 Ayrıca, bkz. 25.08.2010 Milliyet (Eylem Türk’ün haberi) Gazetesi’nde çıkan bir haber de ise, Devrimci Proletarya dergisi web sitesinde,” Eski toprak ağaları tekelci kapitalist oldu” diye başlığa çıkarmış. Eski toprak ağalarının ve aşiret reislerinin holdinglerinin isimleri yer alıyor.
71 Cumhuriyet Gazetesi, 26.11.2011
72 Sancak Holdigin sahibi, Ethem Sancak, “Darbeleri Tarihe Karıştırmak İçin Türkiye’de Köylülüğü Tasfiye Edelim”, (Radikal, 2007. A) diyor. Aynı zamanda, devlet üretme çiftliklerini 30-49 yıllığğına kiralayan sermaye kuruluşların da başında yer alıyor. (bkz. Köymen, agM). Burada, ST yazarlarına bir anımsatma da daha bulunalaım. E. Sancak’da Siirt’li büyük bir aşiretin reisidir. TÜRKİYE’de ilaç dağıtımın % 40’tan fazlasını elinde bulundururyor.
73 ST, sy. 9, sf. 79
74 ST, sy.9, sf. 79
75 AB istatistik kurumu EROSAT Kasım 2012 Raporu
76 9.Aralık 2011 Cumhuriyet
77 Marks, Kapital I. Cilt, sf. 667, Birinci baskı, Sol yayınları
78 Marks, age, sf. 668
79 Marks, age. Sf. 672
80 Marks, age, sf. 671

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder