2.
BÖLÜM
Sosyo-Ekonomik
Yapı
“Bir öğretinin
en üst ve tek ölçütünün gerçek toplumsal ve ekonomik gelişme
sürecine uygunluğu olduğu yerde, dogmatizm olamaz
...”1
Nasıl
ki, burjuva toplumun anatomisi ekonomi-politiğin içinde aranması
gerekiyorsa, Sınıf mücadelesi teorisinin hareket noktası da,
toplumun üretim ve üretim ilişkileri karakteristiğinde
aranmalıdır. Bundan hareketle, Türkiye’nin sosyo-ekonomik
yapısının doğru değerlendirilmesi, doğru teori ve taktikler
üretilmesi; proletarya partilerinin burjuvaziye karşı
mücadelesinin başarıya ulaşması için gereklidir. Özel
mülkiyetçi toplumsal yapının, toplumsal mülkiyetçi bir yapıya
dönüştürülebilmesi, sınıf bilinçli proletaryanın teorik
hazinesinin ve mücadele taktiklerinin gelişmesi ve bunun pratiğiyle
doğru orantılıdır. Bunun ana kaynağı ise; toplumsal yapının
bir bütün olarak doğru analiz edilerek doğru dersler çıkarılması
ve bunun pratikte karşılık bulmasıdır.
Proletarya
partileri, bulundukları ülkenin öncelikle sosyo-ekonomik
yapılarını tahlil ederek proletaryanın burjuvaziye karşı
siyasal iktidarı almak için yürüttüğü sınıf mücadelesi
teorisini biçimlendirirler. Devrimin yolu, devrimin karakteri,
sınıflar arası ilişkiler, dost ve müttefiklerin yanı sıra,
devrimin esas hedefi içinde hangi sınıfların olduğu da bu
tahlilin içinde yerini alır. Burada, yanlış bir analiz, sınıf
mücadelesi teorisini yanlış ve eksik bırakacaktır. Çünkü bu,
aynı zamanda, üretim ve üretim ilişkilerinin doğru ele alınması,
bundan hareketle de sınıflar arası ilişkinin ve işçi sınıfının
mücadele hedeflerinin net olarak belirlenmesini içerir.
Komünist
partileri, ülkenin sosyo-ekonomik yapısını doğru tahlil
edemezse, daha baştan işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesini
doğru bir yöne, burjuvaziden kesin olarak iktidarı alma hedefine
yönlendiremez. “Sosyo-ekonomik yapı tahlili yanlış olabilir,
ama diğer tahliller doğru” demek, sınıf mücadelesini
kavramamak, “somut koşulların somut tahlili” espirisini dikkate
almamak demektir. Bu yaklaşım Marksist olamaz. Bu bağlamda, bir
komünist partisi bulunduğu ülkenin sosyo-ekonomik yapı tahlili
olmazsa olmazlardan birisidir ve doğru tahlil edilmesi gerekir.
Türkiye’nin
sosyo-ekonomik yapı tartışması Türkiye’deki komünist
hareketle yaşıttır dersek pek de yanılmış olmayız. Ancak bu
sorun, 1960’lardan itibaren daha yoğun ve ciddi olarak
tartışılmıştır. Birinci nedeni, sol yelpazede daha fazla
siyasal yapının doğması, TKP’nin yavaş yavaş tek sol olma
hakimiyetinin kırılmasıdır. Bir başka nedeni ise, elbette ki,
1950’lerden sonra kapitalizmin daha fazla gelişmesi ve buna koşut
olarak da işçi sınıfının gelişmesidir. Özellikle’de bu
tartışmalar, 1968 hareketi ve onu takip eden yıllar içinde daha
da yoğunlaşmıştır. Ve üçüncü etap ise 1974 sonrası, yani
1971 12 Mart askeri darbesinden sonra sol hareketlerin yeniden
mücadele sahnesine açıktan çıkmasından sonra olmuştur.
Sosyo-ekonomik
yapı sorunu, daha çok TKP/ML içinde ve TKP/ML ile bazı devrimci
siyasetler arasında yaşanmıştır. Bu tartışma ise 12 Eylül
1980 askeri faşist darbesine kadar sürmüştür. Sonraki süreçte
ise bu tartışma yerini sessizliğe bırakmıştır. Çünkü herkes
bu konuda söyleyeceğini söylemiş ve özellikle kapitalizmin
egemen ekonomik bir yapı olduğunu savunan kesimler “yarı-feodal”
değerlendirmeleri artık ciddiye almamaya başlamışlardır.
“Yarı-feodal” değerlendirenler ise kendi araştırmaları
olmadığı için, bu konudaki tartışmaların bitmesine ya da
kesilmesine ses çıkarmamışlardır. Çünkü kendi “yarı-feodal”
savunularını bilimsel ve istatistiki verilerle destekleyecek
durumda değillerdi.
1968
kuşağı içinde ki tartışma Mihri Belli’nin “Milli Demokratik
Devrim” teziyle başlamıştır. Özellikle bu tartışma sol
akademisyenler arasında da yaşanırken, doğası gereği devrimci
siyasetlerde bu tartışmalardan uzak kalamamışlardır. Bunlardan
öne çıkan Korkut Boratav ile Muzaffer Erdost arasındaki tartışma
önem taşımaktadır. Konumuz açısından önem taşımasının
nedeni, bu tartışmada Kaypakkaya’da etkilenmiştir.
Kaypakkaya’nın içinde yer aldığı TİİKP örgütü ülke
ekonomisini “yarı-feodal” olarak değerlendiriyordu.
Kaypakkaya’nın
kendisinin sosyo-ekonomik yapı araştırması yok, ancak o Korkut
Boratav’ın sosyo-ekonomik yapı konusundaki görüşlerini
revizyonist ve Milliyet gazetesinin, „düşünenlerin düşüncesi
sütununa“ yakışır bir görüş olarak değerlendirmektedir.
Buradan da Boratav’ın sosyo-ekonomik yapı konusundaki görüşlerine
karşı çıktığı anlaşılıyor. Zaten kendisi ülkeyi
“yarı-sömürge-yarı-feodal” değerlendirmesinden hareketle,
devrimin karakterinin özü toprak devrimi olan demokratik devrim ve
devrimin yolunu da “halk savaşı” olduğunu savunmakta ve
görüşlerini bu temel üzerinde oluşturmaktadır. Ülkeyi
kapitalist değerlendiren ve toplu ayaklanmaları savunanları
“revizyonist” olarak değerlendirmektedir.
Burada
üzerinde fazla durmayacağız, ancak geçerken değinmek gerekiyor:
Boratav ile Muzaffer İlhan Erdost2
arasındaki söz konusu tartışmada Boratav’ın haklı olduğu,
Erdost’un ise zorlama bir yöntemle ülkeyi “yarı-feodal” bir
yapıya sokmaya çalıştığı anlaşılıyor. Boratav, Erdost ile
tartışmalarına; “İktisat Politikaları ve Bölüşüm Sorunları
1969-81” adlı kitabında yer vermiştir. Erdost’un ise
yazılarının bir kısmını P.D. Aydınlık dergisinde yayınlamış
ve daha sonra ise bunları kitaplaştırmıştır.
Kaypakkaya
ise TİİKP liderlerini eleştirirken, Boratav için şunları
söylemektedir:
“Korkut
Boratav’ın Milliyet’in “Düşünenelerin Düşüncesi”
sütununa yakışacak anti-marksist-leninist feodalizm tahlilleri
bununla birleşti.”3
Kaypakkaya,
bu konuda Boratav’a haksızlık yapıyor ve kendi yanlış
değerlendirmelerini göremiyor. Oysa, kendi yazdığı Kürecik ve
Çorum ili tahlilleri tersini söylemektedir. Burada geçerken
vurgulamak gerekiyor. O süreçte K. Boratav ülkeyi kapitalist
değerlendirirken, tarım da önemli ölçüde feodal artıkların
olduğuna da vurgu yapmaktadır.
Devrimin
karakteri ve devrimin yolu sorununu doğru bir şekilde ele almak
için öncelikle ülkemizin sosya ekonomik yapısını doğru
değerlendirmek ve doğru sonuçlar çıkarmak gerekiyor. Bu sorun,
bilimsel olarak ele alınmazsa, diğer sorunlarda da büyük
yanılgılara düşülmesinin kaçınılmazlığı da buna bağlı
olarak ortaya çıkar.
Burada,
günümüz Türkiye’sinin sosyo-ekonomik yapı tartışmasının
teorik yanlarına fazla girmeyeceğiz, deyim yerindeyse, daha çok
pratik yönlerini ele alacağız. Gelinen aşamada, “yarı-feodal”,
“kapitalist” tartışmalarına girmek, „Amerikayı yeniden keşf
etmek“ olmasına karşın, Kaypakkaya’yı ve onun zamanını
değerlendirirken ele almak bir zorunluluk oluyor. Ancak, günümüzde
de „yarı-feodal“ değerlendirmeler olduğu için, bugüne de
uzanmak kaçınılmaz oldu.
Türkiye
kapitalist bir ülkedir ve günümüz koşullarında kapitalizmin
gözeneklerinde yaşayan her hangi bir feodal kalıntı dahi
kalmamış, ülkenin her köşesine kapitalizm girmiştir. Buna Kuzey
Kürdistan’da dahildir. “yarı-feodal” tartışmaları
1970’lerin başlarında yapılabilirdi ve yapıldı da. Ve o zaman
bu tartışmanın kısmen sosyal-siyasal koşulları vardı. Gelinen
aşamada ise bunun ne ekonomik ne de siyasal anlamda koşulu yoktur.
Var diyenler, işçi sınıfı mücadelesini yanlış yöne
yönlendirmeye çalışanlardır. Ve günümüz Türkiye’sinde bu
sorunu tartışmak bilimsel değildir. Bilimsel olmaması bir yana
nostaljik bir yanı dahi kalmadı.
Konumuz
sosyo-ekonomik yapıyı derinlemesine incelemek olmamakla birlikte,
tartıştığımız konunun daha iyi anlaşılması ve tartışılan
konuyla yakın bir ilişkisi olması bağlamında, Kaypakkaya’nın
ülke köylülüğünü değerlendirdiği dönem ile bir başka
yazarın aynı dönemde köylülüğü değerlendirmesinden bir
bölümü kısaca buraya aktarmayı gerekli görüyoruz.
Daha
anlaşılır olması açısından, önce, Marks’ın kapitalist
üretim biçimiyle ilgili bir pasajını buraya aktaralım:
“Ama,
başlangıç halindeki kapitalist üretim tarzının karşısında
bulduğu toprak mülkiyeti biçimi ona uymaz. O, tarımı, sermayeye
bağlı kılarak, kendisi için, gerekli olan biçimi yaratır.
Böylece –hukuki biçimleri ne kadar farklı olursa olsun- feodal
toprak mülkiyetini, klan mülkiyetini, mark komünlerindeki küçük
köylü mülkiyetini, bu üretim tarzının gereklerini karşılayan
iktisadi biçimlere dönüştürür. Kapitalist üretim tarzının,
belli başlı sonuçlarından biri, bir yandan, tarımı, toplumun en
az gelişmiş kesimince uygulanan, kendi kendine devam eden salt
deneysel ve mekanik bir süreç olmaktan çıkartıp, özel mülkiyet
koşulları altında bu ne kadar mümkünse, tarım biliminin
bilinçli, bilimsel bir uygulaması haline sokması; yani bir yandan,
toprak mülkiyetini, egemenlik ve kulluk ilişkilerinden koparması,
öte yandan da, bir üretim aracı olarak toprağı, toprak
mülkiyetinden ve toprak sahibinden ... tümüyle ayırmasıdır. ...
Bütün diğer tarihsel ilerlemeler gibi, bunları da, önce,
doğrudan üreticileri tümüyle yoksullaştırarak elde etmiştir.
”4
Kapitalizmin
gelişmesinin temeli toplumsal iş bölümüdür. „Toplumsal iş
bölümü de meta ekonomisinin ve kapitalist ekonominin bütün
gelişme sürecinin temelidir.“5
TC’de olan da budur. Kapitalizmin girmesiyle birlikte meta
ekonomisi gelişmiş ve tarımda buna koşut olarak uzmanlaşma
gelişerek, köylülük yavaş yavaş mülksüzleştirilmiş ve bu
mülksüzleştirme günümüzde de devam etmektedir. Burjuvazi,
tarımı kendine tabi kılmak için uğraşmış ve başarmıştır.
Kapitalizim karşısında, feodal tarımın ya da feodal mülkiyetin
direnerek ayakta kalması ve yaşaması ve hatta onun gözeneklerinde
uzun bir süre kendini gizleyerek (!) yaşamasının maddi koşulları
yoktur. O, süreç içinde kapitalizme yenilmek durumundadır ve
öyle de olmuştur.
Prof.
Cavit Orhan Tütengil’in; “Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve
Sorunları” adlı yapıtı, bilimsel çalışmanın nasıl olması
gerektiğini ortaya koyması açısından da öğretici ve
eğiticidir. Tütengil’de, söz konusu bu yapıtını,
Kaypakkaya’nın, Türkiye’yi değerlendirdiği dönemde ele
alıyor ve aynı verilerden hareket ediyor. Ancak, İkisi de aynı
verilerden farklı sonuçlar çıkarıyor.
Kaypakkaya’nın
kendi araştırması olan “Çorum” ve “Kürecik Bölge Raporu”,
bilimsel yaklaşımın bir ürünü ve onun titiz bir araştırmacı
olduğunun ip uçlarını vermektedir. Ne var ki Kaypakkaya, doğru
analizden doğru sentez çıkaramıyor.
Kaypakkaya’nın
Ekim 1971 yılında yazdığı „Kürecik Bölge Raporu“ndan uzun
bir pasajı buraya kataralım:
“Dördüncü
olarak şunu belirtelim: Ticaret, köylülerin yaşamına her gün
biraz daha fazla girmektedir. Köylülerin en temel gereksinim
maddeleri, her gün artan ölçülerde pazardan karşılanmaktadır.
İdarenin yerini lamba, ocağın yerini soba, elle dokunan çul,
çuval, yastık ve kilimin yerini pazardan alınanlar almıştır ve
almaktadır. Radyo, teyp, pikap, saat bir çok eve girmiştir. Çay,
bir süredir normal tüketim maddeleri arasında yer almaktadır.
Sebze gereksinimi, geniş ölçüde pazardan karşılanmaktadır.
Eksik kalan yiyeceklik buğday pazardan alınıyor vs. vs. el
zanaatları gerilemekte ve çökmektedir.
„Öte
yandan, köylülerin ürettiği ürünlerin bir kısmı da, yine her
gün artan ölçülerde, pazara taşınmaktadır. Köylülerin
pazarda en çok sattıkları şeyler, hayvan (koyun, keçi) ve
armuttur. Bunların yanısıra, bazı hayvan ürünleri de (yünden
yapılan keçe, yağ, peynir gibi) az miktarda satılmaktadır. Bu ne
anlama gelir? Bu, köylülerin, her gün artan ölçülerde ticaret
sermayesi tarafından sömürüldükleri, iflasa ve sefalete
sürüklendikleri anlamına gelir. Köylüler, bir yandan pazardan
gereksinimlerini sağlarken, araya giren tacirler tarafından, diğer
yandan da, kendi ellerindeki malları satarken hayvan ve armut
tacirleri tarafından sömürülmektedirler. Köylülerin arasında
az çok varlıklı olanlar, ellerinde gereksinim fazlası parası
olanlar genellikle
ticarete
atılmaktadırlar. Emperyalist tekellerin ve işbirlikçi
sermayedarların malları, yüksek ticaret karlarıyla köylülerin
ellerine geçmektedir. Öte yandan, örneğin armudun kilosu
köylülerin elinden 60-75 kuruşa alınmakta, pazarda 200-350 kuruşa
kadar satılmaktadır. Bu olay geniş yoksul köylülerin daha çok
iflasa sürüklenmesine, yoksullaşmasına ve iş-gücünü daha çok
satmasına, proleterleşmesine yolaçmaktadır.”6
ve
devam ediyor;
“Yine,
köylülerin bir çoğu, özellikle yoksullar, Antep, Adana, İstanbul
ve Malatya’ya göç ediyorlar. Göçenlerin sayısı oldukça artma
göstermiştir.”7
Göçlerin
nedenlerini Kaypakkaya net olarak koymuyor ya da incelemiyor. Ya da
göçlerin nedeninin tarımda uzmanlaşmanın olduğu, kapitalizmin
gelişmesi sonucu eskiye oranla her geçen gün artan sayıda köyden
şehire göçlerin olduğunu, yani köylülüğün
mülksüzleştirilerek işçi-işsiz, bir başka söylemle, sanayinin
yedek ordusu durumuna getirildiğini, kapalı köy ekonomisinin
toprağı olan köylüleri de geçindirmediğini, bunun
gözeneklerinden giren kapitalizmin onu iç pazara bağladığını
göremiyor. İç pazara bağlandığını görsede, buradan genel bir
sonuç çıkaramıyor.
Bu
konuda Lenin, Rusya’daki tarımdaki gelişmeler ile ilgili olarak
şöyle diyor:
“...
tarımdaki uzmanlaşma ne kadar ilerlerse, tarımsal nüfus da o
kadar azalır, toplam nüfusun gitgide azalan bir parçası haline
gelir.”8
Lenin
bu söylemleri, salt Rusya’ya özgü değil, genel geçerli bir
teorik yaklaşımdır. Ve Lenin bu teorik açımlamayı, Marks’dan
alır. Ülkemiz tarımı içinde bu geçerlidir.
Kaypakkaya’nın
söz konusu raporu, feodalizmin çözülüşü ve kapitalizmin
köylerde hızla yayılışının bir ifadesidir. Çünkü meta
ekonomisinin varlığı ile iç pazarın varlığı biribirine
bağlıdır. İç pazar, meta ekonomisinin gelişmesinin bir
sonucudur. Kaypakkaya’nın belirttiği, köylüler ihtiyaçlarını
pazardan karşılıyorsa, daha önce kendi üretiklerini, artık
kendileri üretmeyip pazardan alıyorlarsa, bu meta ekonomisi, yani,
kapitalizmin köylere girmesi, gelişmesi ve onları iç pazara
bağlamasıdır.
Köylülerin
yoksullaşması, tarlalarını ve evlerini satmaları, Almanya ve
Türkiye içindeki şehirlere göçü, köylülerin
mülksüzleştirilerek, feodalizmin sancılı çözülüşünün bir
ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Şehire göçenlerin ya da
göçmek zorunda bırakılan kesimlerin, hemen köyleri ile bağlarını
kesmeseler de, esas olarak kesme sürecinin başlangıcını
oluşturmaktadır. Türkiye’de bu süreç 1980’lere kadar daha
yoğundu. Bu tarihten sonra ise, şehirden köye bakmanın ekonomik
koşulları hemen hemen ortadan kalktı. Bu, kapitalizmin köy
ekonomisi içine girmesinin derinliğiyle ilgili bir gelişmedir.
Burada,
kısaca da olsa bir not düşmek gerekiyor: Geçmişte, „köyeden
şehire göçün“ nedeni olarak; „sanayileşmenin sonucu değil,
köylülerin yoksullaşması sonucu“ gidildiği, „ülkeyi
yarı-feodal“ değerlendirenler tarafından ileri sürülürdü.
Böyle bir yaklaşım, kapitalizmin ne olduğunu kavramamaktan, onun
kitleleri yoksulaştırıcı ve mülksüzleştirici yanın
görülememesinden –ilerleyen bölümlerde bunu tekrar ele
alacağız- ileri geliyor.
O
dönemde, özellikle İç Anadolu, Orta ve Doğu Karadeniz, Doğu
Anadolu (Küzey Kürdistan’ın hemen hemen bütünü) bölgelerinin
durumu böyleydi. Yani, kapitalizm köylere kadar girmiş ve köylerle
kapitalist pazar bağlarını oluşturmuştu. Bunun sonucu olarak
iyice yoksullaşan köylüler, şehirlere daha fazla ve yığınsal
akın etmeye başlamıştı. Kaypakkaya, bu durumun giderek daha da
gelişeceğini söylemesine karşın, köylülüğün şehirlere
yığılışının ne anlama geldiğini tam olarak göremedi.
Köylülüğün erimesine ve köylere kapitalizmin (kendisi, “ilkel
ve geri kapitalizm” diyor) girmesine karşın, silahlı mücadelenin
koşullarının da elverişli olduğunu savunmaktan vazgeçmedi.
İ.
Beşikçi, Doğu Anadolu’nun Düzeni adlı eserinde Kürdistan’daki
feodalizmin çözülüşünü şöyle yorumluyor:
„Oysa
kapitalist üretim ilişkilerinin yoğunlaşmasıyla birlikte
aşiretler arasındaki yıkılmaz duvarlar da gevşemekte ve
merkezileşme başlamaktadır. Özellikle büyük pazarların ve
kentlerin gelişimi ise bu süreci hızlandırmaktadır. Şurası bir
gerçek ki, Doğu Anadolu’da toprak ağalığına ve aşiret
sistemine dayanan feodal yapı uzun süre yaşayacak gibi
görünmemektedir. Nüfusun son derece hızlı bir biçimde artışı
emeğin bünyesinde, tarımda görülen makinalaşma ise teknolojinin
bünyesinde değişiklikler yapmakta, bunlar giderek üretim
güçlerini, dolayısıyla üretim ilişkilerini değiştirici bir
dinamik olarak belirlemektedir.“9
Beşikçi’nin
saptamaları doğrudur.
Lenin’de,
meta ekonomisinin gelişmesinin sonuçlarını şöyle vurguluyor:
“...
meta ekonomisinin gelişmesi, nüfusun git gide büyüyen bir
bölümünün tarımdan ayrılması, yani sınai nüfusun tarımsal
nüfus aleyhine büyümesi anlamına gelir.”10
“O
halde –der Lenin-, ticari ve sinai nüfusta tarımsal nüfus
aleyhine bir artış olmaksızın kapitalizm düşünülemez ve
herkes de bilir ki, bu olgu, en açık bir biçimde, bütün
kapitalist ülkelerde ortaya çıkmaktadır. Bu durumun iç pazar
açısından taşıdığı önemin çok büyük olduğunu tanıtlamaya
bile gerek yok, çünkü iç pazar, hem sanayiin evrimine, hem de
tarımın evrimine ayrılmaz bir biçimde bağlıdır; sınai
merkezlerin kurulması, bunların sayıca artışı, ve nüfusu
kendilerine çekmeleri, bütün kırsal sistem üzerinde çok derin
bir etki yapmak ve ticari ve kapitalist tarımda bir büyümeye yol
açmak zorundadır.”11
Türkiye
ve Kuzey Kürdistan’da da bugün –özellikle de 1980’lerin
başından bu yana- iç pazara bağlanmayan hiç bir köy, mezra,
kıyı, köşe ve kısacası hiç bir yerleşim yeri kalmamıştır.
Türkiye ve Kürdistan’da gelinen aşamada iç pazara bağlanmayan
bir kapalı ekonomiyi boşuna arayacaklardır. Çünkü böyle bir
yer kalmadı ve yok.
Kaypakkaya’nın
Kürecik Raporu’nda söylediği ve aşağıda C. O. Tütengil’den
aktardığımız veriler, tam da Lenin‘in belirttiği doğrultuda
bir gelişmedir.
Türk
egemen sınıfları da Kürdistan’da, Kürtlerin asimile edilmesi
için başta egemen sınıf baskısı da dahil bir çok yolu
denemişlerdir. Özellikle de 27 Mayıs 1960 Askeri darbesinden sonra
asimilasyonu daha da ağırlaştırmışlardır. Örneğin hızla ve
yaygın bir şekilde Bölge Yatılı İlkokulları ve radyo
istasyonları kurmuşlar bunun yanında ekonomik yatırımları da
artırmışlardır. Bunların gerçekleştirmenin amacı, hiç
şüphesiz Türkçe’nin yaygınlaştırılması ve Kürtlerin
asimile edilmesi içindir. Elbete, TC’nin kuruluşundan itibaren
Kürtlerin asimile edilme sorunu, Türk egemen sınıflarını en
önemli gündemleri olmaya devam etmiştir.
Kuzey
Kürdistan’daki ekonomik gelişmeye
bir örnek daha verelim:
“
.... 1963 yılında
47 olan Bölge Ortalama endeks değeri, 1967 yılında 65’e
yükselmiştir. Aynı yıllar Türkiye Ortalaması 100 ve 138’dir.
Türkiye Ortalaması ve Doğu Bölgesi, Bölge Ortalaması 5 yılda %
38 ve yılda ortalama % 9.5 artışla, Doğu Bölgesinin geri kalmış,
fakat gelişme potansiyeli taşıyan bir bölge olduğu fikrini de
kuvvetlendirmiştir. Doğu Bölgesi ortalama endeks değeri, Türkiye
ortalama endeks değerini daha düşük mutlak bir rakamla ifade
edilebilirken, gelişme hızının Türkiye ortalama gelişme hızına
eşit olması önemli ve ilgi çekici bir eğilimdir.”13
O
dönemdeki veriler, kapitalizmin gelişmesinin sadece Türkiye’nin
batısı ile sınırlı kalmadığını, Kürtdistan’da da
kapitalizmin gelişmeye ve genişlemeye başladığını ortaya
koyuyor.
Türk
egemen sınıfları, Kürdistan’daki birikimin önemli bir bölümünü
Batı’ya aktarsa da, çeşitli nedenlerle de olsa –esas neden,
hiç kuşkusuz, asimile etme ve Kürdistan’da Kürt ulusal bilincin
gelişmesinin önüne geçme- kapitalizmin oralarda da gelişmesini
desteklemişlerdir. 1941’lerde bir üniversite rektörünün
şunları söylemesi, egemen sınıfların soruna nasıl baktığının
bir göstergesidir:
“Demiryolu
Diyarbakır’a elbette medeniyet getirdi, huzur getirdi, eminiyet
getirdi. Eğer demiryolu olsaydı 1925’de Şeyh Sait isyan edemez
ve tarihi bir kentin kapılarına gelemezdi”14
Türk
egemen sınıfları Kürdistan’da ulaşım yollarını salt
güvenlik amacıyla yaptıklarını düşünmek eksik bir
değerlendirme olur. Esas olarak metaların en ücra köşelere kadar
ulaştırılması, yani, oraların iç pazara bağlanmasıdır.
Çünkü, ulaşım ağının yaygınlaşması kapitalizmin
gelişmesinde önemli bir faktördür.
1967’den
itibaren Kürdistan’da “Doğu Mitingleri” adı altında
mitinglerin yapılması ve geniş kitle katılımları ve hatta bir
çok Kürt toprak ağasının da bu mitnglere katılmaları, bu
bölgelerde kapitalizmin gelişmesi, feodalizmin sancılı bir
şekilde çözülüşünün de bir göstergesidir. Bu mitingler ile
feodalizmin çözülüşünün yakın bir ilişkisi vardır.
Kaypakkaya
kendisine ait „Kürecik Raporu“nda doğru şeyler koymasına ve
köylülüğün köyleri terk etmeye başladığını söylemesine
karşılık, hala köylülüğün devrimin temel gücü olarak kabul
edilmesi ve aynı zamanda yarı-feodal ekonomik sistemin ağır
aksakta olsa çözüldüğünü söylemesine ve kapitalizmin buralara
hızla girdiğini belirtmesine karşılık; bunun, siyasal ve sosyal
yönünün ne anlama geldiğini görememiş, sübjektif isteklerini
gerçeğin yerine geçirmiştir. Üstelik Kürecik ve çevre köyleri,
Türkiye’de en hızlı göç veren ve çok erken boşalan yerleşim
yerlerinin başında gelmekteydi. 1970’lerin ortalarına kadar bu
bölgelerdeki köylerin büyük bir çoğunluğu nüfusun yarısından
fazlasını şehirlere vermişti. Traktör, patos, biçer-döver ve
diğer kapitalist tarım araçlarının hızla girdiği bölgelerden
birisiydi.
Köylerden
şehirlere göçün başında gelen nedenlerin arasında yeterli
toprağa sahip olamamak ve topraksız olmak gelmektedir. Ağa baskısı
ya da devlet baskısı bu bölgelerde çok tali durumdaydı. Kırdan
şehirlere göçün ilk ve hızlı başladığı yerler Türk
köylülerin bulunduğu alanlardır. Yani, genelde toprak ağalığının
olmadığı ya da az olduğu yerlerdir. Toprak ağalığının olduğu
alanlardan şehirlere göç, yani Kürt köylüsü’nün şehirlere
göçü Türk köylüsünden sonra başlamıştır. Bunun siyasal
nedenleri, güçlü aşiret bağları ve toprak ağalarının kendine
bağlı köylüleri özgür bırakmaması vs. vs. de vardır elbet.
Bunların
yanında hiç kuşkusuz ki, köyden şehire göçün temelinde
kapitalizmin gelişmesi yatar. Kırda ve şehirde kapitalizm
gelişmeden önce böyle bir göç sorunu yoktu. İç göç,
özellikle de köyden şehire göç olgusu kapitalizmin gelişmesine
koşut olarak gelişmiştir. Göç sorununu sadece şehirde sanayinin
gelişmesine bağlamak bir yanılgıdır. Aynı şekilde kırsal
alanda da toplumsal iş bölümünün gelişmesi, tarım üretimindeki
uzmanlaşma ve köy ekonomisinin iç pazara bağlanması sonucu,
köylü eski üretim ilişkilerinden ve üretim araçlarından
koparılarak mülksüzleştirilmiştir.
Özellikle
de kapitalist üretim araçlarının köylere girmesiyle, göç
olgusu daha da artmıştır. Kapitalizmin köylere girmeden önce,
köylüler kendi doğal ekonomisi içinde kıt kanaat geçimlerini
sağlıyorlardı. Ne var ki, kapitalizmin girmesiyle yoksullaşma
daha da arttı ve sömürü daha da ağırlaştı. İşte bu aşamadan
sonra köyden şehre göç olgusu hızla arttı. Yeterli toprağa
sahip köylüler dahi, köylerini terk edip şehir varoşlarına akın
ettiler.
Yanılgı burada
başlamaktadır.
Buraya,
Cavit Orhan Tütengil’in, „Kırsal Türkiye’nin Sorunları“
adlı araştırmasından aktarmalarda bulunalım.
“
1950-1975 Döneminde
Türkiye’de Kır ve Kent Nüfusları (Bin Kişi)
Yıllar |
Toplam Nüfus |
Kır Nüfusu |
Yüzde |
Kent Nüfusu |
Yüzde |
1950 |
20 947 |
17 075 |
81.6 |
3 872 |
18.4 |
1955 |
24 064 |
18 639 |
77.6 |
5 425 |
22.4 |
1960 |
27 755 |
20 447 |
73.6 |
7 328 |
26.3 |
1965 |
31 391 |
22 008 |
70.1 |
9 383 |
29.9 |
1966 |
32 204 |
22 220 |
69.0 |
9 984 |
31.0 |
1967 |
33 037 |
22 411 |
67.9 |
10 627 |
32.1 |
1968 |
33 893 |
22 584 |
66.6 |
11 329 |
33.4 |
1969 |
34 778 |
22 741 |
65.4 |
12 037 |
34.6 |
1970 |
35 666 |
22 862 |
64.1 |
12 805 |
35.9 |
1975 |
40 347 |
23 478 |
58.2 |
16 869 |
41.8 |
Tablo:4
Kaynak:
ÜBYKP, s. 843, t. 653.
Bu
çizelgenin ortaya koyduğu değişme doğrultuları şu noktalarda
özetlenebilir:
Devamlı
olarak artış gösteren ülke nüfusuna bağlı olarak, kır ve kent
nüfusları da sayıca artış göstermeye devam etmektedir.
Kırsal
nüfusun mutlak değer olarak artışına karşılık yüzde olarak
sürekli bir biçimde gerilediği dikkati çekmektedir.
Kentsel
nüfus, mutlak değer artışına koşut olarak yüzde olarak da bir
ilerleme kaydetmektedir.
ç)
1950-1975 döneminde toplam nüfus içindeki kırsal nüfus % 23.4
oranında gerilerken kentsel nüfus da aynı oranda ilerlemiştir.
Bu
arada, 1987 ve 1995 yılları için ileri sürülen tahminler,
kır/kent oranlarının gelişmiş ülkelere göre yakın bir düzeye
varacağını ortaya koymaktadır:
...
1972 Türkiye’sinde nüfusun yüzde 38’i şehir, yüzde 62’si
kır kesiminde iken, 1987’deki görünümün bunun tersine dönerek,
nüfusun yüzde 62’sinin şehir, yüzde 38’nin de kır kesiminde
yerleşmesi beklenmektedir.
1995
yılında nüfusumuzun % 25’inin kır kesiminde yerleşmesine
karşılık % 75’i kent kesiminde yerleşebilecektir. Başka bir
deyişle, sözü edilen yılda 64.9 milyona ulaşacak olan toplam
yurtiçi nüfusunun 16.3 milyonu kırda, 48.6 milyonu da kentte
yaşayacaktır.
Kır
nüfusundaki mutlak değer artışının da 1977 yılından
başlayarak gerileyeceği tahmin edilmektedir.”15
C.
O. Tütengil’den bir de ekonomik veri tahminleri alalım:
“1995’e
kadar uzanan dönem içinde “yurtiçi hasılanın yapısının
köklü bir değişmeye uğraması ve gayrisafi yurtiçi hasıla’ya
bugün belirli gelişmişlik aşamasında bulunan sanayileşmiş
toplumlardakine benzeyen bir bileşim kazandırılması
öngörülmektedir. Bu değişme sonucunda, tarım sektörü
gelirlerinin faktör fiyatlarıyla gayrisafi yurtiçi hasıla
içindeki payının, (%’de olarak)
1972
1977
1987
1995
Tarım
28
23
16
12
Sanayi
23
27
34
37
Hizmetler
49
50
50
51
Toplam
100
100
100
100
Tablo:5
Cavit
Orhan Tütengil, bu araştırmasını 1975’de yazmasına karşın,
1995’in tahmini rakamlarını da veriyor. Bunların ne anlama
geldiğini biraz mürekkep yalamış olan herkes bilir. Kaypakkaya’da
aynı verilerden hareket etmesine karşılık, o, devrim yolu
stratejisinin o günün verilerini dondurarak saptamıştır.
Tütengil ise 1975’de yaptığı araştırmada, Türkiye’nin
1975’lerdeki gibi kalmayacağını, hızlı bir değişim
geçireceğini ve bilimsel verilere dayanarak 1995 yılında kırsal
Türkiye’nin sosyolojik yapısının nasıl olacağını ortaya
–yaklaşık olarak- doğru bir şekilde koymuştur. Bu bir Marksist
yöntemdir. Soruna bilimsel yaklaşım böyle olabilir. Tütengil‘de
bu konuda böyle hareket etmiştir.
Burada,
tarımda kapitalist gelişmeye ilişkin bazı istatistiki verileri
eklemeye devam edelim:
Örneğin,
„1923 yılında tarımda kullanılan traktör sayısı 220 iken,
1929 yılına gelindiğinde % 809 artarak 2000‘i aşmıştır“17
Yine
traktör sayısını vermeye kısaca devam edersek, 1963 yılında 51
bin olan traktör sayısı, 1997 yılında 875 bin’e ulaşmıştır.18
Ayrıca, bu aktarımı yapan yazarlar, bu sayının içinde tüm
traktör türlerinin olduğunu, ama % 99’nun ise dört tekerlekli
olduğunu not düşmüşlerdir.
Traktör
sayılarını vermeye devam edelim:19
Artış |
Artış |
||||
1965 |
% |
1966 |
% |
1967 |
|
Doğuda Traktör Sayısı |
3.594 |
45 |
5.237 |
24.1 |
6.494 |
Türkiye’de Traktör |
54.688 |
19 |
65.103 |
15.1 |
74.982 |
Tablo:6
Bu
verilerde de görüldüğü gibi, traktör sayısı yıldan yıla
hızla artmaktadır. Özellikle Kürdistan’daki artış oranı,
Türkiye genel oranına göre daha yüksek bir seviyede
seyretmektedir.
Türkiye’de
kapitalizmin tarihi Batı Avrupa kadar eski olmasa da, 1800’lü
yılların ilk çeyreğinden itibaren (Osmanlı) girmiş ve giderek
gelişmiştir. Osmanlı döneminde 1. Tazminat’la kapitalizmin
gelişmesinin yolları açılmış olmasına karşın bu beklenildiği
gibi olmamış, esas olarak “1908 Jön Türk Devrimi” ile burjuva
devriminin yolu açılmıştı. Ancak birinci dünya savaşı ile bu
da kesintiye uğramıştır. İttihat-Terakici kesim kendilerini
emperyalizmin boyunduruğundan kurtarmayı başaramadan, kendilerini
Alman emperyalizminin yedeğinde savaşın içinde bulmuşlar ve
yenilmişlerdir. Bu ise, hem kendilerinin hem de Osmanlı
imparatorluğun kaçınılmaz bir sonu olmuştur.
Yine
buraya, İsmail Beşikçi’den 1945-1950’lerin Kürdistan’ına
ilişkin bir alıntı aktaralım:
„Doğubeyazıtta
çıkan, ŞERESİYAR isimli toplumcu bir gazete de şöyle ifade
edilmektedir.
“...
Günü geldi Hamidiye Alayları tarumar oldu, aşiretler kabilelere
bölündü, millet peyder pey dağdan düze indi. Beyoğlu beyler
köyden şehire indiler, foter giydiler, kravat taktılar.
Palabıyıklarını kesip modaya uydular. Çeşitli devirlerde
sürülmüş beyoğlu beylerden büyük şehirlere postu serip
sosyeteye girenler bile oldu. Yüzler akolsun.
Beyoğlu
beyler 1950 yılından beri arazilerine traktör, pulluk, biçerdöver
aldılar, ticaret hayatına atıldılar. Para ve servet elde etmek
için yedi boyaya girdiler. Dinleri imanları para oldu. Beş paranın
hesabını-kitabını tutmayı öğrendiler. Çok parti icad olmuş
olalı. Rey reşat altını kadar kıymetli olmuş olalı siyasetin
kuyruğuna kene gibi yapıştılar.”20
Burada
söylenen, kapitalizmin feodal yapıyı nasıl da tarumar ettiğinin
ve de feodalizmin çözülüşünün yalın bir örneğini
vermektedir.
TC’nin
kuruluşundan itibaren de Batı emperyalizmi ile sıkı bir ilişki
kuran Kemalist burjuvazi, kapitalizmin gelişmesi önündeki
engelleri yavaş yavaş yıkmaya başlamışlardır. Bunu genel
olarak devlet eliyle yapmışlardır. Kapitalizmin doğası gereği
de girdiği yerleri eninde sonunda kendine benzetmesi, onun
karakteristiğidir. Bir önceki ekonomik yapının kalıntılarının
kapitalizmin önünde uzun bir süre yaşayabilmesinin ekonomik ve
siyasal koşulları yoktur.
Buraya,
1920’li yıllarla ilgili dönemin ekonomistlerinden kısa da olsa,
„köylülüğün pazara bağlanması“ ile ilgili aktarmalar
yapalım.
„Bugün
Türkiye’deki köy ekonomisinde yalnız kişisel gereksinmeler için
üretim yapan, ekonominin ideal tipine, yani basit üretim biçimine
rastlama olanağı yoktur. Türkiye’nin en geri bölgelerdeki köy
bile, şu ya da bu düzeyde, pazarla ilişki içindedir.“21
Aynı yazarın, bir SSCB uzmanına dayanarak, ondan aktardıkları
ise şöyle:
„K.
Vasilyevskiy’in hesaplamalarına göre, ülkenin bazı bölgelerinde
ekonominin % 80’i üretimini pazarlayabilmekteydi. Örneğin,
Muğla, Burdur ve Kırklareli bölgeleri ekonomilerinin % 80’i,
üretimlerini, % 80 oranına kadar pazarda satıyorlardı. Bir başka
deyişle buralarda pazara dönük üretim yapılmaktaydı.“22
Yukarıdaki
pasajları aktarmamızın nedeni, kapitalist pazar ilişkisinin bir
çok bölgede daha 1920’lerde geliştiği, özellikle de Batı ve
Güney Batı illerinde yaygın bir gelişme gösterdiğidir.
Ayrıca
Kemalist hükümetin aşar ve ayni (1925) vergiyi kaldırması ve
hemen peşinden 1926 yılında medeni kanunu yasallaştırması,
burjuvazinin kapitalist ilişkileri geliştirme politikaları ve
çabaları olarak ele almak gerekiyor.
1950’lerden
itibaren’de Türkiye’de kapitalizm hızla gelişmiştir. 2.
Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra ülkenin ABD’nin
boyunduruğu altına girmesi, Marshall yardımı vb. yardımlarla
kapitalist ilişkiler daha da gelişmiştir. Özellikle kırsal
alanda yaygın bir küçük üretimin varlığı ve topraksız
köylünün önemli bir kesiminin yarıcılık yapması, kapitalist
ilişkilerin daha kolay gelişmesine de zemin hazırlamıştır.
1960’lı yıllara gelindiğinde ise, kapitalist ilişkiler ülkede
egemen hale gelmişti. Emeğin gasp edilişine esasta damgasını
vuran ilişki biçimi kapitalist üretim ilişkileriydi. Pazar
ilişkilerinin gelişmesi, meta ekonomisinin gelişmesine bağlıdır.
Meta ekonomisi geliştikçe buna bağlı olarak pazar ilişkilerinin
gelişmeside kaçınılmazdır.
ABD
Türkiye’ye Marshall yardımı yaptı, ama o parayla da yine
kendisinden makine vb ithalatı şart koştu. Bunların başında da
traktörler geliyordu. 1950-60 yılları arasında Türkiye tarımında
yoğun bir tarktörleşme yaşlanmıştır. ABD, 1950’lerin
başında, tarımda traktörleşmenin etkisinin nasıl olduğunu
görmek için SBF Profesörler Kuruluna bir araştırma yaptıryor.
„Traktör
mübayasıyla yeni arazi satın alma ihtiyacı bir arada gelişmiştir.
Mülkiyetteki bu genişleme hem aynı köy hudutları içinde, hem de
başka köy sınırlarını aşmak suretiyle vuku bulmuştur. (…)
Satın alınan arazinin % 64’ü daha önce tamamen işlenmekte, %
13’ü kısmen işlenmekte ve % 23’ü hiç işlenmeyen arazidir.
Tamamen ve kısmen işlenmekte olan arazinin makine sahibinin
mülkiyetine geçmesi, küçük işletmelerin büyük işletmelere
yer terk etmesi demektir. Küçük mülkiyetin böylece büyük
mülkiyete yer terk edişi, üzerinde durulmaya değer bir olaydır.“23
Profesörler
Kurulunun vardığı sonuç yanluş değil, tarımda makineleşme,
aynı zamanda küçük toprak sahibi köylülerin
mülksüzleştirilmesine (Raporda söylenen: Küçük mülkiyetin
böylece büyük mülkiyete yer terk edişi) de hizmet ettiği gibi,
aynı zamanda, ekilmeyen hazine arazilerinin de büyük toprak
sahiplerinin eline geçmesine hizmet etmiştir.
Köymen’den
aktarmaya devam edelim:
„ABD’nin
artık kullanmadığı birinci nesil traktörler, ABD kredileriyle
alındı; kredilerden en çok 600 + dönüm toprağı olanlar
yararlandı. 1948’de 2000 olan tarktör
sayısı, 10 yıl içinde 40.000 arttı. Tanktan bozma bu traktörler,
toprağı çok derinden
yaralıyordu; etkisi 20 yıl sonra keşfedilecek toprak erozyonu
başlamıştı.Traktörle köy ortak malı olan meralar yok edildi.
Bu, az sayıda hayvanı olan köylüler için ek bir darbeydi. Dağ
taş sürüldü ve devlet arazileri de fiilen büyük özel
mülkiyete geçti. Meraların ve devlet topraklarının yanı sıra,
traktörleşen büyük toprak sahipleri, küçük köylüyü
topraksızlaştırarak, kentlere doğru sürdü.1950 öncesi 10 yılda
kent nüfusu % 21 artmışken, 1950-1960 arasında % 79 arttı.
Kentlerde sanayi olmadığı için topraksızlaşan köylülerin
şanslıları inşaat işçisi oldu; diğerleri işsizler ordusuna
katıldı.“24
Bu,
durum, tama da Kaypakkaya’nın belirttiği „sancılı“ bir
çözülmedir.
Tarımda
kapitalizmin gelişmesi, tarımda makineleşmeyle birlikte, suni
gübreleme ve sulama da önemli bir faktördür. Bunlar, aynı
zamanda, tarımda ihtisaslaşmanın da birer verileridir.
1950 |
1960 |
1973 |
1975 |
|
Sun’i gübre (bin ton) |
42 |
107 |
3720 |
3692 |
Gübrelenen alan (bin hektar) |
50 |
130 |
65 |
25 |
Toplan alana oranı (%) |
0,04 |
0,07 |
33,74 |
34,00 |
Traktörle işlenen alan (bin hektar) |
1244 |
3160 |
11710 |
18230 |
Toplam alana oranı (%) |
8,6 |
13,6 |
46,8 |
74,3 |
Sulanan alan (bin hektar) |
800 |
1177 |
2100 |
2232 |
Toplam alana oranı (%) |
0,6 |
5,1 |
8,4 |
9,5 |
Tarımsal mücadele ilacı (bin ton) |
9,5 |
23,4 |
62,0 |
1950’den
1975 yılına kadar traktörle işlenen topraktaki artış % 74,3
oranındadır. Bu büyük bir artıştır. Daha sonraki yıllarda da
bu, artarak devam etmiştir.
Türkiye’de
feodalizmin çözülmesi ve giderek ortadan kalkması bir burjuva
devrimiyle olmamıştır. Ülkedeki kapitalizmin gelişmesi sonucu
feodalizm sancılı bir şekilde çözülmüştür. Var olan feodal
kalıntılar ise 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası (24 Ocak 1980
ekonomik kararları) süreçte
bütünüyle ortadan kalkmıştır. Ekonomik yaşamda feodal
kalıntılara yer kalmamıştır. Şu bir gerçek ki; Türkiye’deki
her askeri darbe feodal kalıntıların çözülmesine hizmet
etmiştir. Komprador burjuvazinin lehine, toprak ağalarının ise
aleyhine yasaların çıkmasına katkıda bulunmuşlardır. Çünkü
ülkedeki askeri darbelerin üzerinde etkisi olan sınıf komprador
burjuvaziydi. Burjuvazi ise, kendi önündeki ekonomik ve siyasal
engelleri kaldırmak için askeri darbelerden önemli ölçüde
yararlanmıştır. Özellikle de sermaye birikiminin önündeki en
büyük engel olan işçi sınıfı mücadelesinin boğulması ya da
en azından baskı altında tutularak sömürünün artırılmasını
sağlamışlardır.
Ve
bu konuyu yine Marks’la bağlarsak;
“Ödenmemiş
artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel
iktisadi biçimi, doğrudan üretimin kendisinden doğan ve kendisi
de belirleyici bir öğe olarak onu etkileyen, yönetenler ile
yönetilenlerin ilişkisini belirler. Ama, bunun üzerine de, üretim
ilişkilerinin kendilerinden doğan iktisadi toplumun tüm oluşumu,
böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir.
Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık
ilişkisinin siyasal biçiminin, en içteki sırrını, gizli
temelini açığa vuran şey, her zaman, üretim koşullarına sahip
olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir.”26
Türkiye’de,
“ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip
alınmasının özel iktisadi biçimine”, özellikle 1960’lardan
itibaren kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliği damgasını
vurmuştur. Yarı-feodal üretim ilişkileri ise var olmasına karşın
hızla çözülmeye ve yok olmaya doğru gitmiş ve 1980’lerin
ortalarına kadar ise, feodal kırıntılarda ortadan kalkmıştır.
Sosyo-ekonomik
yapının, bütün bilimsel verilere karşın yanlış
değerlendirilmesi, bundan kaynaklı devrimin yolu, halk savaşı ve
demokratik devrimin özünün toprak devrimi olarak savunulması ve
bunda ısrar edilmesi, Kaypakkaya’nın Marksist bir bakış
açısıyla ele aldığı ulusal (özelde Kürt sorunu) sorun, devlet
ve devletin niteliği sorunu, ülkedeki sınıfların durumu, UKH’ine
ve evrensel MLM bilimin temel ilkelerini sahip çıkılması da,
baştaki yanlış belirlemelerin arkasında kaybolup gitmektedir.
Kaypakkaya,
“Çorum” ve “Kürecik Bölge Raporları” adı altında kısa
araştırmaları, onun nasıl bir bilimsel çaba içinde olduğunun
yalın bir göstergesi iken, Partizan ve Sınıf Teorisi dergilerinin
ülkenin iktisadi durumunu tahlilleri oldukça yüzeysel, dogmatik ve
kaba materyalisttir.
Kaypakkaya’nın
adı geçen araştırmalarında, tarımsal üretimde kapitalizmin ve
pazar ekonomisinin geliştmişliğini analtımı vardır. Türkiye’de
genel anlamda, köylülüğün içbaşkalaşımı ana yönelimi;
küçük bağımlı köylü üreticilerin giderek özgür küçük
üreticilere dönüşmesi, pazar için üretimin gelişmesi, toprağın
belli ellerde toplanarak merkezileşmesi, köylülüğün
mülksüzleştirilmesi ve kırdan şehirlere göçün hızlanması
şeklinde olmuştur. Türkiye’de köylülüğün içbaşkalaşımı
ve tarımda kapitalizmin gelişmesi „Prusya tarzı“ ya da
„Junkers tipi“ olmamıştır. Esas olarak, yukarıda
belirttiğimiz biçimde olmuştur. Bu bölümde, bu saptamayı, bazı
araştırmacılardan alıntılarla desteklemeye çalışacağız.
TKP/ML,
1979 yılında, “Türkiye’nin İktisadi ve Sosyal Yapısının
Tahlili” adı altında bir inceleme yayınladı. Ancak, böyle bir
araştırma yazısı, örgüt içi ile sınırlı kaldı ve bir daha
da adından söz edilmedi.
Böyle
bir tavır içine girilmesinin nedeni; araştırmanın Türkiye’nin
sosyo-ekonomik yapısının „yarı-feodal“ olduğunu ispatlamak
olmasına karşılık, ortaya konan veriler ve teorik açıklamalar,
ülkenin kapitalist olduğu izlemini vermesidir. Daha baştan
zorlama olarak “ülke yarı-feodal bir iktisadi yapıya sahip”
denmesi ile içindeki verilerin bunun tezatını oluşturması, bu
araştırmanın yok sayılmasına neden oldu.
Söz
konusu araştırma yazısı, her ne kadar Türkiye’nin “yarı-feodal
iktisadi yapıya” sahip olduğunu ispatlamak için Marks ve
Lenin’den bir çok alıntı aktarmasına karşın, izlenen yöntem,
Marx ve Lenin’in yöntemi olmayıp, sonuç baştan belirlenmiştir.
Oysa, bir arştırmada önce materyaller ortaya konur ve buradan
soyutlanmalar yapılarak belli bir sonuca varılır. Amacımız bu
yazıyı değerlendirmek değil, ama, bu yazıda ki anlayış,
yaklaşık olarak, TKP/ML ve MKP’de var olduğu için kısaca da
olsa, bu araştırmanın anlayışına değinmek gerekiyor. Yazıdan
bazı örnekler verirsek, sorun daha iyi anlaşılmış olur.
Burada
Lenin’den kısa bir aktarma yaparsak, “ülke yarı-feodal
sosyo-ekonomik yapıya sahip” diye diretenlerin ne duruma düştüğü
daha iyi anlaşılabilir. Bu alıntıdan sonra, “ Rusya ile Türkiye
bir mi?” diye sorulabilir. Evet aynı değil. Üstelik, 1900’lerin
başındaki Rusya ile 1970’lerin sonu ile 2000’lerin başındaki
Türkiye’nin birbirine benzer yönleri yoktur.
“...
köylü burjuvazinin –diyor Lenin-, bugünkü kırsal bölgelerin
efendileri olduğunu söylediğimizde, fabrikalaştırmayı
geciktiren kölelik, tefecilik, emek-hizmeti vb. gibi etkenleri
gözönünde tutmadık. Aslında, bugünkü kırsal bölgelerin
gerçek efendileri, çoğu kez, köylü burjuvazinin temsilcileri
değil, köy tefecileri ve komşu toprak sahipleridir. Ancak, bunları
gözönünde tutmamakta tamamen haklıyız, çünkü, aksi halde,
köylülük arasındaki ikdisadi ilişkilerin iç yapısını
incelemek olanaksız olurdu. Narodniğin de aynı yöntemi
kullandığını belirtmek ilginç olacaktır, yalnız, o, yarı-yolda
durmakta ve düşüncelerini mantıki sonucuna ulaştırmamaktadır.“28
Söz
konusu araştırma yazısı da, bu alıntının ilk cümlesi ile son
cümlesi hariç, diğerini aktarmıştır. Ancak, onun çıkardığı
sonuç ve yorum oldukça farklıdır. O, bu alıntıyı,
yarı-feodalliği ispatlamak için aktarırken, Lenin ise burada
Narodnik anlayışı eleştirmiştir. Narodnizmin, kapitalizmin
gelişmişliğini ve gelişme eğilimi içinde olduğunu ve bütün
bunlara – kırsal bölgelerin gerçek efendilerinin köy tefecileri
ve komşu toprak sahipleri…- rağmen kapitalizmin belirleyici
olduğu gerçeğini göremediğini eleştirmektedir. Lenin bu
aktarımı, Türkiye’nin 1950’lerini anımsatmaktadır.
Rusya’da
1905 devrimi burjuva demokratik devrimdir. 1917 Şubat’ın da
burjuva demokratik devrimi –monarşinin yıkılması-
tamamlanmıştır. Ekim Devrimi ise sosyalist devrimdir ve Ekim
Devrimi gerçekleştiği yıllarda ve hatta devrimden sonrada uzun
bir süre Rus köylülüğünün nüfusu genel nüfusa oranı
yüksektir. Nüfusun yarıdan fazlasını köylülük
oluşturmaktaydı.
Lenin,
RKP(B)’in 10. Kongresi (8 Mart 1921) de, MK’nin Siyasal çalışma
Raporu’nu sunarken şunları belirtiyor:
“...
Rusya’nın bahsettiğim en belirgin özelliği bizim bir yandan
yalnızca azınlık değil, kayda değer bir azınlık oluşturan
proletaryaya, diğer yandan ezici bir çoğunluk oluşturan köylülüğe
sahip olmamızdır.”29
Yazı
da, 1970’lerde köylü nüfusunun genel nüfusa oranla fazla
olması, genelde yarı-feodal iktisadın gerekçesi olarak ele
alınırken, nedense Rusya’da devrimden sonra bile köylülüğün
fazla olmasının ne anlama geldiğine hiç değinilmiyor ya da
Lenin, “Rusya’da kapitalizm egemen hale gelmiştir”
saptamasının nedenlerinin irdelenmesi yoluna gidilmiyor.
Adı
geçen yazının mantığının anlaşılması için –okuyucuyu
sıkması pahasına- ondan uzun bir alıntı aktaralım:
“Köylülüğün
farklılaşması, üretici güçlerin özgür kılınması –yani
üretim araçları ile emeğin organik bağının kopartılması-
sürecinde en hızlı ve acısız yoldur. Bu yolla üretici güçler
baş döndürücü bir hızla gelişir. Farklılaşma, iç pazarı
yaratır. Birincisi, farklılaşma içinde kır zanaatcısı
mülksüzleştirilen ve topraktan koparılan emekçiler, bir yedek
proletarya ordusu oluşturarak sanayiye ucuz iş gücü sağlar;
özgür kılınan emek bir iş gücü pazarı yaratır. Üçüncüsü,
emeğin doğal üretim koşullarından koparılması sonucu, üretim
aletleri feodal biçimde onu kullanan üretici tarafından değil de,
ayrı bir özelleşmiş sanayi olarak üretilmek zorunda kalır. Yani
üretim araçları üreten sanayinin gelişmesi için bir iç pazar
oluşturur. ... Dördüncüsü, kırsal tüketimin kendine yeterli
temeli yıkılır, böylece hem tarımsal hem de tarım-dışı
sanayi ürünlerine talep yaratılır.”30
Yazı,
iç pazarın yaratılması, Kaypakkaya’nın „köylülüğün
farklılaşması“ dediği, köylülüğün içbaşkalaşımını
teorik anlamda doğru ortaya koymasına karşın, nedense Türkiye’de
de bunun aynı şekilde geliştiğini bir türlü kabule yanaşmıyor.
Marx ve Lenin’den genel doğruları alıntılamak, yazının esas
mantığının doğru olduğunu ortaya koymaya yetmiyor. Çünkü
onun bu alıntılardan sonra “ama”ları var. Yani, emperyalizmden
sonra durumun değiştiğini belirterek, Türkiye’de feodalizmin de
aynı şekilde çözüldüğünü kabule yanaşmıyor. Türkiye’de
sermayenin ilkel birikim sürecinin gelişmediğinden söz ederek
anti-marksist bir yaklaşım sergilemek durumunda kalıyorlar.
Burada,
1923-1938 arasında „Türkiye’de Tarımsal Yapının Gelişimi“ni
inceleyen Prof. Dr. Oya Silier‘in bir saptamasını buraya alalım:
Yazar,
Türkiye’de 1925 yılında çıkarılan Kadastro Yasası, ve
peşinden 1926 yılında Medeni Kanun’un çıkarılması, toprakta
özel mülkiyeti pekiştiren yasalar olduğunu ve „böylece yoksul
köylülerin’dar zamanlarda‘ topraklarını elden
çıkarmalarınında yolunu açmıştır“, dedikten sonra şöyle
devam ediyor:
„Toprak
üzerindeki özel mülkiyet haklarının pekiştirilmesi çabaları
kuşkusuz kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesini frenleyen
önemli bir engelin de ortadan kaldırılması anlamına gelmiştir.“31
Sözü
edilen Kadastro Yasası ve Medeni Kanun yasaları, ülkede
kapitalizmin gelişmesinin önünü ve köylülüğün
farklılaşmasını yasal anlamda hızlandıran girişimler olmuştur.
Silier’in de belirttiği gibi, köylülüğün yoksulluğu ve „dar
günlerinde toprağını satmak“ zorunda kalması ya da
bıraktırılması, köylüyü mülksüzleştirmenin de hızlanmasını
sağlayan öğlerin başında gelmektedir.
Ayrıca,
topraksız ve az topraklı köylünün bütünüyle köyden
koparılmasının ve şehirlere göçe zorlanmasının bir nedeni de
vergilerin yüksek tutulmasıdır. Büyük çiftçiler ve büyük
toprak sahipleri vergiden ve askerlikten muaf tutulurken, yoksul
köylülük ise ağır vergilerle karşı karşıya bırakılıyor.
Bu, süreç içinde yoksul ve küçük mülk sahibi köylülerin
önemli ölçüde mülksüzleştirilmelerine neden olmuştur.
Köylülerin, vergi tahsildarı geldiğinde hayvanlarını nasıl
dağa kaçırdıkları, öykü ve romanlara sıkça konu oluştur.
Bu
gelişmeleri, ülkeyi „yarı-feodal“ saptamasında diretenler bir
türlü dikkate almaya yanaşmıyor. Tarihsel gelişmeler atlanarak
sonuca varılmaya çalışılınca, doğru çözümlemelerin
yapılmasının da önü daha baştan tıkanmış oluyor.
Tarımın
sermaye birikimine katkısını ve köylülüğün içbaşkalaşımıyla
ilgili aktarmalara devam edelim:
„…
bir
yandan toprak toplulaşmasının, diğer yandan mülksüzleşmenin,
yoksullaşmanın artması, murabahacılık (tefecilik YK) ve yerli
özel bankacılığın gelişmesi, genel olarak “işadamlarının
çoğalması“ hep tarımdan kaynaklanan sermayenin büyümesinin
göstergeleridir. Bunun yanısıra, 1930’a kadar dış ticaret
hadlerinin tarım aleyhine olması, yine tarım kesiminden
kaynaklanan değerlerin önemli bir bölümünün de yurt dışına
gittiğini göstermektedir. Dolayısıyla 1920’ler Türkiye
tarımının sermaye birikimine katkısının olmadığını ya da
çok sınırlı olduğu yolundaki savlara katılmak güçtür.
„Ayrıca
izlenen tarımsal politikaların köylülüğün farklılaşmasını
hızlandırıcı, yani sermaye birikimini teşvik edici yönde olduğu
da hatırlanırsa, tarımın sermaye birikimine ne denli büyük
katkısı olduğu daha açık olarak anlaşılabilir.“32
Bu
saptamaların doğru olduğu açıktır. Aşırı vergiler, büyük
toprak sahibi ve zengin köylülüğün lehine vergi indirimleri ve
sağlanan başka bazı kolaylıklar, tarımın makineleşmesi için
uygulanan teşvikler, köylülüğün mülksüzleşmesini ve toprağın
belli ellerde yoğunlaşmasını ve sermaye birikimini hızlandıran
gelişmelerdir. Bu köylülüğün farklılaşmasıdır.
Ve
sözünü ettiğimiz TKP/ML araştırmasından (1979 yılı)
alıntılar aktarmaya devam edelim:
“Toparlarsak,
mali sermaye, hem uluslararası tefeciliği sürdürebilmek, hem de
tekelci sanayisi için vazgeçilmez olan hammadde talanını ve
tüketim pazarını koruyabilmek için, ekonomik işleyişinin
kanunlarının sonucu ve iradesinden bağımsız olarak, ilkel
birikim sürecine henüz girmiş yarı-sömürgelerinde kapitalist
üretim tarzının alt yapıda hakim hale gelmesini engeller.”33
diyerek, kendi sübjektif belirlemesini hemen öne çıkarıyor.
Tekelci
burjuvazinin, geri ülkelerde hammaddeleri talan ettiği doğrudur,
oralarda kapitalizmin hakim hale gelmesini engellediği doğru
değildir. Tekelci burjuvazi feodal üretim ilişkilerini
sürdürmekten de yana değildir. İlk başta, onun, ülkenin en
gerici güçleri ile siyasal ilişkiye girdiği doğru, ancak
kapitalizm dışı ilişkileri süreç içinde yıkar ve de ister
istemez yıkılmasına neden olur. Ayrıca,
“kapitalist üretim tarzını alt yapıda hakim hale gelmesini
engeller” diye bir Marksist kural ya da teori de yoktur. Böyle bir
yaklaşım gerçekçi olmadığı gibi kapitalizmin gelişme ve
büyüme eğilimi ile de çelişmektedir.
Marks
ise, kapitalizmin gelişmesi ve köylülüğün üretim araçlarından
koparılış sürecini ve ilkel birikimi şöyle açıklar:
“Kapitalist
sistem, işçilerin, emekleri gerçekleştirebilecekleri araçlar
üzerinde her türlü mülkiyet hakkından tamamen ayrılmış ve
kopmuş olmaları koşulunu gerektirir. Kapitalist üretim kendi
ayakları üzerinde durabilecek hale gelir gelmez, yalnız bu
ayrılığı sürdürmekle kalmaz, gitgide artan boyutlarda da
ilerletir de. Bu nedenle, kapitalist sistemin yolunu açan süreç,
emekçinin elinden üretim araçları sahipliğini alan süreçten
başkası olamaz.
“...Bu
duruma göre, ilkel birikim denilen şey, üreticiyi üretim
araçlarından ayıran tarihi süreçten başka bir şey değildir.”34
Bu
kadar net ve berrak olan bir şeyi, evirip, çevirip, „emperyalizm
yarı-sömürgelerde kapitalizmin hakim hale gelmesini engeller“,
„yarı-feodal yapı varlığını kapitalizme rağmen sürdürür“
demenin, Marksist bir açıklama olmadığını, Marx’ın kendisi
açıklıyor. Marx’ın en temel tezlerine karşı çıkılarak
Marksist olunmayacağı da bilinmelidir.
Bugün
emperyalizm, Türkiye’de yarı-feodal üretim ilişkilerini mi
koruyor? Ya da ilişkilerini feodal toprak beyleri ile mi sürdürüyor?
Hangi feodal toprak ağaları ile ilişkisi var? Bunlar farazi ve
olmayan şeyler. Emperyalizm, ülkeye ilk girişinde en gerici
sınıflarla ilişki sürdürmesi doğal. Doğal olmayan, kapitalizm
karşıtı üretim ilişkilerini yaşatmak istemesini ileri
sürmektir. Tekelci burjuvazi sermayesini geliştirmek ve büyütmek
için kapitalist bir pazara gereksinim duyar ve girdiği ülkelerde
kapitalist pazarı ister istemez yaratır. Bu emperyalizmin ilerici
olmasından kaynaklanmıyor. Kapitalizmin kendi karakteristiğinden
kaynaklanıyor. Emperyalizm, siyasal alanda en gerici sınıflarla
ilişkilerini sürdürürken, sermaye ihracı içinde pazar yaratmak
durumundadır.
Emperyalizm,
feodal ilişkiler üzerinden de sömürüsünü sürdürür. Serbest
rekabetçi dönemde Batı burjuvazisi Osmanlı‘yı sömürüken,
feodal üretim ilişkilerinden elde edilen artıkları da gasp
ediyordu. Bunlar, ticaret yoluyla kapitalist sermayenin hanesine
akıyordu. Osmanlı‘nın son zamanlarında emperyalizm yine aynı
şekilde sömürüsünü sürdürdü, ancak esas sömürüsünü
feodal üretim ve feodal ilişkiler üzerinden değil,, kapitalist
ilişkiler üzerinden yaptı. Kapitalizm geliştikçe de feodal
üretimden elde edilen artıklar geriledi ve süreç içinde yok
oldu.
Yazı,
Kaypakkaya’dan aşağıdaki alıntıyı aktarıyor:
“...
Kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi,
emperyalist sömürünün işleyişinin doğal, kaçınılmaz ve
kendiliğinden doğan bir sonucudur. Emperyalizmin, sömürü ve
talan amacıyla ihraç ettiği sermaye, kendiliğinden feodal
ilişkilerde bir çözülmeye yol açmaktadır.”35
Ve
Kaypakkaya bunları söylerken, Lenin’in Emperyalizm kitabından
şunu aktarıyor:
“Sermaye
ihracı, sermayenin ihraç edildiği ülkelerde onu olağanüstü
hızlandırarak kapitalist gelişmeyi etkiler.
Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir
parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun ancak tüm dünyada
kapitalizmin genişlemesi ve derinleştirmesi pahasına gerçekleştiği
ortadadır.”36
Lenin’in
bu sözleri, az yukarı da, söz konusu broşürden aldığım şu
tezi; “mali sermaye .... yarı-sömürgelerinde kapitalist üretim
tarzının alt yapıda hakim hale gelmesini engeller...” çürütüyor.
Bu tür savları ileri sürenlerin, emperyalizmin, kapitalist üretim
tarzından bağımsız olarak hareket ettiğini söylemek,
emperyalizmin, kapitalizmin en yüksek aşaması olduğu gerçeğine
gözleri kapamak anlamını taşıdığının farkında olmadıkları
da ortaya çıkıyor. Ya da “biz söylersek olur” demeye
getiriyorlar. Demek ki, emperyalist sermaye girdiği ülkelerde
kapitalizmin gelişmesini „olağanüst
hızlandırıyor“muş.
„Emperyalizm yarı-sömürge ülkelerde kapitalizmi geliştirmez“
diyenler, Lenin bu sözlerinin ne anlama geldiğini düşünmek bile
istemiyorlar. Lenin ise, emperyalist sermayenin girdiği ülkelerde
kapitalizmi geliştirir demkele yetinmiyor, „olağanüst
hızlandırır“ diyor. Lenin’in bu söyleminden bu yana yaklaşık
yüzyıl geçti. Yüzyıllık tarih Lenin’i yalanlamadı. Lenin’e
rağmen Lenin’i yalanlamaya çalışanlar var.
Emperyalizm,
yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde, kendi doğal gelişiminin
önünü kestiği, yoğun sömürü ve talan nedeniyle ülkenin
bağımsız ve kapitalizmin kendi doğal seyri içindeki gelişimini
de engellediği bir gerçektir. Ancak, emperyalizm, bu tür
ülkelerdeki kapitalizmin gelişmesini bilinçli olarak engellemez.
Tersini, kendi kapitalist üretim ilişkilerini o ülkelerde
geliştirirler ve kendilerine bağımlı bir kapitalist yapının
gelişmesine ön ayak olurlar. Emperyalist burjuvazi, bağımlı
ülkelerde, kapitalist üretim ilişkileri ve meta ekonomisi
gelişmeden, sömürülerini en yüksek seviyeye çıkaramazlar. Geri
ülkelerdeki ucuz iş gücü onların en büyük sömürü
kaynaklarıdır. Bu da kapitalist üretim ilişkileri içinde
gerçekleşebilir. Emperyalizmin, “üretici güçlerin gelişmesi
önünde engel” olduğu, sömürdüğü ya da yarı-sömürgesi
haline getirdiği ülkelerin doğal gelişimini tahrip ettiği
anlamda doğrudur. Daha fazlası değil. Emperyalizm, -Lenin’in de
vurguladığı gibi- sermaye ihraç ettiği ülkelerde, “kapitalizmin
genişlemesi ve derinleştirmesi”ni de gerçekleştirir ya da buna
neden olur. Burjuvazi, bütün üretim dallarında çalışmanın
sermayeye bağımlı hale gelmesini ister ve egemen olduğu yerlerde
bunu gerçekleştirir ya da gerçekleşmesinin önünü açar.
Üretici güçlerin özgürce gelişmesi ve önündeki engellerin
kaldırılması ve özgürleşmesi sosyalizm ve en nihayetinde
komünizmle olacaktır.
Emperyalist
burjuvazi salt sermaye ihracı ve ondan gelen faizlerle yetinmiyor.
Artı-değer sömürüsünün en yüksek noktaya çıkarılması
içinde yarı-sömürgelere baskı uyguluyor.
“Emperyalizm
girdiği ülkelerde kapitalizmi hakim hale getirmez” anlayışı
Kaypakkaya’da var ve onun bu yaklaşımı; 40 yıldır onun
görüşlerini savunanların başında demoklesin bir kılıcı gibi
sallanıyor dense yeridir.
“Revizyonistlerin
teorileri bir de şu açıdan sakattır –diyor Kaypakkaya- :
Dedikleri gibi, “Türk toplumunun yapısı hızlı bir değişme
içinde” değildir. Bu iddia, Türkiye’de Arencilerin, dünya
çapında Troçkistlerin iddiasıdır. Onlara göre emperyalizm,
girdiği ülkelerde üretim güçlerini hızla geliştirir,
feodalizmi çözer, işçi sınıfını güçlendirir ve sosyalist
devrim koşullarını olgunlaştırır. Bu revizyonist-Troçkist
iddia...” 37
Emperyalizm
girdiği ülkelerde üretici güçleri38
„hızla“ değil, ama, artı-değer sömürüsüne hizmet
temelinde kapitalist üretim ilişkilerini hızla geliştirir.
Emperyalizm, kapitalist gelişmenin ve de artı-değer sömürüsünün
gerçekleşmesini hızlandırırken, her şeyi sermayeye bağımlı
hale getirir. Ve üretici güçlerde kapitalizmin gelişmesine koşut
olarak gelişir ve geliştikçe de kapitalist üretim ilişkileriyle
çatışır. Aynı Türkiye’de olduğu gibi. Son 40 yıllık süreç
Kaypakkaya’yı değil, bu konuda kapitalizmin egemen olduğunu
savunan görüşleri doğrulamış ve Türkiye’nin sosyal dokusu ve
yapısı çok değişmiştir. “Feodalizm ile halk yığınları
arasındaki çelişki baş çelişki” saptamasının yanlışlığı
o günde geçerliydi ve bugün ise bunun sözünü etmenin oldukça
komik kaçtığı çok açıktır. Kaypakkaya’nın „yarı-feodal“
saptamasını, artık, onun bu görüşünü savunan ardılları dahi
“gür” şekilde savunamıyorlar. Savunu tarzları sessiz ve
utangaçca oluyor.
Kaypakkaya’da
yarı-sömürge bir ülkede kapitalizmin hakim hale gelebilirliği
anlayışı yoktur. Emperyalizm koşullarında bunu olası görmüyor.
Yukarıdaki anlayışta, bu yaklaşımın bir ürünüdür. Bu
yaklaşım ve anlayış, Kaypakkaya’dan onun ardıllarına kötü
bir miras olarak kalmıştır. Oysa, Marksizm de mutlak yoktur.
Kaypakkaya ve ardılları ise bunu mutlaklaştırıyor. Yarı-sömürge
ülkelerdeki burjuvazinin varlığını hiç hesaba katmadıkları
gibi, onun rolünü de görmezden geliyorlar. Onu salt, feodal toprak
ağalarıyla emperyalist burjuvazi arasındaki sömürü bağını
sağlayan bir araç olarak değerlendiriyorlar.
Partizan
dergisinin kapitalizmi nasıl kavradığını, 1979’da yazılan bir
yazıdan alıntılarla göstermeye çalıştık. Aynı anlayış ve
hatta daha kaba bir şekilde 2012 yılında şöyle ortaya konuyor:
Söz
konusu anlayışı; „Partimizin Kuruluşunun 40. Yılında
Yurtdışında Yürütülen Kampanya Belgeleri“ adlı broşürde
bulabiliyoruz.
„Komprador
sermaye ilkel tarzda birikmektedir, fakat ilkel sermayenin kapitalizm
öncesinde oynadığı rolü oynamamaktadır. Çünkü komprador
bürokrat, tefeci ve talancı sermaye, gözeneklerine yaptığı
üretim tarzını yıkmadan, ama onun doğrudan üreticilerini
sefilleştirerek birikmektedir. Doğrudan üreticinin topraktan ve
üretim araçlarından kopararak „özgür“ işçilere dönüşmesi
feodallerin işine gelmediği gibi, komprador-bürokrat sermayenin de
işine gelmez. Çünkü kopmrador sermaye artı-değer üreterek
(yani kapitalist meta üretimi yoluyla) birikmemekte, kendi dışında
üretilen artı-emeğe feodallerle ortak olarak emperyalistlere
peşkeş çekerek var olmakta ve büyümektedir. Köylüyü topraktan
koparacak olan farklılaşma sürecine (ki iç pazarı
genişletecektir) feodallerle birlikte karşı çıkmaktadır.“ 39
Yazının
içindeki, „sermaye, gözeneklerine yaptığı üretim tarzını
yıkmadan“ gibi, anlamsız cümleleri bir kenara bırakırsak,
yazıda ki yaklaşım ve değerlendirmeyi, Marksist bir bakış açısı
olarak ele almanın zorluğu ortadadır. Yazar ya da yazarlar, kendi
Marksist olamayan teorilerini doğru göstermek için, kelimelerin
anlamını bilmeden yuvarlayıp duruyorlar. „…kopmrador sermaye
artı-değer üreterek (yani kapitalist meta üretimi yoluyla)
birikmemekte,“ demek, kapitalizmin ne olduğunu anlamamak,
komprador sermayeyi kapitalist üretim ilişkileri içinde biriken
sermaye saymayarak, Marksizme „yeni bir katkı“da yapmış
oluyorlar. Bu açıklamalardan, şöyle bir anlayışta
çıkarılabilir: Komprador burjuvazi kapitalizmin değil,
feodalizmin ürünü(!) Ülkeyi kapitalist değil, yarı-feodal
görmek isteyince, bu tür zorlama „yeni“ toplum formasyonları
da ortaya çıkabiliyor.
Herşeyden önce
bütün sermaye ilkel tarzda birikmiştir. „… fakat ilkel
sermayenin kapitalizm öncesinde oynadığı rolü oynamamaktadır“
demek, sermayenin karakterini gözardı etmek olduğu gibi, bu
yaklaşım Marks’ın yukarıda aktardığımız anlayışı ile de
bütünüyle çelişmektedir. Özellikle de, komprador burjuvazinin
köylüyü topraktan koparacak olan farklılaşma sürecine karşı
çıktığını söylemek, ülkemizdeki gelişmeleri, köylülüğün
% 23’lerde seyrettiğini ve giderek de aşağılara doğru indiğini
görmezden gelmek olduğu gibi, komprador sermayeyi kapitalist
sermayeden farklı bir sermaye biçimi, daha doğrusu, feodal üretim
biçiminin bir ürünü olduğu anlayışıyla ele almak demektir.
Partizan ve Sınıf Teorisi dergileri soruna aynen böyle
yaklaşıyorlar. Köylü topraktan çoktan koparılmış, onlar ise,
hala „köylünün topraktan koparılmasına karşılar“ diyerek,
olmayan bir şeyi var gibi göstermeye kalkıyorlar. Kendilerinin
inanmadığı şeye bizim inanmamızı bekliyorlar.
„Komprador
sermaye, doğrudan üreticinin üretim araçlarından kopmasının
önünde dolaylı bir engel olduğu gibi, sermayenin sanayi
sermayesine dönüşmesinin de önünde engeldir. Her şeyden önce
kendisi sanayi sermayesine dönüşmektedir. Yukarıda ortaya
koyduğumuz gibi, komprador sermayenin esas birikim alanı,
ithalat-ihracat, tefecilik-faizcilik spekülasyon ve
vurgunculuktur.“40
Yazı
da, komprador sermayenin „birikim alanı“ olarak gösterilen;
„ithalat-ihracat, tefecilik-faizcilik spekülasyon ve vurgunculuk“
olayı ise, yine kapitalizmin dışında bir olgu olmayıp,
kapitalizmin ta kendisidir. Emperyalist sermayenin „tefeci
sermayesi“ olduğunu unutmuşlar. Ayrıca, yazı; „Her şeyden
önce kendisi sanayi sermayesine dönüşmektedir.“ Diyerek,
komprador sermayenin sanayi sermayesi olduğunu vurgulaması ve bir
taraftan da buna karşı çıkması, kendi içinde çelişen ve ne
dediğini tam olarak bilmeyen bir durumdadır.
„Doğrudan
üreticinin topraktan ve üretim araçlarından kopararak „özgür“
işçilere dönüşmesi feodallerin işine gelmediği gibi,
komprador-bürokrat sermayenin de işine gelmez.“ Böyle bir şeyi
ileri sürmek, birincisi, 1970 Türkiye’sini baz alarak söylersek;
1970’lerde köylülük % 70’ler civarında idi. Bugün % 24’ler
civarında. Yaklaşık % 40-50 oranındaki bu erime ne oldu? Bunlar
topraklarından ve üretim araçlarından koparılan köylülük
değil mi? Bunlar „özgür“leşmedi mi? Elbette ki özgürleşti
ve şehir varoşlarına yığıldı, sanayinin birer asil ve yedek
ordu üyeleri olup çıktılar. Yani, mülksüzleştirildiler. Ve bu
süreç hala devam ediyor. Sormazlar mı bu tür savları ileri
sürenlere, size göre ülkenin egemenleri olan „kompradorlar ve
feodaller“in bütün karşı çıkmalarına rağmen“, köylüler,
„mutlak bir şekilde“ neden topraklarından koparılıyor? Bu bir
mülksüzleştirilme değil mi? Eğer, toprak ağaları ve
kompradorlar köylülüğün mülksüzleştirilmesine karşılarsa,
bunlar „ilerici“ olmuyorlar mı? diye peşi sıra sorular gelir
ve bunlara verilecek cevap Marksist düşünce
temelinde olması
gerekir. Bu tür savları ileri sürenler istatistiklerin dilini
okumaktan özenle kaçınıyorlar. Belledikleri tek bir şey var:
„emperyalizm gericidir“, „bu nedenle kapitalizmi geliştirmez“.
Ancak, ortada ciddi bir gelişme olduğunu kendileri de görüyor,
fakat bu gerici emperyalizme rağmen, olanlara bir anlam veremiyor
olmalılar ki, tutarlı olmak adına, başta ne söyledilerse, sonuna
kadar orada kalmaya diretiyorlar.
Burada
haklı oldukları tek yan, „feodal toprak ağalarının“ kendi
konumunda kalmakta diretmeleridir. Ancak, onlara, kapitalizm hayat
hakkı tanımaz. Ne kadar direnirse dirensinler, çözülmek ve
kapitalizme teslim olmak durumundadırlar. Türkiye’de çoktan
teslim olmuşlar ve kapitalizm öncesi sistemin temsilcileri olmak
bağlamında tarihin çöplüğüne atılmışlardır. Onlar, başka
bir toplumsal yapının sahipleriydi. O toplumsal yapıyla birlikte
onlarda yok oldular. Bir kısmı „Züğürt Ağa“41
gibi, mülksüzleştiler, bir kısmı ya kapitalist çiftlik
beylerine dönüştüler ya da fabrika sahibi patron oldular.
Bir
başka iddia ise; „toprak reformu yapılmamıştır“.
Feodalizmin tek çözüm yolu; köylüyü mülksüzleştirmenin ve de
farklılaştırmanın tek yolu „toprak reformu“ olmadığı
bilinmesi gerekiyor. Toprak reformu, köylünün mülk sahibi
yapılması ve kapitalizmin gelişmesinin hızlanmasına yol açan
nedenlerden biridir. Ama tek neden bu değildir. Türkiye’de ve
Kürdistan’da toprak reformu uygulaması olmadan, köylülük „ağır
ve sancılı“ bir şekilde müksüzleştirilmiş, üretim
araçlarından koparılmıştır. Ve feodalizm, kapitalist üretim ve
üretim ilişkilerinin derinlemesine gelişmesi sonucu çözülmüş
ve yok olmuştur.
Emperyalizm
sermaye ihraç eder ve bu sermaye kapitalist sermayedir. Emperyalizm
tefecidir, ama bu tefecilik kapitalizm öncesi üretim ilişkileri
üzerinde yükselen bir tefecilik değil, kapitalist üretim
ilişkileri üzerinde yükselenen ve şekillenen bir tefeciliktir.
Emperyalizmin sermaye ihracını ve onun tefeciliğini, kapitalizmden
ayrı göstermeye çalışmak doğru olmadığı gibi bu tür
savlarda Türkiye’nin yarı-feodal üretim ilişkileri içinde
olduğunu kanıtlamaya yetmez ve bu Marksist bir yöntemde değildir.
Bu tür yöntemler, diyalektik materyalist yöntemin dışına
çıkarak, metafizik yöntemi Marksizm olarak sunmanın boş
gayretleri olarak göze çarpmaktadır. Bu tür anlayışlar,
„emperyalizmi kapitalizmden ayrı görmenin de bir sonucudur“
demek yanlış değildir. Oysa, „emperyalizm kapitalizmin en son
aşamasıdır“ der Lenin.
“Emperyalizm
her yere özgürlük değil, hegomanya eğilimi götüren mali
sermayenin ve tekellerin çağıdır”42
der Lenin. Bu anlamda, o kapitalizmi bütün dünyanın her köşesine
yayarken, ilerici olduğundan değil, ya da halkları düşündüğünden
değil, kan emici emperyalist sermayeyi büyütmek ve egemenlik
alanlarını genişletmek içindir.
Sermayenin
ilkel birikimini kapitalizmin şafağında aramak gerekir.
Emperyalizm çağında tek tek ülkelerde sermayenin ilkel birikim
sürecinden söz etmek, kapitalizmin ne olduğunu kavramamak anlamına
gelir. Kapitalizmin birikiminden söz edilebilir, ama artık ilkel
sermayenin birikiminden söz etmek, Marksizmi savunanların teorik
argümanları olamaz. Türkiye’de sermayenin ilkel birikimi,
Osmanlı döneminde gelişmeye başlamıştı. TC’nin kuruluşundan
sonra, özellikle 1923 İzmir İktisat Kongresi’nden sonra devlet
eliyle de olsa sermayenin ilkel birikimi hızla oluşturulmaya
başlanmış ve devlet eliyle kapitalist gelişmenin önünü açmak
için yasalar çıkarılmıştır. 1924’de İş Bankası’nın
kuruluşu ve peşinden 1927-1929 arası toplam 38 bankanın varlığı,
ilkel sermaye birikimden öte kapitalizmin gelişme dinamiklerinin
oluştuğunun ekonomik göstergeleridir. Ayrıca bunların
sermayeleri de küçümsenecek kadar değildir. Diğer yandan, devlet
eliyle kapitalizm geliştirilmiştir. Bunu reddetmek, var olan
gerçekleri görmezden gelmek olur ki, gerçeği sosyal olgularda
aramak analayışına terstir. En basit anlatımıyla, meta
ekonomisinin varlığı ilkel sermaye birikiminin, meta ekonomisinin
gelişmesi ise kapitalist birikimin varlığının göstergesidir.
Ayrıca,
bir hatırlatma yapmakta yarar var: „Kurtuluş savaşına komprador
burjuvazi ve toprak ağaları önderlik etmiştir“ derken, bir
ülke, „kurtuluş savaşına“a önderlik edecek kadar güçlü
bir komprador burjuvaziye sahipse, orada hala „sermayenin ilkel
birikimi“nin olmadığını ya da yeni başladığını söylemek,
komprador bujuvazinin niteliğini de yeterince bilince çıkarmamak,
onun ayırdına varamamak anlamına gelir.
İzmir
İktisad Kongresi’nden sonra ülkede kapitalizmi geliştirme
yönünde adımların hızlandığını, bazı araştırmacılardan
da alıntılarla bir kaç defa vurgulamıştık Buraya 1924 yılında
alınan bir kararı aktaralım:
„Makineleşmeyi
teşvik politikasında üç önemli uygulama göze çarpmaktadır.:
(1) Genel olarak büyük çiftçiler ile makine kullanan büyük
çiftçilerin ve yardımcılarının askerlikten muaf tutlması; (2)
makinalarda kullanılan akaryakıt ve kimyevi girdilere gümrük
muafiyeti uygulanması; (3) hükümet malı traktörlerin büyük
çiftçilere elverişli şartlarda kiralanması“ 43
Bunlara
ek olarak, askerlikten muaf tutulma ve daha başka kolaylıkların
sağlanması da var. Bunlar, tarımda makineli üretimin
yagınlaştırılması için teşviklerdir. Elbette, esas olarak
büyük toprak sahipleri (enaz 500 dekar) için geçerlidir.
Y.N.
Rozaliyev’den daha geç bir tarihle ilgili bir aktarma yapalım:
„1958
yılı verilerine göre, Türkiye’de 15.400 köyde 1.546 kooperatif
örgütü hesaplanıyordu. Bunlar içinde 904 bin ortak birleşmişti.
Eğer her ortağın, ülke tarımında toplam sayısı o zaman için
2,9 milyona varan aile reislerinden biri olduğunu varsayarsak, o
durumda, tarım üretimiyle uğraşan tüm köylerin ve tüm aile
ekonomilerinin üçte-birinin kooperatiflerde birleşmiş olduğu ve
bunlar aracılığıyla şu ya da bu ölçüde büyük sermayeye
bağımlı olduğu ortaya çıkar.“44
Bu
veriler, tarımda ihtisaslaşmanın önemli ölçüde geliştiğini,
pazar için üretimin yayğınlaştığını ortaya koymaktadır.
Böyle bir kapitalist meta ekonomisinin gelişmişliğinin feodal
ekonomiyi parçalamayacağı ve onu yok etmeyeceği düşünülemez.
Bu bir süreç sorunudur ve o süreç ise 1970’lerin sonunda
(feodal kalıntılar) ortadan hemen hemen kalkmıştır.
Ülkeyi
„yarı-feodal“ olarak değerlendirenlerin en çok göz ardı
ettikleri bir şey de tarımda çalışan tarım işçileridir.
1927-1930 yılları arasında tarımda 400 bin işçi çalışırken,
bu sayı 1959-1960 yıllarında 1 milyon dolaylarına çıkıyor.45
Kapitalizm,
girdiği ülkelerde kendi dünyasını da yaratır. Ülkeyi kendi iç
pazarı haline çevirmek için yoğun bir mücadele verir ve sonunda
bunu başarır. Tersi, kapitalizmin karakteristiğine ters düşer.
Burjuvazi, feodal üretim ilişkilerini ayakta tutmak için değil,
onun yerine kendi üretim tarzını geçirmek için, kendi sistemini
yerleştirmek için mücadele eder. Türkiye’de de burjuvazi bunu
yapmış ve başarmıştır. Feodal üretim ilişkilerini yavaş ve
sancılı bir şekilde söküp atmıştır. Bu, emperyalizm
sürecindeki burjuvazinin ilerici olduğundan değil, kapitalist
üretimin karakteristiğinden kaynaklanmaktadır. Bunun tersini ileri
sürmek, TC’nin kuruluşundan bugüne kadar olan ekonomik ve
siyasal süreçteki gelişmeleri açıklamaya yetmez. Yaklaşık son
90 yıllık süreç içinde çok ciddi gelişmeler olmuş ve olmaya
devam etmektedir. Dün ile bugünün verileri aynı olmadığına ve
ortada kapitalizm açısından çok ciddi bir gelişme söz konusu
olduğuna göre, emperyalizmin bu ülkelerde “kapitalizmin hakim
hale gelmesini engeller” savı ya da kapitalizm yerine feodal
güçleri ve onların üretim tarzlarını esas olarak koruduğu
savının elle tutulur bir yanı yoktur.
Sermaye
sahibib için önemli olan, hiç bir engelle karşılaşmadan
sermayenin her yere rahtlıkla girip çıkabileceği bir pazar ister.
Bu nedenle;
Marks;
„Meta
sahibi için bütün dünyanın içinde çözüme bağlandığı ulu
fikir, pazar fikridir – dünya pazarı fikridir.“ dedikten sonra,
kendinden 200 yıl (1683) önce yaşamış Montanari’den bir alıntı
aktarır;
„Bütün
ülkeler arasındaki ilişkiler yeryüzünde öylesine genişlemiştir
ki, bütün dünyanın, bütün metaların satıldığı ve herkesin
kendi yurdundan çıkmadan para ile dünyanın neresinde olursa olsun
hayvanların ve insan emeğinin ürettiği her şeyi satın
alabileceği daimi bir panayırn yer aldığı tek bir kent haline
gelmiştir. Ne harikülade bir buluş.“46
Bu
saptamalar 1683 yılına ait. Günümüzde ise artık sanal alem
(fibercamlar) üzerinden yürütülüyor.
Komünist
Manifesto’da Marx ve Engels şöyle der:
“Burjuvazinin
mallarının ucuz fiyatları, bütün Çin Sedlerini yerle bir eden
ve barbarların yabancılara karşı duyduğu alabildiğine inatçı
nefreti zorla dize getiren ağır toplardır. Burjuvazi, bütün
ulusları yok olup gitmemek için burjuva üretim biçimini
benimsemek zorunda bırakıyor; bütün ulusları, kendisinin
uygarlık dediği şeyi kabullenmek, yani burjuvalaşmak zorunda
bırakıyor. Açıkcası, burjuvazi, kendi süretinde bir dünya
yaratıyor.
“Burjuvazi,
köyleri kentlerin boyunduruğuna soktu. Koca koca kentler yarattı,
kırsal nüfusa oranla kent nüfusunu büyük ölçüde artırdı ve
böylece nüfusun hatırı sayılır bir kesimini köy hayatının
miskinliğinden kurtardı. Tıpkı köyleri kentlere bağladığı
gibi, barbar ve yarı-barbar ülkeleri uygar ülkelere, köylü
ulusları burjuva uluslara ve Doğuyu Batıya bağımlı kıldı.”47
Burada
görülmesi gereken kapitalizmin eğilimidir. Kapitalizm girdiği
ülkelerde gelişme gösterir. Feodal bir ülkede feodalizmi çözer,
şehirleri köyünü terk edip gelenlerle doldurur. Küçük
şehirleri büyük şehirler haline dönüştürür. Aynı bizim
ülkemizde olduğu gibi.
Örneğin;
Koç Holding, bir çok üretimin yanında beyaz eşya üretmektedir.
Üretimin tüketilmesi gerekiyor. Daha fazla üretim ve daha fazla
tüketimi amaçlar. Bunun için öncelikle tüketimin alt yapısının
oluşmasını sağlamalıdır. Bu da, her yere, yol ve elektriğin
öncelikle girmesini gerektirir. Koç Holdinğin niyeti, köylülüğü
zenginleştirmek, refah düzeylerini yükseltmek ya da tüketicilerin
ihtiyaçlarına göre üretim yapmak vb. değil, onun tek amacı;
ürettiği mallara pazar bulması ve bu pazar alanının her geçen
gün büyümesidir. Böyle bir süreç, kapitalizmin genel eğilimi
ve karakteristiğidir.
Genel
bir söylemden hareket etsek dahi, elektriğin girdiği yerde
kapitalizm kaçınılmaz olarak gelişir ve kendi önünde engel olan
feodal kalıntıları da ortadan kaldırır. Türkiye ve Kuzey
Kürdistan’da elektriğin girmediği ücra bir köşe dahi
kalmamıştır. Özellikle 12 Eylül süreci bunun canlı bir
örneğidir. 12 Eylül’le birlikte burjuvazi elektiriksiz köy
bırakmamıştır. Amacı, metaların en ücra köşelere kadar
girmesi ve iç
pazar
alanlarını genişleterek tüketimi artırmaktı.
Ayrıca,
kapitalist üretim ilişkileri ile feodal üretim ilişkilerinin iç
içeliğe geçmesi bir yere kadardır. Kapitalist üretim
ilişkilerinin egemen olmadığı, egemen feodal üretim ilişkileri
içinde yeni yeni ortaya çıktığı bir süreçte söz konusu olur.
Ama kapitalist üretim ilişkileri doğası gereği kendisinden daha
geri olan ve kendi önünde engel olan feodal üretim ilişkilerini
alt eder. Kapitalizm süreç içinde hakim olur ve feodal üretim
ilişkilerinin kalıntılarını da ekonomiden söküp atar. Bunun
böyle olmasının nedeni; kapitalizmin, kapitalist üretim
güçlerinin gelişmesi ve onun karşıtı olan feodal üretim
güçlerinin gerilemesi ve süreç içinde yok olması şeklinde bir
gelişme seyri izlemesindendir. Bu gelişmeler, her ülkede
farklılıklar gözetmesine karşın, Türkiye’de burjuvazi, daha
açıkcası bürokrat burjuvazi, kapitalist gelişmenin motoru
olmuştur.
Türkiye’de
kapitalist meta üretiminin egemen hale gelmesi, kapitalizmin iç
başkalaşım yoluyla olmuştur. Ne yukarıdan –Prusya usulü- bir
devrimle ne aşığıdan bir burjuva devrimiyle kapitalizm egemen
olmamıştır. Türkiye’de kapitalizmin gelişmesini, Osmanlı
döneminden başlatıp Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasına kadar
uzatmak gerekiyor. Kapitalizmin gelişmesini 1. Tazminattan başlatmak
daha doğrudur. Ne var ki bu uzun sürmemiş ve I. Abdülhamit’in
bunu rafa kaldırmasıyla sona ermiştir. Esas olarak 1908 jön Türk
Devrimi olarak adlandırılan süreç ve peşinden 1923’de Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluşu, 1945’lerden sonraki çok partili
süreç, 1950 DP hükümeti, Marshall yardımı, 1960 askeri darbesi
ve peşinden gelen 1961 anayasası ve daha sonraki askeri darbeler
kapitalizmin Türkiye’de yerleşmesi ve hakim hale gelmesinin
basamaklarını oluşturmuştur. 12 Eylül 1980 Askeri Faşist
Cuntası, emperyalist sermayenin ve ülkedeki komprador tekelci
sermayenin önündeki engelleri temizleyen –burjuvazi açısından-
önemli bir rol oynamıştır.
12
Eylül Askeri darbesinin icratlarından bir örneği buraya
aktaralım:
„İzlenen
ekonomi politikasının ve askeri darbe gibi ekonomi dışı
koşulların bir sonucu olarak 1980’li yıllarda tarım girdilerine
devletin verdiği parasal destekler ya büyük ölçüde azaltılmış
ya da tümüyle kaldırılmıştır.“48
Bunun
anlamı şu; kaynakların tarım dışı, özellikle de sanayi ve onu
destekleyen diğer yan sanayi kesimlerine aktarılmasıdır. Bu, aynı
zamanda, tarımla uğraşan küçük üreticilerin desteklenmesinin
kesilmesi, iflasa sürüklenmesi, mülksüzleştirilmesi ve
emperyalist neo liberal politikalar doğrultusunda iç ekonomiye yön
verilmesi anlamına gelmektedir.
Devletin
tarımsal ürünleri destekleme politikası, kapitalist küçük
üreticileri desteklemesi demektir. Yani, feodal ya da yarı-feodal,
kapitalist iç pazara bağlı olmayan kesimlerin desteklenmesi
anlamına gelmez. Devlet, başından beri, köylüyü desteklerken,
onu kapitalist üretim ilişkileri ağı içine sokmak için de
yapmıştır. Tarımla uğraşan küçük üreticilerin destklenmesi
ya da desteklenmemesi, ülkedeki siyasal durumlada yakından ilintili
olmuştur.
Aynı
Yazarlardan bu konuyla ilgili kısımları aktarmaya devam edelim:
„Denebilir
ki, destekleme uygulamasında 1980, uygun deyimle, „milattır“.
Bu tarihten önce, asıl amacın, tarım üreticilerin gelir düzeyini
yüksek tutmak, iç pazarı genişletmek ve üreticiyi fiyat
dalgalanmalarına karşı korumak olduğu söylenebilir“49
1980’lerden
itibaren, neo liberal ekonomik politikaların hayata geçirilmesi,
tarımda küçük üreticilerin mülksüzleştirilmesi, toprağın ve
üretimin merkezileştirilmesinin yayğınlaştırılmasıydı. O da
yapıldı. Özellikle son 20-30 yıldır, „ülke tarımı
öldürülüyor“ çığlıkları boşuna atılmıyordu.50
Bir zamanların tarım ülkesi olan Türkiye, artık tarım ülkesi
olmaktan çıkmıştı. Buğdayını da dışardan ithal etmeye
başladı. 1980 24 Ocak Kararları ve peşinden gelen 12 Eylül 1980
Cuntası’yla emperyalist burjuvazinin ve yerli işbirlikçi
burjuvazinin ekonomi politikaları silah zoruyla hayata geçirildi.
Ayrıca,
eklemek gerekiyor ki; 15-16 Haziran gibi bir işçi direnişinin
yaşandığı bir ülkede emek-sermaye (burjuvazi-proletarya)
çelişmesinin esas olmadığını söylemek, bu direnişin
nedenlerini ve onun tarihsel anlamını kavramamak demektir. Böyle
bir direniş, kapitalist bir ülkede, daha doğrusu kapitalist üretim
ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkede olabilir ve bu direniş;
“ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip
alınmasının özel iktisadi biçimi”nin kapitalist üretim biçimi
olduğunun pratik bir ifadesi ve göstergesi olduğunu söylemek,
abartılı ve sübjektif bir saptama olmayacaktır.
Türkiye’yi,
bugün, “yarı-feodal” değerlendiren maalesef, sadece TKP/ML ve
MKP vardır. Kaypakkaya böyle değerlendirdiği için, ona
dokunulması, ülkedeki sosyal yapıdaki değişimlerin teoriye
aktarılması,
deyim yerindeyse;
“kutsallığı bozacağı” bilincinden hareketle, bütün
bilimsel verilere inat, “yarı-feodal” değerlendirilmesi
değiştirilmemiştir. Proletaryanın ileri unsurlarını ve aydın
kesimi yanına çekmeye çalışan bir siyasal yapının, bu
anlayışla onları yanlarına çekmesinin ya da desteğini almasının
sınırlılığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Hangi aydın
bütün veriler ortadayken ve veriler TKP/ML’nin görüşlerinin
tersini söylüyorken, ülkeye “yarı-feodal” ekonomik yapıya
sahip diyebilir. Ve bu veriler ortadayken hala “devrim kırdan
şehire doğru gelişecek”, “silahlı mücadelenin öznesi
köylülüktür” diyebilecek! Yani, “devrimin temel gücü
köylülüktür”diyebilecek!
Köylülüğün
devrimin temel gücü olması için ülkede, yarı-feodal sömürü
kapitalist emek sömürüsünün önünde ve köylü nüfusu
şehirlerde yaşayan nüfusun çok üstünde olması gerekirken,
ülkedeki istatistiki veriler, bunların tersini söylemektedir.
Köylü nüfusun % 24’lerin (yıl 2012 verileriyle) altına düştüğü
bir ülkede, köylülüğün devrimin nasıl “temel gücü”
olduğu, savunanlar tarafından açıklanmaya muhtaçtır.
Kaypakkaya’nın,
o günkü verilerden hareketle ülkeyi “yarı-feodal”
değerlendirmesinin her şeye karşın “haklı” yanları
görülebilir, ama, bugünkü koşullarda bunu masumane bir şekilde
karşılamanın hiç bir gerekçesi yoktur.
Hangi
verilerden hareketle Türkiye’de “devrimin kırlardan şehirlere
doğru gelişeceği” söylenebilir? 1970’lerin verileri mi yoksa
2000’lerin verileri mi geçerli?. 1970’lerin verileri de devrimin
kırlardan şehirlere doğru gelişeceği tezini doğrulamamaktadır.
Çünkü feodalizm hızla çözülmekte ve kapitalizm gelişmekteydi.
Her geçen gün feodal kapalı ekonomiler kapitalist pazara kopmaz
bağlarla bağlanmakta, bu bağlamda, söylem yerindeyse, kapitalizm
feodal yapının altını da oymaktaydı. Bu veriler ve gelişmeler
kapitalizmin feodal yapıya karşı egemenliğini ortaya koymaktaydı.
Kaypakkaya’nın göremediği en önemli noktaların başında bu
geliyordu.
„Montaj
Sanayi“
Partizan
ve Sınıf Teorisi
dergileri çevrelerinde çok konuşulan „montaj sanayi“nin ne
olduğu üzerine bir kaç söz etmenin yararı var. Çünkü,
„yarı-feodal“liğe gerekçe yapılan argümanlardan birisidir.
Nedir montaj sanayi; direk yabancı sermaye tarafından üretilmiş
ve belli bir üretim aşamasından geçerek işlenmiş makine
parçalarının ülkeye getirilerek nihai malı üretecek makine
haline getirilmesi. Kısacası, belli bir dalda üretim yapacak
makinelerin dışardan ithal edilmesi ve ülke içinde fabrika ve de
küçük işletmelerde üretime sokulması.
Ortada
kapitalist makineler var ve bu makinelerin üretime sokulmasıyla
birlikte kapitalist üretim ve kapitalist ilişkiler var. Bu üretim
ilişkilerinde herhangi „feodal“ bir yan söz konusu değil.
Ancak, makineler dışarıdan ithal edildiği için, ve karikatürize
ederek söylesek; makineler „gavur malı“ olduğundan dolayı
„kapitalist sanayi“ yerine konmuyor. Bu üretim ilişkileri
kapitalizmin en karakteristik özelliğini taşımasına karşın,
yabancı sermaye oluşu nedeniyle, sözünü ettiğimiz siyasi
yapılar tarafından „gerçek sanayi“ olarak kabul edilmiyorlar.
İlla da „yerli“ olması gerekiyormuş, kapitalist
sayılabilmeleri için. Bu tür savları ileri sürenler, emperyalist
ülkelerin kendi aralarındaki büyük sermaye yatırımlarını da
inceleseler hiç fena olmaz.
Türkiye
ve Kuzey Kürdistan’ı „yarı-feodal“ değerlendirenlerin
kendileri açısından önemli bir gerekçeleri de, ülkede montaj
sanayinin olması ve makine üreten makine sanyinin olmaması ya da
az olması.
„
‚Montaj sanayi‘,
sadece bu işlemlerin (ithalat-ihracat, tefecilik-faizcilik
spekülasyon ve vurgunculuk) boyutunu büyüten bir kaldıraç, bir
karavanadan ibarettir. „Anamal sanayi“ denilen ve yarı-mamül
mal üreten sanayi ise, ülkemizin hammaddelerinin emperyalistlerce
talanına hizmet etmek için kurulmuş vantuzlardan başka bir şey
değildir.“51
Yazar
ya da yazarların, „montaj sanayi“den anladıkları, kapitalizmin
bir ürünü olmadığı, feodalizmi yaşatmak için kurulmuş, ne
idüğü belirsiz bir sanayi(!) Oysa, bu bir sanayidir ve kapitalist
üretim yapar. „Montaj sanayi“ denen şey, kapitalist üretim
araçlarından oluşur ve kapitalist üretim ilişkileri içindedir.
Orada çalışan işçiler artı-değer üretir, oranın patronu da
işçilerin (8 saatlik) iş gücünü belli bir miktar ücret
karşılığı satınalır. Bu kapitalist sistem içinde yürüyen
bir ilişki biçimidir. Oraya, o fabrikayı kimin kurduğu hiç
önemli değil. İster dünyanın en büyük kapitalist tekeli
kursun, isterse „yerli Koç“un malı olsun. Tartışlan konu,
fabrikanın kimin malı olduğu değil, „montaj sanayi“ denen
sanayinin nasıl işlediğidir. Adı üstünde o bir sanayidir.
Feodal sanayi olamayacağına göre, kapitalist üretim ve üretim
ilişkileri içinde olan bir üretim yeridir. Kapitalist pazar için
meta üretmekte ve artı-değere el koymaktadır. Ülkede montaj
sanayi denen sanayinin azlığı çokluğu, kapitalizmin varlığını
yokluğunu değil, emperyalizme bağlılık derecesini ve ülke
burjuvazisinin güçlülüğünün ya da zayıflılığının bir
ölçütü olabilir. Ya da bu sorun, bu bağlamda tartışılabilir.
Bursa’da
kurulu, FIAT (İtalya) -Koç ortaklığı (başka hisse sahipleri de
var) TOFAŞ, Fransızların kurduğu Renault (Reno), İzmit’de
kurulu Sabancı’nın Lassa’sı ve burada adlarını sayamadığımız
daha bir çokları birer dev sanayi kompleksleridir ve binlerce işçi
çalışmaktadır. Bunları, emperyalist tekeller (yerli
işbirlikçileri aracılığıyla) kurmuştur. Ve Türkiye’nin de
en büyük sanayi kuruluşları arasında yerlerini almaktadır.
Bunların „montaj“ olması, kapitalist üretim biçimi içinde
yer almadığını mı gösterir? Ebette ki hayır! Bugün,
Türkiye’de var olan en büyük sanayi kuruluşlarında yabancı
ortaklı olmayan yok gibidir. Bunların ya büyük kısımları ya da
yüzde ellilerin altında yabancı (tekellerin) ortaklarındır.
Ülkede
kapitalizmin gelişme boyutu, „montaj-yerli“ ikileminde
tartışılması abesdir. Sorun, ülkede yabancı sermayenin
etkinliği ile ilgilidir. Yoksa, „montaj“ denilen sanayinin
sanayi olmadığı şeklinde bilimsel olmayan bir tartışma yürütmek
olmamalıdır. Ayrıca, Türk burjuvazisinin de dışarıda
yatırımları mevcuttur.52
Türk
burjuvazisi, ticaret burjuvazisi olmaktan çoktan çıkmıştır.
1920’lerden 1930-40’lara kadar ticaret burjuvazisinin yoğunluğu,
giderek azalmış ve sanayi burjuvazisine dönüşmüştür. Ticaret
burjuvazisinin sanayi burjuvazisine dönüşmesi de sermayenin doğal
gelişim seyridir. Türk burjuvazisi tekelleşmiştir. Kapitalizmin
karakteri gereği, büyük sermayenin tekelleşmeden ayakta kalması
doğasına aykırıdır. Koç, Sabancı, Çukurova, İş Bankası ve
daha onlarcası birer kapitalist tekeldir.
Emperyalist
tekellerin Türkiye’de nerelere yatırım yaptıklarının
istatistiklerini buraya almakta yarar var.
„Doğrudan
Uluslararası Yatırım Girişlerinin Sektörlere Göre Dağılımı
(Milyon $)
Sektörler
|
2002 | 2003 | 2004 | 2005 | 2006 |
Ocak-Temmuz
|
|
| 2006 | 2007 | ||||||
| Tarım, Avcılık ve Ormancılık | - | 1 | 4 | 5 | 5 | - | - |
| Balıkçılık | - | - | 2 | 2 | 1 | - | 2 |
Madencilik ve
Taşocakçılığı
|
2 | 14 | 75 | 40 | 122 | 68 | 217 |
| İmalat Sanayii | 110 | 448 | 214 | 788 | 1.867 | 924 | 1.914 |
| Gıda Ürünleri ve İçecek İmalatı 1 | 14 | 249 | 78 | 68 | 607 | 574 | 242 |
| Tekstil Ürünleri İmalatı | 10 | 8 | 14 | 183 | 27 | 10 | 27 |
| Kimyasal Madde ve Ürünlerin İmalatı | 9 | 9 | 39 | 174 | 602 | 142 | 231 |
| B.Y.S. Makine ve Teçhizat İmalatı | 13 | 17 | 8 | 13 | 54 | 43 | 23 |
| Elektrikli Optik Aletler İmalatı | 2 | 4 | 2 | 13 | 53 | 41 | 70 |
| Motorlu Kara Taşıtı , Römork | 33 | 145 | 35 | 106 | 63 | 27 | 50 |
| Mobilya İmalatı; B.Y.S. Diğer İmalat | - | 2 | 0 | 4 | 3 | 1 | 12 |
| Diğer İmalat | 19 | 14 | 38 | 227 | 458 | 86 | 1.259 |
| Elektrik, Gaz ve Su | 68 | 86 | 69 | 4 | 112 | 59 | 534 |
| İnşaat | 3 | 8 | 23 | 80 | 303 | 148 | 219 |
| Toptan ve Perakende Ticaret | 89 | 92 | 103 | 68 | 1.167 | 1.103 | 68 |
| Oteller ve Lokantalar | 0 | 4 | 1 | 42 | 23 | 10 | 12 |
| Ulaştırma, Haberleşme | 1 | 2 | 639 | 3.285 | 6.700 | 4.789 | 442 |
| Mali Aracı Kuruluşların Faaliyetleri | 260 | 51 | 69 | 4.016 | 6.957 | 391 | 7.259 |
| Gayrimenkul Kiralama ve İş Faaliyetleri | 0 | 6 | 3 | 29 | 93 | 54 | 370 |
| Eğitim Hizmetleri | 0 | 0 | 0 | 17 | - | - | - |
| Sağlık İşleri ve Sosyal Hizmetler | 5 | 23 | 53 | 74 | 265 | 156 | 17 |
| Diğer Top., Sos ve Kişisel Hizmet Faal. | 84 | 10 | 36 | 86 | 104 | 76 | 11 |
| Toplam | 622 | 745 | 1,291 | 8,536 | 17.719 | 7.778 |
11.065
|
Bu,
uzun ve ayrıntılı tabloda da görüldüğü gibi, emperyalist
tekeller, yatırımlarının önemli bir bölümünü „ulaştırma,
haberleşme ve mali“ alanlara yatırmıştır. Özellikle, mali
alanın içine giren, banka satın alma ve özelleştirmelere
yönelik ilginin yoğun olduğunu gösteriyor. Yani, kapitalist
tefecilik alanlarına ilgileri daha fazla. Evet, emperyalist tekeller
ülkeyi bir „vantuz“ gibi sömürüyor, ama bunu „yarı-feodal
üretim“den kaynalı artıklarla değil, artı-değer üretimden
kaynaklı birikimlere el koyarak yapıyorlar. Başka bir söylemle,
kapitalist üretim ve kapitalist ilişkiler ağı ve emperyalist
tefecilik üzerinden yapıyorlar.
Marx
ve Engels, serbest rekabetçi dönemde, burjuvazinin en geri ülkelere
makine götürmelerini, orada fabrika açmalarını, demir yolları
inşa etmelerini, kapitalizmin götürülmesi ve geliştirilmesi
olarak görür. Yine aynı şekilde Lenin, tekelci burjuvazinin
(emperyalizmin), o geri ülkelere sermaye ihraç etmesini, o
ülkelerde kapitalizmin geliştirilmesi olarak değerlendirir.
Elbette emperyalizm, kendine bağımlı bir kapitalizm geliştirir.
Ama, bunun adı da kapitalizmdir. Başka bir şey değil!
Söz
konusu broşürde yer alan; „Devrimin Yolu“ başlıklı bölümde
geçen, „Anamal sanayi“ denilen ve yarı-mamül mal üreten
sanayi“ üzerine de bir kaç söz etmek gerekiyor. „anamal
sanayi“den kasıtları yerli mal olsa gerek. Bunun üzerinde
durmaya gerek yok. Ancak, ortada bir sanayi var. Ve emperyalist
burjuvazi ülkeyi bu „sanayi“ aracılığıyla „soyup-soğana“
çeviriyor. Bu soyma işi, kapitalist ilişkiler ağı içinde mi
oluyor yoksa, emperyalist burjuvazi, „sanayi“ görüntüsü adı
altında buralarda feodal ilişkiler geliştirerek, feodal tarz da
bir üretim yapıp bizi mi kandırıyor? Yazarlara göre ikincisi
olmalı. Çünkü ortada bir „sanayi“ var ama, kapitalizm ve
kapitalist ilişkiler yok!!! Bu da, feodal ve kapitalist toplum
dışında yeni keşfedilen toplumsal bir yapının ekonomi tahlili
olsa gerek! Marksizm adına, Marksizm ancak böyle katledilebilir!
Her
kişi ya da siyasal gruplar, istediği gibi yeni toplum tipleri
keşfetmekte özgür oldukları gibi, Marx’ın belirttiği
toplumsal tipleri de kendi anlayışları temelinde
değerlendirebilirler. Bunda hiç bir sorun yok ve bunlara verilecek
yanıt daha farklı olur. Sorun, Marksizm adına Marx’ın görüşleri
çarpıtılmakla, bu yolla Marksist olunmaz ve buna sert bir şekilde
karşı çıkılmalıdır. Kendine Marksist diyenler, Marksizmin
ortaya koyduğu temel teorik görüşlerden hareket etmelidir. O
zaman daha ilerletici tartışmalar ortaya çıkar ve proletarya
devrimi için daha olumlu sonuçlar elde edilebilir. Oysa, ülkeyi
„yarı-feodal“ değerlendirenlerin hareket noktası, diyalektik
yöntemi, toplum incelemelerinde, onu yaşayan bir organizma yerine,
durağan bir organizma olarak ele aldıkları için, Marx’la bir
türlü anlaşamıyorlar. Kendileri belki kafalarındaki Marx’la
„anlaştıklarını“ varsayabilirler, ama, Marx’ın diyalektik
yöntemi onlarınkiyle hiç de uyum içinde değildir.
Partizan
ve de Sınıf Teorisi çevreleri, „ ülke yarı-feodal“ derken,
somut gelişmelerden hareket etmediklerini, sosyal gelişmeleri
açıklamaktan özellikle kaçındıklarını sıkça, yazının
içinde vurguladık. „Yarı-feodal“ ve „köylü temel güç“
diyen bir örgüt buralarda örgütlenir. Ve de eğer ülke bu
durumdaysa ister istemez örgütlenmenin ağırlığı köylülük
içinde olur. Ancak, bir çok yerde vurgulandığı gibi, „devrimin
temel gücü“ olarak değerlendiren siyasal yapıların, köylülük
içinde değil, esas (esas demek dahi eksik kalabilir) olarak
şehirlerde, işçi ve şehir emekçileri içinde örgütlendiklerini
söylemek subjektif bir saptama olmaz. Gerisi ise lafta kalıyor.
Kendi durumlarına bakarak ülkeyi değerlendirseler bile, ülkede
emek-sermaye çelişkisinin esas olduğunu rahatlıkla görebilirler.
Oysa, hiç bir alanda „yarı-feodal“ üretim ilişkilerine denk
düşecek bir örgütlenmeleri söz konusu değildir. Ne taraftarları
ne de üye ve kadroları „feodalizmin“ yüzünü dahi görebilmiş
değiller. Belki, 50 yaşın üstünde olanlar, çocukluklarında yer
yer feodal kalıntılara rastlamış olabilirler. Ancak, bugün hepsi
de kapitalist üretimin ve ilişkilerinin yakıcılığı altında
ezilmektedirler. Kendi gerçekliklerini bile ters göstermenin
gayretinin adı asla ve asla Marksizm olamaz. Bu tür anlayış
sahipleri, var olan somut durumu analiz etmek yerine, sosyal
gerçekliği yok sayan bir çaba içine girmişlerdir. Ve
anti-materyalist anlayışlarını da „Marksist“ bir anlayış
olarak adlandırmaya devam ediyorlar.
Diğer
bir yön ise, bu siyasal çevrelerin kapitalizme yükledikleri anlam
ve de ondan beklentileri Marx’ın Kapitali’nde olmayan şeyler.
Marx, kapitalizmin ne olduğunu öz olarak ortaya koyarken, Partizan
ve Sınıf Teorisi Dergileri ise, bununla yetinmiyor ya da Marx’ın
anlatımları onları ikna etmiyor. Çünkü onlar, kapitalizmi
bambaşka bir katagoriye oturtuyorlar. Kapitalizmi dört başı mamur
bir sistem olarak değerlendirdikleri („fabrika bolluğu“, „eşit
gelişme“, „makine üreten makine sanayi“ vb. gibi) ve böyle
bir beklenti içinde oldukları ortaya çıkıyor. Yani, kapitalizmi
toplumun en önemli modern özelliği olarak alğılıyorlar. Oysa
kapitalizm, toplumun ekonomik yapısından ve buna bağlı olarak
gelişen üst yapısından başka bir şey değildir. Kapitalizme
yüklenen yanlış özellikler, onların, Marx‘ı kavramadığı,
kavrayamadığını açığa çıkarıyor. Bu nedenle de, bu, onları,
kapitalist üretim ve ilişkilerini „yarı-feodal“
değerlendirmeye götürüyor. Marx’ın dediği, kapitalizmde, meta
üretiminin genel üretim biçimi halini alması ve çalışmanın da
bir meta haline dönüşmesidir. Türkiye’de var olanda budur.
Kendi yayın organlarında yazılanları dahi okusalar, orada
„yarı-feodal“ bir üretim ilişkisi değil, kapitalist üretim
ilişkisini rahatlıkla göreceklerdir. Bütün pazarların
uluslararası sermayeye derinlemesine açıldığını ve kapitalist
büyük tarımın alabildiğine geliştiğini yine kendi
yazdıklarından okuyacaklardır. Anlaşılan, yazdıklarının da ne
anlama geldiğinin farkına varmadan yazıyorlar…
„Makine
Üreten Makine Sanayi“
Makine
üreten makine sanayi“nden kast edilen; ağır sanayi ürünlerinin
üretilmesi ve üretim yapan makinelerin dışarıdan ithal edilmeyip
ülke içinde üretilmesidir. Bir ülkenin kapitalist sanayisinin
„bağımsız“ gelişmesi, makine üreten makinelerin
üretilmesiyle yakından ilgilidir. Serbest rekabetçi dönemde
gelişmiş kapitalist ülkeler, ürettikleri makineleri ihraç
ediyorlardı. Bugün de bu ihraç söz konusu, ancak emperyalizmle,
birlikte kapitalizmin bu özelliği de değişmiş, makine ihraç
etme ikinci plana düşerken, esas olarak sermaye ihracı ön plana
çıkmıştır. Emperyalist tekellerden alınan sermaye ile de makine
ve de yarı-mamul (işlenmiş) mal ithal edilmektedir. Türkiye’nin
de dışarıya makine ve işlenmiş ve yarı-işlenmiş mal ve
tüketim malları ihraç ettiği de bir gerçektir.
Ancak,
Türkiye’yi salt dışarıdan makine alan bir ülke olarak görmek,
gelinen aşamada doğru bir değerlendirme değildir. Evet, gelişmiş
makineler, yüksek teknoliji ürünlerinin bir kısmı yine
emperyalist ülkelerden getiriliyor. Ne var ki, Türkiye’de
makineleşme artmış ve gelişmiştir. Bir çok büyük sanayi
fabrikaları mevcuttur. Sanayi üretimin artışı, makineli üretimin
artışıyla doğru orantılıdır. Bunu, sanayinin GSMH içindeki
oranı ile de anlayabiliriz. Ayrıca, ihracat ürünleri içinde
sanayinin oranıyla da anlaşılabilir. Türkiye salt tarım ürünleri
ihraç eden bir ülke değil, giderek ağırlığı sanayi ürünlerine
kaymış olan bir ülkedir. Ayrıca, Türkiye ekonomisinin
gelişmişlik sıralamasında, G20’ler içinde, 16-20‘ci
sıralarda yer aldığı da göz önünde tutulmalıdır.
DPT
ve TC Merkez Bankası’dan kısa bir veri sunalım:
Ana
Sektörlerin GSYİH'deki Payları (%)
|
||||
| 1980 | 1990 | 2000 | 2006 | |
| Tarım | 26 | 17 | 14 | 9 |
| Sanayi* | 25 | 32 | 29 | 31 |
| H izmetler | 49 | 51 | 57 | 60 |
Tablo:9
*Uluslararası
verilerle uyumlu olması için inşaat sektörü sanayi içerisine
dahil edilmiştir
Sanayi’nin
GSMH içindeki payı sürekli artış gösterirken, tarımın payı
ise sanayiye ters orantılı şekilde düşmektedir. İhracat ve
ithalatda da sanayi ürünlerinin payı artarken, tarımın payı
ise grerilere gitmektedir.
OECD’nin
verilerine göre ise;
„ … sanayi
sektörünün 2006’da GSYH içindeki payı (İmalat
Sanayi/madencilik ve elektrik, gaz, su toplamı olarak) % 26,1 olarak
veriliyor.“55
„Montaj“
ya da „yerli malı“ sanayi olsun, Türkiye‘de kapitalizmin
geliştiği, makinalaşmanın arttığı, meta üretiminin
yayğınlaştığı ve bunlara bağlı olarak da çalışan
ücretlilerin sayılarında artış gösterdiği gerçeği söz
konusudur. Ayrıca, Türkiye „az gelişmiş bir kapitalist ülke
değil“, dünya genel ortalamasına göre orta düzeyde kapitalist
gelişime sahip bir ülkedir.
Aşağıdaki
verilerde, en gelişmiş kapitalist ülkeler ile Türkiye’de dahil
bazı ülkelerin karşılaştırması yer alıyor.
GSMH’nın Ülkeler bazında Sektörel Dağılımı |
|||||||||
Tarım (%) |
Sanayi (%) |
Hizmet (%) |
|||||||
1980 |
1990 |
2004 |
1980 |
1990 |
2004 |
1980 |
1990 |
2004 |
|
Dünya |
7 |
6 |
4 |
38 |
33 |
28 |
56 |
61 |
68 |
ABD |
14 |
2 |
1 |
34 |
28 |
22 |
53 |
70 |
77 |
Euro bölgesi |
4 |
4 |
2 |
37 |
33 |
27 |
59 |
63 |
71 |
Japonya |
4 |
3 |
1 |
42 |
39 |
31 |
54 |
58 |
68 |
Polonya |
- |
8 |
3 |
- |
50 |
33 |
- |
42 |
64 |
Macaristan |
19 |
15 |
3 |
47 |
39 |
31 |
34 |
46 |
66 |
Türkiye |
26 |
18 |
13 |
22 |
30 |
22 |
51 |
52 |
65 |
Çin |
30 |
27 |
13 |
49 |
42 |
46 |
21 |
31 |
41 |
Kore |
15 |
9 |
4 |
40 |
42 |
41 |
45 |
50 |
56 |
Hindistan |
38 |
31 |
21 |
26 |
28 |
27 |
36 |
42 |
54 |
Brezilya |
11 |
8 |
10 |
44 |
39 |
38 |
45 |
53 |
52 |
Kaynak: Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Gelişim Göstergeleri56 |
|||||||||
Tablo:10
Bu
tabloyu vermekteki amacımız, ABD, Japonya vb. emperyalist ülkeler
ile Polonya, Brezilya, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerde
sanayinin GSMH içindeki paylarının bir birine yakın olduğunu
görmek içindir. Genel bir eğilim olarak, GSMH içinde tarımın
payı azalıyor. Sanayinin katkı payında da düşme eğilimi
gözükürken, hizmetlerin katkı payında artış eğilimi
devamlılığını korumaktadır. Bu da, emperyalist tefeciliğin bir
göstergesi olarak ele alınmalıdır. Buna bağlı olarak, genel
anlamda dünya da, istihdamın tarımdaki payı azalırken, buradan
imalat sanayine ve hizmetlere kaymaktadır. Türkiye’de de durum
böyledir.
Ekonomik
gelişmenin siyasal bir yönü de söz konusudur. Ekonomisi zayıf
bir ülkenin, sisyasal etkisi de zayıf olacaktır. Türkiye’nin
1980’lerin sonlarından itibaren, kendi bölgesinde ve uluslararası
alanda etkinliği de küçümsenmeyecek oranda artmıştır. Bu
siyasal etkinliği, salt emperyalizme bağımlılıkla açıklama
eksik kalır, ekonomik gelişmesini gözardı eder. Siyasal
etkinliğin (Avrupa, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun kesiştiği
noktadaki jeo-politik konumuda gözönünde bulundurulursa) ekonomik
gelişmeye paralel bir şekilde geliştiği görülmeli ve Türk
egemen sınıfların bölgede „kabadayılanması“, ekonomisinden
ayrı düşünülmemelidir. Sermaye her zaman büyümek ister. Bu en
küçük bakkalından en büyük tekeline kadar böyledir. Kendi
egemenlik (pazar) alanlarını genişletmek için yoğun çaba
harcarlar. Bazan, bu, savaşlarla yürür, bazan ise barışçıl bir
şekilde… Daha doğrusu, sermayenin büyüme eğilimi, egemenliğini
geliştirmek için iki aracı da yerine göre kullanmaktan kaçınmaz.
Bütün bunlara rağmen, Türk burjuvazisinin gücü de sınırlıdır.
O hala emperyalizme bağımlı ve ona rağmen, onun çıkarlarına
ters düşebilecek şeyleri yapması beklenmemelidir.
Günümüz
Köylülüğünün Durumu
Başta
da belirttiğimiz gibi, kitabın esas konusu sosyo-ekonomik yapıyı
incelemek olmadığı için, tartışılan konu bağlamında kısaca
da olsa bu sorunun ele alınışı ve peşinden ise hala çok
güvenilen ve hala „devrimin temel gücü“ olarak ele alınan
köylülüğün günümüzdeki genel durumuna da kısaca değinmekte
yarar var. Buraya köylülüğü, „devrimin temel gücü“ olarak
değerlendiren siyasetlerin, bu konuyla ilgili, en son (en taze)
görüşlerini aktarmaya çalışacağız.
Ne
Türk ne de Kürt köylüsü ve genel anlamda söylersek, çeşitli
milliyetlerden Türkiye köylüsü, ne feodal ne de yarı-feodal
üretim ilişkileri içinde değildir. Bütünüyle kapitalist üretim
ağı içine sokulmuştur. Türkiye’deki kapitalizmin gelişmesine
koşut olarak, köylülük her geçen gün azalmış ve şehir nüfusu
artmıştır. Bu bağlamda, ülkemizde topraksız köylü olmasına
karşın, bu çelişme tali duruma düşmüş, köylülüğün esas
çelişkisi, genel hasıladan payına düşenin her geçen gün
azalması olmuştur. Yani, genel bir yoksullaşma söz konusudur.
Tarımda işçi olarak çalışanların sorunu ise açıktır. Onlar,
işçi sınıfının safında ve çelişkileri ise emek sermaye
çelişmesidir. Yani, iş güçlerini patrona sattıkları süreç
içinde üretiklerinin bir kısmına artı-değer olarak patron
tarafından el konulmasıdır. Bunun çözümü ise sosyalizmdir.
Tarım işçisi ile büyük bir fabrikada çalışan işçinin
sorunları ve çelişmeleri aynıdır.
Tarım’da
istihdamın yaklaşık olarak 8-9 milyon arasında olması, bunun
bütünüyle küçük üreticilerden teşkül ettiği anlamına
gelmiyor. Önemli bir kısmı tarım işçisi olarak çalışmaktadır.
Bir kısmı ise küçük üretici durumundadır.
Türkiye
köylüsü, üretimdeki yeri ve nüfusun genel bileşimi açısından
devrimin temel gücü değildir. 1950’lerden önce bu doğru
olabilirdi. Ancak, 1950-1960’lı yıllardan sonra bunun böyle
olmasının ekonomik temeli ortadan kalkmıştır.
1970’lerin
ortalarına kadar, köyden söz edildiğinde, köylülerin genel
talepleri içinde, „yol, su, elektrik ve okul“ vardı. Yol, su,
okul talepleri türkülere konu olmuştu. Bugün ise, bu taleplerin
yerini „öğrenci olmadığı için okulumuz kapandı“ almıştır.
Köylüler ile beraber öğrencilerde köyleri terk etmişlerdir.
Ulaşım sorunu ise, artık salt kara yoluyla değil, havadan
yapılmaktadır. Neredeyse „her ilde bir hava alanı var“ demek
pek yanıltıcı olmayacak. Hava alanları, salt askeri amaç için
değil, sivil taşımacılıkta böyle bir talep olduğu için
açılmaktadır. Şehirler arası otobüs şirketlerin en büyük
rakipleri yolcu taşıyan uçak şirketleri olmuştur.
Yazının
içinde de yer yer belirttiğim gibi, Türkiye’de şehirleşme
oranının her geçen gün artması ve özellikle de metropol
anlamında, büyük şehirlerin çoğalması, köyden şehirlere
göçün devam etmesini, topraksız ve az topraklı köylülerin
şehirlere dolarak sanayinin yedek ordusu durumuna gelmesi anlamına
geliyor. Köyden şehire bu göç akını, kapitalizmin gelişimine
koşut olarak devam edecektir, ta ki, köylülüğün genel nüfusa
oranı % 5’lerin altına düşene dek.
Bu
sorun, bu bağlam çerçevesinde, bütünsellikle bir şekilde ele
alındığında, devrimin temel sorunu; toprak sorununu çözmek
değil, emek sermaye çelişmesini çözmek ve buna bağlı olarak da
toprak sorunun ve diğer sorunları çözmek olabilir. Şu anda
ülkemizdeki ekonomik ve siyasal sorunların ortaya çıkardığı
çelişkileri demokratik devrimle değil, sosyalist devrimle
çözülebilir. Bu veriler ışığında demokratik devrimi dayatmak,
toplumsal çelişmelerin gerisine düşmek olacaktır.
Ülkemizde
var olan en önemli sorunlardan biri de ulusal sorun ve bu ulusal
sorunun esasını da Kürt sorunu oluşturmaktadır. Bu sorun, özünde
demokratik bir sorun olmasına karşın, kapitalizmin emperyalizme
evrilmesiyle beraber proletaryanın omuzlarına binmiş ve sosyalist
devrim içinde çözülebilecek bir sorun haline gelmiştir.
Ülkemizin emperyalizme bağımlı olması da, devrimin özünü
demokratik kılmaya yetmez. Bu da, sosyalist devrimle çözülebilecek
bir sorundur. Kısacası, bütün sorunların, yani sosyal ve
sınıfsal çelişmelerin ana kaynağı emek-sermaye
(proletarya-burjuva) arasındaki çelişmenin çözümünde
düğümlenmektedir.
Türkiye’yi
yarı-feodal olarak değerlendiren Partizan ve Sınıf Teorisi adlı
dergi çeverelerinin, bu konuyu ispatlayacak ya da açıklayacak her
hangi bir araştırmaları söz konusu değildir. Genel ve oldukça
yüzeysel anti-MLM bilimsel değinmelerin dışında, ortaya
koydukları bir şeyler yok. Gelişmeleri görmüyor değiller. İşin
farkındalar. Ama bunu açıklamaya ise bir türlü yanaşmıyorlar.
Çünkü, bunu doğru olarak ortaya koydukları anda, temel bazı
argümanları terk etmek durumunda kalacaklar. Bu nedenle de,
anti-marksist bir konumda kalmayı daha yeğ görüyorlar. Bu durumda
onların bir sağ bir sola savrulmasını, teoride eklektizme
düşmelerini kaçınılmaz kılıyor.
Buraya,
bunların, çok önemsediklerini söyledikleri köylülükle ilgili
nadir yazılarından bazı alıntılar aktararak ne düşündüklerini
öğrenelim. Hemen eklemek gerekiyor; köylülüğü devrimin temel
gücü olarak değerlendirenlerin, genel siyasal yazıları içinde
köylülüğe düşen yazı payı % 5’in altında olduğunu
söylemenin, yanlış bir saptama ya da „art niyetli“ bir
yaklaşım olduğu kanısında değiliz. Dergi ve gazetelerinde daha
çok işçi sınıfı ve şehirlerde yaşayan diğer emekçilere yer
veriliyor. Bunun böyle olması, niyetten öte, somut koşulların
kendi gerçekliğidir.
„Şu
an irdelemeye çalışacağımız sorunun –diyorlar-, köylülüğün
ortadan kalkması, köylülükteki farklılaşmanın tamamlanması ya
da yarı-feodalizmin tasfiyesi olmadığı açıktır.“57
Yazının
başlığı ise; „Köylülüğün Geçirdiği Değişimlere Genel
Bir Bakış“. Ancak, yazar, daha baştan noktayı koyuyor. Kendine
ve okuyucuya bir kırmızı çizgi çekiyor: „Başlığa bakmayın,
değişen bir şey yok. Her şey olduğu gibi yerinde duruyor.
Değiştiğini sandığınız şeyler sanal alemde gördüğünüz
şeylerdir“, demeye getiriyor.
Yazıdan
aktarmalara devam edelim:
„Türkiye’de
köylülüğü incelerken, Osmanlı’dan devralınan feodal üretim
yapısı ve eşitsiz toprak dağılımı başa konulmalıdır. Çünkü
bugüne dek ülkemizde, ne gerçek anlamda bir toprak reformu ne de
köklü bir dönüşüm veya devrim yaşanmamıştır. Bu da
geçirdiği süreç içerisinde Türkiye kırsalında yarı-feodal
ilişkilerin oluşmasından öteye sonuç doğurmamıştır.“58
Bu
alıntıda anlatılmak istenen açık: Osmanlı’dan buyana değişen
bir şey yok. Osmanlı‘dan kalma yarı-feodal ilişkiler olduğu
gibi devam ediyor. TC‘nin kuruluşundan sonra ise pek bir şey
değişmemiş. Kapitalizmin gücü feodalizmi alt etmeye yetmemiş.
Çünkü „devrim“ ya da „toprak reformu „ olmamış, vb. vb.
Başka
şeyler bir yana, 1914 (Osmanlı dönemi) yılında aktif nüfusun %
82’si tarım kesiminde çalışyordu.59
TC’nin kuruluşunun ilk yıllarında ise bu oran iki puan daha
düşmüştür. Yani % 80. Bugün ise bunun yüzde yüz tersi bir
durum mevcut. Ne var ki, yarı-feodal değerlendirenlerin buna
yönelik doyurucu açıklamaları söz konusu değil.
Adı
geçen yazıdan aktarmalara devam edelim;
„1970’li
yıllar Türkiye tarımında daha yoğun makineleşme ve kimyasal
girdi artışlarına paralel üretimde ve kar oranlarında artış da
getiriyordu. Bu sayede, teorik olarak ülke ekonomisi gelişirken
artan GSMH’de tarımın payı azalması gerekirken, tarımın
GSMH’ye katkısı hala % 40’lar düzeyinde bulunuyordu. Tabi ki
bu durumun diğer tamamlayanı sanayi üretiminde ciddi bir
gelişmenin olmayışıydı. Ağırlık tarımsal üretimdeydi.“60
(agd, sf. 68)
Bu
neyi gösterir, tarımın feodal olduğunu mu kapitalist olduğunu
mu? Elbette kapitalizmin tarımda egemen olduğunu. Yani, tarımda
uzmanlaşmayı, meta ekonomisinin hakimliğini. Ne var ki, yazar,
buradan yarı-feodal üretim ilişkilerin daha ağır bastığına
kanıt olarak sunmaya çalışıyor. Oysa, kendi kendisiyle
çelişiyor. O, tarımdan feodalizmi anlıyor. Tarım varsa feodalizm
var demeye getiriyor.
Yazıdan
aktarmalara devam edelim:
„1960’larda
hala % 40’lar düzeyinde olan tarımın GSMH’ye oranı, 1980
yılında % 25’e, ilerleyen yıllarda ise çok daha gerilere
düşecekti. 80’li yıllar göçün en yoğun yaşandığı yıllar
olarak kırsal nüfusun şehir nüfusu karşısında hızlı bir
gerileyişine tanık olacaktı.“
Bu
tür değişimler olmasına karşın, aynı yerde şunlarda
söyleniyor:
„Tarımsal
üretimdeki tüm bu gelişmelerin kırsal yapıda ve üretim
biçimlerinde köklü bir değişiklik yaratması yine söz konusu
değildi.“61
„Bu
noktada, emperyalizmin şekillendiriciliğinde gerçekleşen
değişimleri kırsal alanda kapitalist üretim biçiminin hakimiyeti
olarak sunan görüşlerle araya temel önemde ikinci bir çizgi
çekmek gerekiyor“62
Yazının
mantığı ve içine düştüğü çelişkiyi, daha doğrusu
dogmatizmi iyi görebilmek için bir kaç aktarma daha yapmakta yarar
var.
„1980
yılında % 25 olan tarımın GSMH’deki payı, 2000 yılına
gelindiğinde yüzde 13.1’e, 2005’te ise yüzde 11.5’e doğru
hızlı bir gerileme yaşanmıştı.
„2000
yılında tarımın istihdamdaki payı % 36 iken, 2005 yılında bu
oran % 29.5’e gerilemiştir“
„Tarımda
çalışan sayısı 1980’de 9.5 milyon iken 2000 yılında bu rakam
8.5 milyona, 2006 yılında ise 6.8 milyona düşmüştür.
„1970’te
nüfusun yüzde 71.3’ü köylerde, yüzde 28.7’si kentlerde
yaşarken, gerçekleşen göçlerle 1980’de kent nüfusu yüzde
35.9’a, 90’da yüzde 51.3’e ve 2004’e gelindiğinde yüzde
60.3’e çıkmıştı. Bugün kırsal nüfus daha da gerileyerek
yüzde 35 seviyelerine düşmüş durumda. Sadece 2004-2005 döneminde
yalnızca bir yılda yaklaşık 1.3 milyon kişinin kırsal
alanlardan kopması yaşanmıştır.“63
Yazının
sonlarına doğru verilen veriler de, ne yazık ki, yazarı
doğrulamıyor. Bütün bunlar, bir değişim ve bu değişimin
sosyal pratikte bir adı olmak zorundadır. Ne var ki, yazar, bu adı
koymaktan alabildiğine kaçınarak dogmatik ve ülkemizin Narodniği
olarak kalmakta direniyor, bu değişimler bize „vız gelir“
anlamına gelecek sözlerle yazıyı bitiriyor. Ve bu yazının adı
da „kısa bir araştırma“ yazısı oluyor. Böyle bir yaklaşım,
bilimsel bir yaklaşım ve Marksist bir yöntem olmadığı gibi,
gelişmeleri açıklama ve MLM bir yorum getirme yerine, gelişmeleri
görmezden geliyor. Bu tür gelişmelerin toplumsal ifadesinin ne
olduğunu ve sosyal alanda ne gibi sonuçlar doğurduğunu ortaya
koymaktan kaçınıyor. Doğal olarak da, kendisi ile Marksizm
arasında diyalektik bir yöntem bağı kurmakta zorlanıyor. Kendi
deyimiyle söylersek; Marksizmle kendi arasına „temel önemde
ikinci bir çizgi“çekiyor. Bunun daha açıklayıcısı,
Marksizmin üzerine kalın bir çizgi çekiliyor. Ne yazık ki,
yazarın, bunun farkında olup olmadığını bilemiyoruz.
„Yarı-feodal“
değerlendirmelerinde ısrar edenler, istatistiklerin sosyal
yaşamdaki dilini ya doğru okuyamıyorlar ya da doğru okumak
istemiyorlar. İstatistikler salt matematiksel veriler değildir.
Onlar, sosyal yaşamın rakamlaştırılmış halidirler. Bu anlamda,
rakamlara da haksızlık edilmemeli. Onlarında dili ve ifade
ettikleri bir şeyler var!
Ve
biz buraya Lenin‘in şu sözünü bir kere daha aktarmakta yarar
görüyoruz:
„Bir
öğretinin en üst ve tek ölçütünün gerçek toplumsal ve
ekonomik gelişme sürecine uygunluğu olduğu yerde, dogmatizm
olamaz“. Ne var ki , bugün, hala Türkiye’yi „yarı-feodal“
değerlendirenlerin böyle bir dertleri olmadığı için, dogmatik
kalmakta da kendileri açısından bir sakınca görmüyor olmalılar.
Ülkemizde
son 40 yıldır toprak işgalleri olmadı. En son 1970’lerin ilk
iki yılında bazı bölgelerde toprak işgalleri64
olsa da, (ki, bunlarda genel mücadele içinde çok sınırlı bir
yer tutarlar) daha sonra böyle hareketler gündeme gelmedi. Bunun
nedeni, köylülüğün farklılaşmasında ve küçük üretimin
yoğunluğunda aramak gerekiyor. Burjuvazi bunu, köyden şehre göç
olgusuyla önleme yolunu seçti. Çünkü, sadece topraksız köylüler
değil, az topraklı köylülerde şehirlere akın etti. Toprak
işgallerinin zemini, Kürdistan’da daha yoğun iken, buralarda
devletin yoğun baskısı ve ezilen ulusa mensup köylülerin
bulunması, sorunu ezen ulus-ezilen ulus çelişkisinin artmasına
kaydırdı. Yani, sınıfsal çelişmeleri geri plana itti. Kürt
köylüsü, topraksızlığı ve ezilmişliği, ezilen ulusa mensup
olmasında aradı (ki, bunun önemli bir rolü var). Ezen ulus
baskısının varlığı, ezilen ulusa mensup toprak ağalarına
karşı öfkeyi ya da bunlar ile köylüler arasında var olan
çelişmeyi geri plana iterek, ezen ulus-ezilen ulus çelişmesini
öne çıkardı. PKK hareketinin güçlenmesinin ve büyük bir
destek almasının esas nedeni budur. Bu çelişki, bugün de
varlığını sürdürmektedir. Devlet, Kürt köylülerini şehirlere
göçe zorlayarak ezilen ulus çelişmesini zayıflatmayı denemesine
karşın, bu çelişme şehirlere taşındı.
Bir
hareketi ortaya çıkaran şey, o hareketi doğuran çelişmelerdir.
Çelişme olmadan hareket olmaz. Toprak işgalleri ya da devrimci
köylü hareketlerini ortaya çıkaracak sosyal ve siyasal olgu da,
böyle hareketleri doğuracak çelişmelerin varlığıdır. Bugün,
TKP/ML ve MKP‘ye destek veren (çok az sayıda) köylüler,
genelde, Kürt kökenli ya da alevi kökenli Türk köylülerdir. Ve
bunlar, topraksız olmasından çok, küçük üreticiler ve devlet
tarafından mezhepsel ya da ulusal kimliklerinden dolayı ezilen
kesimlerdir. Elbette, yoksullukta bunun içindedir. Türkiye’de
küçük üretici köylüler, topraksız köylülerden sonra gelen en
yoksul kesimleri oluşturur. Fakat bunların kısmen de olsa bir
umudu vardır. Toprağını en iyi şekilde değerlendirmek ya da
şehirlerde geçimini sağlayacak bir iş umudu. Bu umutları ortadan
kalkmadan devrime aktif destek vermeleri ya da gerillaya kitlesel
katılımları pek olası değildir. Kürt köylüsünün ise, derin
ekonomik çelişmelerinin yanında ulusal çelişmesi mevcut. Ulusal
çelişme, onların gerillanın (PKK) safına aktif katılımını
sağlamıştır.
Bugün
ise, Kürt köylüsü şehirlere göçe zorlanarak hem
mülksüzleştirilmiş ve hem de işçileştirilmiştir. Gelinen
aşamada, 1980’lerin başındaki bir Kürt köylüsünden söz
etmek olası değildir. Kürt köylüsü şehir emekçisi ve işçisi
olmuştur. PKK’nın esas tabanı da köylerden şehirlere taşınmış
ve bugün şehirlerdeki Kürt işçi ve emekçileri’nin önemli bir
bölümü PKK’ya destek vermektedir.
Sonuç
olarak, günümüz Türk köylüsü kapitalist üretim ilişkileri
ağı içindedir. Yoksul köylülük, düzene karşı bir tepkisi
oluyorsa da bu temelde olmaktadır. Yani, silaha sarılma, gerillanın
temel gücü olma şeklinde değil, işçi sınıfının mücadelesine
bağlı olarak, onun yanında saf tutabilecektir. Esas çelişkisi
ise, feodal toprak ağalarıyla (artık böyle bir sınıf Türkiye’de
yoktur) değil, devlet ve kapitalist sermaye ile çelişkisi vardır.
Bu çelişki, esas olarak, emek sermaye çelişkisidir. Taban
fiyatların düşük, üretim girdi fiyatlarının yüksek
tutulmasının yanı sıra her geçen gün toprağından koparılarak
mülksüzleştirilmesi, onun esas çelişkilerini oluşturmaktadır.
Küçük
köylü üretiminin varlığı devasa kapitalist üretimin varlığına
terstir. Büyük fabrikaları yaratarak devasa üretimleri
gerçekleştiren ve onun üzerine kurulu olan kapitalizm, toprakları
da birleştirir. Bu anlamda, kapitalizm, küçük toprakların sahibi
olan küçük köylülüğü de mülksüzleştirir ve böylece küçük
küçük parçalara bölünmüş toprakları birleştirir. Ve küçük
köylülüğün elindeyken küçük üretim alanları olan o
topraklar artık kapitalisttin elinde dev üretim kompleksleri haline
dönüştürlür. Türkiye’de olan da budur. Küçük köylü
üretimi her geçen gün ölüyor ve giderek yok denecek düzeye
gelecektir. Kapitalizmin eğemenliğinde böyle bir gelişim seyrinin
olması, kapitalist üretim ve üretim ilişkilerinin bütünsellikli
karakteristiği gereğidir.
Kapitalizm,
küçük mülklere, kapitalist tüketimi kitlelere yaydığı ve
götürdüğü ölçüde müsade eder. Onlarda zamanla yok
olmaktadır. Devasa üretimin tüketildiği devasa tüketim
merkezleri her yeri kaplamaktadır. Bakkallara hayat hakkı
kalmamıştır.
Burjuvazinin
istatistikleri içinde kitlelerin acıları yoktur. Onların
istatistiklerinde, yalnızca ve yalnızca sermayenin birikimi,
genişlemesi ve büyümesi vardır. Bu nedenle, köylülüğün acı
çekerek mülksüzleştirilmesi, burjuvazinin vicdanlarında acı
yaratmaz. Olsa olsa, halk arasındaki yaygın bir söylemle
vurgularsak; „cüzdanlarında şişme yaratır,“
Bir
Nostalji Olarak Feodal Toprak Ağaları Sınıfı
Sınıf
Teorisi adlı dergide yer alan, „Kongre Raporlarının Açılımı“65
başlıklı bir yazıda, Türkiye köylüsü ile ilgili bir kaç
sayfalık bir „değerlendirmeye“ yer verilmiş. Ancak, bu, yeni
olan bir şey olmaktan öte, eskiyi tekrarlamanın, yüzeysel ve
somut gerçeklerden uzak teori oluşturmanın taktiğinin devam
ettirilmesi olarak göze çarpmaktadır. ST, köylüyü bilimsel
olarak incelemeye kesinlikle yanaşmıyor. Bundan adeta bilinçli
olarak kaçınıyor.
Buraya,
„Sınıf Teorisi“ (ST) dergisinin „Teoride Doğrultu“ (TD)
dergisi ile tartışmasından, „yarı-feodal“ ilişkilerden ne
anladıklarını, köylülüğe nasıl baktıklarını daha iyi
anlamak için bir kaç alıntı aktarmakta yarar var. Çünkü, bu
konuyla ilgili daha sonraki süreçte başka yazıları (varsa da ben
bilmiyorum) olmadığından, kısaca da olsa ne söylediklerini
öğrenelim.
„Bu
ülkeye kapitalizmin girişi yaklaşık 200 yıllık bir süreci
kapsar ama bu ülkede hala da güçlü bir şekilde ağalık sömürüsü
ve köylülük sınıfı mevcuttur.“66
“Biz
bu ülkede onlarca toprak ağasının varlığından söz ettiğimiz
gibi, onlarca “büyük toprak sahibi”nden de söz ediyoruz. …
Ancak biz TD gibi “büyük toprak sahipleri” diye ayrı bir
sınıftan söz etmedik-etmiyoruz. Biz toprak ağaları sınıfından
söz ediyoruz. …
“Tabii
ki toprak ağasının dayandığı esas sömürü biçimi toprak
rantı ve köylüleri sömürmesidir. Fakat günümüzde ağaların
fabrika-işçi emeği üzerinden sömürü yapması da mümkündür.
Böyle toprak ağaları ülkemizde oldukça fazladır.”67
Amacımız,
ST’nin bu konudaki görüşlerini bütünlüklü değerlendirmek
olmadığından, , genel yaklaşımlarına -konuyla bağlantılı
olduğu kadarıyla- kısaca değineceğiz.
Sınıf
Teorisi’nden aktarılan alıntılarda da görüldüğü gibi,
Türkiye’de güçlü bir “ağalık sömürüsü” ve “köylülük
nüfusu” olduğundan söz ediyorlar. Güçlü bir köylülüğün
–sayısal anlamda- varlığı kabul edilebilir. Çünkü günümüzün
(yıl 2012) verilerinden hareket edersek, yaklaşık olarak nüfusun
üçte birine yakınını köylülük oluşturmaktadır. Ancak “güçlü
bir ağalık -yani feodal ağalık- sömürüsü”nden söz etmek,
cahil cesareti değilse, bilimsel cesaret isteyen bir iddiadır.
Böyle bir iddiayı ileri sürebilmek için bu konuyla ilgili olarak
güçlü verilerle meydana çıkıp bağırmak gerekiyor. İddiayı
destekleyecek güçlü veriler ortaya konmadan bu tür savların
ileri sürülmesi, gerçekçi bir yaklaşım olmadığı gibi, ne
okuyucuyu ne de bu iddiayı öne sürenleri ikna etmiş olur. Sadece
tez olarak ortaya sürüp, sosyal yaşamdan çıkarılan somut
verilerle desteklenmediği sürece, yüzeysel ve sübjektif
soyutlamanın somutla bir ilişkisinin olabileceğini söylemek
Marksist bir yaklaşım olamaz. ST’nin bu konudaki yaklaşımı
bütünüyle yüzeysel ve salt iddia düzeyinde kalmıştır.
Kendisine yönelik, –bu konuyla ilgili- getirilen eleştirileri,
“oportünist, revizyonist, troçkist” savlar diyerek geçiştirmeyi
esas almıştır. Başkalarının getirdikleri istatistikleri
görmezden gelmiş ya da hiç dikkate almamıştır.
“Güçlü
feodal toprak ağalığı sömürüsü” var diyenlerin bunu
istatistiki olarak ortaya koymaları ve bunun ekonomideki yerini
açıklamaları gerekir. İstatistik verileri kullanmadan
“yarı-feodal” demek, hiç bir şey ifade etmez ve anlamsız
sözcükler yığını olarak kalır.
Öte
yandan “ .. güçlü .. köylülük sınıfı vardır” demek,
yarı-feodalliğin varlığını ispata yetmez ve onun varlığının
verisi de değildir. Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte birinin ya
da ST’nin verilerinden hareket etsek bile, % 35’ni köylülük
oluştursa bile, bunların bütününün yarı-feodal ilişkiler
içinde olduğu söylenebilir mi? ST‘nin, köylülük deyince,
aklına yarı-feodallik geliyor olmalı ki, “güçlü köylülük
sınıfı” var derken, kapitalist üretim ilişkileri içinde olan
köylülük sınıfı aklına gelmiyor.
ST,
köylülük nüfusunun her geçen gün azaldığını kabul ediyor.
Ancak, cumhuriyetin kuruluşunda köylülük nüfusu % 80
civarlarında iken bugün % 23’ler civarında ya da kendi
rakamlarıyla „% 35“ olması onun için hiç bir anlam ifade
etmiyor. Yarı-feodal yapı aynen devam ediyor. Kapitalist ilişkiler
belirleyici hale gelmiyor. Ne var ki, dergilerinde feodal sömürüyü
istatistiki olarak da ortaya koyamıyor. Buna karşın, kapitalizmin
egemen olduğunu söyleyenler ise istatistiki verileri rahatlıkla
oraya koyup onun üzerinden yorum yapıyorlar. ST’de böyle bir
yöntem yok. O, verileri yok sayıp görmezden gelmeyi yeğliyerek,
kaçak dövüşmeyi tercih ediyor.
Sınıf
Teorisi’nden bir örnek:
“Feodal sömürünün
diğer biçimlerini (tefeci, tüccar, şeyhlik, tarikatçılık vb.
üzerine kurulu) bir kenara bırakalım, onlarca büyük toprak
ağasının yaşadığı, hem de esas olarak köylüleri sömürerek
varlığını sürdürdüğü bir ülkede insanın toprak ağaları
sınıfından söz etmemesi politik körlükten öte yorumlanamaz.
Bir dönem parlamentoda milletvekili olan ve daha sonra kavgada ölen
F. Şehanlıoğlu (Urfa-Viranşehir büyük toprak ağalarından ve
aynı zamanda şeyhtir.) N. Cevheriler, Zeydanlar, Sedat Bucaklar, A.
Gürpınarlar (hem şeyh hem ağa), A. Septioğulları, Erzincan
Çarekan aşireti ağası Hüseyin Şahin ve devamcıları Kamuran
İnanlar, Sazaklar, Ensarioğulları, Adana-Kozan Arslanlı68
köyünün ağaları, Diyarbakır-Bismil’in Sinanlı köyü ağası,
Ege’de, Karadeniz’de üzüm ve fındık üreticilerini sömüren
büyük tefeci tüccarlar, molla ve tarikat şeyhleri kadar hepsi de
feodalizmin ekonomik ve siyasal temsilcileridir.”69
Orta
da bir toprak sahibi sınıfları mevcut, ancak günümüz Türkiye
ve Kuzey Kürdistan’ın da feodal toprak ağalığı sınıfının
varlığından söz etmek, salt söz de kalan, ama somut gerçeklikle
ilgisi olmayan bir iddiadır. ST, “toprak ağaları” diye
saydıkları isimlerin bazılarının geçmişin feodal Kürt toprak
ağaları olduğu ve bir çoğunun da aşiret reisi olduğu doğrudur.
Bugün ise, ST’nin adlarını sıraladığı bu isimler, sınıf
değiştirerek toprak sahibi kapitalistler70
ya da fabrika sahibi patronlar olmuş ya da bir kısmı “züğürt
ağa” durumuna düşmüştür. Ayrıca, Kürdistan coğrafyasında
bu sayılan isimlerin şu veya bu oranda belirleyiciliği olması,
Türkiye kapitalizmi üzerinde söz sahibi oldukları anlamına da
gelmez. Ve daha da ileri gidelim, bunların hepsinin feodal toprak
ağaları olmaları dahi, Türkiye’de kapitalizmin egemen olduğunu,
belirleyici olanın kapitalist sermaye olduğu gerçeğinin üstünü
örtmeye yetmez.
Günümüz
Türkiye’sinde (Kuzey Kürdistan’da dahil), hacı-hoca,
şeyh-aşiret reisi, pir-dede vb. artık feodal sistemin ürünleri
olmaktan çıkmışlardır. Bu sıfatlar, kapitalizm öncesi üretim
sisteminden bugüne devredilmiş olsa da, bugün bunlar kapitalist
sistemin birer öğeleri halini almıştır. Bu nedenle, bu sıfatları
sıkça sayarak, iddialar ya da görüşler desteklenemez. Avrupa’da
bir çok emperyalist ülkede krallıklar ve monarşi artıkları var.
Bunlar, kapitalizm öncesi sistemlerden bugüne devredilmiştir. Bu
durum, bu ülkelerin kapitalist olduğu gerçeğinin üstünü
örtmüyor.
Alıntı
da geçen “Ege ve Karadeniz’deki üzüm ve fındık” meselesi
ise, bütünüyle pazara dönük yapılan bir üretim olduğu gibi,
buralara yerli büyük sermayeler el attığı gibi uluslar arası
tekellerin de ilişkileri vardır. Türkiye, fındık üretiminde
dünya birincisi olduğu gibi, fındık fiyatlarını belirleyenlerde
uluslararası büyük tekellerdir. Üretici köylülerin aşırı
sömürülmesi ise, kapitalist üretimin doğası gereğidir.
Kapitalist sistemde başka türlü de olamaz. Bu sayılan ürün ve
üretim de feodal sömürü ya da ilişki aramak, sapla samanı
birbirine karıştırmak olduğu gibi, kapitalist ilişkileri feodal
ilişki diye adlandırmak olur ki, bu Marksist bir yorum değil,
Narodnik bir yorumdur.
Konuyla
bağlantılı olduğu için, geçerken vurgulayalım: Bugün en büyük
toprak sahiplerinin büyük tekeller olduğu da görülmelidir.
Örneğin en büyük hayvan besi işletmesi Koç Holding ile Ata
İnşaat ortaklığında Harran Ovası’ndaki kurulu tesisler
olduğunu, ST görmezden geliyor ya da haberi yoktur. Yine Ege’de
McDonald’sın hayvancılık tesisleri, bu dalda en büyükler
arasında yer almaktadır.
Sinanlı
köylülerin hikayesi ise oldukça abartıldı ve de Türkiye’yi
yarı-feodal olarak ispatlamak isteyenlerin “ispat” aracı oldu.
Burada olan, bir toprak beyinin –eskiden feodal toprak ağasıydı-
köylüleri topraksızlaştırması ve köylülerin ekip-biçtiği
toprakları onların elinden alması olayı ve köylülerin bu toprak
sahibine karşı haklı direnişidir. Ortada feodal bir üretim
ilişkisi olmadığı gibi, az topraklı köylülerin daha da
topraksızlaştırılması, mülksüzleştirilmesi, üretim
araçlarından koparılması olayı yaşanmaktadır. Ayrıca, eklemek
gerekiyor ki, burasının bütünüyle kapitalist iç pazara bağlı
bir köy olduğu da gözden ırak tutlmamalıdır.
Söz
konusu toprak sahibinin, (basından öğrendiğimiz kadarıyla)110
bin dönüm toprağı var ve köylülerin istediği ise, 8 bini
susuz, 3 bini sulu toplam 11 bin dönüm toprak. Sonunda ise -9
Aralık 2009, günün gazeteleri-, toprak sahibinin köylülere 8 bin
dönüm toprak vermesiyle sorun mahkemede anlaşmayla çözülüyor(?)
Buraya
kadar olan sorun, konumuz açısından pek önem taşımıyor. Önemli
olan toprağın ne ile ekilip biçildiğidir. Toprak sahibi toprağını
kapitalist üretim araçları ile işliyor. „Anlaşmazlığa“
neden olan toprak, son model kapitalist tarım araçları ile ekilip
biçiliyor. Bunun neresi feodal? Köylülerin topraksızlığı ise
feodalizmin çözülmesinin ve toprağın kapitalist üretim araçları
ile işlenmesinin bir sonucudur. 110 bin dönümlük bir toprağın
bir bireyin elinde birikmesi, toprağın temerküzüdür. Burada ki
örnek; aynı zamanda az topraklı köylülerin de
topraksızlaştırılarak kapitalizmin „yedek ordusu“na
eklemlenmesi olayının yalın bir göstergesidir.
Kürdistan’da,
toprak ağalarının eski müritleri kalmadığı gibi, hepsi de
birer kapitalist toprak sahibi sınıfına ya da kapitalist patrona
dönüşmüştür. Özellikle de PKK’nın savaşının
başlamasından sonra bölgede feodalizmin çözülmesi hızlanmış,
var olan feodal artıklar da yok olmuştur. Bütün Kürdistan,
kapitalist iç pazarın birer uzantıları ve bazı yerleşim
alanları ise kapitalist gelişmenin merkezi haline dönüşmüştür.
Kuzey Kürdistan’da kapitalist iç pazara bağlanmayan hiç bir yer
kalmamıştır. Bu kapitalizmin gelişmesinin ve her yerde hakim
olmasının temel bir göstergesidir.
Sıkça
tekrarlanan diğer bir konu ise „köylülüğün, tefeciler
tarafından sömrülmesi.“ Oysa, günümüzde bildiğimiz anlamda
feodal tefecilik olayı artık yoktur. Esas tefeciler, en ücra
köşelere kadar büro açan, oraları mekan tutan bankalardır.
Kapitalist, bankaları en geri kalmış bölgelere kadar boşuna
götürmüyor. Köylülüğü tefeciye asla yem etmez, kendisi yer!
Türkiye’de TC’nin kuruluşundan bu yana en hızlı gelişen olay
bankacılıktır. Sermaye, modern tefecilik olan bankacılığı
geliştirerek, sermaye birikimin artımaktadır. Köylerde,
kasabalarda bir kaç tefeciye, kolay kolay köylüyü teslim
etmiyorlar. El altında tefecilik ise, bu en gelişmiş kapitalist
ülkelerde de var. Onların sözü bile edilmez.
ST
ve Partizan dergileri mümkün olduğunca köylü nüfusunu çok,
şehirde yaşayanları ise az göstermeye çalışıyor. TÜİK’nun
2011 yılı verilerine göre köylerde yaşayanların toplam nüfusu
17.338.563 kişidir. Bunun genel nüfusa oranı % 23,2’dir.
Şehirlerde yaşayan nüfus ise 57.385.706 kişidir. Genel nüfusa
oranı ise % 76,8’dir. Bu, şehirleşme açısından küçümsenecek
rakam değildir. Bu rakamlardan hareketle, köylerde yaşayanların
yarısını yarı-feodal ilişkiler içinde kabul etsek bile, bu
durum, köylülüğün, devrimin esas gücü kabul edilmesine yeterli
değildir. Şehirlerde biriken devasa işçi ve emekçi yığınların
devrimci atmosferi ile kırsal alanda yaşayanların devrimci
atmosferi aynı değildir. Bugün devrimin öncü gücü işçi snıfı
olduğu gibi aynı zamanda devrimin temel gücüdür de.
Kuzey
Kürdistan’da toprakların önemli bir bölümü büyük toprak
sahibi sınıfların elindedir. Bu konuyla ilgili olarak, ekonomist
Mustafa Sönmez’in TUİK’nun kaynaklarına dayanarak
aktardıklarını buraya alalım:
“Toprak
suyu beklerken, mülkiyet ne durumda? Bölgede özellikle Diyarbakır
ve Şanlıurfa, toprak eşitsizliğinin en yüksek olduğu merkezler.
TÜİK’in son tarım sayımı verilerine göre, Diyarbakır’da
topraksız ve az topraklı ailelerin oranı yüzde 42. (22 bin aile.)
Bunlar, toprakların ancak yüzde 4’üne sahip. Buna karşılık,
Diyarbakır’da toprakların yüzde 41’den fazlası ailelerin
yüzde 3’ünün kontrolünde. Şanlıurfa’da da 10 milyon dekara
yakın arazinin yüzde 30’una yakınının ailelerin yüzde 1.5’ine
ait olduğu görülüyor.“71
Kapitalizm
demek, eşit toprak dağılımı diye anlaşılıyorsa, bu, büyük
bir yanılgıdır. Kapitalizme haksızlıktır(!) Kapitalizm,
eşitsizlik ve geniş yığınların her geçen gün artan ölçüde
mülksüzleştirilmesi ve yoksullaştırılması demektir. Yukarıdaki
alıntıda da ortaya konduğu gibi, toprağın önemli bir bölümü
büyük toprak sahibi sınıfın elindedir. Türkiye’de toprak
reformunun yapılmamasını, feodalizmin çözülmeyeceğinin şartı
olarak ortaya koymak, daha öncede belirttiğimiz gibi, her şeye
ak-kara ikilemiyle yaklaşmaktır.
Toprak
reformunun yapılması kırsal alanda feodal çözülmeyi
hızlandırıcı rol oynardı. Ancak, toprak reformu olmadan da
kapitalizm kırsal alanda gelişebilir, feodal artıkları “sancılı”
bir şekilde ortadan kaldırır. Türkiye’de olanda budur. Toprak
reformunun olması, toprakta eşit dağılımın olacağı ve
kapitalizmin eşit bir şekilde paylaşım ürettiği ya da üreteceği
varsayılıyorsa bu tamamiyle yanlış ve kapitalist sistemi “eşit
paylaşımcı bir sistem olarak” göstermek olur ki, bu burjuva
snıfının sosyalizme karşı bir propagandasıdır. Bu tür
argümanlar ve yaklaşımlar Marksistlerin olmamalıdır. Kendine
Marksist diyenlerin burjuvazinin argümanlarına destek olması
üzücüdür.
Toprak
reformu konusuna da kısaca bir açıklama getirmek gerekiyor:
Türkiye’de toprak reformunun olmaması, TC’nin kuruluşundan
itibaren toprak ağalarının ekonomik ve siyasal etkinliklerinden
kaynaklanmıştır. 1945 tarihinde „Çiftçiyi Topraklandırma
Kanunu“ ise, daha baştan ölü doğmuşltur. Büyük toprak
sahipleri buna engel olmuştur. Daha sonraki süreçlerde ise, yer
yer gündeme gelmesine karşın, Türk egemen sınıfları buna
yanaşmamıştır. Sonraki süreçlerde ise, Askeri cuntalar
vasıtasıyla bu işin üstü kapanmış ve bir daha da gündeme
getirilmesine izin verilmemiştir. Bundan sonra gelmesinin de
ekonomik ve siyasal açıdan olanağı yoktur. Büyük sermaye,
köylülüğü kendine yük sayıyor. Toprağa bütünüyle el koyma
uğraşı içindedir.72
“Bu
nasıl fabrika doluluğu ki her geçen gün işsizlik katlanarak
artıyor, onlarca-yüzlerce küçük ve orta boy işletmecilik iflas
ederek kapanıyor? Bu nasıl “orta düzeyde gelişmiş bir ülke”
ve fabrikalar doluluğudur ki ülke başkentinin hemen 60 kilometre
berisindeki bir köyde (Ankara’nın Gölbaşı ilçesine bağlı
bir köy) öğrenciler, ilk okul olmadığı için her gün eşek
sırtında 6 kilometre kat ederek komşu köye okula gitmek zorunda
kalıyor? Artık Kars-Erzurum gibi illeri, Karadeniz, Orta Anadolu,
Akdeniz ve Kuzey Kürdistan’ın köylülük alanında yaşanan
yokluk ve yoksulluğu bir kenara bırakıyoruz.”73
“Zaman
zaman görsel ve yazılı basının yansıtmak zorunda kaldığı
açlık ve sefaletin çöplükte ekmek toplamaya kadar vardığını
anımsatmaya hiç gerek görmüyoruz.”74
Bunları
okuyanlar, liberal burjuva aydınların, (özellikle de Çetin Altan
ve oğullarının) kapitalizme karşı yakınması olarak da
analayabilir. Ancak, bu yakınmalar, kendine Marksist diyen bir
derginin kapitalizmden beklentileridir. Ne yazık ki, bu bir gerçek!…
ST’nin
kapitalizmden anladığı, gelişmenin “eşit” olarak her yere
aynı şekilde dağılımı. ST’den aktardığım yukarıdaki
sitemkar paragraftan bu çıkmaktadır. Oysa, kapitalizm eşitsiz bir
gelişmedir ve her yere aynı şekilde dağılmaz. Ankara’nın 60
km ötesini bırakın Ankara’nın kendi içinde bir uçurum söz
konusudur. Bazı semtleri çok lüks iken bazı semtleri ise
tenekelerden yapılmış baraka evlerin var oluşu kapitalizmin bir
gerçekliğidir. Bu salt Türkiye’ye özgü olmayıp, hemen hemen
bütün kapitalist ülkelerde de durum aynıdır. ABD, en büyük
emperyalist ülke olmasına karşın halkın önemli bir bölümü
yoksulluk içinde yaşar. Çoğu insan, devasa gökdelenlerin hemen
arkasında evsizdirler ve çöplerden beslenirler.
Ayrıca
işsizlik ile „fabrika bolluğu“ birbirine paralel gider. “Bu
nasıl fabrika doluluğu ki her geçen gün işsizlik katlanarak
artıyor, onlarca-yüzlerce küçük ve orta boy işletmecilik iflas
ederek kapanıyor?“ demek, kapitalizmi anlamamaktır. Bugün en
gelişmiş emperyalist-kapitalist ülkelerde işsizlik % 10’ların
üzerindedir. 2012 yılında AB ülkelerinde ortalama işsizlik oranı
11,6’dir.75
Oysa gerçek işsizlik ise neredeyse bunun bir katı daha fazladır.
Almanya gibi gelişmiş emperyalist bir ülkede işsizlik oranı
–2012 resmi rakamı- % 7,5 civarındadır. 2005 yılında ise %
12,5’u geçmişti. Türkiye’de ise 2010 yılı TÜİK verilerine
göre % 10,7’dir. Gerçek işsizlik oranı ise 19,8’dir. (Kaynak;
M. Sönmez, „AB’de Gerçek Sorun …“76
Sorunun
daha iyi anlaşılması için Mustafa Sönmez’in, AB’nin
istatistik kurumu Eurostate’den aktardıklarını buraya alalım.
Tablo:11
Burada
görüldüğü gibi, kapitalizm ile işsizlik arasında sıkı bir
ilişki vardır. Büyük tekellerin bir seferde 5 bin, 10 bin işçi
çıkaracaklarını açıkladıkları anda borsada değerlerinin
arttığı biliniyor. Ve işçi çıkararak büyük karlar elde
ettikleri de biliniyor.
Bu
konuda Marks’dan bazı alıntılar alarak, soruna biraz daha
açıklık getirelim. ST’nin dediği gibi, kapitalizm işsizliği
ortadan kaldırıyor mu ya da kapitalizmin karakteristiği olarak
işsizler ordusu mu yaratıyor?
“Emeğe
(iş gücüne YK) olan talep, toplam sermayenin büyüklüğü
nispetinde ve büyüklüğün artması ölçüsünde artan bir hızla
düşer. Toplam sermayenin büyümesi ile birlikte değişen kısmı,
yani onunla birleşen emek (iş gücü YK) de büyür, ama bu daima
küçülen bir oranda olur.”77
“....
nispi aşırı işçi nüfusunu, yani sermayenin kendisini
genişletmesi için gerekli olandan çok daha fazla bir işçi
nüfusunu, bu yüzden de artı-nüfusu kendi enerjisi ve büyüklüğü
ile doğru orantılı olarak durmadan üreten şey, kapitalist
birikimin ta kendisidir.”78
“Ne
var ki, kapitalist üretim, doğal nüfus artışının sağladığı
kullanıma hazır iş gücü miktarıyla asla yetinmez. O, rahatça
at oynatabilmesi için bu doğal sınırların dışında yedek bir
sanayi ordusunun bulunmasını ister.”79
“Demek
oluyor ki, modern sanayiin bütün hareket şekli, emekçi nüfusun
bir kısmını devamlı olarak, işsiz ya da yarı-işsiz insanlar
haline getirmeye dayanıyor.”80
Marx’ın
da belirttiği gibi, kapitalist birikimin temelinde işsizlik vardır
ve kapitalistler, sermayelerini yükseltmek için bir işsizler
ordusuna gereksinimleri vardır ve onu her zaman yedekte tutar.
İşsizler ordusunun bazen
azalıp bazan artması ise kapitalist birikimin iş gücü
gereksinimi ile direkt bağlantılıdır.
ST’nin
dediği gibi, işsizliğin boyutlarını belirleyen kapitalizmin
gelişme derecesi değildir. Çünkü kapitalizm demek işsizliğin
ortadan kalkması değil, işsizliğin yaratılması demektir. ST,
Marx’ın ismini ağzından hiç düşürmüyor olmasına karşılık,
Marx’ın söylemleriyle fazla ilgilenmediği belli oluyor. O, bu
konuda, sanki, kapitalizme övgüler düzen burjuva liberalleri ile
aynı dili konuşuyor.
ST’nin
devrimin
temel gücü olacak kadar „güçlü
köylülük var“ belirlemesinden hareket edecek olursak, bu
köylülük „gücünü“ ortaya koyması gerekirdi. Bir çok defa
da belirttiğimiz gibi, köylülük, bu gücünü ortaya koyacak bir
hareketliliği olmamıştır. Özellikle, ST’nin „feodal toprak
ağaları tarafından sömürülen“ köylülük, varolduğu iddia
edilen „feodal sömürüye“ karşı baş kaldırmıyorlar.
Eşyanın tabiatı gereği, çelişkinin olduğu yerde o çelişkiden
kaynaklı bir mücadele söz konusu olur. Köylülüğün toprak
talebi doğrultusunda bir mücadelesi söz konusu olmadığı gibi,
ST’nin isimlerini saydığı toprak ağalarına karşı da bir
mücadeleleri olmamıştır. En azından son 40 yıldır. Ama, taban
fiyatlarının düşük tutulmasına ve çeşitli kapitalist
yaptırımlara karşı köylülüğün yer yer mücadelesi ortaya
çıkmaktadır. Ya da HES’lere karşı, altın tekellerine karşı
köylülerin mücadelesi zaman zaman ülke gündemini belirleyici bir
duruma gelebilmektedir.
Narodnik’ler’de,
Rusya’da kapitalizmin hakim olamayacağını ve köylülüğün
devrimci bir güç olduğunu savunmuşlardı. Mao’da köylülüğü
devrimin temel gücü olarak aldı. Ama Çin’deki durum tam da buna
uygundu. Nitekim 1996 yılında Nepal Komünist Partisi (Maoist),
Nepal’de silahlı mücadeleye başladığında, köylülüğü
devrimin temel gücü olarak ele aldılar. Söylenmek istenen;
gerçekten köylülük bir ülkede devrimin temel gücü olacak
kadar, ülkenin ekonomik ve siyasal, sosyal yapısı buna uygunsa
köylülük devrimin temel gücü olur. Ne Mao ne de Nepal’li
komünistler bu nedenle Narodnik değildiler. Ama, bir ülkede
kapitalizm alabildiğine
gelişmiş ve köylülük genel nüfusa oranla çok gerilerde
kalmışsa, ülkenin her hangi bir yerinde kapalı köy ekonomisi
kalmamışsa, köylülüğü “devrimin temel gücü olarak” ele
almak, Narodnizmden de daha geri bir çizgiye düşmektir. Narodnizm,
Rusya’da, “köylülüğü devrimci güç” sayarken, Rus
köylüsünün genel nüfusa oranı % 70’leri geçiyordu. Biz de
ise tersi bir durum olmasına karşın, hala “yarı-feodal” ve
hala “devrimin temel gücü köylülük” demek, kapitalizmin
bütün kapalı köy ekonomilerini yok ettiği bir ortamda bu tür
savları ileri sürmek, olsa olsa, Narodnik değil, ama, yarı-feodal
ekonomik yapı düşkünlüğü olarak adlandırılabilinir.
Çünkü, Sınıf Teorisi ve Partizan’ın savundukları Narodnizm
adlandırmasına da denk düşmüyor.
Sonuç
olarak, Sınıf Teorisi ve Partizan dergileri Türkiye’nin
sosyo-ekonomik yapısı konusunda Kaypakkaya’dan sonra bir adım
dahi ilerleyememişlerdir. Tersine, teorik içerik ve yöntem
bağlamında daha geri plana düşmüşler ve varolan
gerçekleri ters yüz etmeyi seçmişlerdir. Bu yöntem, kaçınılmaz
olarak onları, anti-Marksist bir konuma itmiştir. Bu nedenle de,
sık sık hatalarının kaynağı olarak gördükleri öznelcilikten
ve dogmatizmden kurtulamamışlar, yanlış teorilerini “doğru”
çıkarabilmek için kendi kendilerini, kendi mücadelelerini inkara
kadar işi vardırmışlardır. Bu, onlara, doğruları kabul
etmekten daha kolay gelmiş olmalı. Böyle yapmalarının nedeni,
yanlışın “doğruluğunu” ispatlama işgüzarlığıdır. Oysa,
yapmaları gereken oldukça basittir: Kendi kendilerini inkar edecek
zor bir yolu seçecekleri yerde, Marksist bilimin asgari normlarını
yerine getirmeleri, diyalektik materyalist yöntemi kendilerine
rehber edinmeleri, daha az hata yapmalarına neden olacağı gibi,
sınıf adına daha iyi şeyler yapmalarının da önünü açacaktır.
1
Lenin, Halkın Dostları
Kimlerdir, sf.176, Sol Yayınları, Dördüncu Baskı
2
Bkz. M.İ. Erdost’un “Kapitalizm ve Tarım”, Onur Yayınları,
İkinci Baskı
3
İ.Kaypakkaya, Seçme Yazılar,
sf. 272, Umut Yayımcılık
4
Marks, C. III, 545-546, Sol
Yayınları, İkinci Baskı
5
Leni, Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi, sf. 27, Sol Yayınları,
II. Baskı, 1988
6
Kaypakkaya, age, sf. 6-7, İtalik
İK ait
7
İ.K. age, sf. 9
8
Lenin, RKG, sf. 283
9
İ. Beşikçi, DAD, sf. 392-393
10
Lenin RKG, sf. 28, Sol
Yayınları, ikinci Baskı, 1988
11
Lenin, age, sf. 28
12
Lenin, age, sf. 52
13
DPT, Sosyal Planlama Dairesi,
Ankara 1970’den aktaran İ. Beşikçi, DAD, sf. 396
14
Aktaran, İ. Beşikçi, DAD, sf.
397
15
C. O. Tütengil, Kırsal
Türkiye’nin Sorunları, sf. 15-16, Gerçek Yayınevi, 4. Baskı
16
C.O. Tütengil, age, sf. 103
17
Y.S, Tezel’den aktaran
Kalkınma Sürecinde Tarım Sektörünün Ekonomideki Yeri, Yapısı
ve Gelişme Dinamikleri, B. Ali Eşiyok
18
Bak.Y.Kepenek, N. Yentürk,
Türkiye Ekonomisi, sf. 338, Tablo: XII.2.
19
Kaynak: İ. Beşikçi, Doğu
Anadolu‘nun Düzeni sf. 51, Çizelge 10
20
”Şeresiyar, sayı 2, Ocak
1970, sf. 1, aktaran İ. Beşikçi, Doğu Anadolunun Düzeni, sf.
325
21
İ. Hüsrev Tökin’den aktaran
Y. N. Rozaliyev, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Özellikleri,
sf.32
22
Y. N. Rozaliyev, Türkiye’de
Kapitalizmin Gelişme Özellikleri, sf.32-33
23
Prof. Dr. Oya Köymen, Mülkiye, sy. 262, 2009, Kapitalizm ve
Köylülük: Ağalar-Üretenler-Patronlar
24
Prof. Dr. Oya Köymen, agMakale, Mülkiye, sy. 262, 2009
27
Köylülüğün “farklışaması” kavramı, genelde, burjuva
demokratik devrimle feodalizmin çözülmesi sürecindeki köylülüğün
mülksüzleşerek şehirlere yığılması ve işçileşmesi süreci
için kullanılıyor. “Köylülüğün içbaşkalaşımı” ise,
burjuva demokratik devrim olmadan feodal toprak ağaların
kapitalistleşmesi ve kırda kapitalizmin gelişmesine koşut olarak
köylülüğün topraklarından koparılması anlamında
kullanılıyor. Türkiye’de köylülük içbaşklaşım yoluyla
topraklarından koparılmıştır. Buna karşın, “farklılaşma”
kavramı, içbaşkalaşım kavramının yerine kullanılmaktadır.
Anlaşılması gereken, Türkiye’de bir burjuva demokratik
devrimle köylülük mülksüzleştirilerek sanayi ordusunun
elemanları haline getirilmemiştir. Bu nedenle de, Türkiye’de
feodalizmin çözümü, kırda kapitalizmin ağır aksak gelişmesine
koşut olarak “ağır ve sancılı” olmuştur. Kapalı köy
ekonimisinin yıkılması, köylüyü şehirlere göçe itmiştir.
Topraksız ve az topraklı köylüler de, geçinmeleri iyice
zorlaşınca, toprakları olan topraklarını bırakarak ya da
satarak şehirlerde işçi olarak çalışmaya gitmişler ve bir
daha köylerine geri dönememişlerdir. Kırdan şehirlere göçün
temelinde, şehirlerde sanayinin yoğun gelişmesinden daha çok
kırda kapitalizmin ve kapitalist ilişki ağalarının gelişmesi
vardır.
28
Lenin, RKG, sf. 166-167, Sol ayınları 2. Baskı, Mart1988
29
Lenin, Kronstadt’tan Parti İçi
Muhalefete, Devrim yazıları-4, sf. 162, Agora Kitaplığı
Yayınları
30
TKP/ML Belge Dizisi, Partizan
yayınları no:17, sf. 16
31
Oya Silier, Türkiye’de
Tarımsal Yapının Gelişimi (1923-1938), sf.18, Boğaziçi
Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Yayınları, 1981
32
Oya Silier, age, sf. 46
33
agy, sf. 35, abç
34
Marks, Kapital C.1, sf. 753, 1.
Baskı Sol Yayınları
35
Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf.
71, Umut Yayımcılık
36
Lenin, Seçme Eserler, C.5, sf. 68, İnter Yayınları (açb)
37
İK, SY, sf. 389
39
Partimizin Kuruluşunun 40.
Yılında Yurtdışında Yürütülen Kampanya Belgeleri, sf. 58
40
Agb, sf. 58
41
“Züğürt Ağa”, feodalizmin çözülmesini anlatan, Şener
Şen’in başrollerinde oynadığı, 1985 yapımı filmin adı.
42
Lenin, SE, C.5, sf. 122, İnter
Yayınları
43
Oya Silier, age, sf. 19
44
Y.N.Rozaliyev, age, sf. 289
45
Kaynak, Y.N. rozaliyev, age, sf.
314
46
Karl Marx,Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, sf. 197, Dip Not,
Dördüncü Baskı Sol Yayınları
47
Komünist Manifesto, sf. 50,
Aydınlık Yayınları
48
Yakup Kepenek-Nurhan Yentürk,
Türkiye Ekonomisi, sf. 338, 14. Basım, Remzi Kitapevi, 14. Basım
49
Y. Kepenek, N. Yentürk, Türkiye
Ekonomisi, sf. 348
50
1980’den
sonra, emperyalizmin neoliberal politikalarının uygulanmasıi
köyden şehirlere göçü daha da hızlandırdı. Tekelci
burjuvazinin daha ucuz işgücüne gereksinimi vardı. Bu nedenle
yedek sanayi ordusunun arttırılması gerekiyordu. Ayrıca bu
konuyla ilgili bkz. Stefan Engel, „Küreselleşme“ Tanrılarının
Günbatımı, „tarımda çalışanların sayısında azalma“
bölümü, Umut Yayımcılık.
51
Agb, sf. 58
52
Mustafa Sönmez’in, 1987 yılında yayınladığı “Türkiye’de
Holdingler, Kırk Haramiler”, kitabına bakılabilir. Büyük
sanayi ve mali kuruluşların büyük ya da küçük ortakları
arasında yabancı tekeller vardır. Ve bunların bir çoğunun dış
ülkelerde sermaye yatırımları bulunmaktadır.
53
Vakıflar Bankası Sektör Araştırmaları, sf .29, 2007
54
Türkiye Vakıflar Bankası, Sektör araştırmaları, Eylül 2007
55
H. Yeşil, Nereden Nereye Türkiye, sf.185, Çağrı Yayınları
56
Aktaran, Türkiye Vakıflar Bankası Sektör Araştırmaları, sf.
2
57
Partizan, sy. 63, sf. 67, ,
Kasım-Aralık 2007
58
agd, sf. 67
59
Bkz. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XIII, y. 2009,
sy. 1-2
60
Agd, sf. 69
61
Agd, sf. 69
62
Agd, sf. 69
63
Agd, sf. 71
64
Bunlarda ekilmeyen devlet arazileriydi.
65
MKP 1. Konkresi
66
ST, sy.9, Agustos-Eylül 2004,
sf. 90
67
ST, sy.9, Ag-Ey.2004, sf. 86-87
68
ST yazarları, “feodal toprak ağaları” olarak saydıklarından
bazıları Capital dergisinin 1 Nisan 2003 tarihli sayısında yer
alıyor. Biraz zahmet edip Adanalı “ağaları” araştırsalardı,
kendilerine “feodal” diyenlere nasıl da kızdıklarını, sitem
ettiklerini, kırıldıklarını okuyacaklardı. Ülkenin büyük
toprak sahipleri, “ eski film ve romanlardaki toprak ağaları”
yok diyorlar . En modern kapitalist işletmelere sahip olduklarını
övünerek anlatıyorlar. Ayakta kalan eskinin Kürt toprak ağaları
da Adanalı, Egeli, Akdenizli toprak “ağaları” gibi. Onlardan
hiç farkları yok. Ülkenin en modern tarım-sanayi komplekslerine
sahip büyük toprak sahiplerini “feodal” yapanlar, eskinin
feodallerine haksızlık(!) ediyorlar. Yaşar Kemal’in
Anavarza’lardaki Kürt toprak ağaları, çoktan toprak beyleri ve
sanayici oluvermişler de, ST’nin haberi yok. Bkz. İnternet
“Çitçinin Yeni Yüzü Capital. Com.tr” ve ayrıca, ST’nin
ismini saydığı “toprak ağaları”nın nelerle uğraştıkları
internet sayfalarında okunabilinir. (1 Nisan 2003)
69
ST, sy. 9, Ag-Ey 2004, sf. 87-88
70
Ayrıca, bkz. 25.08.2010 Milliyet (Eylem Türk’ün haberi)
Gazetesi’nde çıkan bir haber de ise, Devrimci Proletarya
dergisi web sitesinde,” Eski toprak ağaları tekelci kapitalist
oldu” diye başlığa çıkarmış. Eski toprak ağalarının ve
aşiret reislerinin holdinglerinin isimleri yer alıyor.
71
Cumhuriyet Gazetesi, 26.11.2011
72
Sancak Holdigin sahibi, Ethem
Sancak, “Darbeleri Tarihe Karıştırmak İçin Türkiye’de
Köylülüğü Tasfiye Edelim”, (Radikal, 2007. A) diyor. Aynı
zamanda, devlet üretme çiftliklerini 30-49 yıllığğına
kiralayan sermaye kuruluşların da başında yer alıyor. (bkz.
Köymen, agM). Burada,
ST yazarlarına bir anımsatma da daha bulunalaım. E. Sancak’da
Siirt’li büyük bir aşiretin reisidir. TÜRKİYE’de ilaç
dağıtımın % 40’tan fazlasını elinde bulundururyor.
73
ST, sy. 9, sf. 79
74
ST, sy.9, sf. 79
75
AB istatistik kurumu EROSAT Kasım 2012 Raporu
76
9.Aralık 2011 Cumhuriyet
77
Marks, Kapital I. Cilt, sf. 667,
Birinci baskı, Sol yayınları
78
Marks, age, sf. 668
79
Marks, age. Sf. 672
80
Marks, age, sf. 671
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder