24 Kasım 2014 Pazartesi

Teorinin Maddi Güç Olması






Teorinin Maddi Güç Olması

Teori yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir
 Marx

                                                                                                                             
 Yusuf KÖSE

Çin’de kültür devrimi sırasında  „Felsefe Bir Sır Değildir“ adlı bir broşür yayınlanmıştı. Burada, kitlelerin Mao’nun düşüncelerinin pratiğe uygulanışının birebir örneklerine yer verilmiştir. Özellikle  kırsal alanda köylülerin bu düşünceler sayesinde üretimi nasıl geliştirdiklerinin ve sosyalizmin adım adım inşasının örnekleri verilir. Ve köylüler şöyle der:

Biz manevi atom bombasına sahibiz, yani, Mao Zedung  Düşüncesiyle silahlandık.[1]  Ve aynı zamanda, Mao’nun „bilincin maddeye, maddenin bilince dönüşür“ kuramına atıfta bulunurlar.

Elbete, Mao’nun bu önermesi, bir zamanlar Enver Hoca ve onun takipçileri tarafından „idealist“ olarak  eleştirildi. Çin köylüleri Mao’nun ne dediğini anlarken,  başta E. Hoca olmak üzere bizim mekanik materyalistlerimiz bunu bir türlü anlayamadılar ya da anlamazlıktan geldiler. Oysa, gayet açıktı: Bunun anlamı devrimci teori olmadan devrimci pratik olmayacağının ve de daha yazının girişinde Marx’tan aktardığımız: “ Teori yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir“in  Mao‘nun dilinden Çin koşullarında dile getirilmesi ve marksist diyelektik düşüncenin geliştirilmesiydi. 

Düşüncenin maddi bir güç olması, düşüncenin kitleler tarafından benimsenmesi ve onu eyleme dönüştürmesiyle olabilir. Ancak, teorinin de var olan somut durumu iyi ve doğru açıklayabilmesi, kitlelerin ruh halini yakalayabilmesi ile olanaklı olabilir. Bu da yetmez, doğru teorinin doğru bir pratikle birleşmesi yani, “devrimci teorinin devrimci pratikle” birleşmesinin zorunluluğu vardır.

Burjuvazi devamlı olarak kitlelerin gerici yanlarını, gerici duygularını öne çıkarmaya ve onu abartılı bir şekilde kendi sınıf çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışır. Kitlelerin ulusal duygularını öne çıkarıp onun üzerinden kitleleri harekete geçirmek burjuvazinin vazgeçilmez siyasal taktiklerinden biridir. Ve bu, genellikle de kitleler üzerinde olumlu bir tepki alır ve olumlu karşılık bulur. En yoksul kesimleri ve özellikle de küçük burjuvaziyi olumlu yönde etkiler. Burjuvazinin bu siyasal ve ideolojik gerici yönlendirmesi işçiler içinde de olumlu etki yaratabilir. Nitekim bunun tarihsel örnekleri çoktur. Çünkü kitleler daha ilk okul çağından itibaren burjuvazinin “vatan, millet sakarya” gerici eğitimi ile eğitilir. Burjuvazi, kitleler ile kendi arasındaki çelişmeyi başka yöne çekme yöntemini izler ve bunda –elindeki devlet olanağını da kullanarak- önemli ölçüde başarılı da olur.

Burjuvazi, ulusal bayrak sorununu da kitleleri kışkırtmak ve kendi sınıfsal çıkarları için onları kullanmaya çalışır. Son yıllarda AKP hükümetinin yaptığı taktiklerden biri de, “Türk bayrağına sahip çık” gerici propagandasıdır. Bu konuda, AKP’ye karşıt gözüken ırkçı kemalist ulusalcılarda aynı propagandayı yapmaktadır. Burjuvazi, kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan çelişkilerden direkt etkilenen kitlelerin öfkesini başak bir yere kanalize etmenin taktiklerine sık sık baş vurur. Kitlelerin burjuva ulusalcı damarlarını kışkırtmanın yanında milliyetçilik adı altında ırkçılığı vb. olguları öne çıkarmaya çalışır. Yani, burjuvazi ile işçi sınıf arasındaki çelişkiyi ötelemeye ve bunun yerine sorunun özünü gizleyerek başka alt çelişkileri öne çıkarma taktiğini esas alır. Bu, tamda burjuvazinin sınıfsal çıkarına uygundur. Onun sınıfsal çıkarı, kitlelerin sınıfsal gerçekleri görmesini engelemenin yanında bu çelişkilerin çözümünün nerede olduğunun da öğrenilmesinin önünü tıkamaktır.

Burjuvazinin pratik felsefesi, verili durumu değiştirme yerine salt onu yorumlamakla sınırlı kalmıştır. Marksist felsefe ise, verili durumu değerlendirme ve yorumlamadan hareketle, esas olarak verili durumu değiştirmenin felsefesi olmuştur.

Toplumsal diyalektiğin fırtınası 2013 Haziran Ayaklanması’ndan, bazı küçük burjuva sol çevreler, “burjuvazinin ulusal bayrağına sahip çıkılması” dersini çıkardılar. Nedeni ise, kitlelerin bir kısmı ulusal bayrağı taşıyormuş. Aynı anlayışı devam ettirilirse, kitlelerin bir kısmı da dini sembolleri kullanıyor. Daha da devam ettirilirse, kitlelerin bir kısmı da Nazi Almanya’sında nazizmin sembolerini taşıyordu. Ve bu gerici düşünce sistematiği uzar gider...

Haziran Ayaklanması’ndan böyle bir ders çıkarılmaz. Haziran Ayaklanmasının verdiği temel derslerden biri; kitlelerin somut ilerici talepleri doğru saptandığında, kitleler örgütlenebilir ve harekete geçirilebilir. Politik özgürlüklerin kısıtlanması ve baskı altına alınması böyle bir isyanı doğururken, buradan burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının semboli olan bayrağı “sahiplenilmeli” dersi çıkarılamaz. Bu gericilik ve de kitlelerin gerici yanlarıyla uzlaşma olur ve de kitlelerin en geri kesimlerinin duygularını öne çıkarmak olur ki, bu komünistlerin kitleleri eğitme ve örgütleme yöntemi olamaz. Kitlelerin en geri siyasal taleplerinin öne çıkarılması ve onun etrafında örgütlenmeye çalışılması, komünistlerin gericiliğe teslim olması anlamına gelir. Devrimci teorinin kitleleri kucaklama hali bu değildir.

İşçi sınıfı ve emekçileri ne zaman ki, burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının semboli olan ulusal bayrak yerine, kendi sınıf çıkarlarını temsil eden semboller (kızıl bayrak) taşımaya başladıklarında, devrimci teorinin ete-kemiğe büründüğü söylenebilir. Bu olgu, kitlelerin ne derece bilinçlendiğinin ve kendi sınıfsal çıkarlarına sahip çıktığın önemli bir göstergesini oluşturur. Türkiye’de burjuvazinin ulusal bayrağına sahip çıkanları ve onu bir baskı aracı olarak işçi ve emekçilerin üzerinde sallayan siyasal yapılara bakıldığında durum daha iyi anlaşılabilir. 

Komünistler, kitlelerin gerici yanlarıyla uzlaşma değil, onları gerici teorilerin etkisinden kurtarma ve devrimci teoriyle bütünleşme mücadelesi vermek durumundadırlar. Tersi, devrimcilik değil, gericiliktir. Proletaryanın burjuvaziye karşı verdiği sınıf savaşımı siyasal ve teorik olarak net olmalıdır. Liberal içerikler, ideolojik duruşu bulanıklaştırmalar ve sınıf uzlaşmacı siyasal taktikler, proletaryanın sınıfsal netliğini bozar ve böylesi bir siyasal yönelim, ideolojik olarak kendi sınıfsal çıkarlarından uzaklaşmayı da beraberinde getirir.

“Teori pratiğe dönüşmediği yerde, teolojik yaklaşımlara doğru geriler”[2] belirlemesi yanlış değildir. Sosyal pratikten çıkmayan ve öznelci ve dogmatik düşüncelerin teorileştirmesi, tamda teolojik bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. “Sol” adına, kitlelere bu teorilerle gidilmesi, onları devrimci tarzda kazanıcı, eğitici ve örgütleyici bir rol oynamaz. Nitekim, bazı sol çevrelerinin ülke gerçeklerinden uzak teorileri sık sık tekrarlamaları, onları, Marksist teoriyi adeta bir teolojiyi dönüştürme durumuna getirmiştir.

Teori ve pratiğin birliği Marksizmin en önemli önermelerinden biridir. Teori ve pratiğin birliği, teorinin pratikten çıkması yine pratiğe daha yüksek bir biçimde dönmesidir. Teori pratikte karşlığını bulduğunda ve değiştirebildiğinde, teori-pratik birliği de sağlanmış olur. İşte bu anda teori maddi bir güç haline gelir. Teori ve pratiğin birliği, çelişmesiz bir birlik değil, birbirini geliştirici ve değitirici özelliği olan çelişmeli bir birliktir. Devrimci teori devrimci pratikten çıkacaktır, ama onuda geliştirici bir niteliğe sahip olacaktır.

Sınıf mücadelesi içinde, proletaryanın öncülerinin doğru bir teoriye sahip olmalarının yolu; sınıf ilişkilerini ve tarihin her anını dogmalarla ve belli formüllerle değil, diyalektik materyalist bakış açısıyla ele almaları ve analiz etmelerinden geçer. Ve bu bakış açısıyla elde edilen teori, proletaryanın önderliği ile kitleleri birleştirir ve ancak böylesi bir teori kitleleri kucaklayabilir.

Lenin, 17 Ekim Devrimi’nin öngününde, Nisan Tezleri’nde “Taktik Üzerine Mektuplar” bölümünde somut koşulların nasıl ele alınması gerektiğini şöyle  açıklar: 

Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz bolşevikler, bu kurala, bilimsel temellere dayanan bir siyaset bakımından kesenkes zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak zorundayız.”[3]

Lenin’inde belirttiği gibi, tarihin her somut anını doğru bir şekilde yansıtabilmek, belirlenmiş kalıplardan değil, somut koşulların analizinden hareket edebilmek; öncüyü proletarya ile proletaryayı devrimin safında yeralabilecek geniş kitleler ile buluşturabilir. Bir teori, nesnel koşulların iç çelişmelerini doğru bir şekilde yansıtabiliyor ve bu çelişmelerin çözümüne cevap olabiliyorsa, kitleler üzerinde olumlu etkide bulunabilir. Bir başka söylemle, teori kitleler üzerinde maddi bir güç halini alabilir. Mao’nun; “bilincin maddeye maddenin bilince dönüşmesi” ilkesi, teori-kitle ilişkisi diyalektiği içinde ele alınmalıdır.

Kitleler üzerinde etkin olan ve onu harekete geçiren her teorinin doğru olduğu yanılsamasına düşülmemelidir. Nazi Almanyası döneminde Alman işçi sınıfı ve emekçilerin önemli bir bölümü Nazizmin etkisi altındaydı. Yine, dinci propagandalarla kitleler gerici hareketlerin içine çekilebiliyor ve kitleler üzerinde etkinde olabiliyor. Son yıllarda islam ülkelerinde dinciliğin kitleler üzerinde etkinlik sağlaması buna bir örnektir. Bu gerici ideolojinin etkisinde kalan kitlelere yönelik devrimci siyasal faliyetlerin yapılmasının zorluğu ve bir o kadarda önemi ortadadır.

Burjuvazi ve gericilik, kitleleri mistik söylemlerle bunaltarak sınıf mücadelesinden koparırken, komünistler, kitlelerin içinde bulundukları maddi ve siyasal koşulları öne çıkararak, kitleleri kendi somut sosyal gerçeklikleri üzerinden aydınlatmalı ve örgütlemelidir. Dinci gericiliğin etkisi altındaki kitlelere, kendi somut koşullarından uzak soyut ajitasyon ve propagandanın fazla bir etkisi olmayacaktır.

Toplumsal yapının sosyal dokusu, toplumsal üretim faaliyetinin niteliğiyle belirlenir. Bu bağlamda din, liberal aydınların söylediği gibi, salt insanların aydınlanmasıyla ortadan kaldırılamaz. Özel mülkiyetçi sömürü sistemi, yani günümüzde kapitalist-emperyalist sistem dinciliğin ve her türlü gericiliğin üretiminin toplumsal koşullarını yaratır. Özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumda, dinin ve gericiliğin yeşermesinin idelojik ve siyasal gözenekleride kapatılmış olur. 

Din, kitleleri maddi yaşamından soyutlayarak etkilemeye çalışır. İnsanı kendi nesnel dünyasına yabancılaştırdığı oranda başarı kazanır. Ancak, insan doğası gereği maddi yaşamla var olup maddi yaşamla varlığını devam ettirdiğinden mistik dünya ile sürekli bir çelişme halindedir ve gerçek olan nesnel yaşam gerçek olmayan mistik dünyaya karşı nihayetinde öne çıkar. 

Sömürücü (sınıflı) toplumlarda, din olsun gelenek ve görenek olsun, her zaman sınıf mücadelesinin önünü tıkayan ideolojik-siyasal bir güç olarak varlığını korurlar. Din ve burjuva ideolojisinin kitleler üzerindeki etkisi, devrimci mücadelenin karşısına maddi bir güç olarak çıkar. Emperyalist burjuvazinin ve işbirlikçilerinin Ortadoğu ülkelerinde dini öne çıkarmaları ve kitleleri din afyonuyla uyutmaya çalışmaları ve en son olarak İŞİD (ya da İD) gibi yapıları ortaya çıkarmasının bir nedeni de, anti-emperyalist mücadelenin önüne geçmenin yanında sınıfsal uyanışın engellenmesi içindir. Bu aynı zamanda emperyalist-kapitalist sistemin kitleler üzerindeki tahribatının en yalın görüntüsü olarak karşımıza çıkmaktadır. Burjuvazi, sistemini korumak için, kitleleri en koyu karanlığın içine çekmekten kaçınmaz. Bu durum, niyetten öte, kapitalist üretim tarzının ve onun ortaya çıkardığı üretim ilişkilerinin doğal bir sürecidir.

Engels, burjuvazinin dini kullanmasını şöyle yorumlar:

Gelenek, yavaşlatıcı bir güçtür, tarihin vis inertiae’sidir (eylemsizlik kuvveti), ama, salt edilgen olduğu için, dinecektir; ve bu yüzden, din, kapitalist toplumun sürekli koruyucusu olmayacaktır. Hukuk, felsefe ve din konularındaki idealarımız, belirli bir toplumda yürürlükte olan ekonomik ilişkilerin epey uzak uzantıları ise, böyle idealar, en sonunda, bu ilişkilerdeki tam bir değişmenin etkilerine dayanamaz.“ [4]

Günümüzde, emperyalist burjuvazi ve işbirlikçileri, kitleleri ne denli kendi sorunlarından uzak tutmak için onları mistik bir uyuşukluğun içine sokmaya çalışırsa çalışsın, yine de, bu uyuşukluktan kurtulacak olan işçi sınıfı ve emekçiler tarafından, kendi sömürücü sistemlerinin yıkılmasının önüne geçemeyeceklerdir.

Burjuvazi, ktileleri salt zorla sindirmeyi uzun süre başaramaz. Bunun yanında gerici ideolojileri de devreye sokar. Bunlardan birisi de dinciliktir. Burjuvazi, üretim süreci içinde olan insanı kendine yabancılaştırdığı oranda kitleler üzerinde etkinlik sağlayabilir. Ancak bu da bir noktaya kadar olabilir. Kendine yabancılaşan işçi, kendini yeniden kazanma yetisini de elde edecektir. Ona bu yetiyi kazandıracak olan içinde bulunduğu maddi üretim ilişkilerinin ortaya koyduğu çelişmelerdir. Bu çelişmeli yaşam, onun çözümünü de zorunlu olarak dayatacaktır. Burjuvazi, bu  nesnel çelişmeyi yok saymıyor, ama, gerici şiddet ve gerici ideolojik yönlendirmelerle kısmen çözüyor ve esas olarak da hep öteliyor. Kitlelerin bilinçsizliği ve örgütsüz bırakılması ve de engellenmesi, burjuvaziye bu „çözüm“ fırsatını veren etmenlerin arasında – hatta başında- yer alıyor. Ancak, yaşamın üretimden kaynaklanan bu temel çelişmenin ertelenmesi, çelişmeyi ortadan kaldırmak yerine daha bir keskinleştirmenin dışına çıkamıyor. İşte bu durum, üretim içindeki işçilerin kendilerine yabancılaşan bu üretim biçimini yıkmaya ve onu ortadan kaldırmaya yöneltir. Yaşamını yeniden ve yeniden üretmek zorunda kalan insan, doğal olarak nesnel yaşamın zorunluluklarını da ideolojiye (teoriye, siyasete ve örgüte) dönüştürüp, yaşamına yabancı olanlara karşı mücadeleye kalkışacaktır. Ezilen sınıflar, tarih boyunca bunu yapmıştır. Üretimin ana gücünü oluşturan işçi sınıfı da bunu yapıyor ve yapacaktır.

Marksist-Leninist-Maoist teoriyle donanmış işçi sınıfının komünist partisi, her gelişen siyasal ve sosyal olayların birbirleriyle bağlantılarını -diyalektiğini-  anlama, çözümleme ve başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen yığınları aydınlatma ve örgütleme yeteneğine de sahiptir. Ve aynı zamanda, salt bugünü değil, yarını da görebilme teorik gücüne ve derinliğine sahiptir. Bu ilkeler etrafında hareket eden bir komünist partisinin teorisi kitleler nezdinde ete-kemiğe bürünür.

Marksist-Leninist-Maoist teroyi ezberlemek, onu bir dogma olarak almak sorunları çözmeye yetmeyeceği gibi, kitleleri devrimci tarzda yönlendirmeyede çare olmayacaktır.

 Marksist teoriye   hakim olmak, bu teoriyi özümlemek ve onu proletaryanın sınıf savaşımının değişen koşulları içinde devrimci hareketin pratik sonuçlarının çözümü için kullanmayı bilmek demektir.

Marksist-leninist teoriye hakim olmak, bu teoriyi devrimci hareketin yeni deneyleriyle, yeni tezleri ve sonuçlarıyla zenginleştirmek demektir; eskimiş tezlerini ve sonuçlarını yeni tarihsel koşullara karşılık düşen yenileriyle değiştirmekte hiç duraksamadan, onu –özünden hareket ederek- geliştirmek ilerlemek demektir.“ [5]  

Komünist partisinin slogan ve özlemleri, kitlelerin slogan ve özlemleri haline geldiğinde devrimde kaçınılmaz olur. Ancak, buraya erişebilmek için, komünist partisinin toplumsal ve sınıf çelişmelerini doğru analiz edip, ona uygun eylem taktikleri üretmesi önem taşımaktadır.

Stalin ise;
„… toplumun maddi yaşamının koşulları üzerinde etkili olabilmek için ve bu koşulların gelişmesi için, proletarya partisi, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin gereksinimlerini tastamam dile getiren, ve bunun sonucu, büyük halk yığınlarını harekete geçirebilecek, onları seferber edebilecek ve onları gerici güçleri parçalamaya, ve toplumun ileri güçlerine yol açmaya hazır büyük proletarya partisi ordusu içinde örgütleyebilecek yetenekte toplumsal bir düşünceye, toplumsal bir teoriye dayanmalıdır[6] der.

Kendiliğindencilikle ve salt pratikcilikle değil, devrimci teorinin önemi kavrandığı ve bununla kitlelere gidildiğinde, kitleler devrimci tarzda örgütlenebilir. Mekanik maddeci bir anlayışla değil, diyalektik materyalist anlayışla ve düşüncenin kitleler üzerindeki dönüştürücü etkisinin görülmesi ve bunun pratikleştirilmesiyle devrimci mücadele gelişebilecektir. Teorinin kitleler üzerindeki etkisinin kavranılması, marksist düşünce diyalektiğinin bilince çıkarılmasıyla olur. 24.11.2014
***



[1] Felsefe Bir Sır Değildir, sf. 27, Umut Yayımcılık
[2] Hans Heinz Holz, Frankfurt Okulu Eleştirisi, sf.70, Evrensel Basım
[3] Lenin, Nisan Tezleri, sf. 20, 7. Baskı, Sol Yayınları
[4] Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, sf. 53, 7. Baskı, Sol Yayınları
[5] SBKP (B) Kısa Tarihi, sf. 441- 442, birinci baskı, bilim ve sosyalizm yayınları
[6] Stalin, Leninizmin Sorunları, “Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm”, sf. 666-667, Birinci Baskı, Sol Yayınları

8 Şubat 2014 Cumartesi

LENİN İLE STALİN ARASINDA ULUSAL SORUN KONUSUNDA "ÇELİŞKİ VAR“ MIYDI?



LENİN İLE STALİN ARASINDA ULUSAL SORUN KONUSUNDA "ÇELİŞKİ VAR“ MIYDI?


 Yusuf KÖSE

Troçki’nin, Stalin’e yönelik ve özellikle de Lenin’in tavsiyelerine uymadığı ya da Lenin’in görüşlerini çarpıtığı yönünde iddia ve eleştirileri vardır. Troçki, Lenin’in ölümünden ve peşinden Stalin’in SBKP(B)’in genel sekreteri olmasından sonra, Stalin’’e yönelik muhalefet örgütlemenin başını çektiği bilinen bir tarihsel gerçekliktir. Elbette, Stalin ve Troçki gerçekliğine, her sınıf kendi sınıfsal bakış açısından yaklaşmaktadır. Dünyanın ilk sosyalist devletini yıkmak için, başta emperyalist burjuvazi olmak üzere, tüm gericilik yoğun bir çaba harcadı. Nedense, SSCB’nin yıkılmasında, birleşmiş dünya gericiliğinin bu rolü ve onun içerideki sınıf uzantıları yok sayılarak, bütün “suç” başta Stalin olmak üzere komünistlere yıkılır.

Bir emperyalist paylaşım savaşının yıktığı ve hemen hemen her şeyi ile tahrip ettiği bir ülkenin üzerinde gerçekleşen 17 Ekim Devrimi ve peşinden üç yıl kadar süren iç savaşın yarattığı tahribat da eklenince, bu yıkımları gidermenin yıllar aldığı unutulur ve sosyalizmin hemen neden “açlığı”, “yoksulluğu”, “eşitsizliği” vb. ortdana kaldırmadığı sorgulanır ve “suç” Bolşevik’lerin üzerine atılır. Böylece, kendini “ilerici” sanan bu “çok değerli tarihçiler”imiz, tarihi, kendi koşullarından ve köklerinden kopararak “tarih” yaparlar. Ve bir çoğu da, bunu, “MarksizmLeninizmMaoizm” adına yapar. Acı olan, ama,  MLM bir o kadar da yabancı olan tarafta budur.

Sosyalist bir ülkenin yıkılması için, içten düşmanların desteklenemsi ve sürekli kışkırtılması, küçük burjuvazinin buna alet olması, küçük burjuva oportünizminin emperyalist saldırganlığa ve Sovyet ülkesinin yıkım ve sobatajına desteğini sonuna kadar sunması gerçekliği dikkate alınmadan, 1937-38 yargılamaları[1], sorgusuzu sualsiz, kendi gerçekliğinden koparılarak, emperyalist bakış açısıyla “sorgulanır” ve “yargılanır.”

Alman emperyalizminin,  başta baltık ülkeleri olmak üzere ta Moskova önlerine kadar tarihsel olarak gözünün olduğu, ve 17 Ekim Devrimiyle beraber Ukrayna’yı koparmak için her yolu dendiği ve tüm kışkırtmaları bura üzerinden yaptığı (günümüzde olduğu gibi) bilinen bir gerçek olmasına karşın,  bunlar, Stalin önderliğindeki SSCB’nin hanesine, “baskı” unsuru olarak geçirilir. Troçkizim, emperyalist propaganda ve saldırganlığın safında, açıktan yerini alırken,  küçük burjuva oportünizmi de emperyalizmin bu “özgürlük ilahisi”ni alkışlar.

Devrim yapmayanlar ya da iki karşıt sınıf arasındaki iktidar savaşının gerçeğini anlayamayanlar ve bunun pratik yansımalarını tahayyül edemeyenler, emperyalist ve proleter devrimler çağında, proletarya önderliğinde sınıfsız toplumu hedefleyen bir devrim gerçeğini ve bunun neler ile karşılaşabileceğinin de malesef idrak edemiyorlar. Bu nedenle de, mekanik bir yaklaşımla ve bir kılıç darbesiyle sosyalizmi tüm ekonomik ve siyasal koşullarıyla yerleştiriyorlar ve hemen sınıfsız topluma geçiveriyorlar. Böyle olmasını kim istemez! Ancak, gerçekler böyle değil. İkinci emperyalist dünya savaşının bir yanınında SSCB’ni yıkmak amaçlı olduğu, Nazi Almanya’sının SSCB’ne saldırısı karşısında ABD, İngiltere ve Fransa’nın “çıkarma” yapmadıkları, ne zaman ki, Stalingrad içlerinde Nazi Almanyası’nın yenilmesi ve peşinden Berline doğru geri kovalanmaya başlaması üzerine, bu emperyalist “müttefikler”in harekete geçtiği de bilinen olgulardır. Onlar, Stalingrad’ın düşmesinin bekliyorlardı, ama, tersi oldu: Emperyalist saldırganlığın ve faşizmin kalesi Berlin düştü. Bu, Sovyet Sosyalist halklarının 22 milyon canının bedeli karşılığındaki bir zaferdi.

Emperyalizmin Sosyalist bir ülkeyi yıkmak için bu yıkım saldırıları nedense bilnmezden gelinir ve Troçki’nin kirli ve yalan propagandalarına ise inanılır. Troçki’nin politikasının, SSCB’ni yıkmak için emperyalist politika ile bütünleştiği görünmezden gelinir.

Bunları kısaca belirtikten sonra, şimdi gelelim, başlıktaki sorumuza. Gerçekten, Lenin ile Stalin arasında, ulusal sorun konusunda RSSFC ve  SSCB’nin oluşmasında bir “çelişki” var mıydı. Bu konuda aralarında bir “anlaşmazlık” bir “düşünce ayrılığı” var mıydı? 

Böyle bir ayrılık olduğunu ilk defa 1926 yılında Troçki bir konuşmasında söylemiştir. Ve troçkistlerde o günden bu güne kadar bunu sık sık dillendirir olmuşlardır. Ancak, ne Lenin’in Stalin’e yönelik bu yönlü bir eleştirisini gösterebilmişlerdir ne de Stalin’in Lenin’e yönelik bir eleştirisini açıklayabilmişlerdir. Troçki’nin bilinen karakteri gereği, bir yalanı ortaya atmak ve onun üzerinden politika üretmektir. Sıkıştığı zaman ise “ben onu başka türlü söyledim” yönlü kıvırtmalara girmesi meşhurdur.
 


Toçkist Bir İddianın Gerçek Bir Yanı Var Mı?

Troçki’nin bu yalanı, MKP’nin 3. Kongre Belgeleri’nde de şöyle yer almıştır:

 Mesela Lenin’in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği planı, Stalin’in Rusya eksenli birleşme planından temelden farklıydı. Lenin, eşit özgür cumhuriyetlerin yeni bir birliğini savunuyordu. Rus merkezli cumhuriyet biçimindeki federasyona karşıydı. Merkezi, Rus tekeline vermeye karşıydı.”[2]

Troçkistlerin “Gürcü” meselesini kullanarak uydurdukları bir iddiadır bu. Peki, bu iddianın gerçek bir yanı var mı? Elbette yoktur. Tamamen gerçek dışı bir iddiadır. Üstelik, Lenin ve Stalin’in ulusal sorun konusundaki görüşleri, önce Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri ve sovyetik özerk cumhuriyetlerin birleşimiyle oluşan; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği altında birleşmiş olmaları gerçekleri orta yerde dururken ve bunlar, RKP(B) programında ve RKP(B)’nin 10. (1921) ve XII. (1923) Kongre raporlarında yer almışken, böyle bir iddia ile devrimcilerin karşısına çıkmak, karşıtı biri belgeyle olmalıdır.

Lenin’in Stalin’in ulusal sorun ve bunun çözümüne ilişkin hiç bir görüş ve önerisine karşı çıkmadığı gibi, bu konuda Stalin’e yönelik bir eleştirisi de yoktur. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Lenin başta olmak üzere Stalin ve diğer Bolşeviklerinde kabul ettiği bir öneridir ve gerçekleşmiştir. Bu konuda, Stalin’in Lenin’den ayrı düşmesi söz konusu olmadığı gibi, böyle bir tartışma dahi yoktur. Stalin’in ulusal sorun konusunda sunduğu raporlar, hem Lenin ve hem de RKP(B) ve hem de Sovyet Kongreleri tarafından onaylanmıştır.

Stalin’in sunduğu raporların Lenin’in bilgisi dahilinde olmadığını söylemek ya da eğer Lenin’in buna yönelik eleştirileri varsa “sessiz kaldığını” söylemek saçma olur. Lenin, özellikle hata yapan üst düzey yöneticilere karşı eleştirilerini asla sakınmayan ve hatta en ağır eleştirilerini yapan bir niteliğe sahiptir. Bunun, böyle olduğuğuna dair örnekler çoktur.

Ne Lenin ne de Stalin “Rus merkezli federasyonu” savunmamışlardır. Devrimden sonra, Rusya’nın egemenliği altında olan cumhuriyetlerdeki devrimlerin gelişmesi ve sosyalist birlik çabaları yoğunlaşmış ve büyük Rus şovenizmine karşı mücadele edilmiş, bölgesel sovyetik özerklik ön plana çıkarılarak, bütün cumhuriyetlerle sorunsuz ve gönüllü birleşme temel alınmıştır. 

Ayrıca, belirtmek gerekiyor ki, Rusya, çok uluslu ve birden fazla çeşitli azınlık milliyetlerin bulunduğu, deyim yerindeyse, ulus ve halklar mozaiği bir ülkeydi. Sosyalist devrimin ilk gerçekleştiği böylesi bir ülkede, Büyük Rus şovenizmi ve baskısı altında kırımlara uğrayan ulus ve halkları kaynaştırmak, gönüllü olarak bir arada tutmak ve bir birlik sağlamak kolay olmasa gerekir. Çünkü, ezilen ulus ve milliyetlerin, Büyük Rus’lara güvensizliğinin hakllı yanları fazlasıyla vardı. İşte, Bolşevikler, bu halkları gönüllü olarak sosyalizm sayesinde bir araya gettirmeyi başardı ve bir Sovyet Sosyalist Birlik oluşturdu.

Bu ulus ve halklar mozağinde gerçekleşen bir devrimin, elbette önünde bir çok zorulukları vardı. Bir taraftan karşı-devrimci milliyetçilerin Çar’lık Rusyası’nın zulmünü gerekçe göstererek halkları birbirinden uzaklaştırma ve sosyalist temelde oluşan bir birliğe karşı çıkmaları ve savaşmaları gerçeği var, bir yandan ise, Bolşevik’lerin bunlara karşı mücadelesi ve halkların birlikte ortak sosyalist cumhuriyetlerini oluşturması propaganda ve pratik gerçekliği... Sonuncusu, tüm zorluklara karşın gönüllü bir şekilde başarılmıştır. Bunu, Bolşeviklerin Marksist-Leninist çizgisinde aramak gerekir. Ayrıca, birlik “Rus Merkezli”de değildir. Bütün azınlık miliyetlerden ve bağımsız cumhuriyetlerin gönüllü birliği temelinde gerçekleşmiştir. Rusya’nın öne çıkmasının nesnel bir durumu vardır. Ancak, tarihte ilk defa bu denli ve eşit koşullarda hiç bir ulusal sorunun çözüm örneği de yoktur. Bu ilk defa Bolşeviklerin önderliğinde gerçekleşen Sosyalist bir devrimle hayat bulmuştur. Bu tarihsel devrim realistesini çapıtmak, tahrif etmek, sosyalist devrimi daha baştan Troçkistlerin yaklaşımıyla ele almak olur. Bunu çarpıtmak, 17 Ekim Devrimi’nin en önemli özelliğini ondan almak, yok saymak ve boşa çıkarmak demektir.

Devrim döneminin Rusya’sına ve özerk cumhuriyetlerine kısca bir bakmak gerekiyor. 

1917 Şubat Devrimi’yle beraber, Rusya İmparatorluğu, yıkılarak tarih olmuştur. 1917 Bolşevik devrimiyle beraber, 7 Kasım Rusya Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyeti (RSSFC) kurulmuştur. Bu cumhuriyet, işçi, köylü, asker sovyetlerinin oluşturduğu III. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi’nde (Ocak 1918),  Rusya Sosyalist Sovyet Federatif Cumhuriyeti (RSSFC) onaylanarak resmi hale gelmiştir. Temmuz 1918 yılında yapılan sovyetler V. Kongresi’nde ise, RSSFC anayasası onaylanmıştır. RSSFC’nin içinde başta 16 özerk cumhuriyet yer alıyordu. Bağımsız sosyalist cumhuriyet ve onların içindeki özerk cumhuriyetlerin katılımından, yani SSCB’nin resmen oluşumundan sonra ise RSSFC içinde yer alan sosyalist özerk cumhuriyetlerin sayısı 20’e çıktı. Bunların birliği bütünüyle gönüllülük temelinde olmuş ve işçi, asker, köylü sovyetlerinin kongrelerinde onaylandıktan sonra ise resmileşmiştir. Tarihsel kronolojiyi ve tek tek özerk ve bölgesel sovyet cumhuriyetlerini ve bağımsız (Ukranya, Azerbeycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan Ermenistan, Kazakistan, Moldavya, Özbekistan, Beyaz Rusya, Gürcistan, Rusya Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti) sovyet sosyalist cumhuriyetlerini buraya almak gereksiz bir fazlalık olur. Bunu araştırmak ve bilgilenmek isteyenler için oldukça geniş kaynaklar vardır.[3]

Bolşeviklerin ulusal politikasının temelinde Stalin’in düşüncelerinin olduğunu inkar etmek yanılgı ve inkarcılık olur. Stalin, 1913 yılından beri Ulusal Sorun konusunda yazı yazan ve düşünce üreten biridir. Bunu Lenin’de takdir etmiş ve onaylamıştır. Lenin’in, Stalin’in “Ulusal Sorun” konusunda düşüncelerine ve yazılarına yönelik hiç bir eleştirisi yoktur. Ama, diğer Bolşevik MK üyelerinin çeşitli görüşlerine ilişkin eleştirilerini rahatlıkla bulabilirsiniz. Eğer, Lenin’in, Stalin’in “ulusal sorun” ya da her hangi bir düşüncesi konusunda eleştirisi olsaydı, eleştirmekten sakınmasının söz konusu olamyacağı bilinir. Ve ulusal sorun konusunda, Lenin ve Stalin’in düşünce ayrılıkları olmamıştır. RSFSC ve daha sonra SSCB’nin oluşması başta Lenin ve Stalin olmak üzere tüm Bolşeviklerin onayıyla gerçekleşmiştir. Stalin’in hazırladığı rapor ve önerileri Lenin’de onaylamıştır. Ayrıca, Stalin’in ulusal sorun konusunda hazırladığı ve RKP(B) Kongresine sunduğu Raporu’u Troçki’de onaylamıştır. 

Bilindiği gibi, Stalin, 26 Ekim 1917 yılında yapılan II. Tüm Rusya Sovyet Kongresi tarafından “Tüm-Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne seçilir ve Milliyetler İşleri Halk Komiseri olarak onaylanır.[4] Lenin’in önerisi olmadan ya da Lenin onaylı RKP(B) MK tarfından önerilmeden Stalin’in kendi başına böyle bir görev üstlenmesi söz konusu olamaz. Bu, Lenin istemiyle gerçekleşmiştir ve devrimin bu en zor görevlerinden birini Stalin üstlenmiş ve bunu da başarmıştır.

Rusya Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti içinde yer alan özerk bölgeler olsun ve de RSSFC ile bağımsız sosyalist cumhuriyetlerin (Ekim 1922) birlik[5] anlaşmaları olsun, bütünüyle gönüllü ve bütün bagımsız ülke ve özerk cumhuriyetlerinin komünist partileri ve en üst yetkili organlarınca alınan kararla gerçekleşmiştir.

Lenin şöyle der;
“... sosyalist cumhuriyetlerin birliğini sürdürmeli ve güçlendirmeliyiz. Bu konuda kuşkuya yer olmaz.”[6]

MKP’nin iddia ettiği, “Lenin, Stalin’in Rus Merkezli Birleşmesine karşı çıkıyordu” şekilinde, Lenin’in Staline yönelik bir eleştirisi olmadığı gibi, özerk ve bağımsız sovyet cumhuriyetlerinin birleşimi federal yapı olarak SSCB şeklinde olmuş ve Lenin de dahil herkes tarafından (birleşenler) onaylamıştır.

Lenin’in, Stalin’e “Gürcü meselesi”[7] ile ilgili bir eleştirisi vardır. Bu eleştiri, ilkelerle ilgili ya da Lenin ve RKP(B) aldığı kararın çiğnenmesiyle ilgili olmayıp, daha önemsiz bir sorun üzerine yapılan eleştiridir. Bunun ne olduğunu birazdan aşağıda göreceğiz.

Bu konu,  Stalin aleyhine sık sık gündeme getirildiğinden ve dürüst komünistlerinde kafasını karşıtırdığı için  -alıntı uzun olmasına rağmen- sözü Stalin’e bırakalım:

Troçki, konuşmasında, ‘Stalin’in ulusal sorunda oldukça büyük bir hata yaptı’ beyanında bulundu. Nasıl bir hata, hangi koşullar altında –ama bunları söylemedi Troçki.

Bu doğru değildir, yoldaşlar. Bu bir iftiradır. Benim hiç bir zaman, ne Lenin’le ne de Partiyle, ulusal sorunda herhangi bir görüş ayrılığım olmamıştır. Öyle sanıyorum ki Troçki burada, Lenin yoldaşın XII. Parti Kongresinden önce beni, Gürcü yarı-milliyetçilerine, kısa süreden beri Fransa’da ticaret temsilcisi olan Mdivani gibi yarı-komünistlere karşı çok sert bir örgütsel politika uygulamak, ve onları ‘izlemek’le suçladığı, önemsiz bir olayı ima etmektedir. Ne var ki, daha sonraki olaylar, ‘sapmacılar’ denilen bu kişilerin, Mdivani gibilerinin, gerçekte, Parti MK Sekreterlerinden biri olarak uyguladığım muameleden daha sert bir muameleyi hakettiklerini göstermiştir. Daha sonra gelişen olaylar, bu kişilerin, en açık oportünizmin yıkılmaya yüz tutumuş bir fraksiyonu olduklarını göstermiştir. Varsın Troçki bunun doğru olmadığını kanıtlasın. Lenin bu olguları bilmiyordu ve bilemezdi de, çünkü hastaydı, yataktan çıkamıyordu ve olayları izleme olanağı yoktu. Fakat, bu önemsiz olayla Stalin’in ilkesel bakış açısı arasında nasıl bir bağlantı olabilir? Besbelli ki Troçki burada müfterice, benimle parti arasında herhangi bir ‘görüş ayrılığı’ olduğunu ima etmektedir. Ama, Troçki de dahil, tüm MK’nın, Stalin’in ulusal soruna ilişkin tezlerini oybirliği ile kabul ettiği olgu değil midir? Bu oylamanın, Mdivani olayından sonra, XII. Parti Kongresinden önce yapıldığı olgu değil midir? Ulusal soruna ilişkin raporu, XII. Parti Kongresinde, herhangi başka birinin değil de Stalin’in sunduğu olgu değil midir? Öyleyse, ulusal sorunda Partiyle ‘görüş ayrılıkları’ nerede burada, ve Troçki bu önemsiz olaya değinme gereğini aslında neden duydu?”[8]

Stalin’in Troçki’ye soruduğu soruyu, “Stalin ile Lenin arsında ulusal sorun konusunda çelişki vardı” diyenlere sorulması bizim de hakkımızdır. Lütfen bu çelişkiyi gösterinde, devrimci kitleler de aydınlansın! Bu troçkist çarpıtmaların, kendine MLM diyen örgütler tarafından araştırlmadan dile getirilmesi de bir başka acı taraftır. Eğer, böyle bir şey varsa, ortada yazılı belgeler var ve ortaya konulur. Oysa, Lenin ve Stalin’in tüm konuşmaları, belgeleri ve 17 Ekim Devrimi’nden sonra Rusya’daki ulusal sorunla ilgili tüm gelişmeler açık ve ortadayken, bunun tersini ileri sürmek devrimci bir eleştiri yöntemi değildir. 

Ayrıca, Stalin’in, daha Lenin hayattayken 1923 yılında yapılan,  RPKP(B) XII. Parti Kongresi’ne sunuğu rapor’da sovyet cumhuriyetleri önündeki birleşmeyi engelleyen araçları şöyle sıralar:

Birinci araç, Sovyet iktidarının yalnızca Rus değil, blakis enternasyonal bir iktidar haline gelmesi için, sovyet iktidarını cumhuriyetlerde anlaşılır ve senli-benli kılmak için tüm önlemlerin alınmasıdır. Bu amaçla sadece okulların değil, tüm kurumların, tüm organların, gerek Parti gerek Sovyet organlarının adım adım ulusallaştırılması, bunların, kitlelerin anladığı bir dille, ilgili halkın yaşam tarzına uygun koşullar içinde çalışmaları zorunludur. Sovyet iktidarını bir Rus iktidarı olmaktan çıkarıp, tüm cumhuriyetlerin ve özellikle iktisadi ve kültürel bakımdan geri kalmış olanların emekçi yığınlarına yakın, bu yığınlar tarafından anlaşılan ve sevilen, enternasyonal bir iktidar durumuna getirmek bizim için, ancak ve ancak bu koşulla mümkün olacaktır.

Çarlık ve burjuvaziden devralınan mirasın acısız üstesinden gelme işimizi kolaylaştırmaya uygun ikinci araç, Cumhuriyetler Birliği’nde komiserliklerin o şekilde inşasıdır ki, hiç değilse en önemli milliyetlerin çeşitli kurumlarda kendi temsilcilerini bulundurmaları mümkün olsun, çeşitli cumhuriyetlerin gereksinim ve zorunluluklarının kesinkes tatmin edilmesinin koşullarını yaratan bir inşa.

Üçüncü araç: En üst organlarımız arasında, ayrımsız tüm cumhuriyet ve milliyetlerin gereksinim ve zorunluluklarını dile getiren bir organın bulunması zorunludur. Bu son araç üzerine, dikkatinizi özellikle çekmek istiyorum.[9]

Stalin’den akatardığım bu uzun alıntıda da görüldüğü gibi, Rus merkezli anlayışa ve Büyük Rus şovenizmine karşı bir eleştiri olduğu gibi, cumhuriyetlerin kendi dillerinden ve kendi temsilciliklerinden söz edilir ve bunun önemine dikkat çekilir.

SSCB’nin birleşme şekiline karşı çıkabilirsiniz. Birleşme biçimini eleştirebilirsiniz. Bu konuda, başka görüşler ileri sürebilirsiniz. Ancak, Lenin ve Stalin arasında “ulusal sorunda çelişki vardı” diye bir iddia ileri sürerseniz, bunu belgeleriyle ortaya koymakla yükümlüsünüz. Bunları ortaya koyamıyorsanız, Bu tür bir iddia ve iddiaların inandırıcılığı olamaz.

Troçki’nin SSCB’nin ulusal sorunda cidiye alınacak bir görüşü de olmamıştır. O salt kendini vurgulamak için, konferans ve kongrelerde bu konuda “ufak”, ama daha önce RKP(B) Kongrelerinde ya da MK toplantılarında onaylanan görüşleri tekrarlamanın ötesine geçmemiştir. Yine, 9-12 Haziran 1923 yılında, “RKP(B) MK’nin, Ulusal Cumhuriyetlerin ve Bölgelerin Sorumlu Fonksiyonerleriyle Dördüncü Danışma Konferansı”nda, bir tekarar yapmıştır. Troçki’nin karakterini iyi bilen Stalin ise şunları söylemiştir:

Yoldaşlar, hiç bir konuşmacının, bir tekinin bile, Politbüro tarafından getirilen platform taslağının ilkesel bölümünü eleştirmediğini vurgulamam gerekiyor. ... Ben bunu Konferansın onayı olarak, Konferansın, platformun ilkesel bölümünde saptanan kurallarla dayanışma olarak kavrıyorum.

“Troçki’nin sözünü ettiği ek, ya da ekleme (ilkesel bölüme ilişkindir), kabul edilmelidir, çünkü kararın ilkesel bölümünün karakterini kesinlikle değiştirmemekte, bilakis adeta onun içinden çıkmaktadır. Troçki’nin eki, özü itibariyle, Petrograd ve Moskova örneklerinin Bölgelere ve Cumhuriyetlere mekanik bir aktarımının caiz olmadığını söyleyen X. Parti Kongre’sinin ulusal soruna ilişkin kararının bilinen maddesinin bir tekraraı olduğundan, bir o kadarda gereklidir. Tabii ki bu bir tekrardır, fakat bazen belirli şeylerin tekraralanmasının zararlı olmadığını düşünüyorum.”[10]

Bütün bu belge ve tartışmalar, Stalin’in sunduğu raporların onaylandığını ortaya koymaktadır. Daha önce de belirttiğim gibi, Troçki’de Stalin’in, ulusal sorunla ilgili sunduğu tüm raporları onaylamıştır.[11]

Peki, RSSFC ve SSCB hakkında, Lenin ne düşünüyor? Bir de bunu Lenin’den dinleyelim: Bakalım, Stalin ile arasında, bu konuda bir ayrım var mı (ymış)?

Lenin, Haziran 1920 yılında yapılan, III. Enternasyonal’in İkinci Kongresi’ndeki tezlerinden bazıları:
7. Federasyon, ayrı ayrı ulusların işçilerinin tam birliğine doğru geçici biçimidir. Federasyon, RSSFC’nin (Rus Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyetleri) öteki sovyet cumhuriyetleriyle olduğu gibi (örneğin, geçmişte Macaristan, Finlandiya, Letonya Sovyet Cumhuriyetleriyle ve şimdi Azerbeycan ve Ukrayna Sovyet Cumhuriyetleriyle) RSSFC içinde de geçmişte, ne devlet olarak özel bir varlığı, ne özerkliği olmayan (örneğin 1919’da ve 1920’de RSSFC içinde yaratılan Başkır ve Tatar özerk cumhuriyetleri gibi) ulusal topluluklar arasında yararlılığını tanıtlamıştır.

8. III. Enternasyonalin görevi, sovyet düzeni ve hareketi temeli üzerinde oluşturulan bu yeni federasyonları, bu bakımdan geliştirmek olduğu kadar, deneyimin ışığında incelemek ve denemektir de. Federasyonu tam birlik doğrultusunda geçici bir biçim sayarak, ilkin sovyet cumhuriyetlerinin en sıkı birliği olmadan, askeri bakımdan çok daha güçlü olan emperyalist devletler tarafından kuşatılmış olan bu sovyet cumhuriyetlerinin varlığını korumanın olanaksız olduğunu, ikinci olarak, iktisadi birliğin kurulmasının gerekli olduğunu ve bu birlik olmadıkça, emperyalizmin tahrip ettiği üretici güçlerin yeniden kurulmasının ve emekçilerin gönencinin sağlanmasının olanaksız olduğunu...”[12]

Lenin’in bu görüşleriyle gerçekleşen, RSSFC ile diğer bağımsız Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler’in birliğinden oluşan SSCB’nin ta kendisi olduğu bir gerçektir. Demek ki, bu konuda Lenin ile Stalin arasında bir görüş ayrılığı yokmuş. Bu yalan, sadece ve sadece Troçki’nin uydurma yalanlarından biri olarak tarihteki yerini almıştır.

Eğer, “Lenin ve Stalin arasında ulusal sorun konusunda görüş ayrılığı var”dan kastedilen, 28 kasım 1921 tarihli Lenin’in MK’ne gönderdiği; “Trans-kafkasya Federasyonu oluşturulması” direktifiyse, bunun tarihçesi de kısaca şöyledir.

Lenin, RKP(B)MK’ne böyle bir öneri verir. Bu Stalin’in eline geçer ve Stalin, bunun üzerine Lenin’e bir mektup gönderir, Gürcistan sorunu tam olarak daha kapanmadığından ve oradaki sovyetin oluşması sorunlu olduğu için, 2-3 ay beklenmesini önerir. Çünkü, Gürcistan’sız bir Trans-Kafkasya Federasyonun hiç bir işe yaramayacağını söyler. Stalin’in bu değişiklik önerisini, başta Lenin kabul eder.  Daha sonra ise, yine MK polit bürü üyeleri olan Lenin, Troçki, Kamenev, Molotov ve Stalin tarafından kabul edilir. Ziyonev toplantıda olmadığı için onun oy hakkını Molotov kullanır.[13]

Kısacası, soruna nereden bakılırsa bakılsın, Lenin ve Stalin  arasında ulusal sorun konusunda hiç bir ayrılık yoktu. Ve Stalin’in, Bolşevik Parti’siyle de, ulusal sorun konusunda bir düşünce ayrılığı yoktu. Troçki’nin ise ulusal sorun diye bir derdi yoktu. Şubat 2014


[1] Bkz. SSCB’ne karşı emperyalist ve yerli işbilrikçilerinin yıkımlarını açığa çıkaran bir araştırma, Michael Sayers-Albert E. Kahn; “Sovyetler’e Karşı Büyük Komplo, 1917-1947”,  adıyla, 1990 yılında  Yurt Yayınları tarafından türkçe olarak yayınlanmıştır.
[2] Agb, sf. 114-115
[3] Bkz. Daha geniş biligi için, Stalin, Esreler, C. 4, Kronolojik Biyopgrafi, sf. 387 ve C. 5, sf 329-363, ayrıca, genel bilgi edinmek için, Vikipedia org.’da Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, (RSFSC) başlıklı bölüme bakılabilir.
[4] Stalin Eserler, C.4, sf. 387, İnter Yayınları
[5] Bkz. Stalin Eserler C.5, sf 321-328, “Sovyet Sosyaylist Cumhuriyetler Birliği’nin Kuruluşu Üzerine Deklarasyon”
[6] Lenin, UKKTH, sf. 232, 6. Baskı, Sol Yayaınları
[7] Lenin’in sözü edilen eleştirisi: “sanıyorum ki, Stalin’in aceleciliği ve katıksız yönetim sevdası, onun o ünlü “sosyal-milliyetçiliğe” karşı duyduğu kin ile birlikte burada vahim bir rol oynamıştır. Genel olarak siyasette, kin, en aşağlık şeydir.” Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, sf. 229, Sol Yayınları, 6. Baskı
[8] Stalin, Eserler, C 9, sf. 61, “Uydurma ve İftiralara Değil, olgulara İhtiyacımız Var” 13 Aralık 1926
[9] Leninizm, 6. DEFTER, Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, sf. 208-209
[10] Stalin, Eserler, C.5, sf. 272-273
[11] Bkz. Eserler, C.5, Stalin, sf. 313-316 ,Troçki’nin karakteriyle ilgili, “Troçkinin Mektubu Üzerine” adlı Stalin’in değerlendirmesi.
[12] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin hakkı, sf. 214-215,  Sol Yayınları, 6. Baskı
[13] Bkz. Stalin, Eserler, C. 5, sf. 193-194