Yusuf
KÖSE
Egemen
sınıfların siyasal temsilcisi Erdoğan’ın özellikle 2010
yılından sonra öne çıkan “tek adamlığı”, burjuva
iktidarın biçimlerini de tartışmaya soktu. Bir çok yazar ve
siyasal yorumcu, Erdoğan yönetimini “Bonapartizm” olarak
nitelendirmeyi daha uygun buldular.
Siyasal
tarihe Marx’ın getirdiği “Bonapartizm” kavramını, bir çok
siyaset yorumcusu, onun içeriğini doldurduğu biçimiyle değilde,
özellikle, zaman ve kapitalizmin gelişme biçiminin yanı sıra
sınıflararası mücadele göz ardı edilerek, hiç bir şey
değişmemiş gibi kullanılmayı sürdürdüler.
Marx’ın
bu kavramı kullandığında Fransa’da ki sınıf savaşımları ve
egemen sınıflar arasındaki durum, günümüzden oldukça
farklıydı. Her şeyden önce kapitalizmin en yüksek aşaması olan
emperyalizm ortaya çıkmamıştı. Avrupa’da, 1830’lardan
başlayarak, işçi ve emekçilerin burjuvaziye karşı mücadelesinin
ivmesinin yanı sıra ulusal devrimci-demokrat hareketlerin
gelişmesinde yükselme olmuştu. Ve burjuvazi hala, feodal düzenin
savunucularına karşı egemenlik savaşı veriyordu. Bütün bu
nedenlerden dolayı burjuvazi, iktidarını kontrol altına alamıyor,
düzeni sağlıyamıyordu. Özellikle işçi sınıfının sınıf
mücadelesinin gelişmesi, siyasal olarak, burjuvazinin düzeni
kontrol edememesinin nedenlerinin başında yer alıyordu.
İşte
böylesi bir ortamda ve çağda, Bonapartizm denen, asker-bürokrasi
iktidarı ortaya çıkmıştı. Asker, sivil bürokrasi, burjuvazi
adına iktidara el koyarak, işçi sınıfı ve halk hareketlerini
bastırmaya çalışmıştı. Burjuvazi, gönüllü olarak iktidarı
Bonaparta (Louis Napoleon –III. Napolyon-) teslim etmişti.
Erdoğan’ın
yönettiği Türkiye, 1830-50‘lerin Fransa’sı olmadığı gibi,
Erdoğan’da salt asker-sivil bürokrasiye dayanmıyor, tersine
egemen sınıfların büyük bir bölümünün desteği ile ayakta
durmaktadır ve direkt onların siyasal temsilcisidir. GEZİ
isyanından hareketle, burjuvazinin iktidarı kontrolü altına
alamadığını söylemek abartılı ve subjektif bir belirleme olur.
Oysa, o sürecin Fransa’sında çok GEZİ’ler yaşanmıştı ve
en son 1871 Paris Komünü ile noktalanmıştı.
Türk
egemen sınıfları arasında çelişme olmasına karşın, sıkça
tekrarlanan TÜSİAD Erdoğan yönetimine karşı değildir. Erdoğan
onlar için vardır ve bunu açıkça dile getirmiştir.
Erdoğan’ın
tek adam diktatörlüğü ve devlet kurumlarının ve toplumun
islamlaştırılması, büyük burjuvazinin istemleri dışında
gelişen olaylar değildir. Türk egemen sınıfları, sermayenin
büyümesi ve çıkarları için, Erdoğan yönetimine destek
vermişlerdir. Özellikle ordu kanadı 7 Haziran 2015 seçimleri
sonrası başlatılan Kürt kıyımı sonrası bütünüyle
Erdoğan’ın yanında yer almıştır.
TSK’nın
“Balyoz” vb. gibi davalarla başlatılan ve tutuklanan
generalleri, salt Erdoğan’ın bireysel çabası ve gücü
nedeniyle değil, ABD, AB ve Türk egemen sınıfların isteği ve
desteği sonucu olmuştur. Gelinen aşamada ise, TSK denen egemen
sınıfların odusunun Erdoğan’ın politikalarına herhangi bir
itirazları olmadığı gibi, Erdoğan’ın yanında yer almaktadır.
Burjuva
ordusunun burjuvazinin yanında yer alması gerçeği bir kenara
itilir ve ona “ilericilik” atfedilirse, elbette büyük bir
yanılgıya düşülür.
“Askeri
vesayet” döneminde, devlet iktidarının ordunun elinde olduğunu
sanan liberaller, söz konusu vesayete son vermek için “demokrat”
Erdoğan’ın büyük bir çoşkuyla desteklediler. Oysa Erdoğan’ın
da arkasında burjuvazinin küçümsenmeyecek bir kesimi vardı. Eğer
askeri vesayete son verildiyse, bunu Erdoğan değil, ABD ve AB
destekli Türk egemen sınıfları yaptı. Erdoğan salt görüntüde
kaldı. Aynı Hitler vb.lerini rejiminde olduğu gibi.
Görünen
haliyle, Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğü, Türk egemen
sınıfların diktatörlüğüdür. Yani, burjuva diktatörlüğüdür.
Bazılarının ileri sürdüğü gibi, “orta ve bir alt sınıfa”
dayanan bir diktatörlük değildir. Bildiğimiz, işçi ve
emekçilerin karşısında yer alan burjuva diktatörlüğüdür.
“Tek
adam diktatörlüğü” görünen yandır ve biçimseldir.
Mussolini, Hitler vb.leri toplumun karşısına birer “Duçe”,
“Führer” olarak çıkarılmışsa, Erdoğan’da halkın
karşısına “Reis” olarak çıkarılmış, ama o, burjuvazinin
desteği olmadan bir gün dahi iktadarda kalamayacak eli kanlı
zorbadır. Faşizm, burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçilere
karşı açık terörist bir iktidar biçimidir. Bugün bu faşizm,
Kürtler karşı bir soykırıma dönüşmüştür.
Sömürücü
egemenlerin, bakmayın “demokrasi” “adalet”, “huku”
sözlerine, işçilerin azgınca sömürülmesine, ezilmesine,
aydınların susturulmasına, Kürtlerin katledilmesine
söyleyecekleri bir sözleri yoktur. Bütün korkuları kapıya
dayanan bir Kürt devletinin kurulması olasılığıdır. Onlar,
kurtuluşlarını, toplumu iliğine kadar çürütmekte ve
alıklaştırma da, dinciliği toplumun tüm hücrelerine şırınga
ederek, burjuva diktatörlüğün bekasını sağlamakta
gördüklerinden, “başkanlık sistemi” adını verdikleri ve
toplumu islamlaştıran ve bunu herhangi bir hukusal yere
oturtamadıkları, ama açık bir faşist diktatörlük sistemi olan
bir “hukuk” sistemini yürülüğe soktular. Bu olanlar,
sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti ve toplumu yeniden
dizayn etme projesinin parçalarıdır.
Bundan
böyle Erdoğan her seçimi kazanamaya devam edecktir. (Bunu çok
önceleri yazmıştım)
16 Nisan Referandumu’nu kazandığı (!) gibi. Çünkü, güçlü
bir demokratik kitle hareketi yoktur. Muhaleftteki burjuva partisi
CHP ise, egemen sınıfların bir kanadının partisidir ve onunda
ciddi bir muhalefeti olmadığı gibi, Erdoğan’ın “tek adam
diktatörlüğünü” onaylamış ve destek vermiştir. Bujuva
devletinin bekası için, bütün burjuva kanatlar konsensüs
sağlamışlardır. Buna rağmen, egemen sınıflar arasındaki
çelişme her zaman vardır ve sömürüden daha fazla pay almak için
var olmaya devam edecektir.
Bonapartizm
mi Faşizm mi?
Türk
egemen sınıfların devleti, bir burjuva diktatörlüğü ve devlet
üzerinde burjuvazinin egemenliğinin tartışma götürmeyecek kadar
açık ve net olduğuna göre, serbest rekabetçi döneme özgü bir
iktidar biçimini, emperyalizm ve proleter devrimler çağında,
burjuvazinin faşist iktidar biçiminin yerine koymak, sapla samanı
karşıtırmaktan öte, Türk egemen sınıfların Erdoğan
yönetiminin arkasında olmadığını söylemek ve ona özel bir
“kahramanlık” addetmektir.
Genelde
de böyle olur. Bir çok liberal yazar ve siyaset yorumcusu, bazı
burjuva siyaset temsilcilerine sınıflarüstü özel yetenekler
yüklemeye çalışırlar. Duçe, Führer ve Reis böyle doğmuştur.
Onlar, “sınıflar üstü birer kahramanlar”dır. Burjuvaziye
rağmen bunlar iktidara gelmiş ve iktidarlarını sürdürmüşlerdir.
Erdoğan’a “bonapartist” yakıştırmasında bulunanların
demek istedikleri tam da bu.
Marx,
Viktor Hugo ve Proudhon’un Bonapart ile ilgili yorumlarını ele
alırken, Hugo’nun yorumlarını şöyle değerlendirir:
“Olayı,
ancak, bir bireyin zora başvurması olarak görüyor. Böyle
yapmakla, onu küçültüceği yerde, ona tarihte eşi görülmemiş
kişisel bir girişkenlik gücü yükleyerek, büyüttüğünü
farketmiyor.”1
Toplumlar
tarihinde siyasal olayları birbirine her ne kadar benzetmeler
olsada, birebir benzetmek doğru olmayacağı gibi, her iktidar
biçimini de bir başkasıyla özdeşleştirmek aynı siyasal
hataları içinde barındırır.
Erdoğan
iktidarı ile Bonapart iktidarını benzetmek aynı siyasal hataları
ve eksiklikleri barındırmaktadır. Erdoğan, başta ABD ve AB
emperyalist burjuvazisi başta olmak üzere Türk egemen sınıfların
açık desteğini alarak iktidar olmuştur. Bu temel siyasal gerçek
gözardı edilerek, toplumsal tarihin bir başka diktatörü ile
benzetme yolunu seçmek, günümüz toplum ve sınıf gerçkelerini
inkar etmek ya da çarpıtma yolu seçilmiş olur.
“Plebist
Bonapartizm” vb. gibi kavramlar, Erdoğan’ı Bonapartizm siyasal
kavramı içine sokmaya yetmiyor. Hitler’de “plebist” idi.
Ortadoğu ve daha bir çok ülkedeki diktatörlerde sık sık
seçimler yapıyarlardı ve her seçimi kazanıyorlardı. III.
Napolyon’un 1852 yılında plebist (referandum) yapması, ayrıları
aynılaştırmaya yetmiyor
Erdoğan’ı
başta Türk liberal aydınlarının desteklediği gibi, Mussolini’yi
de İtalyan liberalleri desteklemiş ve kitlelere, “bizi kurtaracak
adam” diye tanıtmışlardı. Tarih burada bir benzerlik
gösteriyor. Bu da, faşizmin tarihi içindeki bir benzerliktir.
Benzerlik aranacaksa, 19. Yüzyıl ortasındaki Bonapart ile değil,
emperyalizm ve proleter devrimler çağında ortaya çıkan
burjuvazinin faşist liderleri arasında aranmalıdır.
Burjuva
liberal aydınların aynı hataların içinde yer almaları, onların
sınıfsal yapısından ve savundukları dünya görüşünden
kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar, proletarya ya değil, burjuvaziye
güvenirler ve proleter dünya görüşüne karşı burjuva dünya
görüşünü savunurlar. Bu sınıfsal duruş, onları, faşizmin
stepnesi durumuna düşmelerini genellikle kaçınılmaz kılar.
Türk
egemen sınıfların ve Erdoğan, Bonpartizm ile faşizm kavramlarını
aynılaştırmak ya da bonapartizmi faşizm yerine kullanmak
isteyenler yeni değil. İtalya’da Mussolini ortaya çıktığında
da, onu Bonapartist olarak niteleyenler vardı. Yine Hitler faşizmini
de Bonapartist olarak değerlendirenler az değildi. Bunlar 3.
Enternasyonal’in faşizm konulu bir çok oturmunda tartışılmış
ve dile getirilmiştir.
Komintern
bu tür anlayışları haklı olarak red ve mahkum etmiştir.
Komintern’e üye partiler içinde, Mussolini ve Hitler faşizmini
“Bonapartist” olarak değerlendirenlere karşı, faşizm teroisi
daha da geliştirilmiş ve faşizmin yumuşatılması anlayışlarına
karşı mücadele edilmiştir.
Ayrıca
Marx, Bonapartist iktidarı, burjuvazinin kalıcı bir iktidar biçimi
olarak nitelemesi, burjuva devletin, işçi ve emekçilere karşı
baskıcı niteliğinin kalıcılığını vurgulamak için
söylenmiştir.
Günümüzde,
faşizm yerine Bonapartizmin kullanılması ya da Erdoğan
başkanlığındaki AKP iktidarını “Bonapartist” olarak
değerlendirilmesi, Erdoğan iktidarının “orta ve küçük
burjuva” sınıflardan oluştuğundan hareket edilmektedir. Bu
anlayış sahipleri, Erdoğan-AKP faşist yönetimini Türk egemen
sınıfların faşist iktidarı olarak görmemektir. Daha açık bir
söylemle TÜSİAD, MÜSİAD vb. dernekler içinde anılan
burjuvaların iktidarda olmadığını söylenmek isteniyor.
Bu
anlayışlar, revizyonist Otto Bauer, August Thalheimer ve Troçki
vb.lerinin anlayışlarında yer almaktadır. 1920’lerden itibaren
hızlanan faşizm tartışmları sürecinde, faşizmi salt “küçük
burjuvazinin iktidarı” olarak göstermek isteyenlere karşı,
Komüntern önderliğindeki komünistler, faşizmin burjuvazinin en
gerici kanadının iktidarı olarak saptamıştır. Faşizmi
destekleyen küçük burjuva kitleler olmasına karşın, faşist
iktidarın bu sınıfın iktidarı olduğunu söylemek, tekelci
burjuvaziyi temize çıkarmak ve burjuva kapitalist devlet biçimini
çarpıtmaktır.
Bugün
Erdoğan’ının peşinde giden büyük bir yoksullar kitlesi
vardır. Ancak, Erdoğan başkanlığındaki faşist iktidarın küçük
burjuva ya da orta burjuva iktidarı olduğunu söylemek, büyük bir
aldatmaca ve devlete egemen olan büyük burjuvaziyi aklamak olur.
Burjuva liberalizmin ideolojik etkisi altında kalan küçük burjuva
aydınlar, faşizmi, ya “küçük burjuvazinin diktatörlüğü”
ya da “Bonapartizm” olarak adlandırmışlardır. Faşizmi,
burjuva diktatörlüğünün bir iktidar biçimi olduğunu
söylemekten özellikle kaçınmışlardır. Bu da, faşizme karşı
mücadeleyi zayıflatıcı bir etken oluşturmaktadır.
Sonuç
olarak, Bonapartizm, hala burjuvazi ile feodal aristokrasi arasında
savaşın sürdüğü bir süreçte ortaya çıkmışken, faşizm
emperyalizmin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yani,
burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf savaşımın
keskinleştiği bir süreçte burjuvazinin açık terörist iktidar
biçimi olarak ortaya çıkmıştır. 09.09.2017
1
Marx-Engels seçme Yapıtlar 1, (Luis
Bonaparte’ın 18. Brumaire’i’, Almanca 2. Baskıya Önsöz’den)
sf. 473, Sol Yayınları, Birinci Baskı

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder