26 Mayıs 2017 Cuma

Batakçı Tüccar Mantığıyla Anı Yazmak

DEVRİMCİ DEĞERLERİ

ÇİRKİNLEŞTİRMEYE BİR ÖRNEK-1

Batakçı Tüccar Mantığıyla Anı Yazmak 



Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, avcı hikayelerini dinlemek zorundayız.” (Afrika atasözü)


Yusuf KÖSE

Giriş:

TKP/ML saflarında mücadele edenlerden bir çok arkadaşımız anılarıda dahil bir çok konuda kitap yazdılar. Bunlar sevindirici. Sevindirici olması, TKP/ML’nin birikimini ortaya koymak açısından önemli oluşudur. Roman, şiir, anı, öykü, felsefe, ekonomi vb. 45 yıldır mücadele eden bir örgütün saflarında mücadele edenlerin birikimlerini küçümsemek olamaz. Tersine, daha fazla birikimler söz konusudur. Her alanda ortaya çıkan bu yazılı eserler, TKP/ML’nin birikimdir demek yanlış olmayacaktır. Eser ortaya çıkaranların çoğu TKP/ML saflarından aktif olarak kopmuş olsalarda, ama oradan aldıkları birikimle ürünlerini yaratmışlardır. Bunu kendileri de reddetmiyor. Reddetmeleri de bir şey ifade etmez, çünkü anlattıkları ya da ortaya çıkardıkları eserde TKP/ML’nin saklanamaz kültürel (teorik/siyasal) izleri var. Bu eserlerin bir kısmı TKP/ML’nin eleştirisi olsa da, bu böyledir.

İnsanlar belli bir yaşa gelince, “anılarımı kendimle mezara götürmeyip” diyerek yazmaya başlıyorlar. Bir kısmı daha erken yazıyor. Bazıları günlüklerini sonradan yayınlıyor.

Bu yazıda yazılan anılar –sadece birisine- üzerine değineceğim. Gerçeği söylemek gerekirse, anılara hiç girmeye niyetim yoktu. Ve girmeyeceğim. Yazılmasına karşı olduğumdan değil, devrimci mücadeleyi bir anı olarak gelcek kuşaklara iyi bir şekilde aktaramama korkumdandır. Ama, anıları yazıp tarihsel belge olarak varedenleri de her zaman desteklemiş ve desteklerim.

Anı” yazarlığına en iyi örneklerden biri, 4. Duma’da Bolşevikler adına yer alan A.Y. Badev’in, “Çarlık Dumasında Bolşevikler”1 adlı eseridir. Bu, bugün bile her satırı önemle okunması gereken ve hala güncelliğini koruyan derslerle doludur.

Ancak, bu, her anı yazarının doğru şeyleri yazdığı ve gelecek kuşaklara eğitici-öğretici birikimler bıraktığı anlamına da gelmemeli. Bir çok anı yazarı, “bende varım” demek için yazıyor. Bunlardan biri de, dizi halinde anılarını kitaplaştıran Erdoğan Şenci. Şenci, ne için varolduğunu kendisi anlatmış. Ancak, bazı anlatımlarına itirazım olacak.

Sayın Şenci, anılarını bir kaç kitapta topladı en sonuncusunun adı “Sürgün”. Beni daha çok bu kitap ilgilendirdiği için, burada değinilen bazı konulara, ben de kendi açımdan değinmek istiyorum. Böylece sayın Şenci’nin o gün durduğu yerin görüntüsü daha net orataya çıkar diye düşünüyorum.

Ben kendisinin ne yaptığını yazmayacağım. Zaten buna da gerek yok. Çünkü anılarında kendini anlatmış. Ayrıca, beni ilgilendiren yan, onun tüm geçmiş devrimci mücadelesi de değil. Çünkü onunla hiç bir örgütsel ilişkim olmadı. Beni ilgilendiren yan, özellikle son kitabı, “Sürgün”ün son bölümünde anlattığı TKP/ML 3. Konferans ve bu Konferans’ta seçilen 3. MK ile ilgili söyledikleridir.

Sayın Şenci’nin derdi anlaşılıyor: Onun 3. Konferans’la bir hesaplaşması gerekiyordu ve bu hesaplaşmayı 30 yıl sonra, kendine göre yapmış. Neden hesaplaşması gerekiyor, çünkü 3. Konferans ve 3. Mk, bu “değerli” ( bu söylediklerim o günün koşulları için geçerlidir) kadroların gerçek yüzlerini açığa çıkardığı içindir. Diğer siyasal ayrılıklar, eleştiriler ise bu “değerli” kadroların gelinen aşamada, PÜ’liğinin gerektirdiği görevleri yerine getirebilecek devrimci barutlarının bittiğinin üstünü örtmeye yönelik partiyi oyalama ve kandırma çabalarıydı. 30 yıl sonra, bize bitmediğini, kendisine çok haksızlık yapıldığını anlatmaya çalışıyor. Bugün ne yaptığı, benim açımdan tartışma konusu değil. Önemli olan, o gün partinin üyelik görevini yapıp yapmadığıdır. Neler yaptğını, yine kendi anlatımlarıyla “çürümüş” olduğunu kendisi belgelemiştir.

3. Konferansın savunduğu çiziğiyi ya da aldığı kararlar burada eleştiri konusu yapmanın bir anlamı yoktur. Ben bu konudaki bütünsel görüşlerimi “Tarihin Önünde Yürümek” adlı kitabımda ele aldım. Ancak, 3. Konferans’ın nasıl bir süreçte, hangi koşullar içinde yapıldığı gözardı edilir ve örgütün o hale gelmesinde sorumlu olanların bunlardan günahı yok gibi, 30 yıl sonra “temiz anı” yazarlarsa, orada devrimci dürüstlük aramak elbette abesle iştigal olur.

O günün koşullarında bu keskin çizgi sahiplerinin ruh halleri oldukça kötüydü. Parti içinde hiç bir itibarları kalmadığı gibi, kendilerine olan güvenleride kalmamıştı. Hatta 3. Konferans’a katılan Bedi Avcı’nın söylediği gibi, “bu işi bir an önce elimizden alında bizde rahatlıyalım” düşüncesi ve beklentisi içindeydiler. Nitekim öyle oldu. “sol dogmatik” olarak adlandırdıkları delegeler, kendilerininde yetersiz olduklarını çok iyi bilmelerine karşın, gelinen aşamada bu tarihi misyonu yüklenmek zorundaydılar ve öylede yaptılar. Böylece, bizim sevgili çizgici ve çok “değerli” arkadaşlarımızın omuzlarından yükler alınınca bir “güzel oh” çektiler.

3. Konferans öncesi Partinin verdiği ağır kayıpları yok sayıp, ama Türkiye’ye gitmemek için “korunması gereken değerler” bugün karşımıza “temiz anıcı” olarak çıkarsa, bunun üzerine bir kaç söz edilmesi elzem oluyor.

TKP/ML içinde yer alan kamuoyu o süreçleri çok iyi bilir. Zaten sayın Şenci’de biraz anlatmış. Çok “güzel” şeylerde söylemiş. Örneğin, kendisi 3. Konferans delegesi seçildiği halde Konferans Türkiye’de yapılma kararı çıkınca, “ölürüm” diyerek, gitmiyor. Şenci ve diğer gitmeyen delegelerin yerine, başka “doğmatikler” Zeki Uygun ve İbrahim Polat birer parti üyesi ve yedek delege olarak partinin verdiği görevi severek kabul edip görev yerlerine giderler ve orada ölürler. Bu ölülerimiz üzerinede sayın Şenci yazılar yazar. Ve “temiz anı” yazarları bu ölüler üzerinden anılarını yazma olanakları bulurlar. Ancak partinin verdiği görevi kabul edip mücadele alanlarına gidenler “doğmatik” olur. Yurtdışını terk etmeyen, ama PÜ’liğini de terk etmek istemeyenler ise çizgici “marksistler” olurlar. Ve devrimciliğin de böyle olduğu palavrasını yeni kuşaklara öğretmeye çalışırlar.

İlginç olan bir şey daha var; bu tür “anı” yazıcıları, tarihi kendileriyle başlatıp kendileriyle bitiriyor oluşlarıdır. Sayın Şenci’de aynısını yapmış. TKP/ML kendisiyle başlamış ve kendisinin ayrılmasıyla bitmiş(!) Ne taih yazıcılığı ama...!


Menşevik Parti Üyeliği

Parti 1986 yılında 3. Konferans’ını yapacaktı. Bunun için delegeler seçilir. Şenci’de kendini, yurtdışında 3. Konferans için delege olarak önermiş ve seçilmiştir. Buraya kadar her şey normaldir. Delegeler süs için seçilmez, konferansa katılmak için seçilir. Partinin iradesi konferansta ortaya çıkar. İşte, Şenci’nin PÜ görevleriyle ilgili sorunu burada başlar. Parti, konferans’ın (gerilla bölgesinin dayatması sonucu) yapılma yerini Dersim olarak belirler. Sayın şenci, Dersim adını duyunca “bacakları titrer” ve Dersim’e gitmeyi kabul etmez.

Zeki Uygun ve İbrahim Polat partinin verdiği görevi kabul edip gidiyorlarda, Sayın Şenci neden gitmiyor? Çünkü orada yakalanmak var. Ölmek var. İşkence var. Yeniden cezaevine düşmek var. Var da var!

Sayın Şenci böylece, Ali Uçar olayından sonra bir kere daha yırtarak dört ayak üstü düşer. Ne de olsa, o süreçte (1987) Türkiye’de devrimcilik yapmak ateşten gömlek giymektir. Burjuvaziye karşı mücadele etmek ateşten gömelek giymek değil midir?

Parti üyeliğinin birinci şartı, partinin verdiği görevleri kayıtsız şartsız yerine getirmektir. Bu TKP/ML’nin Tüzüğü’nde yer alır. (Ve bu tüm komünist partiler için evrenseldir. RSDİP’nin Bolşevik ve Menşevik diye ikiye ayrılmasına neden olan esas ayrım noktasından biri de bu tüzük maddesidir.)

Partinin verdiği görevleri yerine getirmeyenlerin parti üyeliği otomatikman düşer. Sayın Şenci, bir parti üyesi, delege ve herşeyden önce o dönemler atamayla getirilen bir MK (Merkez Komitesi) üyesi. Yani sonuçta örgütün birinci derecede sorumlulardan birisi. Önderlikte yer alıyor. “Değerli” MK üyesi, o süreçte, Türkiye’ye gidecek kadar “aptal” ve “ahmak” değil ya, başkaları gitsin! Ama, kendi MK üyeliği de dahil parti üyeliği apoletini taşımayı da elden bırakmıyor. Yani mevkisi elinden alınmasın. Ama, partinin görevlerini yerine getirecek aptallar gitsin! Demek istediği bu. Yaptığı eylem tamda buna uygun düşüyor.

O, üstelik Kaypakkayacı(!) Oysa, Kazım Çelik, Parti’nin Genel Sekreter’i ve Gerilla bölgesinde. Yine Hayrettin Bakış MK üyesi ve Gerilla Bölgesinde. İkisi de, Şenci’nin MK üyeliği sırasında şehit düştü. Onlar parti üyesi ve MK üyeleri değil miydi? Oysa onlarla aynı organda ve aynı haklara sahip, ama kendine ayrıcalık tanınmasını istiyor! Diyor ki (ve elbette o dönemde yurtdışında olupta Türkiye’ye gitmemek için “değerli” olduklarını söyleyenlerin hepsi); “oraya gidip düşmanın kucağına düşmek istemem.” Bunu söyleyen birisi, dürüstse öncelikle MK ve PÜ’liğini bırakır. Şenci’nin Kazım ve Hayrettin’den üstün yanın neydi? Kitabın son sayfalarına resimlerini koyduğu, Zeki Uygun, Ünal Küçükbayrak, İbrahim Polat, M. Kemal Yılmaz, Hüseyin Tosun, Rıza Sökmen ve daha nicelerinden üstün yanı neydi? “Bunlardan hangisi kadar partiye bir katkısı oldu” diye sormanın hiç bir sakıncası yoktur.

Parti MK’nin görevleri çok açıktır. Örgütü yönetmek. Örgüt içindeki sorunları çözmek. Sayın Şenci ise bir MK üyesi olarak örgüt içindeki sorunları çözmek bir yana, örgüte kendisi sorun çıkarıyor. Nasıl mı? İstekli olarak delege seçiliyor, ama delegelik görevini yerine getirmiyor. Konferans yerini beğenmiyor. Bir delege haklı gerekçeleri olmadan konferans yerine gitmiyorsa, delegeliği otamatik olarak düşer. Sayın Şenci’nin gitmeme gerekçesi ne? Konferans yerinin Dersim olması.

Delegeleğin yanı sıra bu bay aynı zamanda MK üyesi. Örgüt, 12 Eylül süreci içinde çok ağır kayıplar vermiş ve ciddi olarak bir bunalım geçirmektedir. Örgütü bunalımdan çıkarma görevi birinci derecede kimin, elbette MK’nindir. Ancak, Sayın Şenci ne MK üyeliğinin getirdiği görevleri yapıyor ne de PÜ’liğinin zorunlu koştuğu görevleri yerine getiriyor. Ama, üyelikleri de kimseye vermiyor. Üyelik görevlerini yerine getirmeyenlerin üyelik hakları da olamaz. Biri varsa diğeri de vardır. Biri yoksa diğeri de yoktur. Menşevik ve siyasette daldan dala atlayan Şenci, menşevik PÜ kriterinde diretiyor.

Partinin görevlerini yapmayacaksın, ama PÜ olarak bütün haklara sahip olacaksın? Burjuva partilerinde dahi bu yoktur. Sayın Şenci ve benzerleri PÜ olarak kalalım, ve onun tüm haklarından yararlanalım, ama Parti Üyeliği’nin zorunlu kıldığı görevlerden ise azade olalım! İleri sempatizanlar ve hatta sempatizanlar partinin verdiği görevleri severek yerine getirecek, ve bu esnada ya ölecekler, şansları varsa cezaevlerine düşecekler, ama bu baylar PÜ’liğinin olmazsa olmaz birinci şartı olan partinin verdiği görevleri yerine getirmeyi kabul etmeyecek! Varsa öyle bir parti gidip öyle bir partiye üye olacaksın. Tüzük hükümleri net olan bir partiyi oyalamaya çalışmayacaksın.
Şenci, bir taraftan delege olduğunda diretiyor ve MK üyesi olduğu için konferansa katılma hakkı olduğunu biliyor. Ama, MK üyesi olarak dahi 3. Konferansa katılmakta diretmiyor. Partici ve çizgici birisi, ne olursa olsun delegelik hakkını ve MK üyeliğin verdiği hakları yok saydırmaz. Ancak, bu arkadaşların o zaman Türkiye diye bir dertleri olmadığı için, “fazla diretmeyelim, nasıl olsa yurtdışında kalacağız, en azından üyeliğimizi koruruz” telaşı ve düşüncesi içindeydiler. Ve tamda böylesi bir ruhsal çöküntü içindeydiler. Partiyi de aynı ruh bozukluğun içine itmişlerdi.
Üstlendikleri fonksiyon ile yaptıkları arasında ciddi bir çelişme vardı. Niyetleri ne olursa olsun Türkiye’ye gitmemekti. Partinin ise Türkiye’de acilen üye ve kadrolara gereksinimi vardı. Bu gereksinimi de yakından bilenlerin başında geliyordu.

Şenci, bir çokları gibi, Konferansın güvenlik nedeniyle yurtdışında yapılmasını öneriyor.
3. Konferans için delege seçilen Şenci’ye, o dönemde aynı organda yer alan Oruçoğlu bir soru soruyor;

... peki parti, mutlaka orada (yani Dersim, YK) katılacaksın derse, tavrın yine aynımı olur?” deyince, Şenci cevap veriyor: “o zaman giderim”2

Ancak, “giderim”e rağmen nedense Şenci gitmiyor, onun ve Hoca’nın yerine Zeki Uygun ve İbrahim Polat gidiyor. Hoca, açıktan gitmeyeceğini belirtiyor ve gitmiyor. Ama Şenci’nin “giderim”i birden gitmeze dönüşüyor ve yerine yedek delegeler gidiyor. Burasının bir açıklaması yok. MK üyesi ve aynı zamanda delege olan Şenci krişi kırıyor. (Aynı Ali Uçar olayında olduğu gibi.) Böylece Hoca3 ve Şenci’nin delegelikleri düşüyor. Ancak, 7 delege ve 2 savaşçının katliamının ardından (bir yıl sonra) konferansın daha güvenli bir yerde yapılması kararı alınınca Şenci’nin MK üyesi olduğu ve bundan kaynaklı dogal (seçme hakkı olmadan) delege olarak gitme hakkı aklına geliyor. Bunda kısmen diretip olumsuz yanıt alınca, diretmekten vazgeçiyor. Tabi, adam “aptal” değil, çizgici ve partici. Onca yaşanan kayıpların arkasından ortalık durulunca aklına MK üyesi olduğu neden gelmesin ki?

Şöyle diyor:
Ama benim, Hoca’dan farklı bir konumum daha vardı. Delegeliğin dışında hala MK üyesi olduğuum için, aynı zamanda doğal delegeydim de. MK 5. Toplantı kararlarında da belirtildiği gibi, konferansa hesap vermem için de olsa katılmam gerekiyordu.”4

Burada da görüldüğü gibi, PÜ haklarından hiç vazgeçmek istemiyor. Ama, PÜ görevlerinden kaçmasını iyi biliyor.

Sayın Şenci ne serden ne de yardan vazgeçiyor. Ne yazık ki PÜ görev ve sorumluluğu ikisini birden taşıyamıyor. Birinden birini seçmek durumundadır bir üye. Görevlerini yapmaya engel herhangi ciddi bir sağlık sorunu yoksa, partinin verdiği görevi yapmak zorundadır. O zaman partinin verdiği görev sırasında ölenlere, yaralananlara, cezaevine düşenlere ne diyeceğiz ya da onlar Partiyi nasıl sorgulayacak? Bunlar, sayın Şenci için önemli değil. Bir kere o, bütün yoldaşlarının yakalandığı ya da takipte olduğu bir dönemde kapağı daha sakin bir yere (yurtdışı) atmış, “burada kalıp mücadeleye devam edeyim” anlayışına sıkı sıkıya sarılmış. Bu sarılmasının yanlış olduğunu söyleyenleri ise “tasfiyecilik” ile suçlamaktanda geri kalmıyor. Ne yaman çelişki!

O dönemde bu vb. çok “değerli kadrolar”ın esas dertleri, 3. Konferas sonrası seçilen 3. MK’nin bunları yurtdışında YDB (Yurtdışı Bürosu) içinde görevlendirip, Türkiye’ye gönderilmemeleriydi. Esas meseleleri buydu. Farklı çizgileri vardı elbette. Ama, bir taraftan “tasfiye edildik” diyeceksin, öte yandan ise Partinin sana verdiği görevleri yerine getirmeyeceksin? O zaman, Parti Üyeliğini dürüstçe bırakacaksın.

Değerli Kadro” Devrimciliği

Menşevik tarzı parti üyeliği olunca, “değerli kadro”culuğunda olmaması düşünülemez. Sayın Şenci ve onunla birlikte hareket edenlerin, “değer”den anladığı, iş yapmamaktır. İş yapmayan, partinin verdiği görevleri yerine getirmeyen ve bu anlamda devrimci bir üretimde bulunmayan birisinin “değeri” nasıl oluşuyor.

Örneğin, Partinin, Türkiye’de verdiği görevi kabul etmediği için üyeliği düşürülen bir “değerli kadro” -Şenci’nin yazdığına göre- 3. MK’ne şunu söylemiş:

Ben, kendim de dahil ettiğim, partinin bazı kadrolarının korunması gerektiğini tekrarlıyorum. Bu konuda disiplin adına yapılacak dayatmalara taviz verecek değilim.”5

Bunu söyleyen kadro İKK’da sık sık “ 500 Dersim 500 Gerilla”6 diye ajitatif yazılar yazardı.

Aynı kadro, yani MK üyesi olduğu dönemde çoğu PÜ’ni yurtdışına topladığı gibi, bir çok sempatizan ve taraftarı da Yunanistan üzerinden Türkiye’ye geçirmişlerdi. Yunanlı yoldaşlar da; “ileri kadroların geçişine yardım ediyoruz” diye seviniyorlarmış. Oysa, çoğunluk sıradan insanlardı. Bir ikisi hariç hiç biri geri dönmedi. MK ve PÜ’leri geri dönmemiş, onlar nasıl dönsün ki?

Kadro ve üyelerin "değerli" ya da "değersizliği" yaptığı görevlerle ilgilidir. Parti üyesi partinin görevlerini yerine getiriyor ve bu konuda partiye hizmet ediyorsa o değerlidir. Ama, bir taraftan PÜ olup öbür yandan ise bunun gereklerini, yerine getirmiyorsa, o değersizdir ve PÜ sıfatıyla bağdaşmaz ve parti içinde de kalamaz. Parti Üyeliği, teori ve pratik bütünlüğü birlikte taşır.

Stalin yoldaş, Menşeviklerin Parti Üyeliği anlayışına karşı, 1905 yılında şunları yazar:

Fakat bir parti üyesi için, partinin programını, taktiğini ve örgüt ilkesinin sadece kabul etmek yeterli midir? Böyle bir insana proleter ordusunun gerçek önderleri denebilr mi? Elbette ki denemez! Birincisi, dünyada bir parti programını, bir taktiği ve örgütsel görüşleri seve seve “kabul eden”, ama gevezelikten başka bir hünmeri olmayan az geveze bulunmadığını herkes bilir. Böyle bir gevezeyi parti üyesi olarak (yani proleter ordusunun önderi olarak) adlandırmak, partinin kutsal çatısı için bir ayıptır! Ayrıca Partimiz bir felsefi okul ya da dini bir mezhep de değildir! Partimiz bir savaşım partisi değil midir? Eğer bir savaşım partisi ise, o zaman programının, taktiğinin ve örgütsel görüşlerinin platonik olarak kabul edilmesinin partimiz için yeterli olmayacağı, üyesinden kabul edilen görüşlerin kuşkusuz gerçekleştirilmesini de isteyeceği kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu? O halde partimizin üyesi olmak bir kimsenin, partimizin programatik, taktik ve örgütsel görüşlerini kabul etmekle yetinmeyerek, bu görüşleri gerçekleştirmeye, uygulamaya koymaya başlaması gerekmektedir.”

Ve stalin devam ediyor:
Fakat bir parti üyesi için partinin görüşlerini gerçekleştirmesi ne demektir? Bu görüşleri ne zaman gerçekleştirebilir? Ancak mücadele ettiği, parti ile birlikte proletarya ordusunun önünde yürüdüğü zaman. Tek olarak, ayrı olarak mücadele edilebilir mi? Hayır, edilemez...

O halde, partinin üyesi olmak için partinin programını, taktiğini ve örgütsel görüşlerini gerçekleştirmek; partinin görüşlerini gerçekleştirmek için bu görüşler uğruna savaşmak; bu görüşler uğruna savaşmak için parti örgütünde çalışmak ve parti ile birlikte hareket etmek gerekiyor. Parti üyeliği için parti örgütlerinden birine girmenin zorunluluğu açıktır.” 7

Bilimsel sosyalizmin ustalarından bu konuda fazla aktarma yapmaya gerek yok. Aslında bunları o zaman Şenci’de biliyordu. Eğer, ona, “parti üyeliği ve görevleri ile ilgili bir yazı yaz” denseydi, kesinlikle, Lenin, Stalin ve Mao’dan buna benzer bir çok alıntı alıp bizleri aydınlatacaktı(!) Ancak, o, kendine menşevizmi bize ise Marksizmi dayatıyor. 3. MK ise, o zaman her kesin Marksizmi-Leninizmi-Maoizmi sahiplenmesi gerektiğinde diretmişti.

Sayın Şenci ve onun gibi düşünen arkadaşlarla partinin yaşadığı çelişme buydu. Düşünce boyutundaki çelişme, PÜ’liklerine son verme gerekçesi hiç bir zaman olmadı. Ama onlar kendilerini bulunmaz hint kumaşı sandıkları için, “tasfiye edildik” demekten başka çareleri yoktu. Ama bu iddialarında kesinlikle ve kesinlikle dürüst değilerdi. Başta da sayın Şenci!

Şenci, parti içi demokrasi sorunundan söz etmesine karşılık, onun anladığı “demokrasi”, tek taraflı demokrasi. Parti üyeliği kartını taşıyacaksın, ama parti üyeliği görevlerini yerine getirmeyeceksin. “Değerli kadro devrimciliği” böyle olsa gerek!

“Değerli kardolar” kendilerini yurt dışında korumaya alınmasını savunurken, örgütün Türkiye’de durumu neydi?

Örgütün nerdeyse, hemen hemen bütün üyeleri yurt dışındaydı. O dönem 20-22 PÜ yurt dışında yaşıyordu. Türkiye’de olan PÜ’lerinin bir kısmı cezaevlerinde, çok az sayıda da Gerilla bölgesinde vardı. Batı’da ise yeni seçilen 3. MK üyeleri dışında hiç bir parti üyesi yoktu. Hatta denebilir ki, 3. MK’ne seçmek için parti üyesi yoktu. Konferans’ta bazı aday üyelerin parti üyeliği onaylanarak MK yedek üyesi seçilebildi.

Yurt dışı ise üye “doluydu”. Ama, ülkede görev yapacak (bir kaç yoldaşın dışında) bir tane üye yoktu. Çünkü hepsi de kendilerini “değerli kadro” sıfatına yükseltmişlerdi. Böylesi bir durumda, Parti’nin tek yapacağı şey, bu “değerli kadroları”, parti üyeliklerini ellerinden alarak kendi değerleri ile baş başa bırkamak olacaktı. Parti’de bunu yaptı. Bunun yanlış olan, “tasfiye” olan yanı neresi? Eğer ortada bir tasfiye varsa, parti görevlerini yerine getirmeyen üyelerin kendi kendilerini tasfiye etmiş olması gerçeği vardır. Sayın Şenci’de kendi kendini tasfiye etmiştir. O kendini, aslında, Ali Uçar olayı zamanında tasfiye etmişti. Bunu bir tek kendisi biliyordu. Biliyordu, ama gerçeği partiden gizliyordu.

Kaygılı Şenci, kaygılarını şöyle açıklıyor:

Kaygılarımda ne kadar haklı olduğum daha sonraki süreçte iyice açığa çıkmıştı. İçinde en az üç parti üyesinin bulunduğunu söylediği ve tüzük gereği işin kitabına uydurulduğu YDB organı nasıl oluşturulmuştu biliyor musunuz? İki SB üyesi, yanlarına aldığı bir parti üyesi ,ile üç kişiyi tamamlayıp gerisini de kendi ekibinden sempatizanları hemen aday üye yaparak.
Peki, sizce burada bir art niyet ve grupçuluk yok mu?”8

Elbette burada bir niyet sorunu var. PÜ olupta partinin verdiği görevleri kabul etmeyenlere, onların yurtdışında kalma görevi verilmemiştir. Onların istediği görev, yurtdışında kalmaktı. Ama, Türkiye’ye gitmek isteyenlere görev verilmiştir. Ayrıca, YDB tam teşekküllü bir parti organıydı. MK’nin niyeti; PÜ görevlerini yerine getireceklere görev veriyordu. Ama, Türkiye’ye gitmek istemeyenlere ise görev vermiyordu ve parti tüzüğü hükümleri gereği olarak bunların üyelikleri sırasıyla düşürülmüş. Bundan daha demokratik işleyiş olamaz. Ayrıca o dönemde yurtdışındaki 22 üyeden çoğu parti ile hiç bir ilişki kurmadı. Ne Türkiye’de ne de yurt dışında görev almadılar. Bu tür “naylon” üyelerin varlığı savaşçı bir parti için tehlikelidir. Partiyi çürütmekten başka bir işe yaramazlar. Şenci’de bunlardan birisiydi. Sadece, o, kendini biraz pahalıya “satmak” istemiş. Yazdıklarından bu anlaşılıyor. Hepsi bu! Ayrıca, bu “değerli” üyelerin çoğu hakkında, Şenci’nin de içinde yer aldığı 2. MK’nin görüşü, olumsuzdu ve üyeliklerini yerine “getiremezler” şeklindeydi. MK üyelerinin bazıları Şenci içinde bu yönlü düşünceleri vardı.

Ama, Şenci;
Gayet iyiyim ve partinin sayılı kadrolarından biriyim”9 diye değerlendirmeye devam ediyordu. Daha sonra, “iyi kadrolara” parti üyeliği görevleri hatırlatılınca, söz konusu “iyi kadrolar” menşevizmin kötü atlarına binip gittiler.

Şenci ve kendisi gibi düşünenler “iyi niyetli”, ama partinin bir an önce kendini toparlaması ve mücadeleyi yükseltmesi için üyelerine görev vermek istemesi “art niyetli” ve “grupçu” oluyor. Ancak, bu “iyi kadrolar” sonra hep birlikte gidip ayrı bir örgüt kurunca nedense “grupçu” olmuyorlar. Şenci'nin menşevik hayal dünyası, ancak bu kadarını kapsayabiliyor.

Şenci, devrimci siyasete batakçı tüccar mantığıyla baktığı için, devrimci normları revize etmeye yönelmiştir. Bu nedenle de, “anıları”nda da tüccar mantığının doğruluğunu ispatlamaya çalışmıştır.

Devamı: Mücadeleyi Bırakmak İçin Örgüt Kurmak





1 A. Y. Badeyev, Çarlık Dumasında Bolşevikler, Evrensel Basım Yayın
2 Age, sf. 293
3 Küçük burjuva askeri bakış açısından hareketle, bazı kişiler yüzünden örgütü bölenlerin, sonraları aynı kişilerle yan yana yürümeleride siyasetin bir başka cilvesi olsa gerek!
4 Age, sf. 338
5 Sürgün, sf. 358
6 Daha sonra duyduğuma göre, bu “değeli kadro”, bu şiarı, “5 fırın, 5000 ekmek” espirisi içinde ele alıyormuş.
7 Stalin, Eserler, C.1, sf. 75-76, İnter Yayınları
8 Age, sf.352
9Age, sf. 356

5 Nisan 2017 Çarşamba

DİYALEKTİK

 

 

 

DİYALEKTİK1





Teori ve Komünist Partisi



Öncü savaşçı rolünün –der Lenin- ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirebileceğini belirtmek istiyoruz.“2
Teorinin önemi, ileri bilimsel teorinin Proletaryanın burjuvazi ile savaşımdaki rolünü, kendine marksist diyen herkes kabul eder. MLM bilimsel teori ile donanmayan, teorilerini doğa ve toplumsal bilimlerin gelişmesine koşut geliştirmeyenler, derinleştirmeyenler, proletaryanın sınıf savaşımındaki önderlik görevini yerine getiremezler. Sağ ve sol oportünizmin yaptığı gibi, salt soyut, nesnel gerçekliği yansıtmayan, toplumsal çelişmelerin doğru çözümünü yapamayan, sadece bir sürü laf kalabalığından öteye geçmeyen hilkat garibesi „teori“ ortaya çıkar. Böylesi bir „teori“ proletarya partisinin önünü açacağı yerde önüne daha baştan bir Çin Seddi örer, proletarya bilimi adına ne varsa onu yıkar ve öncüyü „öncü“ olmaktan çıkarıp, oportünizmin sadık bir savunucusu haline getirir. Bu bağlamda KP, önderlik görevini; „somut koşulların somut tahlili“ önermesinden geçtiğini, çürüyen yanlarını hiç çekinmeden anında atıp yeniyi almak olduğunu içselleştirdiği zaman yerine getirebilir.
Engels, „Alman Köylü Savaşı adlı yapıtında, 1874’de Alman Proletaryasının önderlerine şöyle seslenir:
Önderlerin ödevi, özellikle bütün teorik sorunlar üzerinde giderek daha çok bilgi edinmek, günü geçmiş dünya görüşlerinin geleneksel lakırdılarının etkisinden kendilerini giderek daha çok kurtarmak ve sosyalizmin bir bilim durumuna geldiğinden bu yana bir bilim olarak yürütülmek, yani irdelenmek istendiğini hiç mi hiç unutmamak olacaktır.“3
Engels’in altını çizerek belirttiği gibi, sosyalizmin bir bilim olması, sınıf savaşımına önderlik eden KP’nin de bu bilimle donanması ve artan ölçüde teorik sorunların üzerine giderek bilimsel çözümlemeler getirmesi gerekir. KP, asla salt keskin sloganlarla sınıf savaşımını yürütemez, toplumsal gelişmenin pratiğindeki gelişmeleri bilimsel olarak ele almak ve irdelemek durumundadır. Kalıplaşmış söylemeler, kendi pratiğinden çıkmamış „hazır reçeteler“, KP’ni ilerletemez. Eskiyi atıp yeniyi alan bir KP yerine, giderek ölen, kitlelerden kopan ve kendi sınıf gerçekliğinden ve dayandığı bilimsel ideolojiden kopan bir KP karşımıza çıkar. Doğrular, nesnel gerçekliklerin ürünüdür ama, bu doğrulara dayanmayan, sınıfı ve diğer ezilen kesimleri bu doğrular ışığında yönlendiremeyen bir KP, kendi içinde çürümeye başlamasını da önleyemez. KP, sınıf savaşımının inceliklerini, çelişkilerini, bunların bir biriyle ilişkilerini ve çözümlerini, burjuvaziye karşı savaşta ustalaşmasını ve giderek güçlenmesini, kitleleri kucaklamasını ve savaşa sürüklemesini, yine kendi öz deneyimleri ile öğrenecektir. Diğer deneyimler onun için genel bir yol gösterici olabilir, ama reçete olamaz.
KP, yalnızca teori üretmek için var değildir. Aynı zamanda teoriyi pratiğe uygulamak için vardır. Bu bağlamda teori ve pratik birbiriyle bağlantılı ve içiçedir. Pratik teroriyi zenginleştirir, devrimci teori ise pratiği doğru bir yönde, devrimci bir tarzda daha ileriye taşır.
Dünya da bir çok genç KP, başka ülke devriminin deneyimlerini kendilerine örnek alarak savaşıma girişmişler, kimileri ise, kendi savaş pratiği deneyimlerini esas alarak, bundan öğrenerek, giderek savaşımlarını özgüle indirgemesini başarabilmişler ve savaşımda başarıya ulaşmışlardır. Kimileri ise, başka ülkelerin devrim deneyimlerini kendi ülke ve ulusal gerçekliklerini dıştalayarak ve de kendi deneyimleri yerine o ülke KP’lerin deneyimini esas alarak bunda diretmelerinin sonucu, giderek sınıf savaşımından ve kitlelerden dıştalanmışlardır.
Doğrunun ölçütü toplumsal pratiktir“ diyen Mao, tam da bunu söylüyordu. Mao, bunu, Rus devrimini kendilerine reçete olarak alan ve ÇKP’ ye büyük zararlar veren ÇKP içindeki dogmacılar için söylüyordu. ÇKP içindeki dogmatizmi yıkmak için -çünkü, ÇKP dogmatizmden ağır darbeler yedi- „Pratik Üzerine“ (Temmuz-1937) ve „Çelişmeler Üzerine“ (Ağustos 1937) adlı makaleleri yazdı. Bu makaleler bile bir olgunun, yani ÇKP içinde yaşanan sınıf mücadelesinin bir ürünü olarak ortaya çıktı ve ÇKP’nin önünün açtı. ÇKP içindeki dogmacılar, Çin gerçekliğini reddedip, Rus devrimi deneyimlerini Çin gerçekliğine olduğu gibi uygulamaya kalkıyorlardı. Mao ise, Rusya gerçeği ile Çin gerçekliğinin çok farklı olduğunu, aynı olmadığını, her ülkenin kendine özgü yanları olduğunu ve bu farklı yanlardan kaynaklanan farklı çelişmeler ve bu çelişmelerin de farklı çözümleri olacağını, Rus devriminden çıkarılması gereken en önemli dersin bu olması gerektiğini vurguluyordu. Ama, tarih Çin dogmacılarını değil, Mao’yu haklı çıkardı. Mao’nun bu teorik ve felsefi yazısından sonra ÇKP, hem teorik olarak hem de ideolojik olarak daha da sağlamlaştı. Teorik derinliği olmayan partilerin ideolojik sağlamlıkları da omayacağından hareket eden Mao, parti içindeki yanlış anlayışlara karşı kıyasıya bir mücadele yürüttü. Partinin teorik seviyesini ve buna bağlı olarak pratik mücadelesinin gelişmesinin önünü ve partinin iktidara emin adımlarla yürümesinin yolunu açtı.
Toplumsal olaylarda olduğu gibi, KP içinde de yeni taktik ve politik değişikliklerde tutuculuğun direnciyle karşılaşılır. Ekim Devrimi’nin başlatılmasında Lenin, MK içinde çoğunluğun tutucu direnişi ile karşılaştı, Mao, uzun süre ÇKP içinde yalnız kaldı, dogmacıların ayak diretmeleri ve tutuculuklarıyla karşılaştı. KP içinde yeniye karşı, yeni taktik politik değişikliklere karşı, eski politikada direnenlerin olmaması düşünülemez.
Toplumda ki yeni ile eski arasındaki savaşım KP içinde de vardır. KP varolduğu sürece bu çelişmede kendisini değişik biçimlerde varedecektir. Ama, KP, doğruları tutuculuğa ve her türlü oportünizme karşı savunmak ve doğruları yaşama geçirmek için ilkeli bir mücadele vermek ve tavizsiz davranmakla karşı karşıyadır, tersi, KP’nin yok olmasına ya da bütünüyle yozlaşmasına ve sınıf niteliğini değiştirmesine neden olacaktır. Bu bir niyet sorunu değil, politik gerçekliktir. KP içindeki iki çizgi mücadelesi gerçekliği kendini burada gösterir. Bu gerçeklik bilince çıkarılmadıkça KP’nin Marksizm’den sapmaması düşünülemez.
Sınıflı toplumun bir üyesi olan KP, kendini salt burjuvaziye karşı savaşımla sınırlayamaz, kendi içindeki oportünist öğelere karşı da savaşım vermek zorundadır. Bu da, KP’nin sınıf savaşımı içindeki çok yönlü savaşımının çok yönlü bir kesitini oluşturur. Parti içindeki bu savaşımın kazanılması -çünkü bu mücadele parti içinde süreklidir- sınıf savaşımının kazanılmasının başlangıcıdır, savsaklamaya ya da yitirilmeye pek gelmez. Parti içindeki bu savaşım, dönem dönem sınıfın burjuvaziye karşı savaşımın bile önüne geçebilir, çünkü bu kazanılmadan burjuvaziye karşı savaşım yürütülemez.
Lenin; „Sosyal-demokrasi (komünistler, Y.K)kendi kendini kirletmezse, başkası kirletemez“ diyordu.
Proletaryanın öncüsünün kendini kirletmesi teoride başlar ve giderek bütün alanlara yansır, yukarıdan aşağıya bütün hücrelerinde yozlaşma başlar. Sağlam teorik temellere dayanan, gerçeği nesnel olgularda arayan, pratiğinden öğrenen, kendini ve sınıfını bu politikayla eğiten bir KP sınıf savaşımında yıkılmaz. Mao, „savaşı savaşarak öğreneceğiz“ derken, tam da bunu kast ediyordu. Kendi pratiğinden öğrenen ve bunu teorisine aktarıp pratiğine yol gösteren, Kaypakkaya’nın da yinelediği gibi „bayatı atıp tazeyi alan“ bir KP’si kirlenmez, sürekli yenilenmesini ve savaşta ustalaşmasını becerebilir.
... komünist için sorun, mevcut dünyayı devrimci bir şekilde değiştirmek, bulmuş olduğu duruma saldırmak ve onu pratik olarak değiştirmektir.4
Dünyayı değiştirmeye kalkanların, kendi bulundukları duruma da öncelikle saldırmaları gerektiği, duraganlığı değil, hareketliliği seçtiği, teorik hantallığı terk ettikleri ve pratiğin öğretici yanlarını kendilerine taşıdıkları sürece, dünyayı değiştirmede başarıya ulaşacaklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Devrim mücadelesinde kendi statik durumunu sorgulamayanların, varolanla yetinmeye çalışanların, kendi mücadele deneyimlerini de teorilerine aktarmaları söz konusu olamaz ya da statikoculukta diretenlerin salt MLM bilimin genel evrensel teorilerini aktararak kendilerini doğru yolda olduklarını sanmaları da statikoculuğun bir gereği olsa gerek...!
Nesnel gerçekliklerin doğru çözümlemelerinden beslenmeyen, sınıf mücadelesinin engin denizinin deneyimlerini teorisine yansıtamayan KP’leri, devre dışı kalmaya ve marjinalleşmeye mahkumdur. Çünkü, sınıf mücadelesi çocuk oyuncağı değil bir bilimdir. Bilim hatayı ve de tutuculuğu asla kabul etmez. Sınıf mücadelesine soyunan sınıfın öncüsü KP, bir bilim insanı hassaslığıyla sınıf mücadelesi laboratuarına girmesi gerekiyor. En küçük teorik bir hata çok pahalıya mal olabilir. Gerçek bir bilim insanı, incelediği konuyu çok yönlü olarak ele alır, incelediği konunun en ince ayrıntılarına kadar iner ve bu verilerin ışığında çözümlemeye gider. Sınıf mücadelesinin her adımında proletarya partisi yaraya yeni yeni neşterler vurmalıdır, pratiğe yön vermede yetersiz kalan teorinin eskiyen yanlarını atıp, pratikten kazandığı yeniliği teoriye aktarmalıdır. Her çelişmeyi, çelişmelerin birbirleriyle ilişkilerini, dış yönlerini ve bunun çelişmelere etkilerini vb. ele alıp çözümlemek durumundadır.
Tam da Marksizm ölü bir dogma, bütün zamanlar için tamamlanmış, hazır, değişmez bir öğreti değil, canlı bir eylem kılavuzu olduğu içindir ki, tam da bunun içindir ki, toplumsal yaşam koşullarındaki göze batacak kadar çarpıcı değişiklikleri yansıtmak zorundaydı.5
Proletaryanın örgütü en ileri teori ile kendini donatmak, bu teorinin yol göstericiliğinde pratiğine yön vermek, sınıfın en ileri unsurlarını bağrında toplayabilmelidir.
Sübjektivizmden, revizyonizmden ve dogmatizmden arınmış, kitlelerle kaynaşmış, teori ile pratiği birleştiren, özeleştiri metodunu uygulayan çelik disiplinli bir komünist partisi..“6
Sübjektivizmden, revizyonizmden ve dogmatizmden arınmış“ bir parti ile ne anlatılmak istendiği bugün daha iyi anlaşılmalıdır. Kaypakkaya’nın kısacık yaşamındaki bu ileri görüşlülüğü, nasıl bir parti düşlediği, devrime önderlik edecek bir partinin kendini nasıl donatması gerektiği bilince çıkarılması gereklidir. Yine Kaypakkaya; „teori ile pratiği birleştiren“ bir partiden söz ederken, teori bir tarafa pratik bir tarafa gitmelidir anlamında değil, teori ile pratiğin uyum içinde, teorinin pratiğe yol gösterdiği, pratik deneyimlerin anında teoriye aktarılarak zenginleştirildiği, teorinin pratikle çelişen yanlarının “özeleştiri metoduyla” anında atılması gerektiğinden söz etmiştir.
Bir parti, kendi hatalarını görmezden gelip sık sık özeleştiriden söz etmesi, özeleştirinin bayağılaştırılmasından başka bir anlam ifade etmeyeceği bilinmezlikten gelinemez. Kendine “marksist” diyen bir çok çevrelerdeki özeleştiri anlayışı; hareketin yanlışlarını düzeltmesi şeklinden çok, kişi yanlışlarını ele almak olarak algılanıyor, teorik ve de politik hatalar ise sürdürmekte diretiliyor. Küçük-burjuva oportünizmin özeleştiri mantığı ve hatalarına karşı yaklaşımı, teorik eklektizm ile iç içedir.
Aşmayalım aşılayalım” mantığı, dogmatizmin tipik bir yansımasıdır. Doğada olduğu gibi toplumsal yaşamda da durağanlık yoktur. Her şey içinden çıktığı çelişmeli birlikteliğin üzerinde yükselir ve onu değiştirerek aşar. İşçi sınıfının sosyalistleri, Marksizmi işçi sınıfına öğretecektir ya da söylendiği gibi “aşılayacaktır”, ama aynı zamanda o bilimi ileri götürme çabası içinde olacak ve onu aşacaktır. Bu Marksizmin abc’sidir. Lenin, Marx ve Engels’le yetinmemiştir. Lenin, salt “marksizmi aşılamakla” yetinseydi, ne Lenin Lenin olabilirdi ne de Rus Devrimi gerçekleşebilirdi. Bugün Marksizmi Lenin ve Mao’nun geliştirdiğini kabul ediyor ve “Marksizm MLM bir düzeye yükselmiştir” gerçekliğinden hareket ediyorsak; olayın “aşılamakla” sınırlı kalmadığını, geliştirmenin ve gelişmelerin teoriye yansıtılmasının esas öğe olduğunu kabullenmenin ve bunu devrimci pratikle bütünleştirmenin bir elzem olduğunuda bilmek durumundayız.
Niyet, işçi sınıfının önderliğinde devrimi gerçekleştirmek olsa dahi, gerçek niyet teori de saklıdır. Çünkü teori, ideolojik duruşun aynası ve anasıdır. Teorideki yanlışlar, ideolojik sapmaları da kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. Belki söylemde bir ideolojinin keskin tarftarlığı yapılabilir, ama bu, onun doğru olduğu analamını asla ve asla taşımaz. Nesnel gerçekliği yansıtmayan, pratiğin çelişmelerini doğru olarak saptayamayan ve pratiğin önüne doğru çözüm önerileri getiremeyen teoride, pratiği değiştirmeye ve devrimci tarzda ilerletmeye yetmeyecektir. Öncüyü kitlelerle bütünleştirme yerine, ondan uzaklaştıracaktır. Oysa, KP’nin görevi kitleleri örgütleyip harekete geçirerek, burjuvazinin siyasal iktidarını yıkmaktır.
Bir KP’nin bayatı atıp tazeyi alması; sınıfın bilimini nedenli kavradığına, bunu nedenli pratiği ile bütünleştirdiğine, ne denli hatalara karşı tavizsiz olduğuna ve de toplumdaki ve, doğa bilimindeki gelişmeleri kendi teori ve pratiğine ne denli yansıttığı ile ölçülebilir. Engels’in dediği gibi;
Materyalizm, doğa bilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır.“7
Küçük-burjuva oportünizmi, boş verin doğa bilimlerindeki gelişmeleri, toplumdaki gelişmeleri bile kendi teorilerine yansıtmamak için „tutuculuğu“, „tabuculuğu“ ve „dogmatizmi“ yeğliyorlar, çünkü, küçük burjuva oportünizmine böylesi daha kolay geliyor. Aynı zamanda bu, küçük burjuva devrimciliğinin Marksizm bilimine karşı oportünistçe yaklaşımının da bir ifadesi oluyor. Marksizm, değişim ve değiştirmedir. Marksizm, tutuculuğa, tabuculuğa ve mutlakçılığa karşıdır. Mutlak olan bir şey varsa o da değişimin kendisidir. Tabuların düşmanı olmayan marksist de olamaz.
Bir Komünist Partisi, kitlelerden uzaklaşıyor ve her geçen gün marjinalleşiyor ve büyük hedefi doğrultusunda ileri bir adım atamıyorsa, o, öncelikle hatayı kendinde aramalıdır. Eğer kendinde “derin ve kronik” dediği hastalıkları bağrında sürekli taşıyorsa, o hastalıkların ana kaynağına, yani teoriye inmek zorundadır. “hastalıklarla mücadele edelim” deyip, arkasından ise hastalığın beslendiği kaynaklara inme yerine, dış etmenlere salvo ateşi yapıyorsa, o kendi gerçekliğini açığa vurmaktan korkuyor anlamına gelir. Korkunun ise ecele bir faydası olmuyor ve olamaz. Kendi gerçekliğini ve bu gerçekliği tersine çevirmeye yanaşmayan bir KP, ne devrimin öncüsü olabilir ne de sınıf mücadelesi tarihinin fırtınalı ateşi içinde yeniyi yaratabilir. Ancak o, koşullar elverdiği oranda “varım”la yetinebilir. Ne var ki , “varım”la yetinmek, “yokum”la eş anlamlı olduğu da bilinmelidir. Biri diğerine kolayca dönüşebilir.
Teorimiz iyi, ama pratiğimiz kötü” masumane(!) genellemesi, sapla samanı birbirine karıştıran, gerçeği olgularda aramayı reddeden dogmatik bir yaklaşımın basit bir tekrarıdır. Bu tür anlayış ve yaklaşımlar basit bir daire içinde dönüp dolaşır ve suçu pratiğe yükleyerek, pratiğe yol gösteren olgunun teori olduğu gerçeğini ters yüz eder ya da etmeye çalışarak kendi yanlışını bile bile doğru gibi göstermeye ve sınıf mücadelesi içinde masumiyet aramaya çalışır. Sınıflar arası mücadelede masumiyete yer yoktur. Sınıf mücadelesine yeni katılmış bir KP için “kötü pratik” doğal karşılanabilir ve hatta genç olduğu için “masumiyet”te bir ölçüde kabul edilebilir. Ama çeyrek asırları aşan KP’ler için “iyi teori, kötü partik” olmaz. Doğru teori doğru pratiği kaçınılmaz olarak hakim kılar. Ama, sosyal olguların süzgecinden çıkmamış teori de direnerek, bunun yaşama geçirilmeye çalışılması durumunda, pratiğin yapacağı bir şey yoktur. Sınıf mücadelesinin pratiği, her zaman yanlış teoriyi redder ve onu uygulamakta direnenleri ya tarih sahnesinden siler ya da toplumsal tabakların en derin ve en zayıf bir yerinde kendi kaderine terk eder. Bu tür siyasal akımlar için toplumsal tabakanın bir yerinde saklanacak sosyal bir koşul vardır.
Bugün TDH hala bu sıkıntıyı bir bütün olarak çekmektedir. Kitlelerden kopmanın gerekçeleri olarak ülke koşulları vb. şeyler ileri sürülse de, sahip oldukları teorinin pratikle, yani bu teorinin kitleleri ne kadar ilgilendirdiği incelenmeyip, genellemelerle yetinilmektedir. Bu durum devrimci siyasal akımlar arası tartışmalara (daha doğrusu tartışmamalara) da yansımıştır. Deyim yerindeyse, siyasal akımlar arasında ideolojik tartışmalar bitmiştir. Varolan bu durum birbirine bağlı olarak iki şeyi ortaya çıkarmaktadır: Birincisi; yoğun bir ideolojik erozyon ve Marksizmden uzaklaşma, ikincisi ise; kitlelerden kopuş ve dar bir sosyal çevrenin örgütü haline gelmektendir. Bu olgu, sınıf mücadelesinin geriliğinden de kaynaklanmakta ve ondan bağımsız değildir. Kendini sınıf mücadelesinin ateşi içinde görmeyen akımlar, tartışmaktan hep kaçınır. İnkar etmemek için, yer yer tartışmalar yaşansa da bunlar da bazı güncel pratik sorunların kapsamı dışına çıkamamaktadır.
Bugün TDH’nin genel anlamda durumu da budur. Eylemede birlik, ama ideolojik tartışma nerede? Tartışmanın olmadığı yerde gelişme ve kitleler ile kaynaşma ve sınıf mücadelesi içinde canlı olarak yer alamanın koşulları da yaratılamaz.
Teorik tartışmanın olmamasını ya da çok çok geri planda güncel sorunların pratikle ilgili bölümlerinin tartışılması, bütünüyle sınıf mücadelesinin zayıflığına bağlanamaz. Lenin, en büyük eserlerini sınıf mücadelesinin durgunluk dönemlerinde yarattığını bilmeyen yoktur. Çünkü böylesi dönemlerde Marksizm kılıfı altında Marksizmi revize etmeler artar. İşçi sınıfının bilinci bunaltılmaya ve karartılmaya çalışılır. KP, durgunluk dönemlerinde daha yoğun teorik ve ideolojik mücadele yürütmediği zaman hem kendisi de ideolojik erozyona uğrar ve savunduğu doğru ilkeleri elastike etmenin yollarını arar. Kendi eksik ve yanlışlarının üzerine gideceği yerde, suçu sınıf mücadelesinin durgunluğunda arayarak, mistik bir kaderciliğin kurbanı haline gelir. Bundan hareketle, böyle bir yönelim ve duruş ise, KP’ni, kendi savunduğu hedefler doğrultusunda yürüme yerine, teori ile pratiğin bütünüyle farklılaştığı bir güzargaha götürür. Belki teorik olarak hedefleri savunuyor gözükmeye çalışsa da, bu cılız savunu, sağcı pratiğin üstünü örtme çabalarından başka bir anlama gelmez. Marksizmi revize etmenin en tehlikelisi de budur. Yani, kendi içinde tutarlı olamamak ve savunduğu ilkeleri bulanıklaştırmak...
Mistik kaderciliğe teslim olmuş ve kendine KP diyen siyasal bir yapı, oportünizme karşı mücadele edemeyeceği gibi, oportünizmin oportünizme karşı mücadele ettiği görülmediğinden kendisi de oportünizmeden müzdariptir. Böyle bir Parti hangi hatalarına karşı mücadele edecek ya da hangi hastalıklarını iyileştirebilecek...
Keskin sınıf savaşımının dönemeçlerinden geçmiş bütün KP’lerinde, kendi hatalarına karşı daha kapsamlı büyük mücadeleler yaşanmıştır. Sınıflı toplumun diyalektiği ve bu sınıflı toplumun bir ürünü olarak ortaya çıkan KP, önce kendine karşı mücadeleyi, kendini sürekli yenilemeyi, hatalarını atıp yeniyi alma yöntemini esas alarak eksikliklerini giderme yöntemini esas almazsa, değiştirmek istediği toplumu da değiştiremez. “Örgütleyenleri yeniden yeniden örgütlemek, değiştirenleri yendien yeniden değiştirmek” doğru önermesinde olduğu gibi, bu marksist yöntem kesintisiz uygulanmalıdır.
Bu, sınıf savaşımına daha güçlü girme, sınıf savaşımındaki etkisini daha güçlü bir şekilde artırma, daha geniş kitleleri kucaklama ve onları harekete geçirme savaşımıdır. Ama bu savaşım, aynı zamanda, kendine karşı bir savaşımdır. Kendini yenileme, değiştirme, örgütleme, eğitme savaşımıdır. Partinin kendine karşı bu savaşımı, pratikten kopuk bir savaşım değil, bizzat pratiğin denek taşında verilmektedir. İşte, KP’nin kendine karşı verdiği bu savaşım, “bayatı atıp, tazeyi alma” savaşımıdır.
Teorinin pratik ile uyum içinde olması, teorinin pratiğe yol göstermesinden ve bir KP’nin bunu nasıl ele alması gerektiğini öncelikle bilince çıkarmak gerekiyor. Keskin ve toplumsal sorunları kucaklamaktan yoksun soyut sloganlarla, Marksizm’e bağlılık yeminleri, burjuvaziye kin beslemek, proletarya devrimini söylemlerde göklere çıkarmak sorunu çözseydi, kapitalist sistem çoktan tarihin çöplüğüne gömülmüştü.
Demek ki, bunlar yetmiyor.
Bir teori, pratikte sürekli tökezliyor ve geri tepiyorsa, hareketin önün açmakta aciz ve yetersiz kalıyorsa, öncünün kitlelerle kaynaşmasını, daha geniş yığınları kucaklamasını, sınıfın en ileri unsurlarını bağrında toplamasını sağlayamıyorsa; öncünün sınıf mücadelesi içinde yoğrulması, onun sorunlarıyla içice olması yerine, daha çok kendi iç sorunlarını artan ölçüde artırıyorsa, en ileri teori ile donanmış bir partiden söz edilemez; teori kısırlaştıkça, gelişmelere yanıt veremedikçe hareketi kısırlaştırır ve örgütü içten içe çürütür.
Lenin; „ ... yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirebileceği...“8 söyler.
Teorinin pratiğe yol göstericiliğini, teorinin KP için ne denli önem taşıdığı oportünizm „lafta“ pek yadsımaz. Ama, ne hikmetse, bu denli „önem“ verilen teori, salt teori olarak kalır, yani, soyut olarak ele alınır. Onun, canlı bir organizma gibi nesnel gerçekliklere gereksinimi olduğu, nesnel olguların yaşayan ruhu olması gerektiği unutulur ya da „bir kere başta proje çizildin mi gerisi gelir“ denerek, sınıf mücadelesi esasta oportünizme feda edilir ve feda edilenin proletaryanın bilimi olduğu bilinmezlikten gelinir. Böyle bir teori ile donanmış bir „öncü“nün de kitlelerle bir sorunu yoktur demektir. Çünkü kitleler başka havadan çalarken, „öncü“ de kendi –kitlelerden kopuk- dar dünyasında kitlelere „seslendiği“ sanısı içindedir.
Marx, teorik ve pratik gereksinimleri şöyle açıklıyor:
Gerçekten de devrimler pasif bir öğeye, özdeksel bir temele gereksinim duyar. Teori bir halk içinde ancak onun gereksinimlerinin gerçekleştirilmesi olduğu ölçüde gerçekleşiyor. ... Teorik gereksinimlerin dolayımsız olarak pratik gereksinimler durumuna gelmeleri mi gerekiyor? Düşüncenin gerçekleşmeye götürmesi yetmiyor, gerçekliğinde düşünmeye götürmesi gerekiyor.”9
Bu konun biraz daha açılması için, Stalin yoldaştan uzun bir alıntı aktarmakta yarar var. Çünkü ileri teori ile donanmış parti olgusundan, teori ile pratiğin uyumundan neyin kast edildiği, „belirlenmiş“ -diyalektik materyalizmde „belirlenmiş“(maddenin değişimini yansıtmama ve durağanlık bağlamında) diye bir şey olmaz, ama, ne yazık ki, bu olguyu sıkça yaşıyoruz- bir teorinin yol gösterdiği pratiğin, defalarca taşa vurması mı gerektiği, partiyi kitlelerden koparması, her yönüyle güdükleştirmesi, nesnel gerçeklikten bütünüyle koparması mı anlaşılması gerekiyor, yoksa Stalin yoldaşın söyledikleri mi...
Teori bütün ülkelerin işçi hareketlerinin genel biçimi ile ele alınan deneyimidir.
“… kuşkusuz ki teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, el yordamı ile yürümesi gibi. Ama teori, devrimci pratik ile çözülmez bir bağlılık halinde gelişince, işçi hareketinin büyük bir gücü haline gelebilir. Çünkü, harekete, güvenliği, yönünü belirleme gücünü ve olayların iç bağlantılarının anlaşılmasını, teori ve yalnızca teori sağlayabilir; çünkü teori ve yalnız teori, sadece sınıfların bugün hangi yönde ve nasıl hareket ettiklerine değil, aynı zamanda bu sınıfların en yakın bir gelecekte, hangi yönde ve nasıl hareket edecekleri pratiğini anlamamıza yardım edebilir. Şu ünlü tezi söyleyen ve kerelerce yineleyen Lenin’den başkası değildir: „Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz.”10
Teori ve pratiğin uyumluluğu, teorinin pratiğin aksayan yönlerini anında düzeltmesi, “yakın geleceği” tespit edebilmesi, örgütü ve örgütün mücadele taktiklerini buna hazırlaması anlamına gelir. Elbette burada önemli olan, teorinin nesnel gerçekliği yakalayabilmesi, örgütü bununla besleyebilmesi ve kitleleri hazırlaması gerekiyor. „Gelişen bir şey yok, her şey aynı, bu nedenle başta ortaya koyduğumuz teorimizi ve de pratiğimizi değiştirmeye gerek yok, önemli olan devrim mücadelesinde kararlı olmak ..“ vb. gibi anlayış ve yaklaşımlar, karanlıkta el yordamıyla yürümek olduğu gibi, Marksist bilimsellikten uzak, uzun erimli olmayan ucuz kahramanlıklar olarak sergilenir.
Küçük burjuva devrimciliğinin tipik özelliği olan, gerçeği nesnel olgularda arama yerine, sübjektivizme ve dogmatizme sarılması, onun, kendi sınıf karakteri ile yakından ilgilidir. Keskin Marksist görünmeleri, Marksizmi bir o kadar da revize etmelerinden ileri geliyor. Bunlar, teoriyi ya da sloganları, belli bir sürecin pratik olguları sorunu değil, hiç değişmeyen her dönemde geçerli „kutsal kitabın“ bir ayeti olarak ele alırlar. Böylece de Marksizmin özünü daha baştan tahrif etmiş olurlar.
Lenin; „... bir Marksist gerçek yaşama, gerçekliğin asıl olgularına dikkat etmesi, ve bütün teoriler gibi olsa olsa yalnızca esas ve genel hatları koyan, yalnızca yaşamı bütün karmaşıklığı içinde yaklaşık olarak kucaklayan dünün teorisine yapışmaması gerektiği...“ni11 söyler.
Bir KP’ni sağlamlaştıran, disiplinli ve dövüşken kılan, sınıf ve kitlelerle derin bağlar kurduran öğeler nedir diye sorulduğunda: Hangi anda hangi taktiği izleyeceğini bilen, yerine göre esnekliği yerine göre tavizsiz tutumu takınan, ilkelerde tavizsiz olan, hangi anda hangi eylem biçimine geçeceğini reçetelere değil, somut koşullara göre ayarlayan, Marksist diyalektiğin mutlakçılığın reddi olduğunu bilince çıkaran, her toplumsal değişimi teori ve pratiğe yansıtmasını beceren ve Lenin’in yukarıda belirttiği önermesi ışığında olabilir diye cevap verilebilir. Ve ancak böyle bir parti, kitlelerin nabzını elinde tutabileceği gibi, sınıfın tüm ileri ve dürüst unsurların güvenini kazanıp safında tutabilir. Ve işte o zaman devrimcilik bir gevezelik olmaktan kurtarılabilir.
Devrimciliği salt bir gevezelik düzeyine indirgemek, keskin sloganlarla devrimin “reklamını” yapmak, ama hayatın gerçeklerinden uzak durmak ve sık sık, hayatın reddettiği aynı teoriyi ya da aynı sloganları yinelemek, bu teori sahibi oportünistlerin devrime olan yeminli „inandırıcılığı“ kitleler için bir şey ifade etmeyeceği gibi, bu, devrimci lafazanlıktan başka bir şey değildir.
Diyalektik materyalizmin özünü reddeden sağ ve sol oportünizm, teorinin toplumsal pratiğin ürünü olması gerektiğini bilinçli olarak saptırmaları ve bu sapmaların etkisi altında olan ya da bu anlayış içinde olup da kendine „KP“ diyen örgütler, burjuvaziye karşı bir savaş örgütü olamazlar. Bir kısmı süreç içinde ya iyice reformizmin kucağına oturarak, burjuvazinin icazeti altında “proleter devrimcilik” adına parlamentercilik oyunu oynarlar ve de bir kısmı da dogmatizmin batağına dalarak, Lenin’in deyimiyle; „devrimci lâfazanlık uyuzuna“ kapılarak, örgütsel darbeciliği kendilerine rehber edinirler.

Eylemlerimizin başarısı, algılarımızın, algılanan şeylerin nesnel niteliği ile uygunluğunu tanıtlar” (Engels), yani, teori ile pratiğin birliğini tanıtlar.

Somut koşulların somut tahlili“nden çıkmış bir teori pratiğe yol gösterir ve pratikte ürününü alabilir, ama, nesnel gerçekliğin ürünü olmayan, sübjektif ve dogmatik teori pratiğe cevap veremediği için, gelişme yerine gerileme olur. Örgüt, teoriye göre kendini yukarıdan aşağıya doğru şekillendirir. Ama, teori nesnel olguların ürünü olmadığı zaman, örgütün şekillenmesi de pratiğe cevap veremeyeceği için, örgüt gelişmez, kitlelerle kaynaşamaz ve çürümeye başlar. KP, varolanı öğrenirken, onunla yetinmeyip, o pratiksel deneyimleri daha ileriye taşımak için geliştirmek durumundadır.
Pratiğe cevap veremeyen bir KP, öncelikle sorunun kaynağını teorisinde aramak zorundadır. Kaynağı teori de aramayıp, başka yerlerde araması, onun gerçeklerden kaçması anlamına geldiği gibi, deyim yerindeyse; hala kılıçla tüfeğin karşısına çıkmaya çalışıyor demektir. Ve böyle bir parti bu yöntemi izlediği sürece hiçbir zaman Marksist olamaz. Toplumsal çalkantıların hızla geliştiği, toplumun alt-üst oluşu yaşadığı, kitlelerin değişim istediği, egemen sınıfların ekonomik ve siyasi krizinin derinleştiği ve ekonomik-siyasi ağır bir kriz yaşadığı bir ortamda KP, ilerleme değil gerileme gösteriyorsa, kitlelerin hoşnutsuzluğunu kendi potasında toparlayamıyorsa; izlediği politikanın neden toplumsal çalkantılara yanıt veremediğini ciddi şekilde irdelemek durumundadır. Bundan kaçan bir KP, sınıf adına boşa kürek çekiyor demektir. Sübjektivizmin ve dogmatizmin esiri olan oportünizmin, işçi sınıfını ve geniş emekçi yığınları içinde uzun süreli ciddi bir etkinlikleri de olamaz.

1Bu yazı, “Marx’tan Mao’ya MARKSİST DÜŞÜNCE DİYALEKTİĞİ” adlı, en çok beğendim felsefi kitabımdan alınmıştır. Günümüz tartışmaları için gerekli olduğu kanısındayım. Burada „Diyalektik“ başlığı altında yayınlamakta yarar görüyorum. Ayrıca, daha önce burada yayınlanan "Materyalist Bilgi Teorisi ve Komünist Partileri" adlı makalemde okunabilir.
2 Lenin, Ne Yapmalı, sf. 30, Sol yay.
3 Engels, Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, sf.31, Birinci Baskı, Sol Yayınları.
4 Marks-Engels, Felsefe İncelemeleri, sf. 88, Sol Yayınları
5 Lenin, SE, C.11, sf.71, İnter Yayınları
6 Kaypakkaya, age, sf. 430-431
7 Engels, L. Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 28, Sol Yayınları
8 Lenin’den aktaran Stalin, Leninizmin Sorunları, sf. 24, Sol Yayınları
9Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, sf.202-203, Birinci Baskı, Sol Yayınları
10 Stalin, Leninizmin Sorunları, sf. 24, Sol Yayınları
11 Lenin, „Taktik Üzerine Mektuplar“, Marks-Engels-Marksizm, sf. 389. Aç.L., Sol Yayınları