DEVRİMCİ
DEĞERLERİ
ÇİRKİNLEŞTİRMEYE
BİR ÖRNEK-1
Batakçı Tüccar Mantığıyla Anı Yazmak
“Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, avcı
hikayelerini dinlemek zorundayız.” (Afrika atasözü)
Yusuf KÖSE
Giriş:
TKP/ML
saflarında mücadele edenlerden bir çok arkadaşımız anılarıda
dahil bir çok konuda kitap yazdılar. Bunlar sevindirici.
Sevindirici olması, TKP/ML’nin birikimini ortaya koymak açısından
önemli oluşudur. Roman, şiir, anı, öykü, felsefe, ekonomi vb.
45 yıldır mücadele eden bir örgütün saflarında mücadele
edenlerin birikimlerini küçümsemek olamaz. Tersine, daha fazla
birikimler söz konusudur. Her alanda ortaya çıkan bu yazılı
eserler, TKP/ML’nin birikimdir demek yanlış olmayacaktır. Eser
ortaya çıkaranların çoğu TKP/ML saflarından aktif olarak kopmuş
olsalarda, ama oradan aldıkları birikimle ürünlerini
yaratmışlardır. Bunu kendileri de reddetmiyor. Reddetmeleri de bir
şey ifade etmez, çünkü anlattıkları ya da ortaya çıkardıkları
eserde TKP/ML’nin saklanamaz kültürel (teorik/siyasal) izleri
var. Bu eserlerin bir kısmı TKP/ML’nin eleştirisi olsa da, bu
böyledir.
İnsanlar
belli bir yaşa gelince, “anılarımı kendimle mezara götürmeyip”
diyerek yazmaya başlıyorlar. Bir kısmı daha erken yazıyor.
Bazıları günlüklerini sonradan yayınlıyor.
Bu yazıda
yazılan anılar –sadece birisine- üzerine değineceğim. Gerçeği
söylemek gerekirse, anılara hiç girmeye niyetim yoktu. Ve
girmeyeceğim. Yazılmasına karşı olduğumdan değil, devrimci
mücadeleyi bir anı olarak gelcek kuşaklara iyi bir şekilde
aktaramama korkumdandır. Ama, anıları yazıp tarihsel belge olarak
varedenleri de her zaman desteklemiş ve desteklerim.
“Anı”
yazarlığına en iyi örneklerden biri, 4. Duma’da Bolşevikler
adına yer alan A.Y. Badev’in, “Çarlık Dumasında Bolşevikler”1
adlı eseridir. Bu, bugün bile her satırı önemle okunması
gereken ve hala güncelliğini koruyan derslerle doludur.
Ancak,
bu, her anı yazarının doğru şeyleri yazdığı ve gelecek
kuşaklara eğitici-öğretici birikimler bıraktığı anlamına da
gelmemeli. Bir çok anı yazarı, “bende varım” demek için
yazıyor. Bunlardan biri de, dizi halinde anılarını kitaplaştıran
Erdoğan Şenci.
Şenci, ne için varolduğunu kendisi anlatmış. Ancak, bazı
anlatımlarına itirazım olacak.
Sayın
Şenci, anılarını bir kaç kitapta topladı en sonuncusunun adı
“Sürgün”. Beni daha çok bu kitap ilgilendirdiği için, burada
değinilen bazı konulara, ben de kendi açımdan değinmek
istiyorum. Böylece sayın Şenci’nin o gün durduğu yerin
görüntüsü daha net orataya çıkar diye düşünüyorum.
Ben
kendisinin ne yaptığını yazmayacağım. Zaten buna da gerek yok.
Çünkü anılarında kendini anlatmış. Ayrıca, beni ilgilendiren
yan, onun tüm geçmiş devrimci mücadelesi de değil. Çünkü
onunla hiç bir örgütsel ilişkim olmadı. Beni ilgilendiren yan,
özellikle son kitabı, “Sürgün”ün son bölümünde anlattığı
TKP/ML 3. Konferans ve bu Konferans’ta seçilen 3. MK ile ilgili
söyledikleridir.
Sayın
Şenci’nin derdi anlaşılıyor: Onun 3. Konferans’la bir
hesaplaşması gerekiyordu ve bu hesaplaşmayı 30 yıl sonra,
kendine göre yapmış. Neden hesaplaşması gerekiyor, çünkü 3.
Konferans ve 3. Mk, bu “değerli” ( bu söylediklerim o günün
koşulları için geçerlidir) kadroların gerçek yüzlerini açığa
çıkardığı içindir. Diğer siyasal ayrılıklar, eleştiriler
ise bu “değerli” kadroların gelinen aşamada, PÜ’liğinin
gerektirdiği görevleri yerine getirebilecek devrimci barutlarının
bittiğinin üstünü örtmeye yönelik partiyi oyalama ve kandırma
çabalarıydı. 30 yıl sonra, bize bitmediğini, kendisine çok
haksızlık yapıldığını anlatmaya çalışıyor. Bugün ne
yaptığı, benim açımdan tartışma konusu değil. Önemli olan, o
gün partinin üyelik görevini yapıp yapmadığıdır. Neler
yaptğını, yine kendi anlatımlarıyla “çürümüş” olduğunu
kendisi belgelemiştir.
3.
Konferansın savunduğu çiziğiyi ya da aldığı kararlar burada
eleştiri konusu yapmanın bir anlamı yoktur. Ben bu konudaki
bütünsel görüşlerimi “Tarihin Önünde Yürümek” adlı
kitabımda ele aldım. Ancak, 3. Konferans’ın nasıl bir süreçte,
hangi koşullar içinde yapıldığı gözardı edilir ve örgütün
o hale gelmesinde sorumlu olanların bunlardan günahı yok gibi, 30
yıl sonra “temiz anı” yazarlarsa, orada devrimci dürüstlük
aramak elbette abesle iştigal olur.
O günün
koşullarında bu keskin çizgi sahiplerinin ruh halleri oldukça
kötüydü. Parti içinde hiç bir itibarları kalmadığı gibi,
kendilerine olan güvenleride kalmamıştı. Hatta 3. Konferans’a
katılan Bedi Avcı’nın söylediği gibi, “bu işi bir an önce
elimizden alında bizde rahatlıyalım” düşüncesi ve beklentisi
içindeydiler. Nitekim öyle oldu. “sol dogmatik” olarak
adlandırdıkları delegeler, kendilerininde yetersiz olduklarını
çok iyi bilmelerine karşın, gelinen aşamada bu tarihi misyonu
yüklenmek zorundaydılar ve öylede yaptılar. Böylece, bizim
sevgili çizgici ve çok “değerli” arkadaşlarımızın
omuzlarından yükler alınınca bir “güzel oh” çektiler.
3. Konferans
öncesi Partinin verdiği ağır kayıpları yok sayıp, ama
Türkiye’ye gitmemek için “korunması gereken değerler” bugün
karşımıza “temiz anıcı” olarak çıkarsa, bunun üzerine bir
kaç söz edilmesi elzem oluyor.
TKP/ML
içinde yer alan kamuoyu o süreçleri çok iyi bilir. Zaten sayın
Şenci’de biraz anlatmış. Çok “güzel” şeylerde söylemiş.
Örneğin, kendisi 3. Konferans delegesi seçildiği halde Konferans
Türkiye’de yapılma kararı çıkınca, “ölürüm” diyerek,
gitmiyor. Şenci ve diğer gitmeyen delegelerin yerine, başka
“doğmatikler” Zeki Uygun ve İbrahim Polat birer parti üyesi ve
yedek delege olarak partinin verdiği görevi severek kabul edip
görev yerlerine giderler ve orada ölürler. Bu ölülerimiz
üzerinede sayın Şenci yazılar yazar. Ve “temiz anı”
yazarları bu ölüler üzerinden anılarını yazma olanakları
bulurlar. Ancak partinin verdiği görevi kabul edip mücadele
alanlarına gidenler “doğmatik” olur. Yurtdışını terk
etmeyen, ama PÜ’liğini de terk etmek istemeyenler ise çizgici
“marksistler” olurlar. Ve devrimciliğin
de böyle olduğu palavrasını yeni kuşaklara öğretmeye
çalışırlar.
İlginç
olan bir şey daha var; bu tür “anı” yazıcıları, tarihi
kendileriyle başlatıp kendileriyle bitiriyor oluşlarıdır. Sayın
Şenci’de aynısını yapmış. TKP/ML kendisiyle başlamış ve
kendisinin ayrılmasıyla bitmiş(!) Ne taih yazıcılığı ama...!
Menşevik
Parti Üyeliği
Parti 1986
yılında 3. Konferans’ını yapacaktı. Bunun için delegeler
seçilir. Şenci’de kendini, yurtdışında 3. Konferans için
delege olarak önermiş ve seçilmiştir. Buraya kadar her şey
normaldir. Delegeler süs için seçilmez, konferansa katılmak için
seçilir. Partinin iradesi konferansta ortaya çıkar. İşte,
Şenci’nin PÜ görevleriyle ilgili sorunu burada başlar. Parti,
konferans’ın (gerilla bölgesinin dayatması sonucu) yapılma
yerini Dersim olarak belirler. Sayın şenci, Dersim adını duyunca
“bacakları titrer” ve Dersim’e gitmeyi kabul etmez.
Zeki
Uygun ve İbrahim Polat partinin verdiği görevi kabul edip
gidiyorlarda, Sayın Şenci neden gitmiyor? Çünkü orada yakalanmak
var. Ölmek var. İşkence var. Yeniden cezaevine düşmek var. Var
da var!
Sayın
Şenci böylece, Ali Uçar olayından sonra bir kere daha yırtarak
dört ayak üstü düşer. Ne de olsa, o süreçte (1987) Türkiye’de
devrimcilik yapmak ateşten gömlek giymektir. Burjuvaziye karşı
mücadele etmek ateşten gömelek giymek değil midir?
Parti
üyeliğinin birinci şartı, partinin verdiği görevleri kayıtsız
şartsız yerine getirmektir. Bu TKP/ML’nin Tüzüğü’nde yer
alır. (Ve bu tüm komünist partiler için evrenseldir. RSDİP’nin
Bolşevik ve Menşevik diye ikiye ayrılmasına neden olan esas ayrım
noktasından biri de bu tüzük maddesidir.)
Partinin
verdiği görevleri yerine getirmeyenlerin parti üyeliği
otomatikman düşer. Sayın Şenci, bir parti üyesi, delege ve
herşeyden önce o dönemler atamayla getirilen bir MK (Merkez
Komitesi) üyesi.
Yani sonuçta örgütün birinci derecede sorumlulardan birisi.
Önderlikte yer alıyor. “Değerli” MK üyesi, o süreçte,
Türkiye’ye gidecek kadar “aptal” ve “ahmak” değil ya,
başkaları gitsin! Ama, kendi MK üyeliği de dahil parti üyeliği
apoletini taşımayı da elden bırakmıyor. Yani mevkisi elinden
alınmasın. Ama, partinin görevlerini yerine getirecek aptallar
gitsin! Demek istediği bu. Yaptığı eylem tamda buna uygun
düşüyor.
O, üstelik
Kaypakkayacı(!) Oysa, Kazım Çelik, Parti’nin Genel Sekreter’i
ve Gerilla bölgesinde. Yine Hayrettin Bakış MK üyesi ve Gerilla
Bölgesinde. İkisi de, Şenci’nin MK üyeliği sırasında şehit
düştü. Onlar parti üyesi ve MK üyeleri değil miydi? Oysa
onlarla aynı organda ve aynı haklara sahip, ama kendine ayrıcalık
tanınmasını istiyor! Diyor ki (ve elbette o dönemde yurtdışında
olupta Türkiye’ye gitmemek için “değerli” olduklarını
söyleyenlerin hepsi); “oraya gidip düşmanın kucağına düşmek
istemem.” Bunu söyleyen birisi, dürüstse öncelikle MK ve
PÜ’liğini bırakır. Şenci’nin Kazım ve Hayrettin’den üstün
yanın neydi? Kitabın son sayfalarına resimlerini koyduğu, Zeki
Uygun, Ünal Küçükbayrak, İbrahim Polat, M. Kemal Yılmaz,
Hüseyin Tosun, Rıza Sökmen ve daha nicelerinden üstün yanı
neydi? “Bunlardan hangisi kadar partiye bir katkısı oldu” diye
sormanın hiç bir sakıncası yoktur.
Parti MK’nin
görevleri çok açıktır. Örgütü yönetmek. Örgüt içindeki
sorunları çözmek. Sayın Şenci ise bir MK üyesi olarak örgüt
içindeki sorunları çözmek bir yana, örgüte kendisi sorun
çıkarıyor. Nasıl mı? İstekli olarak delege seçiliyor, ama
delegelik görevini yerine getirmiyor. Konferans yerini beğenmiyor.
Bir delege haklı gerekçeleri olmadan konferans yerine gitmiyorsa,
delegeliği otamatik olarak düşer. Sayın Şenci’nin gitmeme
gerekçesi ne? Konferans yerinin Dersim olması.
Delegeleğin
yanı sıra bu bay aynı zamanda MK üyesi. Örgüt, 12 Eylül süreci
içinde çok ağır kayıplar vermiş ve ciddi olarak bir bunalım
geçirmektedir. Örgütü bunalımdan çıkarma görevi birinci
derecede kimin, elbette MK’nindir. Ancak, Sayın Şenci ne MK
üyeliğinin getirdiği görevleri yapıyor ne de PÜ’liğinin
zorunlu koştuğu görevleri yerine getiriyor. Ama, üyelikleri de
kimseye vermiyor. Üyelik görevlerini yerine getirmeyenlerin üyelik
hakları da olamaz. Biri varsa diğeri de vardır. Biri yoksa diğeri
de yoktur. Menşevik ve siyasette daldan dala atlayan Şenci,
menşevik PÜ kriterinde diretiyor.
Partinin
görevlerini yapmayacaksın, ama PÜ olarak bütün haklara sahip
olacaksın? Burjuva partilerinde dahi bu yoktur. Sayın Şenci ve
benzerleri PÜ olarak kalalım, ve onun tüm haklarından
yararlanalım, ama Parti Üyeliği’nin zorunlu kıldığı
görevlerden ise azade olalım! İleri sempatizanlar ve hatta
sempatizanlar partinin verdiği görevleri severek yerine getirecek,
ve bu esnada ya ölecekler, şansları varsa cezaevlerine düşecekler,
ama bu baylar PÜ’liğinin olmazsa olmaz birinci şartı olan
partinin verdiği görevleri yerine getirmeyi kabul etmeyecek! Varsa
öyle bir parti gidip öyle bir partiye üye olacaksın. Tüzük
hükümleri net olan bir partiyi oyalamaya çalışmayacaksın.
Şenci, bir
taraftan delege olduğunda diretiyor ve MK üyesi olduğu için
konferansa katılma hakkı olduğunu biliyor. Ama, MK üyesi olarak
dahi 3. Konferansa katılmakta diretmiyor. Partici ve çizgici
birisi, ne olursa olsun delegelik hakkını ve MK üyeliğin verdiği
hakları yok saydırmaz. Ancak, bu arkadaşların o zaman Türkiye
diye bir dertleri olmadığı için, “fazla diretmeyelim, nasıl
olsa yurtdışında kalacağız, en azından üyeliğimizi koruruz”
telaşı ve düşüncesi içindeydiler. Ve tamda böylesi bir ruhsal
çöküntü içindeydiler. Partiyi de aynı ruh bozukluğun içine
itmişlerdi.
Üstlendikleri
fonksiyon ile yaptıkları arasında ciddi bir çelişme vardı.
Niyetleri ne olursa olsun Türkiye’ye gitmemekti. Partinin ise
Türkiye’de acilen üye ve kadrolara gereksinimi vardı. Bu
gereksinimi de yakından bilenlerin başında geliyordu.
Şenci, bir
çokları gibi, Konferansın güvenlik nedeniyle yurtdışında
yapılmasını öneriyor.
3. Konferans
için delege seçilen Şenci’ye, o dönemde aynı organda yer alan
Oruçoğlu bir soru soruyor;
“...
peki parti, mutlaka orada (yani Dersim, YK) katılacaksın derse,
tavrın yine aynımı olur?” deyince, Şenci cevap veriyor: “o
zaman giderim”2
Ancak,
“giderim”e rağmen nedense Şenci gitmiyor, onun ve Hoca’nın
yerine Zeki Uygun ve İbrahim Polat gidiyor. Hoca, açıktan
gitmeyeceğini belirtiyor ve gitmiyor. Ama Şenci’nin “giderim”i
birden gitmeze dönüşüyor ve yerine yedek delegeler gidiyor.
Burasının bir açıklaması yok. MK üyesi ve aynı zamanda delege
olan Şenci krişi kırıyor.
(Aynı Ali Uçar olayında olduğu gibi.) Böylece Hoca3
ve Şenci’nin delegelikleri düşüyor. Ancak, 7 delege ve 2
savaşçının katliamının ardından (bir yıl sonra) konferansın
daha güvenli bir yerde yapılması kararı alınınca Şenci’nin
MK üyesi olduğu ve bundan kaynaklı dogal (seçme hakkı olmadan)
delege olarak gitme hakkı aklına geliyor. Bunda kısmen diretip
olumsuz yanıt alınca, diretmekten vazgeçiyor. Tabi, adam “aptal”
değil, çizgici ve partici. Onca yaşanan kayıpların arkasından
ortalık durulunca aklına MK üyesi olduğu neden gelmesin ki?
Şöyle
diyor:
“Ama
benim, Hoca’dan farklı bir konumum daha vardı. Delegeliğin
dışında hala MK üyesi olduğuum için, aynı zamanda doğal
delegeydim de. MK 5. Toplantı kararlarında da belirtildiği gibi,
konferansa hesap vermem için de olsa katılmam gerekiyordu.”4
Burada da
görüldüğü gibi, PÜ haklarından hiç vazgeçmek istemiyor. Ama,
PÜ görevlerinden kaçmasını iyi biliyor.
Sayın Şenci
ne serden ne de yardan vazgeçiyor. Ne yazık ki PÜ görev ve
sorumluluğu ikisini birden taşıyamıyor. Birinden birini seçmek
durumundadır bir üye. Görevlerini yapmaya engel herhangi ciddi bir
sağlık sorunu yoksa, partinin verdiği görevi yapmak zorundadır.
O zaman partinin verdiği görev sırasında ölenlere,
yaralananlara, cezaevine düşenlere ne diyeceğiz ya da onlar
Partiyi nasıl sorgulayacak? Bunlar, sayın Şenci için önemli
değil. Bir kere o, bütün yoldaşlarının yakalandığı ya da
takipte olduğu bir dönemde kapağı daha sakin bir yere (yurtdışı)
atmış, “burada kalıp mücadeleye devam edeyim” anlayışına
sıkı sıkıya sarılmış. Bu sarılmasının yanlış olduğunu
söyleyenleri ise “tasfiyecilik” ile suçlamaktanda geri
kalmıyor. Ne yaman çelişki!
O dönemde
bu vb. çok “değerli kadrolar”ın esas dertleri, 3. Konferas
sonrası seçilen 3. MK’nin bunları yurtdışında YDB (Yurtdışı
Bürosu) içinde görevlendirip, Türkiye’ye gönderilmemeleriydi.
Esas meseleleri buydu. Farklı çizgileri vardı elbette. Ama, bir
taraftan “tasfiye edildik” diyeceksin, öte yandan ise Partinin
sana verdiği görevleri yerine getirmeyeceksin? O zaman, Parti
Üyeliğini dürüstçe bırakacaksın.
“Değerli
Kadro” Devrimciliği
Menşevik
tarzı parti üyeliği olunca, “değerli kadro”culuğunda
olmaması düşünülemez. Sayın Şenci ve onunla birlikte hareket
edenlerin, “değer”den anladığı, iş yapmamaktır. İş
yapmayan, partinin verdiği görevleri yerine getirmeyen ve bu
anlamda devrimci bir üretimde bulunmayan birisinin “değeri”
nasıl oluşuyor.
Örneğin,
Partinin, Türkiye’de verdiği görevi kabul etmediği için
üyeliği düşürülen bir “değerli kadro” -Şenci’nin
yazdığına göre- 3. MK’ne şunu söylemiş:
“Ben,
kendim de dahil ettiğim, partinin bazı kadrolarının korunması
gerektiğini tekrarlıyorum. Bu konuda disiplin adına yapılacak
dayatmalara taviz verecek değilim.”5
Aynı kadro,
yani MK üyesi olduğu dönemde çoğu PÜ’ni yurtdışına
topladığı gibi, bir çok sempatizan ve taraftarı da Yunanistan
üzerinden Türkiye’ye geçirmişlerdi. Yunanlı yoldaşlar da;
“ileri kadroların geçişine yardım ediyoruz” diye
seviniyorlarmış. Oysa, çoğunluk sıradan insanlardı. Bir ikisi
hariç hiç biri geri dönmedi. MK ve PÜ’leri geri dönmemiş,
onlar nasıl dönsün ki?
Kadro ve
üyelerin "değerli" ya da "değersizliği"
yaptığı görevlerle ilgilidir. Parti üyesi partinin görevlerini
yerine getiriyor ve bu konuda partiye hizmet ediyorsa o değerlidir.
Ama, bir taraftan PÜ olup öbür yandan ise bunun gereklerini,
yerine getirmiyorsa, o değersizdir ve PÜ sıfatıyla bağdaşmaz ve
parti içinde de kalamaz. Parti Üyeliği, teori ve pratik bütünlüğü
birlikte taşır.
Stalin
yoldaş, Menşeviklerin Parti Üyeliği anlayışına karşı, 1905
yılında şunları yazar:
“Fakat
bir parti üyesi için, partinin programını, taktiğini ve örgüt
ilkesinin sadece kabul etmek yeterli midir? Böyle bir insana
proleter ordusunun gerçek önderleri denebilr mi? Elbette ki
denemez! Birincisi, dünyada bir parti programını, bir taktiği ve
örgütsel görüşleri seve seve “kabul eden”, ama gevezelikten
başka bir hünmeri olmayan az geveze bulunmadığını herkes bilir.
Böyle bir gevezeyi parti üyesi olarak (yani proleter ordusunun
önderi olarak) adlandırmak, partinin kutsal çatısı için bir
ayıptır! Ayrıca Partimiz bir felsefi okul ya da dini bir mezhep de
değildir! Partimiz bir savaşım partisi değil midir? Eğer bir
savaşım partisi ise, o zaman programının, taktiğinin ve örgütsel
görüşlerinin platonik olarak kabul edilmesinin partimiz için
yeterli olmayacağı, üyesinden kabul edilen görüşlerin kuşkusuz
gerçekleştirilmesini de isteyeceği kendiliğinden ortaya çıkmıyor
mu? O halde partimizin üyesi olmak bir kimsenin, partimizin
programatik, taktik ve örgütsel görüşlerini kabul etmekle
yetinmeyerek, bu görüşleri gerçekleştirmeye, uygulamaya koymaya
başlaması gerekmektedir.”
Ve stalin
devam ediyor:
“ Fakat
bir parti üyesi için partinin görüşlerini gerçekleştirmesi ne
demektir? Bu görüşleri ne zaman gerçekleştirebilir? Ancak
mücadele ettiği, parti ile birlikte proletarya ordusunun önünde
yürüdüğü zaman. Tek olarak, ayrı olarak mücadele edilebilir
mi? Hayır, edilemez...
“O
halde, partinin üyesi olmak için partinin programını, taktiğini
ve örgütsel görüşlerini gerçekleştirmek; partinin görüşlerini
gerçekleştirmek için bu görüşler uğruna savaşmak; bu görüşler
uğruna savaşmak için parti örgütünde çalışmak ve parti ile
birlikte hareket etmek gerekiyor. Parti üyeliği için parti
örgütlerinden birine girmenin zorunluluğu açıktır.”
7
Bilimsel
sosyalizmin ustalarından bu konuda fazla aktarma yapmaya gerek yok.
Aslında bunları o zaman Şenci’de biliyordu. Eğer, ona, “parti
üyeliği ve görevleri ile ilgili bir yazı yaz” denseydi,
kesinlikle, Lenin, Stalin ve Mao’dan buna benzer bir çok alıntı
alıp bizleri aydınlatacaktı(!) Ancak, o, kendine menşevizmi bize
ise Marksizmi dayatıyor. 3. MK ise, o zaman her kesin
Marksizmi-Leninizmi-Maoizmi sahiplenmesi gerektiğinde diretmişti.
Sayın Şenci
ve onun gibi düşünen arkadaşlarla partinin yaşadığı çelişme
buydu. Düşünce boyutundaki çelişme, PÜ’liklerine son verme
gerekçesi hiç bir zaman olmadı. Ama onlar kendilerini bulunmaz
hint kumaşı sandıkları için, “tasfiye edildik” demekten
başka çareleri yoktu. Ama bu iddialarında kesinlikle ve kesinlikle
dürüst değilerdi. Başta da sayın Şenci!
Şenci,
parti içi demokrasi sorunundan söz etmesine karşılık, onun
anladığı “demokrasi”, tek taraflı demokrasi. Parti üyeliği
kartını taşıyacaksın, ama parti üyeliği görevlerini yerine
getirmeyeceksin. “Değerli kadro devrimciliği” böyle olsa
gerek!
“Değerli
kardolar” kendilerini yurt dışında korumaya alınmasını
savunurken, örgütün Türkiye’de durumu neydi?
Örgütün
nerdeyse, hemen hemen bütün üyeleri yurt dışındaydı. O dönem
20-22 PÜ yurt dışında yaşıyordu. Türkiye’de olan PÜ’lerinin
bir kısmı cezaevlerinde, çok az sayıda da Gerilla bölgesinde
vardı. Batı’da ise yeni seçilen 3. MK üyeleri dışında hiç
bir parti üyesi yoktu. Hatta denebilir ki, 3. MK’ne seçmek için
parti üyesi yoktu. Konferans’ta bazı aday üyelerin parti üyeliği
onaylanarak MK yedek üyesi seçilebildi.
Yurt dışı
ise üye “doluydu”. Ama, ülkede görev yapacak (bir kaç
yoldaşın dışında) bir tane üye yoktu. Çünkü hepsi de
kendilerini “değerli kadro” sıfatına yükseltmişlerdi.
Böylesi bir durumda, Parti’nin tek yapacağı şey, bu “değerli
kadroları”, parti üyeliklerini ellerinden alarak kendi değerleri
ile baş başa bırkamak olacaktı. Parti’de bunu yaptı. Bunun
yanlış olan, “tasfiye” olan yanı neresi? Eğer ortada bir
tasfiye varsa, parti görevlerini yerine getirmeyen üyelerin kendi
kendilerini tasfiye etmiş olması gerçeği vardır. Sayın Şenci’de
kendi kendini tasfiye etmiştir. O kendini, aslında, Ali Uçar olayı
zamanında tasfiye etmişti. Bunu bir tek kendisi biliyordu.
Biliyordu, ama gerçeği partiden gizliyordu.
Kaygılı
Şenci, kaygılarını şöyle açıklıyor:
“Kaygılarımda
ne kadar haklı olduğum daha sonraki süreçte iyice açığa
çıkmıştı. İçinde en az üç parti üyesinin bulunduğunu
söylediği ve tüzük gereği işin kitabına uydurulduğu YDB
organı nasıl oluşturulmuştu biliyor musunuz? İki SB üyesi,
yanlarına aldığı bir parti üyesi ,ile üç kişiyi tamamlayıp
gerisini de kendi ekibinden sempatizanları hemen aday üye yaparak.
“Peki,
sizce burada bir art niyet ve grupçuluk yok mu?”8
Elbette
burada bir niyet sorunu var. PÜ olupta partinin verdiği görevleri
kabul etmeyenlere, onların yurtdışında kalma görevi
verilmemiştir. Onların istediği görev, yurtdışında kalmaktı.
Ama, Türkiye’ye gitmek isteyenlere görev verilmiştir. Ayrıca,
YDB tam teşekküllü bir parti organıydı. MK’nin niyeti; PÜ
görevlerini yerine getireceklere görev veriyordu. Ama, Türkiye’ye
gitmek istemeyenlere ise görev vermiyordu ve parti tüzüğü
hükümleri gereği olarak bunların üyelikleri sırasıyla
düşürülmüş. Bundan daha demokratik işleyiş olamaz. Ayrıca o
dönemde yurtdışındaki 22 üyeden çoğu parti ile hiç bir ilişki
kurmadı. Ne Türkiye’de ne de yurt dışında görev almadılar.
Bu tür “naylon” üyelerin varlığı savaşçı bir parti için
tehlikelidir. Partiyi çürütmekten başka bir işe yaramazlar.
Şenci’de bunlardan birisiydi. Sadece, o, kendini biraz pahalıya
“satmak” istemiş. Yazdıklarından bu anlaşılıyor. Hepsi bu!
Ayrıca, bu “değerli” üyelerin çoğu hakkında, Şenci’nin
de içinde yer aldığı 2. MK’nin görüşü, olumsuzdu ve
üyeliklerini yerine “getiremezler” şeklindeydi. MK üyelerinin
bazıları Şenci içinde bu yönlü düşünceleri vardı.
Ama, Şenci;
“Gayet
iyiyim ve partinin sayılı kadrolarından biriyim”9
diye değerlendirmeye devam ediyordu. Daha sonra, “iyi kadrolara”
parti üyeliği görevleri hatırlatılınca, söz konusu “iyi
kadrolar” menşevizmin kötü atlarına binip gittiler.
Şenci ve
kendisi gibi düşünenler “iyi niyetli”, ama partinin bir an
önce kendini toparlaması ve mücadeleyi yükseltmesi için
üyelerine görev vermek istemesi “art niyetli” ve “grupçu”
oluyor. Ancak, bu “iyi kadrolar” sonra hep birlikte gidip ayrı
bir örgüt kurunca nedense “grupçu” olmuyorlar. Şenci'nin
menşevik hayal dünyası, ancak bu kadarını kapsayabiliyor.
Şenci,
devrimci siyasete batakçı tüccar
mantığıyla baktığı için,
devrimci normları revize etmeye yönelmiştir. Bu nedenle de,
“anıları”nda da tüccar mantığının doğruluğunu
ispatlamaya çalışmıştır.
Devamı:
Mücadeleyi Bırakmak İçin Örgüt
Kurmak
1
A. Y. Badeyev, Çarlık Dumasında Bolşevikler,
Evrensel Basım Yayın
2
Age, sf. 293
3
Küçük burjuva askeri bakış açısından
hareketle, bazı kişiler yüzünden örgütü bölenlerin,
sonraları aynı kişilerle yan yana yürümeleride siyasetin bir
başka cilvesi olsa gerek!
6
Daha sonra duyduğuma göre, bu “değeli
kadro”, bu şiarı, “5 fırın, 5000 ekmek” espirisi içinde
ele alıyormuş.
9Age,
sf. 356