8 Temmuz 2016 Cuma

LATİN AMERİKA’NIN KESİLEN DEVRİMCİ DAMARLARI




FARC-EP Gerillları











LATİN AMERİKA’NIN KESİLEN

DEVRİMCİ DAMARLARI1




Yusuf KÖSE

Giriş:

ABD’nin arka bahçesinde, burjuvaziye karşı mücadelenin büyük bir yanını ABD emperyalizmine karşı mücadele olulşturduğu bilinen bir gerçektir. İspanyol sömürgeciliği kovulduktan sonra, Latin Amerika halkları bu kez karşılarında ABD emperyalizmini buldu.

O günden bugüne kadar Latin Amerika işçi sınıfı ve emekçiler, ABD emperyalist haydutlarına karşı mücadele etmektedir. Görünürde, Batista’lar, Somazlar, Uribe/Santos’lar, Fujimori’ler’e vb.lerine karşı mücadele verilmesine karşı, en büyük karşı-devrimci güç hiç kuşkusuz ABD emperyalizmine (ve Pentagon-CIA) karşı verilmiştir. Halen’de bu savaş devam etmektedir.
Her tarafa “demokrasi” götürdüğünü (Afganistan, Irak ve Suriye’ye götürdükleri gibi) iddia eden ABD emperyalizmi, Latin Amerika’yı askeri diktatörlükler cehennemine çevirmiştir. Halen bu süreç devam etmektedir. 
 
Bu yazının konusu, Latin Amerika Devrimci Gerilla Hareketleri’nin ABD emperyalizmine karşı mücadelesi olmayacak. Bazı gerilla hareketlerinin mücadelelerinin nasıl sonuçlandığıyla ilgili olacaktır. Esas olarak’da 52 yıldır gerilla savaşı veren Kolombiya gerilla örgütü FARC-EP’nin “barış”ını ele alacaktır.

FARC-EP ile Kolombiya devleti arasındaki savaşta bugüne kadar 260 bini aşkın insan yaşamını yitirdi. 50 bine yakın insan, (Türkiye’deki gibi) “fali meçhul” adı altında devlet ve CİA’ya bağlı paramiliter güçler tarafından katledilerek kaybedildi. 7 milyona yakın insan ise yerlerinden göç ettirildi.
FARC-EP2 üzerine bir inceleme yazmıştım. “Yüzyıllık Yanlızlık’ı Yıkan Gerillalar” (Aralık 2012) adıyla. Yazı, kendi Blog’um “Güncel Yazılar”ın yanı sıra bir çok sitede ve Kaypakkayahaber.com sitesinde de yanılanmıştı. Burada FARC-EP’nin tarihine tekrar girmeyeceğim. Bu konuyu merak edenler, sözünü ettiğim “YÜZYILLIK YANLIZLIK’I YIKAN GERİLLALAR” 3 yazıma bakabilirler.

Barış Mı Sınıf Uzlaşmacılığı Mı?

FARC-EP’nin Latin Amerika tarihinde önemli bir yeri var. Bu, onun 52 yıllık kesintisiz mücadelesinden ileri geliyor. Ancak, bu mücadele sınıf uzlaşmacı bir “Barış” adı altında, bir kere daha Latin Amerika’nın devrimci damarına vurulan küçük burjuva sınıfına özgü hançer oluyor. Latin Amerika’nın devrimci damarları kesiliyor. FARC-EP, sınıf uzlaşmacı “barış anlaşması”yla bunu yaptığının farkında değil ve göremiyor.

FARC-EP’de, kendinden önceki diğer Latin Amerika ülkelerinin gerilla hareketlerinin izlediği yolu izledi. Mücadeleyi sonuna kadar götüremeyip, yarı yolda bırakma kararı aldı. Daha doğrusu, kendi söylemleri ile buraya yazarsak; “siyasal mücadeleye silahlı olarak değil, legal bir parti olarak devam” edecekler. Neyin karşılığı? Görünürde kısmı reformlar karşılığı, ancak, pratikte bunların hiç bir karşlığı olmayacak. Kolombiya burjuvazisi (ve ABD emperyalizmi), FARC-EP gerilla hareketini kendi düzen sınırları içine çekerek büyük bir başarı elde etmiş olacaktır. Kolombiya işçi ve emekçileri ise, sömürü ve baskı altında yaşamaya, yeni bir devrimci süreci başlatana kadar devam edeceklerdir.

Buraya FARC-EP örneğinden önce, Latin Amerika’daki daha önceki bazı gerilla hareketlerinin savaştıkları burjuvaziyle yaptıkları “barış”lara bir bakmak gerekiyor. En son ise FARC-EP’nin tavrını ele alalım.

Hemen hemen bütün Latin Amerika ülkelerinde demokratik hak ve özgürlükler ve bağımsızlık için savaşlar verilmiştir ve verilmeye devam etmektedir. Bunlardan bugüne kadar sadece birisi, Küba başarıya ulaşmıştır. Küba Devrmine önderlik edenler, ABD ve onun yerli işbirlikçilerini yenerek iktidarı ele geçirmişlerdir.

Diğer Latin Amerika ülkelerinin gerilla hareketleri içinde ise, başarıya ulaşan Nikeragua’da FLNS (Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi) olmuştur. El Salvador’daki gerilla hareketi FMLN (Farabuno Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi) de, başarıya ulaşacağı son anda “barış” yaparak, burjuvaziyle sınıf uzlaşmacılığına gitmiştir. Böylece, El Salvador devrimi burjuvaziye kurban verilmiştir. Tarih ve Marksizm, küçük burjuva devrimciliği konusunda bir kere daha yanılmamıştır.

Nikaragua gerilla hareketi FLNS, 1962 yılında mücadeleye başladı. FLNS’ye önderlik edenler küçük burjuva ideolojsine sahipti. Sosyalizmi kısmen savunmalarına karşın hiç bir zaman gerçek bir MLM olmadılar. 45 yıllık ABD destekli Somaza faşist diktatörlüğünü 17 Temmuz 1979 da yıktıktan sonra, ABD ve uluslararası emperyalist burjuvazinin yaptırımıyla karşılaştılar. Ancak daha savaş içinde orta burjuvazinin üst kesimiyle uzlaşarak, tarım reformu ve burjuvazinin mülksüzleştirilmesinden vazgeçtiler.

1989 yılında FLNS, serbest seçim kararı aldı ve 1990 yılında yapılan ilk genel seçimde kaybederek, iktidarı yeniden ABD yanlısı burjuvazi ele geçirdi. 2006 yılında yapılan başkanlık seçimini, FLNS’nin lideri Daniel Ortega kazandı. Ancak, Nikeragua’da işçi ve emekçiler açısından değişen bir şey olmadı. Kapitalist sistem olduğu gibi devam etmektedir. Yani, işçi ve emekçiler burjuvazinin ağır sömürüsüne maruz kalmaktadır. D. Ortega, liberal burjuvazinin programını uygulayarak başkanlığını sürdürmektedir. ABD emperyalizminin yerini Çin emperyalizmi almış. Ne yazık ki, devrimi kazanan “SANDİNO’NUN KIZLARI”4 bir kere daha hayal kırklığına uğradılar ve burjuvaziye karşı ikinci bir devrimci mücadeleyi sürdürmek yine onların omuzlarına kaldı. 
 
El Salvador Gerilla Hareketi FMLN, bir çok gerilla güçlerinin bir araya gelmesinden oluşmuştu. 1980 yılında gerrilla savaşına başlayan örgüt, 1992 yılında, El Salvador burjuvazisiyle “barış” yaparak savaşa son verdi ve legal siyasi parti olarak siyasal yaşamına devam etti. Bu süreçte yaklaşık 75 bin kişi öldü. Daha çok da, ABD destekli paramiliter güçlerin katliamlarının sonucuydu bu sonuç. 
 
FMLN5, oldukça güçlü bir gerilla örgüttüydü. ABD FMLN’yi yok etmek için tüm kirli oyunlarını oynamasına karşın gerilla hareketi kitleler içinde geniş bir kök saldı. Halkın büyük bir çoğunluğunun desteğini aldı. El Salvador burjuva ordusu, ABD’nin yönetiminde olmasına karşın, FMLN6 karşısında etkisiz kaldı. Savunmasız ve silahsız kitleleri katletmekten öteye geçemedi.

FMLN’nin iktidarı almaması için hiç bir neden kalmamıştı. ABD destekli burjuva ordusu saklandığı yerden çıkamadığı gibi, hareket alanı da kalmamıştı. CİA, “kaybettik” dediği bir anda, FMLN, “barış” sinyalleri verdi. Çünkü “sosyalist” maskeli Rus sosyal emperyalizmi havlu atmıştı. Küçük burjuva ideolojik yapıya sahip FMLN de, havlu atmayı yeğledi. Oysa, Yanıbaşında Nikeragua devrimi olmuştu. Yine Peru’da güçlü bir Maoist hareket vardı. Ekvator ve diğer bir çok ülkelerde reformist eğlimli hareketler güç kazanmıştı. Kolombiya’da güçlü gerilla (FARC, FLN) hareketleri vardı. Yani rüzgar, devrimcilerden yana esiyordu. Ancak Rus Sosyal emperyalizmini “sosyalist” değerlendiren bu hareketler için Rusya’nın çöküşü, sadece Rusya ile sınırlı kalmamıştı. Buraya güven bağlıyan küçük burjuva devrimci örgütlerini de derinden vurmuştu.

FMLN önderliği, yer yer marksizmi ve sosyalizmi savunmasına karşın, esas politikası kapitalizmi reforma etmenin ötesine geçmedi.

Gelecekte dengeleyici ve kolaylaştırıcı bir güç olarak inisiyatifi ele alırsak, burada özel sektör ve işçi sınıfı arasında, orta ve küçük mal sahipleri, hem de daha küçük geleneksel olmayan üretim sektörleri arasında ortak bir temel yaratabiliriz.”7

1991 yılında, bunu söyleyen FMLN temsilcisi Arnoldo Ramos. Böylece, FMLN’nin daha baştan nasıl bir ekonomik politika izleyeceğide belli olmuştu. Yani, ABD emperyalizmini ve El salvador burjuvazisinin ürükütmeyecek bir politika izlenecekti.

1992 yılı “barış”ıyla legal siyasal yaşama katılan FMLN, savaş sırasında söyledikleri ile burjuvaziyle sınıfsal uzlaşmadan sonra yaptıkları ve söyledikleri bir birini tutmadı. Marksist-Leninist-Maoist sınıf terosi bir kere daha kendini doğruladı.

Burjuvaziyle proletarya arasında uzlaşmaz bir sınıf çelişkisi vardır. Burjuvaziyle uzlaşmak demek, esas olarak onun sınıfsal çıkarlarını kabul etmek demektir. Ayrıca, burjuva devletini yıkmadan kısmen onu reforme ederek yaşamasına izin vermek, tekrar burjuvazinin sömürü çarkının içine girmek ve ona ayak uydurmak demektir. Marksist sınıf teroisi ve sınıflar arası mücadele ve proleter devlet sorunu, sınıf uzlaşmacılığını reddeder.
Bugün, Latin Amerika’nın bir çok ülkesinin başkanları yada birinci derecede siyasal temsilcileri eski gerilla önderleriyle doludur. Bir farkla, artık onlar işçi ve emekçileri temsil etmiyorlar. Burjuvazinin temsilcileri olarak bulundukları yeri işgal ediyorlart. El Salvador’un bugünkü devlet başkanı, dünün FMLN’nin genel sekreter yardımcısıydı. Ancak, günümüz El Salvador’u, neoliberal poltikaların uygulayıcısıdır. 
 
Nepal Komünist Partisi (Maoist)’de, sınıf uzlaşmacılığının kurbanı oldu. Nepal Devrimi’ni, kelimenin tam anlamıyla sattı. Nepal burjuvazisiyle uzlaştı. Tek yaptığı, Nepal Monarşsinin yıkılmasına hizmet etmek oldu. Ancak, işçi sınıfı önderliğindeki sosyalist devrim idiasını bir kenara atarak, Nepal burjuvaziyle sınıf uzlaşmacılığını esas politika haline getirdi. Nepal işçi sınıfı ve köylülüğünün görkemli mücadelesi, ne yazık ki 2006 yılında burjuvaziyle “barış” politikasıyle yenilgiyle sonuçlandırıldı8.

Burjuvaziyle masaya oturulmaz ya da geçici ateşkesler yapılmaz diye bir anlayış olamaz. Sınıf mücadelesi içinde bu tür dönemler olabilir ve olmaktadır da. Özellikle silahlı mücadele veren devrimci örgütler için, bu daha sık gündeme gelebilir. Devrimci hareket, siyasal durumun gereklerine gere burjuvaziyle “barış” masasına oturabilir. Ancak bu “barış”, burjuva sistemine entgre olmak için değil, güç toplamak ve burjuvaziyi sıkıştırmak ve zayıflatmak amacıyla yapılabilir. Eğer “barış”ın adı, gerilla hareketinin başlangıç amaçlarından vazgeçmek içinse, bu, burjuvaziye entegre olma politik taktiğidir.

Yukarıda saydığımız gerilla hareketleri ve partileri, ne yazık ki, ilk baştaki ideallerinden vazgeçerek brujuvaziye entegre olmuşlar ve burjuva sisteminin sürdürücüsü durumuna gelmişlerdir. Bu olumsuz gelimeler, kitleleri devrimcilerden uzaklaştırmaya hizmet etmiştir. Burjuvazide bu olumsuzlukları işçi sınıfının sosyalist mücadelesine karşı kullanmıştır.

FARC-EP’nin Barışı

FARC-EP, küçük burjuva devrimci bir örgüt olmasına karşın, 52 yıllık mücadelesi Latin Amerika işçi sınıfı ve emekçilerin onurunu temsil ediyordu. ABD destekli Kolombiya faşist devletine karşı verdiği mücadele, diğer halkları motive ediyor ve güç veriyordu. O, Latin Amerika’nın kesilmeyen devrimci bir damarı ve onuruydu.

FARC-EP mücadele tarihi süresi içinde bir çok zikzaklar çizmesine karşın, anti-emperyalist, anti-faşist yanını korudu. Bunun bir nedeni de, başta güçlü bir marksist damar taşımasından çok, sınıfsal çelişmelerin keskinliğinden ve derinliğinden kaynaklanıyordu. Ancak, son on yıl içinde önderlerinin bir çoğunu kaybetmesi ve şehirde işçi sınıfıyla derin bağlar kuramaması, onu kötü bir uzlaşma metnine imza atma aşamasına getirdi. 
 
Küba’nın başkenti Havana’da 4 yıldır sürdürülen “barış” görüşmeleri, ne yazık ki FARC-EP aleyhine sonuçlandı. Örgütün kendisi bunu öyle görmüyor, elbette. Ama, sıkılan el, Kolombiya burjuvazisinin ve onun arkasındaki ABD emperyalistlerinin oldu

Öncelikle, “Çatışmanın sona erdirilmesi, istikrarlı ve kalıcı bir barışın inşası için genel bir anlaşma” başlıklı “barış anlaşması”ından bazı maddeleri buraya aktaralım:

Barışın inşası hiçbir ayrım olmaksızın toplumun tümümün katılımını gerektiren bir ortak noktadır; ülkenin ulusal sınırları içerisindeki tüm topraklarda insan haklarına saygının teşvik edilmesi, sosyal adalet ve çevre ile uyum içinde ekonomik kalkınma, barış ve gelişimin bir garantisidir.”


1. Bütünleşmiş tarımsal kalkınma politikası” başlıklı bölümden:

1. Erişim ve toprağın kullanımı. Ekilmemiş topraklar. Mülkiyetin resmileştirilmesi. Tarımsal sınırların ve rezerv alanlarının korunması.
2. Bölgesel odaklı kalkınma programları.
3. Altyapı ve arazi ıslahı.
4. Sosyal gelişim: sağlık, eğitim, barınma, yoksulluğun ortadan kaldırılması.
5. Tarımsal üretim ile dayanışma ekonomisi için teşvik. Teknik destek. Sübvansiyonlar. Kredi. Gelir üretimi. Pazarlama. İşgücünün resmileştirilmesi.
6. Gıda güvenlik sistemi.“9


„3. Çatışmanın Sonu“ başlıklı bölümden:

3-Silahların bırakılması. Kendi ilgi alanlarına göre FARC-EP’nin sivil hayata – ekonomik, sosyal ve siyasi-yeniden entegre edilmesi.”

4-Ulusal Hükümet, FARC-EP mensubu ya da işbirliği yapmış olmakla suçlanan ve hüküm giyen bireylerin durumlarının tekrar gözden geçirilmesini koordine edecektir.”

 
6-Görüşmeler, "Her şey üzerinde anlaşmaya varılmadan hiçbir anlaşmaya varılmamıştır" kuralına göre yapılacaktır.”

Son bölümden:

10-Ulusal Hükümet, barışın inşasında yaşanabilecek zorlukların üstesinde gelmede gerekli reformların ve kurumsal düzenlemeleri yeniden gözden geçirecek ve oluşturacaktır.”


Bu anlaşma maddelerine bakıldığında, Kolombiya burjuvazisinin özel bir yükümlülük aldığı görülmüyor. Normal bir burjuva sistemine devam edilmesi talep ediliyor. Kolombiya burjuva devletine düşen tek görev; FARC-EP militanlarının sivil yaşama entegre olmasında kolaylık ve burjuva hukukunu yerine getirmesi yükümlülükleri var. Kapitalist bir sistem de, “yoksulluğun ortadan kaldırılması” düşü ham hayal, kapitalizmin varoluş nedenine terstir. FARC-EP terorisyenlerinin bunu bilmemesi olası değildir.

Böyle bir anlaşmayla, yani burjuva devletine teslimiyet anlaşması, gerillalar için bir güvenli yer olmaktan uzaktır. Bu El Salvador ve diğer ülkelerde görüldü. Silahların bırakılmasından sonra bir çok gerilla katledildiği gibi onlarcası da tutuklanıp hapishanelere konuldu. Özellikle Orta Amerika gerilla hareketlerinin silah bırakmasından sonraki yaşanan acı deneyimler göz önüne alınmalıydı. Burjuvaziye asla güven olmayacağını 52 yıllık savaşın FARC-EP’ye öğretmiş olması gerekiyordu.

FARC-EP silahları bırakacak. Tarımda “ıslah”a gidilecek. Yani, normal bir burjuva programı. Bu anlaşmayanın öngördüğü maddeler, bütün burjuva ülkelerinin anayasalarında yer almıştır. Devrimci bir program olmaktan öte, burjuvazinin 200 yğüzyıl önce aristokrat feodallere karşı savunduğu bir programdır. Böyle bir “barış”ı, ne ABD emperyalist burjuvazisi reddeder ne de Kolambiya burjuvazisi. Tersine, bir de teşekkür etmişlerdir. Bu anlaşma, FMLN’nin anlaşmasından daha geri. En azından onlar, gerillaların ordu ve polis gücü içine alınmasını kabul ettirmişlerdi. Bu anlaşmada , “FARC-EP’nin silahları bırakması” koşulu var. Ama Kolombiya ordusu olduğu gibi kalıyor. Kolombiya ordusu, bugünün Türk ordusu gibidir. Katliamcı ve paramiliter bir karaktere sahiptir. FARC-EP 52 yıldır mücadele ettiği Kolombiya ordusunun niteliğini yakından tanıyor olmalıdır.

FARC-EP’nin “anlaşma metini” tam bir hezimet metnidir. Küçük burjuva devrimciliğinin ideolojik olarak burjuvaziye teslimiyetinin belgesidir. Kolombiyalı Maoist örgüt, “Komünist İşçiler Birliği (MLM)”nin de belirttiği gibi, “neoliberal politikaların onaylanması ve kabul edilmesidir.” KİB (MLM)’nin FARC ile ilgili bu görüşü “barış metni” ortaya çıkmasından önce de vardı10
 
Sonuç:

FARC-EP vb. küçük burjuva devrimci örgütlerin burjuva sistemine koşulsuz entegre olması, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesine önemli bir darbedir. Her şeyden önce, FARC’ın 52 yıllık mücadelesine, ödenen ağır bedellere, çabaya, emeğe, kitlelerin güvenine ve bu uğurda yaşamını yitirenlere ihanettir. 
 
FARC-EP, kendini reformist ve liberal Latin Amerika “sol” hükümetlerine teslim etmiştir. Küba, Venezüella, Ekvator ve diğerleri.... Bu devletlerin FARC-EP’ye vereceği olumlu hiç bir şey olamaz. Onlar başından beri silahların bırakılmasını savunuyordu. Fiedel ve Raul Kastro’lar Batista’ya karşı savaştıkları sürecin ne militanları ne de o anlayışa sahipler. Kendilerini Küba’ya teslim edenler, kellelerini Kolombiya faşist devletin ayakları altında bulurlar. ABD ve Kolombiya faşist devleti, reformist Latin Amerika hükümetlerini devreye sokarak FARC-EP’i silahları bırakmaya ikna ettirmek için uzun zamandır uğraşıyordu. Bunu başardılar. 
 
Venezüella’ya gelince. Reformist hükümet, ne yazık ki, işçi ve emekçileri ayaklandırma yerine askeri güçle burjuvazinin karşısında durmaya çalışıyor. Venezüella işçi sınıfının militan ruhunu reformizm içinde pasifize ediyor. Mudarno yönetimi, reformizm ile neoliberalizmi birleştirme peşinde. Ancak, reformist politikalar ile neoliberal politikalar alt edilemez. Tek çare, işçi sınıfının sosyalist devrimini hayata geçirmektir. Burjuvazi gibi radikal olmak gerekiyor. Burjuvazi, reformist hükümeti yıkmak için çok radikal politikalar izliyor. Venezülle reformistleri ise, yoksullara yiyecek dağıtma ve askeri törenlerle ayakta kalmaya çalışıyor.

Kolombiya’nın ABD için anlamı büyük. Kolombiya, ABD için Latin Amerika’daki sömürge kalesi ve burayı kontrol etmenin en önemli ve hatta birinci merkezi denebilir. Yine ABD tekelleri için önemli bir sermaye biriktirme merkezi. Uyuşturucu kaynağı ve paramiliter yetiştirme alanı. ABD emperyalizminin Kolombiya’da 7 askeri üssü var.
 
Bütün bunlara karşın, FARC-EP’i “Plan Kolombiya”11 adıyla 2008 yılında, yoğun bir saldırı başlatmıştı. Bu kapsamlı ve vahşi saldırı ABD burjuvazisine 500 milyon dolara mal olmuştu. Bütün bunlara direnen ve askeri olarak güçlerini büyüten FARC-EP, askeri olarak değil ama, masa başında yenildi denebilir.

Kolombiya devleti faşist yarı-askeri ve paramiliter bir niteliğe sahiptir. Kolombiya ordusunun kontrolü bütünüyle Pentagon’un elinde ve Latin Amerika’daki paramiliter bir gücü olduğunu söylemek yanlış olmaycaktır. Böyle bir devletin, “demokratik reformlar” yapması düşünülemez. Bugüne kadar sayısız işçi, köylü, gençlik önderleri ve sendikacılar katledilmiştir. Silahlı mücadelenin yoğun olduğu bölgelerde köyler zorla boşaltılmıştır.Bugün Kuzey Kürdistan’da yaşananların benzerleri sıkça yaşanmıştır. 
 
FARC-EP silahları bıraktığı andan itibaren, devrimci dinamizmi ve potansiyeli yok etmek için burjuvazi daha yoğun olarak saldıracakatır. Burjuvazi, teslimiyeti salt “silah bıraktırmak”la yetinmeyip, idelojik ve siyasal olarakta teslim alma yolunu denemekten vazgeçmeyeceklerdir. 52 yıllık bir mücadele terk edildiği anda, onun bir daha aynı şekilde yeniden oluşturlması olası değildir. Çünkü kazanılmış önemli bir devrimci mevziler terk edilmektedir. Onu yeniden aynı şekilde değil, ama işçi sınıfı önderliğinden daha başka örgütlenme ve mücadele biçimleriyle kazanılabilecektir. Ama bu artık FARC-EP tipi küçük burjuva örgütler değil, Marksist teori donanımlı sınıf bilinçli işçiler yapabilecektir.

Bir kere daha Marksizm kendini doğrulamıştır. Buradan çıkarılacak ders; küçük burjuva devrimciliğinin kaypaklığı ve burjuvaziye uzlaşma çizgisinin oldukça ince oluşu gereçeğinin görülmesi ve bilince çıkarılmasıdır. Marksizmin ilkelerinden sapmanın sonucunun, işçi sınıfının devrimci çizgisinin terk edilmesiyle karşı karşıya kalınacağı gerçeğidir. Böyle bir çizgi ise burjuvaziye teslimiyete götürür. FARC-EP’nin kolombiya devletiyle imzaldığı “barış anlaşması” tam bir teslimiyettir. Böylece Latin Amerikanın “kesik damarlarına” devrimci damarları da eklenmiş oluyor. Küçük burjuva devrimciliği, tarihsel devrimci mücadeleyi sonuna kadar götürme yerine, emperyalist neoliberal politikalara teslim etmeyi tercih etti. Küçük burjuva sınıfın ufku ve hafızası, ne yazık ki, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir sistemi göremiyor ve alamıyor.

Bir kere daha tekrarlayalım: Reformizm ve revizyonizm yenilgiye, Marksizm, Lenininzm ve Maoizm zafere götürür.08.07.2016
***

1 Bu yazıyı çoktan yazmayı planlamıştım ve başlamıştım, fakat bitirmemiştim. Ancak, Kaypakkayahaber.com Sitesi’nde, Kolombiya “Komünist İşçi Birliği (MLM)” (Union Obrera Comunista (MLM))nin bu konuyla ilgili yazısını görünce, yazıyı bitirmeye karar verdim.
2 FARC-EP (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu)
3 http://yusuf-kose.blogspot.de
4 Margaret Randell, Sandino’nun Kızları, Sosyalist Yayınları
5 İç Savaştan Silahlı Barışa, Farabundo Marti San Salvador’da, Belge Yayınları
6 James Dunkerley, Uzun Savaş (Salvador’da Diktatörlük ve Devrim), Belge Yayınları
7 İç savaştan Silahlı Barışa... sf. 233
8 Bkz. Nepal Halkının Kerenski’ye Değil, Lenin’e İhtiyacı Var ve Nepal Devriminin Sorunları-2013, kaypakkayahaber.com
9 FARC-EP-Kolombiya devleti arasında imzalanan “Barış Anlaşması’nın tam metni için bkz. http://bianet.org/bianet/siyaset/kolombiya-kalici-baris-anlasmasinin-tam-metni28.06.2016
10 Bkz. Yüzyıllık Yanlızlık’ı Yıkan Gerillalar
11 Hindistan hükümeti’de HKP-M (Hindistan Komünist Partisi- Maoist) gerillalarına karşı, bu plandan örnek alarak “Green Hunt” (Yeşil Av) adıyla bir vahşet estirmişti.

27 Şubat 2016 Cumartesi

Türk Sermaye Devletinin Emperyal Hayalleri







Türk Sermaye Devletinin
Demokratik Kürt Ulusal Direnişine Çarpan
Emperyal Hayalleri


Yusuf KÖSE




Türkiye Emperyalist mi?

3-      Türk sermaye devleti, özellikle son on yıldır yeni arayışlar peşindedir. Daha önce de yeni nüfuz alanları elde etme çabaları olsada, son on yıllık süreçte bu çaba, milli gelirdeki yükselişle koşut gitmektedir.

4-      Kapitalizmin karakteristik özelliği, büyümek ve bunun içinde yeni pazar alanları, yeni nüfuz (egemenlik) alanları elde etmektir. Bu, savaş ve işgalle olduğu gibi, sermaye ihracıyla da olmaktadır. 

5-      Türk sermayesinin, özellikle son on yıllık süreçteki büyümesi diğer yıllara oranla daha fazladır. Türk devletinin büyük bir sermaye ihracı olmasa da, sermayenin belli bir oranda büyümesi, onu dış pazarlar elde etmeye itti ve itiyor. Bu kapitalist sistemin doğası gereği böyledir. Ancak, Türk sermayesinin dış pazarlarda pay kapması için önünde büyük engeller vardır. En büyük engeller ise, büyük emperyalist devletlerin varlığı ve bunlar tarafından bütün pazarların paylaşılmış olması ve bu paylaşım savaşının saat saat, gün gün devam ettiğidir. 

6-      Emperyalist tekel ve devletler arası süren devasa egemenlik savaşının içinde kendine yer edinmek isteyen yeni yetme sermaye devletlerinin, bunlar arasından sıyrılmaları ise, sermyelerinin boyutu nedeniyle olası –şimdilik- gözükmüyor. Herkes, sermayesinin gücü kadar uluslararası pazarda yer kapabiliyor. Onun fazlasını değil. 

7-      Türkiye’nin çok uluslu denebilecek şirketleri ve holdingleri var. Örneğin Koç Holding, ilk 500 büyük global tekelin içinde yer alıyor. Türkiye’deki çok uluslu şirket ve holding sayısı 29 olarak verilmektedir.[1]

8-      Türkiye sermaye ihraç eden bir ülke değil, tersine sermaye ithal eden bir ülkedir. Emperyalist sermayenin Türkiye’de her geçen gün sermaye oranı daha fazla artmaktadır. Bu artış, aynı oranda bağımlılığı da artırmaktadır. Örneğin, “2007-2014 yılları arasında yabancı sermayenin ülkedeki varlığının milli gelire oranı, %48,5’ten %55,2’ye çıkmıştır.”[2]
9-      Yukarıdaki verileri destekleyen bir başka verileri aşağıya alalım:

Uluslararasu Yatırımcılar Derneği’nin[3] verilerine gore, 2010 yılı itibariyele, İSO 500 listesi içinde yer alan toplam  153 adet yabancı sermayeli şirket var. Bu şirketlerden ilk 20’si büyük ilk  50 şirket arasında yer almakatdır. Bu 153 şirketin 108 tanesindeki yabancı sermaye oranı %50’nin üzerindedir. 44 tanesindeki yabancı sermaye oranı ise yüzdeyüzdür. Bankaların ise yarısının yabancı sermayenin elinde olduğu belirtiliyor. Borsanın ise %70’i yabancı sermayenin kontrolü altındadır.

10-  TUİK’ten aldığımız aşağıdaki veriler, her ne kadar düşük gösterilsede, yine de oldukça yüksek bir orandır. Tütün bütünüyle yabancıların eline geçmiştir. Aşağıdaki veriler, yabancı sermayenin üretim dallarındaki oranını vermektedir:

Tütün ürünleri sanayiinde           % 89,3
Otomotiv sektöründe yüzde        %45
21 Temel Ezcacılık                      %42,4
Kimyasal                                     %42              
Elektronik sanayiinde                 % 29,5[4]

11-  Yabancı ülkeler içinde en çok paya Almanya sahip. Payı: %17.  Sırasıyla; Hollanda: %15,7,  Fransa:%10,5, ABD: 10,3 ve Lübnan’ın payı ise; 9,7

12-  Yukarıdaki veriler, Türkiye’nin emperyalist değil, Türk sermayesinin emperyalist sermayeye ile içiçe geçişinin ve ona bağlı oluşunun somut rakamsal göstergeleri oluyor.

13-  Türk devletinin son yıllardaki saldırganlığı, sermaye büyümesi ve milli gelirdeki artış, Avrupa’lı bazı komünist partileri Türkiye’nin “yeni emperyalist olduğu” anlayışı ve saptamasına götürdü. Türk burjuvazisi emperyalist olmak için çırpınıyor. Bu doğru ve sermayenin karakterine de uygundur. Ancak, emperyalist olması için bazı koşulların gerçekleşmesi de gerekiyor. Emperyalizmin en önemli karakteristik özelliği sermaye ihracıdır. Sermaye ihracıyla yeni pazar alanlarına ve yeni nüfuz alanlarına kavuşur. Komşularına yönelik askeri saldırganlık, tek başına, bir ülkenin emperyalist olduğunun göstergesi olamaz. Saddam’ın Irak’ı da İran’a saldrımıştı. Ama, Irak emperyalst bir ülke değildi. 

14-  Türkiye, sermaye ihracıyla değil, ama itahalat ile önde olduğu bir gerçektir. Örneğin 2013 yılında, Almanya-Türkiye ticaret ilişkisinde, Almanya 2012 yılı Ocak-Kasım arasında 408 milyonluk yatırım yaparken, bu 2013 yılında 1.7 milyar dolara çıkıyor. Yine bu yıl içinde Alman şirketlerinin Türkiye’den şirket satın alma ve birleşmelerinin tutarı ise 967 milyon[5] dolar olmuştur.

15-  Buradan, emperyalist bir ülkenin daha geri bir ülkeye sermaye ihracı ve o ülkedeki fabrikaları satın almaları ya da emperyalist tekel lehine birleşmeleri ile ilgili genel bir veri verirken, Türkiye’nin ise hala büyük bir sermaye ithalatçısı bir ülke olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Tabi buradan, yaklaşık 6 bin Alman şirketinin Türkiye’de bu denli büyük bir sermaye ile faaliyet gösterdiği dikkate alınırsa, Alman burjuvazisinin Erdoğan’ı ve onun arkasındaki Türk devletine neden bu kadar önem verdiği kendiliğinden anlaşılır bir durum olmasının yanında, emperyalist sermaye için Türkiye iç pazarı vazgeçilemez  büyüklüktedir. 


Türk Devleti’nin “Yeni Osmanlıcılığı” ve Egemen Sınıfların Kendi Aralarındaki Çatışma

16-  Öncelikle bilinen bir şeyi tekrar vurgulamak gerekiyor: AKP, ABD emperyalizminin islam ülkeleri için 1979’dan itibaren uygulamaya soktuğu ”yeşil kuşak” projesinin, “ılımlı İslam modeli” olarak Türkiye’de gerçekleştirilmesinin 2000’li yıllardaki adıdır. ABD’nin amacı, Türkiye gibi bir ülkede “ılımlı İslam modeli” geliştirilirse, özellikle Ortadoğu’da daha kolay bir etkinlik sağlanabilirdi. Neo liberal politikalar daha kolay uygulanabilirdi. Ve bu politikaların uygulanmasının önünde en büyük engel olan, anti-emperyalist halk hareketleri ve sınıf bilinçli işçi hareketlerinin gelişmesi önlenbilirdi.

17-  Türk devleti, özellikle AKP’nin iktidara gelmesinden sonra, dış pazarlara açılmaya daha fazla ağırlık verdi. Bunun esas temeli 12 Eylül Cuntasıyla beraber olsada, sermaye, bu süreç içindeki meyvesini AKP’nin izlediği politikada kendini buldu denebilir. 

18-  2002 yılında Ecevit başkanlığında kolaisyon hükümetinin sivil darbe ile dağıtılması, Türk sermaye devletinin ihtiyaçlarına karşılık vermediği içindi. Sermayenin palazlanmasına ve merkezileşmesine cevap verebilecek siyasal bir yönelim gerekliydi. Türk sermaye devletinin ve ABD-AB’nin politikası AKP’de bütünleştirilerek, kısa süre içinde AKP iktidara getirildi. 

19-  AKP ve arkasındaki sermayenin (özellikle enerji, maden  ve inşaat alanında) giderek palazlanması, klasik Türk sermaye kesimleri egemenlik çatışmasını da kaçınılmaz olarak beraberinde getirdi. Genelde uzlaşı temelinde ilerleyen çatışma yer yer açık çatışmaya da dönüştü. Ancak, bugün genel bir uzalaşı sağlandığı görülmektedir. Egemen sınıf klikleri arasındaki çelişme, sermayenin bölüşümü ve iktidar sorunundan çıkmasına karşın, Klasik Türk sermayesinin bel kemiğini oluşturan TÜSİAD, AKP yönetimini dıştalamış ve ona karşı açıktan bir savaş açmış değildir. AKP’nin TÜSİAD kanadını tasfiye etmesi ya da ona darbe vurması olası değildir. Çünkü bu sermaye uluslararası emperyalist sermaye ile içiçedir.

20-  Bazı kesimlerin, özellikle de liberal aydınların öne sürdükleri gibi, TÜSİAD ile AKP ve MÜSİAD arasındaki çatışma, ülkedeki burjuva demokrasisinin kırıntılarının dahi yok edilmesiyle bir ilgisi yoktur. TÜSİAD, hiç bir zaman burjuva demokrasisinden yana olmamıştır. Onun tarihi kanlıdır. 12 Eylül Askeri Cuntasını hazırlayanların ve yönetime getirenlerin başında yer alır. TÜSİAD’nin Türk rejiminin faşist olmasından bir rahatsızlığı yok, tersine istediği düzen budur. Sermayesi bu sayade büyümekte ve merkezileşmektedir. İşçi sınıfı üzerindeki baskı ve sömürünün artması sermaye artışını destekler. AKP’nin politikası da, baskı ve sömürünün arttırılması odaklıdır. Erdoğan’ın, TÜSİAD’e, “nankörler, benim zamanında daha fazla büyüdünüz” diyerek sitem etmesinde bir yanlışlık yoktur. Sermaye kesimleri, AKP zamanında daha fazla büyüdü. Buna karşın, spekülatif sermayenin büyümesi, özelleştirmeler ve küçük mülk sahibi kitlelerin mülksüzleştirilmesi ise bu dönemde daha fazla arttı. Ve bu süreç (Artvin-Cerattepe örneğinde olduğu gibi) devam etmektedir. Tüm demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi, buna karşın sermaye kesimine ise futursüzca bir serbestlik tanınması TÜSİAD’ın da politikasıdır. 

21-  AKP, sermayeye ucuz iş gücü ve örgütsüz bırakılmış bir işçi sınıfı ortamı hazırladı. TÜSİAD buna karşı değildir. TÜSİAD’ı “laik-şeri” düzende pek ilgilendirmiyor. Onu ilgilendiren sermayenin büyümesidir. Bu bağlamda, TÜSİAD’nin AKP ile çatıştığı temel nokta: Sömürüden daha fazla pay almak istemesinde yatmaktadır. AKP ise siyasal olarak temsil ettiği sermaye kesmini daha fazla palazlandırmaya çalışmaktadır. Bu çelişme ve çatışma, başka çelişmelerle devam ediyor. TÜSİAD kesimi, ABD ve AB ile ters düşmek istemiyor. Sermaye bunlarla içiçedir. 

22-  Egemen sınıflar arası çelişme her zaman vardır. Bazen şiddetlenir, 1925-30 ve 1950-60 arasında olduğu gibi. Genelde ise, uzalaşı temelinde yürür. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin bastırılması, sömürünün arttırılması konusunda devamlı olarak birlikte hareket ederler. Sömürünün paylaşılmasında aralarında kavga çıkar. Bugün olanda budur.

23-  Emperyalistler arası ABD-AB (ve Japonya) ittifakı ile Çin, Rusya (ve bunlar etrafında birleşen ittifak arasındaki) çelişmenin keskinleşmesine bağlı olarak Türk devletinin saldırganlığı da gelişti. Rusya’nın arka bahçesi Orta Asya Türki cumhuriyetler vasıtasıyla Kafkaslar’da daha çok “Türk-islam birliği”, Ortadoğu ve Kuzey Afrika islam ülkelerinde ise “islam ümmetinin birliği” (özellikle sunni-vahabicilik) adı altında egemenlik sağlama çabaları, Türk devletini heycanlandırdı. Ancak bu politika, bütünüyle ABD’nin bu enerji yatağı ve enerji yollarında Rusya ve Çin emperyalist ikilisine karşı etkinlik sağlama politikasıydı. Türk devleti ise ABD’nin bu politikasını etkinleştirme araçlarından biri olabilirdi. Ve gelinen aşamada ise, ABD ve AB Türk devletini Rusya’ya karşı kendi çıkarlarını korumanın aracı olarak yönlendirmektedir.

24-  AKP’ye yön veren “islam ümmeti” ideolojisi, aslında Osmanlı döneminde de imparatorluğun birliğini sağlayan başat öğe değildi. Esas öğe işgal ve zor ile egemenlik altında tutma yöntemi geçerliydi. AKP ideologları bunları unutmuştu. İslamcılık ideolojisi, emperyalist sermayenin önündeki engelleri açmak için kullanıldı ve hala kullanılmaya devam ediliyor. AKP’nin islam dini öne çıkarması, salt dinsel bir yayılmadan çok, din vasıtasıyla Türk sermayesinin ve egemenliğinin yayılması hedeflenmektedir. Burjuvazinin dini, ruhsal değil maddidir. Yani sermayedir. Sermaye ise büyümek için daha fazla egemenlik ister.

25-  Tarihte hiç bir zaman din, mülkiyet ve siyasal iktidar egemenliğinin yerini almamıştır. Din, egemenliği sağlamanın, geliştirmenin ve pekiştirmenin bir aracı olmuştur. Çünkü din, bir alt yapı kurumu değil, bir üst yapı kurumudur. Dini yaratan ve şekillendiren toplumsal üretim ilişkilerin biçimidir.

26-  Türk sermayesinin, dışa açılma, dışarda pazar elde etme, yeni nüfus alanları kapma mücadelesi, elbette bir sonuç vermiyor. Çünkü, sermayesinin gücü, diğer emperyalist devletleri aşacak ya da onlarla yarışacak boyutta ulaşmış değildir.

27-  Erdoğan’ın dört kıta,  Afrika’dan Asya ve Latin Amerika’ya kadar ülke ülke dolaşması, Türk sermayesi için pazar bulma çabaları, Türk sermayesinin dış pazar bulma arayışları olarak değerlendirilmelidir. Ve bu arayışın bir yanını da, AKP’nin arkasındaki yeni yetme sermayeyi uluslararası emperyalist sermayeyle bütünleştirme çabaları oluşturuyor.

28-  Öbür yandan ise yeni Osmanlı hayalleri, Türk devletinin salt slogan düzeyindeki hayalleri olmayıp, yeni yayılmacı politikasının ürünü olduğu görülmelidir. Özelikle 2010 yılı sonundan itibaren Kuzey Afrika ülkelerindeki ayaklanmalar, Türk sermayesinin pazar elde etme arayışlarını artırdı. Peşinden emperyalistlerce Libya’nın yerle bir edilmesi ve Suriye’nin emperyalistler arası savaş alanına çevrilmesi, Türk devletini “Osmanlı olabilirim belki” sürecine soktu. Elbette, Osmanlı olamayacağını bilmesine karşın, sermaye yeni nüfuz alanlarını şu veya bu şekilde, bu hengamede “elde edebilirim” yanılgısına kaptırdı. Bu yanılgıdan öte, sermayenin karakteri gereği büyüme isteğiydi. Sermayenin büyüme karakteri onu sonu belli olmayan egemenlik alanlarını genişletme “maceralarına” itiyordu.

29-  Erdoğan’ın bir zamanlar, “Bizi Şangay beşlisine alın” demesi de, Türk sermayesinin hegomanya arayışlarının bir ürünüdür. Ne var ki, şu anda Batı emperyalizmden kopmaları söz konusu olamaz. Batı’nın (ABD dahil) ülkedeki sermayesi her geçen gün artmaktadır. Türk burjuvazisinin bunu aşmaları ya da bunlardan bağımsız hareket etmesinin olasılığı oldukça zayıftır. Türk sermayesi Batı sermayesiyle daha fazla içiçedir ve yabancı sermaye olarak emperyalist Batının sermayesi etkindir. Yabancı sermaye içinde de, yukarıda verdiğimiz istatistiklerden de görüleceği gibi  Alman sermayesi ağırlıktadır.

30-  Liberallerin ve kimi burjuva muhalif kesimlerin, ülkedeki faşist diktatörlüğü, sadece Erdoğan’ın kişisel egolarına bağlamaları, sorunu burjuva devletin karakterinden bağımsız ele almalarından ileri gelmektedir. Erdoğan burjuvaziyi bulmadı, burjuva devleti Erdoğan’ı bu hale getirdi. Erdoğan, burjuvazinin çıkarlarına hizmett ettiği sürece iktidarda kalabilir. Türk burjuva devletiyle Erdoğan ters düştüğünde ve onun çıkarlarına zarar verdiğinde ise, Erdoğan saf dışı edilecektir. Bu yaklaşım, ABD ve AB emperyalizmi için de geçerlidir.

31-  Türk egemen sınıfların AKP ve Erdoğan’ı tepelerinde tutması ve onun dikatatör hayallerini desteklemeleri boşuna değildir. Türk sermaye devleti, onun vasıtasıyla yeni pazarlar elde edeceğini düşündüğü için, Erdoğan’ı ve uygulamalarını baştacı eyledi. Bütün toplumsal karışıklığa ve uluslararası teşhir olmuşluğuna karşın, iktidarda kalması için her yola baş vurmasının arkasında durdu. Bir zamanlar Irak Kürdistan’ını “kırmızı çizgi” olarak ilan eden devlet, buradaki yatırmları sonucu, çizgiyi “yeşil”lendirdi. Bu da, çizginin rengini belirleyenin sermayenin direkt çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olduğu gerçeğidir.

32-  Emperyalistlerce talan edilmesinin öncesinden Süriye ile Türk devletinin “iyi komşuluk ilişkisi” geliştirmesi ve bu politikanın adına “komşularla sıfır sorun” denmesinin bir nedeni de, Türk burjuvazisinin buralara açılması, özellikle enerji ve inşaat alanında faaliyet sürdürülmesi hedefleniyordu. Ne var ki, bu “komşularla sıfır sorun” politikası emperyalistlerin Ortadoğu’daki poltikalarıyla uyuşmayınca, Türk sermaye devleti de emperyalistlerin saldırganlık politikalarına ayak uydurarak, anında “dostları”nı düşaman ilan etmekten çekinmedi.

33-  Türk devletinin “komşularla sıfır sorun” politikasını, komşularla "düşmanlık" sorununa çeviren gelişmeler, Türk devletinin isteği dışındaki gelişmelerdi. Yani, esas olarak ABD emperyalizminin Ortadoğu politikasına bağlı olarak değişim gösterdi. ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında, Türk devleti, sermaye ihracıyla giremedikleri eneji yataklarının bol olduğu yerlere, askeri olarak girebilecekleri yanılgısına düştüler. ABD, Saddam’ı önce İran üzerine sonrada Kuveyt üzerine kışkırttığı gibi, Türkiye’yi de Süriye üzerine “kışkırttı”. Elbette, Türkiye böyle bir “kışkırtmaya” çoktan razıydı. Aynı zamanda bu “kışkırtma”, Türkiye’yi AB’nin vazgeçemeyeceği bir enerji kavşağı yapma planlarına da uygundu.

34-  Türk devleti Suriye ile yakın bir ilişki geliştirmişti. Daha 2009 yılında Türkiye ve Suriye arasında   “Yüksek Stratejik İşbirliği Konseyi” kurulmuştu. Ve ticari ilişkilerin geliştirilmesinin koşulları Türk devleti lehine oluşturulmuştu. Suriye ile geliştirilen bu “dostluk” ilişkisi ABD’nin çıkarlarına ve Türk devletine bölgede biçtiği rola uygun düşmüyordu ve “dostluk” kısa zaman içinde düşmanlığa dönüştürüldü. ABD’nin bu politikası, özellikle Kuzey Afrika ülkelerindeki Arap halklarının ayaklanması ve peşinden Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesi, Türk burjuvazisini yeni jeopolitika geliştirmeye itti. “İslam ümmeti” adı altında, emperyal amaçlarına daha hızlı ulaşabileceği yanılgısına düştü.

35-  Türk burjuvazisinin komşularıyla “sıfır sorun” politikası döneminde ticari ilişkileri daha iyiydi ve kendi lehlerine bir gelişme söz konusuydu. Libya’da uzun zamandan beri inşaat alanında büyük yatırımları vardı. Aynı şekilde Suriye ile de bu yönlü bir ilişki geliştiriliyordu. Ancak, özellikle ABD ve AB’nin emperyalist politikaları, Türk burjuva devletinin “sıfır sorun” politikasını geçersiz kıldı. İkincisi birincisine uyum sağlamak zorundaydı. Libya’ya NATO saldırılarının başlayacağı ilk günlerde Erdoğan’ın; “NATO’nun Libya’da ne işi var” demesi ve bir gün sonra ise NATO’nun Libya’ya saldırı merkezinin İzmir yapılması, Türk burjuva devletinin emperyalist (başta ABD olmak üzere ve AB’nin öncülüğünü yapan) devletlerin emrinden çıkamayacağını gösteren yakın zamanın bağımlılık örneğini oluşturur.

Türk devletinin Osmanlı hayallerine ABD, AB ve Rusya’da engel olmaktadır. Bu emperyalist ülkeler aşılmadan, bölgede Türk devletinin “oyun kurucu” olarak öne çıkmasının olasılığı yoktur. Suudi Arabistan ve Türk devletinin “uzak hayalleri” bölgeye nüfuz eden emperyalist ülkelerin verdiği boşluklarda sızabilirse sızar. Emperyalistler arası çartışma ve dengeler, şimdilik böylesine bir sızıntıya izin verecek durumda değildir. Her şeyden önce Ortadoğu ülkelerinin hiç biri Türkiye’nin kendi sınırları dışına çıkmasını kabul etmiyorlar ve etmezler. O ülkeler, yüzyıllardır sürmüş “Osmanlı Kabusu”nu unutabilmiş değillerdir. 


Türk Devletinin İçte ve Dışta Saldırganlığının Nedeni: Erdoğan’ı Başkan Yapmak İçin Mi?

36-  Kamuoyuna sunulan yanlış bir algı var: AKP yönetimindekli Türk devletinin faşist uygulamaları ve Kürtlere karşı vahşice savaşı, başkanlık sisteminin getirmek için olduğu şeklinde ve Erdoğan odaklı. Başta burjuva liberaller ve muhalefetteki burjuva partiler olmak üzere bir çok yazar ve muhalif politikacı, saldırıları tek kişinin başkanlık sevdasına bağlıyorlar.

37-  Bu tür düşüncelerin gerçeklik payı, Erdoğan açısından kısmen doğru olsa da devlete egemen olan sermaye açısından bu doğru değildir. Saldırıları ve faşist rejimi devleti dışında tutma, devlet ile Erdoğan’ı ayırma, ve bütün uygulamaları tek kişinin “diktatörlik sevdasına” bağlıyarak devleti aklama çabalarıdır. Bir çok küçük burjuva yazar ve siyasetçilerde böyle düşünüyor.

38-  Erdoğan devlete egemen olan sermaye sınıfının siyasal temsilcisidir. Sermayenin Kürtlere, işçilere, emekçilere, demokratlara, komünistlere ve devletin faşist saldırılarına karşı duran herekese karşı vahşice saldırısı, sermayenin siyasal temsilcisi olarak Erdoğan’da bütünleştirilmiştir. Başka türlü bir sınıfın siyasal temsilcisi de olunamaz. Erdoğan’ın bütün muhaliflere karşı hırçınlığı, sermayenin hırçınlığıdır. Onun saldırganlığı, savaş dili, tüm anti-demokratik ve faşist uygulamaları devlete egemen olan sermaye kesiminden bağımsız değildir. Devlete egemen olan sermaye kesimin palazlanması, büyümesi ve içerdeki egemenlik alanlarını daha da genişletmeleri, Erdoğan yönetimindeki hükümete borçludurlar. 

39-  AKP sürecinde yapılan özelleştirmelere, verilen maden ruhsatlarına[6], HES ihalelerine, Kentsel Dönüşüm projelerine, yabancılara satılan topraklara, yoğun mülksüzleştirmelere, her türlü talan ve yağmaya vs. bakıldığında, sermayenin hırçınlığı da kendiliğinden anlaşılır. Otoriter faşist bir yönetim olmadan bunlar uygulanamazdı.[7] Ya da normal işleyen bir burjuva parlamentosunun olduğu yerde bu tür uygulamalar sermaye sınıfı aleyhine aksamalar yaratırdı. Erdoğan ve arkasındaki sermaye, palazlanmalarının önünde engel görmek istemiyorlar. Bu nedenle de en küçük bir hak aramaya dahi vahşice saldırıyorlar. Büyük bir mülksüzleştirme, talan  ve sermayenin büyüme sancısı, tüm ezilen kesimler üzerinde vahşi bir uygulamaya dönüşmüştür.

40-  Ülkede uzun zamandır zaten bir fiili başkanlık var. Ayrıca, başkanlık olmasına da gerek yok, AKP iktidarda olduğu  dönem boyunca ülkeyi istediği şekilde yönetmiştir. Ve bütün sermaye kesimleri de AKP’nin arkasında durmuştur. Sermayenin 7 Haziran Seçim sonucunu tanımamasının nedeni de; AKP’nin tek başına hükümet olamamasındandır. Koalisyon hükümeti, sermayenin istediği uygulamaları yaşama geçirmekte zorlanırdı. 1 Kasım’dan sonra bütün sermaye kesimlerin AKP’nin yanında yer aldığı da açıktır. Ahmet Hakan gibi sahibinin sesine göre ses çıkartan magazin-paparazi vari gazetecilerin bugünkü durumuna bakılırsa daha iyi anlaşılır.

41-  Devletin Kürt illerini karadan ve havadan bombalaması, toplu katiliamlar yapması, en küçük demokratik direniş odaklarına kanlı bir şekilde saldırmasını salt Erdoğan’ın kişisel uygulamaları olarak ele almak burjuva devletin niteliğini anlamamaktandır. Sermaye Erdoğan’ın yönetiminde değil, tersine, Erdoğan sermayenin yönetimi altındadır.

42-  Sermaye, daha fazla büyümek ve egemenlik alanlarını genişletmek için önüne enegel olabilecek burjuva demokrasi normları içinde de olsa kanun-yasa istemiyor. Bu nedenle de bu işe uygun olan Erdoğan’ın uygulamalarını destekliyor. Arkasında uyutularak destek veren büyük bir kitle var. Bu kitle var olduğu sürece sermaye bu düzeni böyle götürmek istiyor.

43-  Faşist Türk devletinin içte ve dışta (Suriye’ye yönelik) saldırgan politika izlemesinin konjonktürel bir yanıda vardır. Emepryalistler arası çelişmeden kanyaklı ABD ve AB’nin politikalarıda böyle bir yönetimin sürdürülmesine ortam sunmaktadır. 

44-  Türk devletinin faşist uygulamalarını emperyalist burjuvazinin politik uygulamalarından ayrı ele almak, sorunu tek yanlı ele almak olur. Kapitalizmin geldiği evre, onu, daha insancıl değil, daha vahşi bir duruma getirmiştir. Sık sık girdiği krizler, birbirleriyle kıyasıya rekabetler, geri ülkelerde kaos ve katliamlara dönüşüyor. Sermayenin her geçen gün daha az ellerde birikimesi, aşırı sömürü ve aşırı baskıyı da beraberinde getiriyor. Bu “aşırı”ların içinde, Irak, Suriye ve daha nice ülke halklarının çıplak olarak yaşadıkları emperyalist-kapitalist sistemin vahşeti vardır.

45-  2013 Haziran Ayaklanması (GEZİ), Kürt illerindeki Kürt Ulusal Hareketi lehine gelişmeler, sermaye devletini daha da vahşileştirmiştir. Bütün kitle hareketlerinden korkan burjuvazi, GEZİ gibi yeni bir ayaklanma daha görmek istemedikleri için de, işçi ve emekçileri bir cendere içine koymaya çalışıyorlar. Despotik bir polis devleti yaratmalarının başında, işçi sınıfını sürekli baskı ve kontrol altında tutma gerekçesi gelir. 

46-  Türk Burjuvazisi “tek kişi yönetimi” adı altında kendi iktidarını güvene almak istiyor. Erdoğan’a bu nedenle şimdilik açık çek vermişlerdir. Erdoğan çıkarlarına ters düştüğü anda ise kirlenmiş bir mendil gibi çöpe atacaklardır. Ve burjuva devletin işlediği bütün cinayetler ve yaptığı katliamlar, yolsuzluklar vb. (ve eğer işçi sınıfı hareketinin gelişmesinin ivmesi de yükselmişse) Erdoğan’ın üzerine atılarak, devleti kitlelere masum göstermeye devam edeceklerdir.


Saldırgan Politikanın Türk Burjuva Ekonomisinden Götürdükleri

47-  NATO’nun Libya’yı işgalinden önce Türk devletinin Libya ile ticari ilişkileri sıfıra indi. Kaybeden Türk devleti oldu.
 
Dışişleri Bakanlığı’nın 2012 açıklamasında şöyle deniyor:

48-  Şirketlerimiz, tek başlarına ya da Libyalı ortaklarıyla birlikte genelde alt ve üst yapı alanında faaliyet göstermekte olup, inşaat projeleri üstlenmişlerdir. 2010 yılı sonunda 200 kadar firmamızın toplam tutarı 20 milyar Doları bulan 300’ün üzerindeki projesi olaylar nedeniyle 2011 yılında tamamen durmuştur.[8]
 
49-  İngiliz Financial Times’in Türkiye’nin ekonomik pazarı ile ilgili yorumunu buraya kataralım:

50-  "2004-2012 yılları arasında Orta Doğu, Kafkaslar ve kuzey Afrika'ya yapılan ihracatta Türkiye'nin payı ikiye katlanarak %16'dan %34'e çıktı. Ancak şimdi güney ve doğudaki bu marketler çürüyor. Temmuz ayı verilerine göre, Türkiye'nin en büyük ikinci ticaret ortağı Irak'a yaptığı ihracat, geçen yılın aynı dönemine göre %45 düştü. Suriye'deki kaos da Körfez bölgesine giden geleneksel ihracat yolunu kesti. Ayrıca Mısır'daki Müslüman Kardeşler yönetiminin Körfez destekli bir darbeyle indirilmesine Türkiye'nin karşı çıkmasının yarattığı sonuçlar da oldu."[9]

51-  Aynı gazete aynı yorumda, aşağıdaki şu verileride hatırlatıyor:

52-  Türkiye endüstriyel gücü ve tarihsel bağları sayesinde Kuzey Afrika'da büyük bir pay elde etti... Cezayir ile yıllık 5 milyar dolarlık ticaret yapıyor... Fas ile de ticareti 1 milyar doları aştı....Türk şirketleri Tunus'a 744 milyon dolardan fazla yatırım yaptı."   

53-  Bu son paragraftaki veriler, Türk sermayesinin dış pazarlara açılımını ortaya koyması açısından önem taşıyor. Bunlar küçümsenecek veriler değildir. Türk sermayesini savaş çığırtkanlığına iten esas ekonomik etmenlerdir. 

54-  Savaş politikasının ekonomik zararlarına örnek vermeye devam edelim: Savaş politikasının Türk sermaye devletinin ekonomik zararlarının boyutu aşağıdaki verilerde daha net gözüküyor:

55-  Geçen yıldan bu yana, sürekli gerileyen ihracat, Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin (TİM) açıkladığı Ocak 2016 verilerine göre, bir ayda yüzde 14,4 düştü. İhracattaki yıllık gerileme, yüzde 9,8'i bulurken, önemli ihraç pazarlarının tümünde (Almanya, Rusya, İngiltere, İtalya, ABD, Irak) keskin düşüşler yaşandı. 1 Ocak'ta devreye giren yaptırımlar, ilk etkisini gösterirken, Rusya'ya ihracat Ocak'ta yüzde 12,6 azaldı. Musul-Başika Krizi ardından, Bağdat yönetiminin getirdiği kısıtlamalar, Irak'a yönelik ihracata darbe vurdu. İlk sıralarda yer alan Irak pazarına yönelik ihracat, Ocak'ta yüzde 47,9, yani yarı yarıya düştü.[10]

56-    Türk devletinin komşularla düşmanlık politikasının ekonomisine zararı giderek artacaktır. Özelikle başta Rusya olmak üzere ve Rusya’nın yakın müttefikleri İran, Kazakistan ve Türki Cumhuriyetleri ile ticari ilişkileri 2016 yılı içinde sert bir düşüş gösterecektir. Z. Doğan’ın verilerine göre sadece Ocak 2016 yılı içinde ihracattaki düşüş bir önceki yılın aynı dönemine oranla %14 civarındadır. AKP Hükümetinin 2015’de İran’la ticari ilişki tahmini 35 milyar dolar diye açıklanırken, bunun 9,7 milyar[11] dolar civarında gerçekleşmesi, Türk sermaye devletinin sıkışmasının örneğini vermektedir.

57-  24 kasım 2015 yılında bir Rus uçağının Suriye hava sahasında Türkiye tarafından düşürülmesi, emperyalistler arası çelişmenin keskinliğini ve en küçük bir adımın emperyalist savaşa evrilebileceğini gösteriyor. Rus uçağının düşürülmesi ABD’nin bilgisi dışında olması olası gözükmüyor. Bu olay, ABD ve müttefiklerinin Rusya’ya bir uyarısı olduğu izlenimini veriyor: “Çıkarlarımıza fazla dokunursan, genel bir saldırıyı göze alırız” mesajıydı. Uçağın düşürülmesinin arkasından NATO ve bağlı ülkelerin olayın sıcağı sıcağına Türkiye ile dayanışma-kararlılık gösterisi, Türk devletinin piyon olarak öne sürülmesinin kanıtıdır.

58-  Rusya ile ticaretin durması salt Rusya ile sınırlı kalmayıp, Rusya’nın arka bahçesi Türki cumhuriyetler ile de ticaret oranı azaldı ve durma noktasına geldi. Türk TIR filoları artık Orta Asya yolarında görülmüyor. Aynı şekilde Afrika’nın içlerine kadar giden TIR filolarının yolları da kapandı. Oysa Türk sermayesinin ne büyük hayalleri vardı. ABD peşine takılmaları ve saldırgan dış politikalarıyla kendi bindikleri dalları kestiler. Pazar alanlarını genişletme hayalleri birer birer çöktü. Bu gerileme, kapitalizmin iç çelişmesinin yasasına uygundur.

59-  Ekonomik zararın, daha doğrusu büyümek isteyen sermaye kesiminin bu net kayıbının siyasal alandaki yansımalarıda olması gerekiyor.

60-  Irak ve özellikle Suriye’deki gelişmeler, Türk egemen sınıflarının “misaki milli” sınırlarını genişletme hayaline itti. Musul ve Halep ve hatta Şam’ı elde etme hayalleri hala bitmiş değil. Erdoğan’ın 5 Eylül 2012’de “Şam’da, en yakın zamanda  Emevi camiinde namaz kılacağım” demesi, emperyal bir amacın ve hedefin kesin ifadesiydi. Ne var ki, bu gerçekleşmedi, gerçekleşmesinin koşulları da yoktu. Bu, uluslararası konjonktürel durumu dikkate almayan ve ABD’nin yönledirmesi altındaki ucuz bir Osmanlı hayaliydi.

61-  Türk devletine, ne Şam’ı ne de bir başka toprağı diğer emperyalistlerin “yedirmemesi” bir yana, böyle bir durumda işgal altındaki halklar en iyi cevabı verceklerdir. Türk devletinin,  emperyalistler arası çelişmeden kaynaklı Suriye’nin her hangi bir küçük kasabasını elinde tutması bile olası gözükmüyor. Çünkü, böyle bir işgal durumunda, Türk devletinin daha büyük kayıplarla geri döneceği bir gerçektir. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan” olması söz konusudur.

62-  Gelinen aşamada Türkiye’nin de içinde yer aldığı Ortadoğunın kaos içinde olması, emperyalist tekellere büyük bir silah pazarı alanı sunuyor. SPRI’nin[12] verdiği bilgilere göre 2011-2015 yılları içinde Ortadoğu ülkelerin silah ithalatı %61 oranında artmış. Bu büyük bir rakam. Emperyalizm böylesi bir pazarı her zaman canlı (savaş içnde) tutmak isteyecektir. Bütün dünya’da silahlanmada ciddi bir artış var. Silahlanma oranı, emperyalist sermayenin büyümesi ve merkezileşmesine de koşut gidiyor.


Demokratik Kürt Ulusal Direnişine Çarpan “Yeni Osmanlı” Emperyal Hayaller

63-  Türk devleti’nin Irak ve Suriye’den toprak koparma hayalleri bir yana, kendi işgali altındaki Kuzey Kürdistan’ı fiili olarak kaybetmekle karşı karşıyadır. Kuzey Kürdistan’ın kendi kaderini tayin etmesi ve kendi ulusal demokratik haklarına sahip çıkması ise, Türk egemen sınıfların “büyük devlet”  olma hayallerine vurulmuş büyük bir darbe ve gelişme olacaktır. 

64-  Türk sermayesinin Suriye’deki gelişmelere koşut olarak hırçınlaşması ve bunun çırpınışlara dönüşmesi, sermayenin büyüme sancısıyla ilgilidir. Ancak bu sancı, yeni bir doğuma gebe olmaktan öte, yeni kayıpları beraberinde getirecektir. Suriye’deki gelişmelerin direkt tarafı ve Suriye devletinin yıkılması için açıktan ve dolaylı olarak vekalet savaşının içinde olmasının bir bedeli olacaktır. Bunun ilk bedeli, Suriyeli Kürtlerin Rojava’yı kurtarması ve bu konuda uluslararası büyük bir destek alarak, kendilerini sağlamlaştırmasıyla oldu. Her şeyden önce Rojava, dünya proletaryası ve ezilen halkların dayanışma ve desteğine sahip oldu.

65-  Suriye’yi parçalayarak kendine toprak katma hesabını yapan Türk egemen sınıfları, Rojava Kürt Ulusal Demokratik Devrimi’yle büyük bir yara aldı. Şimdi bu devrimi boğmak ya da en azından zayıflatmak için çırpınıyor. Kuzey Kürdistan’a topyekün askeri bir saldırıya geçmesi ve direkt Kürt halkına, yani silahsız sivillere saldırmasının da esas nedeni Rojava devrimini boğmak içindir. Çünkü Kuzey Kürdistan ile Rojava arasında direkt bir bağ vardır. KK’nın Rojava ile olan bağı Güney Kürdistan ile yok. Rojava’ın güçlenmesi, KK’yı Türkiye’den koparacağa benzemektedir. Bu durum, Türk devletinin Rojava’yı boğmak istemesinin esas nedenlerinden birisini oluşturuyor. Ancak, K.Kürdistan’daki Kürt hareketi ezilmeden Rojava ezilemez. Kürt ulusunun bu içiçe geçmişliği, parçalanmış bölgeler arasında bugüne kadar sağlanamamıştı ve işgalci devletler tarafından kolayca bastırılıyor ya da birbirlerine kırdırılıyordu. Ancak, gelinen aşamada, -Güney Kürdistan hariç- o safanın önemli ölçüde aşıldığını göstermektedir. 

66-  Ayrıca, Kürdistan’ı paylaşmış İran, Irak, Suriye ve Türkiye birbirleriyle düşman kardeşler gibidir. Özellikle Türkiye diğer üç parça ile kanlı bıçaklıdır. Bu durum Kürt Ulusal Hareketi’nin lehine büyük bir avantaj sağlarken, Türk devletinin ise dezavantajı oluyor.

67-  Ne var ki, bütün iç ve dış gelişmeler, özellikle de Rojava ve Kuzey Kürdistan’da Türk devletinin aleyhine olan gelişmeler, Türk egemen sınıfların çırpınışlarının son noktası olacaktır ve bu da, Erdoğan ve ekibinin büyük sermaye tarafından harcanmasına neden olabilecek gelişmeler gibi gözükmektedir.

68-  Türk devleti, başta ABD olmak üzere emperyalizme bağımlı bir ülkedir. Özellikle ABD’nin sözünden çıkması ya da onun çıkarlarına aykırı hareket etmesi oldukça zor gözükmektedir. Suriye’deki gelişmeler ve Türk devletinin Suriye yönelik açık-gizli faaliyetinin bütünü ABD emperyalizmin politikasından bağımsız değil, bizzat onun çıkarlarıyla örtüşen bir durumda gelişmektedir.

69-  Aralarında çelişmeler elbette var. Ancak, Türk devletinin Şam’da namaz kılması, Rojava’yı işgal etmesi vb. gibi istemleri, salt Türk devletinin istemi olarak kalacaktır. Bu işgalci hayalleri emperyalistler arası çelişmenin momenti izin vermediği gibi, İran ve diğer Arap ülkeleri açısından da yol verilecek bir durum değidir. Ancak, Türk devleti bu hayallerinden şimdilik vazgeçmeyecektir. Bu hayallerini içeride işçi sınıf hareketine karşı milliyetçiliği geliştirmek içinde “vatan toprakları” masalına devam edecektir.

70-  Türk burjuvazisi, emperyal hayalleri nedeniyle Kuzey Kürdistan’ı (KK) artık kaybetmiş diyebiliriz. Şu anda KK Türk devletinin işgali altında bulunması, bunun eskisi gibi olacağı anlamına gelmiyor. Özellikle 7 Haziran 2015 itibaren açıktan Kürtlere saldırması, Rojava Kürt ulusal demokratik devrimini boğmak için her yola baş vurması, Türk devletinin son çırpınışları olarak görülebilir. Ne Irak içindeki Kürtler, ne Türkiye içindeki Kürtler ne de Suriye içindeki Kürtler, artık eski konumlarında olmayacaklardır. Ve sıra İran Kürtlerine de gelecektir. İran’da işgal altındaki Doğu Kürdistan’ı silah zoruyla egemenliği altında tutamayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır. Bu parçaların, eski konumlarında kalmalarının hiç bir jeopolitik koşulu kalmamıştır. Özellikle Kuzey Kürdistan ve Rojava hızla birleşmenin yollarını arayacaklardır. Türk devletinin askeri saldırısı bu birleşmenin önüne geçemeyeceği gibi, tersine birleşmeyi hızlandırıcı bir rol oynamaktadır. Özellikle Rojava’nın statüsü ve bu bağlamda geleceği, Kürtler arasındaki ilişkinin niteliğini ve biçimini de belirleyici bir özelliğe sahip olacaktır. Barzani yönetimindeki Güney Küdistan’ın Rojava’ya karşı Türk devleti ile yer yer ortak hareket etmelerinin bir nedeni de, Rojava’daki demokratik yönetim biçimidir.

71-  Kürdistan’da savaş bitecek mi? Bu soruya olumlu yanıt vermek çok zor ve Kürtler, bölgede işçi sınıfı devrimleri ya da işçi sınıfı hareketleri etkinlik sağlayana dek bu savaşların devam edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. En azından bölgeden emperyalizm kovulmadan halkların acısı bitmeyeceği gibi azalmayacaktır da. Her şeyden önce, Kürdistan’ın da içinde yer aldığı Ortadoğu enerji yataklarının üssü durumundadır. Dünyanın saptanmış petrol rezervlerinin %49’u ve Dünyanın sapatanmış doğalgaz rezervlerinin yüzde 40.3’ü Ortadoğu’dadır. Bu bölgedeki emperyalist vahşetin asıl nedeni budur. Emperyalistler, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonrada bu alanlar üzerindeki egemenlik savaşlarına devam edeceklerdir. Ta ki, bunlar, burada yaşayan işçi sınıfı ve ezilen halklar tarafından kovulana kadar... Bunun tersini düşünmek hayalcilik olacağı gibi, bugüne kadar yaşanılanları yaşanmamış kabul etmek analamına gelir.

72-  Türk sermaye devletinin emperyal hayalleri bir çok şeye çarpmıştır, anacak, esas olarak da başta Rojava olmak üzere Kuzey Kürdistan Kürtlerinin direnişine çarptığını söylemek abartılı bir yaklaşım olmayacaktır. Türkiye işçi sınıfı ne yazık ki, içinde bulunulan koşullarda Türk egemen sınıfına karşı sınıf bilinciyle hareket edememiştir. 2013 Haziran Ayaklanması (GEZİ) tarihsel bir öneme sahip olmasına karşın, daha güçlü bir karşı koyuş örgütleyemediği için Kürt ulusal demokratik direnişine ve mücadelesine yeterli sınıf bilinçli katkı ve destek sunamamıştır. Katkı ve destek sınırlı kalmıştır. 

73-  Bugün Türk devletinin tüm ezilenlere ve muhalif kesimlere vahşice saldırması, Türkiye işçi sınıfı hareketinin sendikal ve sınıf bilinçli örgütlülüğünün zayıflığından kaynaklanmaktadır. Bu durum aşılmadığı sürece, Türk egemen sınıfları saldırılarına devam edecektir. Bu sınıfsal gerçeklik, komünistlerin önüne acil olarak sınıf hareketinin örgütlenmesi ve geliştirilmesi görevini koymaktadır. Emperyalistler ve Türk burjuva devleti, ülkeyi bütünüyle “Suriyeleştirme”den, sınıfsal temelde mücadele öne çıkarılmalıdır. Suriyeleşen bir Türkiye’de sınıfı ve emekçileri birleştirmek çok uzun bir süreci kapsayacaktır. Bu karanlık gelişmenin önüne geçilmelidir.


[1] Bkz.DEİK, Dış İlşkiler Ekonomik Kurulu, 24 Mart 2014 Raporu, PDF
[2] Korkut Boratav, korkutboratav@ilerihaber.org, 05.02.2016
[3] www.yased.org
[4] TUİK, “Yabancı Kontrolü Girişim İstatistikleri, 2013”, 25.06.2015 Bülteni
[5] Seçuk Oktay, Deutsche Welle Türkçe, 03.02.2016
[6] Mehveş Evin, 25. 02. 2016 tarihli Diken’deki yazısında AKP döneminde 400 bin maden ruhsatı verildiğini yazıyor ve bunu eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın TBMM’deki konuşmasına dayandırıyor.
[7] 1980 “24 Ocak Kararları” 12 Eylül Cuntası olmadan uygulanamazdı. Esas olarak da 12 Eylül Cuntası bu kararların uygulanması için yönetime getirldi.
[8] TC Dışişleri Bakanlğı 04.07.2012 wep sayfası
[9] Financial Times, 22 Eylül 2014 BBC Türkçe
[10] Zülfikar Doğan, Deutsche Welle Türkçe, 04.02.2016
[11] Zülfikar Doğan, Deutsche Welle Türkçe, 19.02.2016

[12] SPRI (Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Vakfı), Etkin Haber Ajansı, 22.02.2016