25 Mart 2012 Pazar

Entellektüel Aydın Bulanıklığı Ya da Devrimi Ehlileştirme Aymazlıkları





Entellektüel Aydın Bulanıklığı
Ya da
Devrimi Ehlileştirme Aymazlıkları
Yusuf Köse
BirGün gazetesinde 7 Aralık 2011 tarihinde bir röbartaj yayınlandı. Fikret Başkaya(FB) ile Gün Zileli(GZ)’nin konuşmaları. Konuşmanın ana konusu "devrimler”di. Aydınların devrim üzerine konuşmaları, fikir yürütmeleri ve üretmeleri, burjuvaziyi ve onun düzenini "teşhir etmeleri” elbette olumludur. Sorun devrim üzerine olunca, bunun değerlendirilmesi ve tartışılması da bir o kadar gerekli oluyor.

FB ve GZ, devrim üzerine konuşmalarında bir çok tezler ortaya koyuyorlar. Bir kısmını "yeni” gibi göstermeye çalışırken, Marks ve Lenin’in ortaya koyduğu bazı görüşlerinde artık yanlış olduğunu vurguluyorlar. Bu onların görüşü ve görüşlerini ortaya koymaları kadar doğal olan bir şey yok. Bizde görüşlerimizi ortaya koyacağız.

Aslında, FB ve GZ’nin ortak buluştukları nokta, Marksizmi çürütme çambasıdır. Biri troçkist biri anarşist bu iki bayın ortak noktaları;  "devrimcilik” adı altında Marksizme saldırmaktır. Günlük bir gazete Marksizmin "eskidiği” ayan beyan tartışmaya açılarak, anarşist ve troçkist görüşler Marksizme karşı poh pohlanınca, buna karşı duyarsız kalmak pek de olası değildir. 

Sosyalist ülkelerin  geriye dönüşünden  sonra, sıkça,  devrim üzerine yeni tezlerde ortaya çıktı. Ve özellikle bir çok kesim de, devrime önderlik eden KP’si ve onların liderlerine, daha doğrusu teorik önderlerine karşı da bazan belden aşağıya bazan ise revizyonistçe saldırılar arttı. Tabi, bütün bunlar "sosyalizm”  ve "devrimcilik” adına yapıldı ve hala yapılmaya devam ediyor. Genelde, saldırılan noktaların başında; sosyalist devlet, proletarya partisi, yani proletaryanın örgütlü gücü, proletaryanın devrime önderlik niteliği, sınıflararası mücadele ve bu mücadelenin yöntemleri, ve sosyalizmde proletaryanın rolü vb. noktalar gelmektedir.

Devrimci işçi sınıfı hareketinin zayıfladığı dönemlerde, devrime, sosyalizme ve onların teorik ustalarına karşı eleştirilerin artması doğal karşılanabilir. Çünkü kafa karışıklığın, ideolojik yalpalamaların en yoğun olduğu bir dönem, böylesi dönemlerdir. Marksist teori ve onun yaratıcılarına karşı, küçük burjuva kesimlerden ideolojik saldırıların gelmesinin, Marksistler açısından pek yadırganacak bir yanı yoktur. Bu tür eleştiriler, Marks’ın zamanında da eksik olmadı ve günümüzde de devam ediyor ve edecektir. Marks ve Engels’in zamanında, nasıl ki, Bakunin, Marks ve Engels’in teorilerine karşı saldırı yürüttüyse, bugün de onun izinden gidenler "yeni”ymiş gibi eski revizyonist ve anarşist pespaye teorileri, büyük düşünürler edesıyla piyasaya sürüyorlar ve sürmeye devam edeceklerdir. Özellikle, genç kuşağı devrimden ve sosyalizmden soğutmak için, "devrim teorileri”  adı altında küçük burjuva kinlerini  işçi sınıfı önderliğindeki devrimlere karşı kusmaya devam edeceklerdir. Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’yu "aştık” adı altında paslanmış, Marksistler tarafından çoktan mahkum edilmiş, bütün burjuva yönleri açığa çıkarılmış "teorileri” yeniymiş gibisine ortalığa dökmekten kaçınmayacaklardır.

Yukarıda adı geçen tartışmacılardan biri olan GZ, günümüz’ün Bakunincilerinden biri, hatta onun en çirkef temsilcilerinden birisidir dersek pek de aşırıya kaçmış olmayız.. O, anarşist ve özellikle de anti-sosyalist görüşlerini "devrimci” görüş olarak kitlelere sunmaya çalışıyor. Marksa karşı Bakunin’i yeniden ayağa dikmeye çalışırken, Stalin ve SSCB şahsında da sosyalizme saldırıyor.  

 Ve şöyle buyuruyor bay GZ:
 "... anarşistler "devrim” sözcüğünü tek başına kullanmak yerine, "toplumsal devrim” kavramını kullanmayı yeğlerler. Bunun nedeni de geçmişte Marksistlerle yaptıkları politik devrim-toplumsal devrim tartışmasıdır. Marks, toplumsal devrim için bir politik devrim aşaması öngörmüş, anarşistler ise politik devrimi reddetmiş, doğrudan toplumsal devrimi savunmuşlardı. Bana da politik devrim aşaması yanlış geliyor. .. toplumsal devrim için politik iktidarı ele geçirmek, yani yeni bir devlet kurmak oldukça sorunlu. Çünkü devlet kurulur kurulmaz devrimi bitirir. Bütün deneyler bunu gösterdi” (agy)

Bay GZ, bu alıntıda da görüldüğü gibi, çapına bakmadan Marks ve Engels’i haksız çıkarmaya çalışıyor. Oysa, Marks ve Engels, anarşistlerin babalarının –Stirner, Prodhon, Bakunin- görüşlerini, 1870’lerin başlarında tarihin çöplüğüne attılar ve onların bütün işçi düşmanı, devrim düşmanı içeriğini açığa çıkararak, burjuvazinin hizmetinde küçük burjuva görüşler olduğunu ispatladılar. Daha sonra ise Lenin, anarşizmin gerçek yüzünü ortaya koymaya devam etti. Çünkü Rusya’da da bunların etkileri vardı. Anarşizmin babası sayılan Bakunin Rus’tu.

Elbette Bakunin’den bu yana anarşizm ölmedi. Her ne kadar işçi sınıfı içinde dişe dokunur her hangi bir etkinlikleri olmasa da, genelde küçük burjuva kesimleri şu veya bu oranda etkiledi ve yer bulduğu oranda da işçi sınıfının devrimci mücadelesine zarar verdi. Bugün, Yunanistan’da ki işçi hareketini sobata etmeye çalışanların başında bunlar geliyor.

Anarşizm, nasıl ki, 1860’lardan sonra işçi sınıfının devrimci mücadelesine zarar vermiş ve bir çok devrimci mücadeleye ağır darbeler vurulmasına neden olmuşsa, bugün’de "devrimcilik” kisvesi altında ve en keskin sloganlar arkasına gizlenerek, devrimci işçi sınıfı hareketine zarar vermeye devam ediyor.

Anarşizm, hiç bir zaman başarıya ulaşmadığı gibi, başarıya ulaşacak devrim hareketlerini hep baltalamaya çalımış ve de gücü oranında baltalamıştır. Anarşistler, 1870 İspanya devriminin kaybedilmesinde oynadıkları karşı-devrimci rolü 1936’da da aynı şekilde oynamışlardır. Daha doğrusu, İspanya devriminin, başta  Hitler Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sı olmak üzere, tüm gericiliğin desteklediği Franko faşizmi tarafından boğulmasına yardımcı olmuşlardır. 

Anarşzim, adı üstünde olduğu gibi, eylem her şey, iktidar hiç bir şey mantığından hareket eder ve bireyciliğin teorisidir. Onun "politik devrime hayır”, "toplumsal devrime evet” demesi, toplumsal bir devrim yapmak istediklerinden değil, Marksizme karşı çıkmalarından kaynaklanıyor. Küçük burjuva bireyci bir teori olan anarşizm, işçi sınıfının burjuvaziden siyasal iktidarı almasına karşıdır. Görünüşte Proletarya diktatörlüğüne karşı gibi gözükür, özünde ise bir avuç çetenin diktatörlüğünden yanadır. 

Burjuvazi, işçi sınıfı hareketine karşı anarşizmi hep desteklemiş ve onu kullanmıştır. İşçi sınıfnın devrimci disiplinine karşı çıkan anarşizm, varolduğu günden beri burjuvazinin kolayca kullanımına açık hale gelmiştir. Kulağa hoş gelen "devletsiz devrim”den yanaymış gibi gözükmeleri, işçi sınıfı önderliğinde devrime karşı çıkmalarından ve burjuva sistemin yıkılmasından yan olmadıklarındandır. Burjuvaziye karşıymış gibi durşları ise gerçek duruş değildir. Tarihsel pratikleri, burjuvaziye güç veren bir gelişim örnekleri ile doludur. Bu duruşları, onların sahip oldukları teorilerinin bir sonucudur.

Anarşizm, işçi sınıfının devrimci özünü ve devrimde oynayacağı önderlik rolünü reddeder. Ve işçi sınıfının en yüksek örgütü olan KP’lerine, daha doğrusu işçi sınıfının ve emekçilerin devrimci bir parti içinde örgütlenmesine karşı çıkarak, onları örgütsüzlüğe ve siyasal öndersizliğe mahkum ederek, böylece, burjuvazinin işini iyice kolaylaştırırlar.

Buraya, anarşizm ile Marksizmin tarihi hesaplaşmasından bazı alıntılar alarak sorunu açmaya çalışalım.
Marks ve Engels Bakunin için şunları yazıyor:

"Her ne kadar, anarşizm, işçi hareketinin bu karükatürü çoktan beri artık en yüksek noktasını aşmışsa da, Avrupa ve Amerika hükümetleri onun varlığını sürdürmesiyle o kadar ilgili görünüyorlar ve onu desteklemek için o kadar para harcıyorlar ki, anarşistlerin marifetlerini görmezlikten gelemeyiz.” (Marks, Engels, Lenin, Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, sf 152, Sol yay. Birinci Baskı)

"Onların –bakuninciler. YK-  her yerde başlıca kuralları, işçi sınıfı yönünden siyasal her eyleme ilke olarak karşı çıkmaktı; o kadar ki, onların gözünde, bir seçimde oy vermek proletaryanın çıkaralarına ihanet etmekti.” (age, sf. 196)

Engels, İtalya’daki olayları değerlendirirken şunları yazıyor:
"anarşi ve özerklik propagandasının arkasında tüm işçi hareketi üzerinde diktatörce bir komutanlık uygulamak isteyen bir kaç entrikacının hırlı iddiaları olduğunu biliyorlardı.” (Engels, age, sf. 193)

Engels, devamla, Bakunincilerin çocukca görüşleriyle dalga geçiyor;

"İlk günah, siyasal eylemi kabul etme sapkınlığı, çünkü siyasal eylem devletin tanınması sayılır, devlet otoriterliğin, eğemenliğin cisimleşmesidir, şu halde her kim ki işçi sınıfının siyasal eyleminden yana çalışır, inatla, siyasal iktidarı kendisi için ele geçirmeye çalışacaktır; demek ki, işçi sınıfının düşmanıdır, taşa tutun onu!” (Engels, age, sf. 192)

Engels, 26 mart 1894’de;
"... Anarşistlere gelince, onlar belki de intihar noktasına geliyorlar. Sonu sonuna polis tarafından kışkırtılan ve ücreti doğrudan polis tarafından ödenen bu şiddet ateşi bu süikastlar sağnağı, ancak bu çılgın ajan-provokatörler tarafından yürütülen propagandanın niteliğini burjuvaların bile gözüne sokmaktan başka bir işe yaramaz. Burjuvazi bile, zamanla, onlara para veren aynı burjuvaları havaya uçursunlar diye polise ve polis eliyle de anarşistlere para ödemenin saçma olacağını anlayacaktır. Ve, şimdi burjuva gericiliği altında biz de acı çekmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorsak da, zamanla biz kazanacağız, çünkü bu kez bizim ile anarşistler arasında koskoca bir uçurum olduğunu herkese kabul ettirmeyi başaracağız...” (age, sf. 224-225)

Marks ise, Bakunin için "karacahillik” , "eşeklik”, "siyasal ipe sapa gelmez densizliktir! dedikten sonra şunları söylüyor:
"O –bakunin. YK.-, toplumsal devrimden hiç bir şey anlamaz, toplumsal devrime ilişkin siyasal lafazanlıkları bilir ancak. Ona göre devrimin ekonomik koşulları yoktur.” (age, sf. 181)

Bakunincilerin en önemli özelliği, hiç kuşkusuz, keskin sol laflar altında proletaryanın devrimci eylemlerinin karşısında durmalarıdır. Bakunin, kişisel yaşamını da kendi teorisine uygun yaşamıştır. O, Marks ve Engels’in önderliğindeki komünist enternasyonalden "yıkıcı-bölücülüğü”nden dolayı atılmasından sonraki süreçte, Rus Çarı’na sığınmış ve af dilemiştir. Mektupları, 17 Ekim Devrimi’inden sonra Çar’ın arşivleri arasından çıkmıştır.

Bakunin ve onu takip edenlerin durumunu biraz daha iyi anlamak için 1870’deki İspanya’daki ayaklanmalarının raporunu Engels’ten aktaralım:

"Bakuninciler, gerçekten devrimci bir durumla karşı karşıya kalınca tüm daha önceki programlarını kaldırıp atmak zorunda kaldılar. ..
"... daha önce ileri sürülüp övülen ilkelerin yadsınması, en alçakça, en hileci bir biçimde ve suçluluk bilincinin baskısı altında ifade edildi, ...

"Bakunincilerin aşırı-devrimci haykırışları, demek ki, sıra iş görmeye gelince, gerek bir kaçamakla işin içinden sıyrılmak, gerek önceden yenilgiye mahkum olan ayaklanmalar ya da en yüz karası bir biçimde siyasal bakımdan emekçileri sömüren, bir de, üstelik onlara tekmeyle muamele eden bir burjuva partisiyle birleşmek biçiminde ifadesini buldu. ..

"Tek sözcükle, bakuninciler, İspanya’da bize, devrimin nasıl yapılmaması gerektiğinin aşılmaz bir örneğini verdiler.” (age, sf. 176,177,178, Eylül-Ekim 1873)
Lenin ise, anarşizmi şöyle açıklıyor:
"Anarşizm, ... bir burjuva bireyciliğidir. Bireycilik anarşizmin felsefi temelidir. ..
a-      Sömürünün nedenlerinin kavranmaması,
b-      Toplumun, sosyalizme götüren gelişmesinin kavranmaması;
c-      Sosyalizmin gerçekleşmesinin yaratıcı gücü olarak sınıf savaşımın kavranmamasıdır.
d-      Her türlü politikayı reddetme görünümüyle, işçi sınıfının burjuva isyasetine boyun eğmesi.” (age, sf.229-230)

Buraya kadar, Marks, Engels ve Lenin’den uzun alıntılar alarak Bakunin ve anarşizmin iç yüzünü açıklamak istememin nedeni, esas muhattablarının o süreçte, bu soruna nasıl baktıkları, Bakunin’in ve onun görüşlerinin işçi sınıfı devrimleriyle ne gibi bir ilişkisinin olduğunu anlattmaktı. Bu da anlaşıldığı kanısındayım.

Bay GZ, Marks, Engels ve Lenin’i açıktan eleştiremediği için dolambaçlı yollardan ve özelikle de Stalin üzerinden geliyor. Onun 17 Ekim Devrimi ve Stalin’le ilgili görüşlerine biraz sonra geleceğim. Şimdi teorik efendisi Bakunin’den ödünç aldığı "devlet” meselesine gelelim. Bunu da yine Proletaryanın ustalarından alıntılarla ortaya koymaya çalışacağım. Böyle olmasının genç okuyucular için daha yararlı olacağı inancındayım.

Devlet ve Devrim
Lenin, Marks ve Engels’in bakunincilere karşı mücadelesinin maddeler şeklinde özetlerken, şunları belirtir:
"Her "ciddi devrim durumu”, ayaklanmanın bilinçli bir biçimde yönetilmesi, devrimin örgütlendirilmesi, tüm devrimci güçlerin birleştirilip merkezileştirilmesi, gözüpek askeri saldırı, devrimci iktidarın en enerjik bir şekilde kullanılması görevlerini zorunlu bir biçimde proletarya partisinin önüne koyar.” (Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, sf. 243)

Örgütlü bir güce karşı, daha örgütlü bir güç onu alaşağıya edebilir. Burjuvazi örgütlü ve her yönüyle silahlanmıştır. Burjuvazi bir avuç azınlık olmasına karşın, ordusu, polisi, mahkemeleri ve bürokrasisi ile, yani burjuva devleti ile kitleleri baskı altında tutar ve iktidarını bu güç sayesinde yürütür. Bu güce karşı, işçi ve emekçiler örgütlü bir güç olmadığı sürece burjuvaziden asla iktidarı alamaz ve burjuvazi de kendiliğinden iktidarı işçi sınıfına teslim etmez.

İşçi sınıfının devrimci görüşleriyle teorik olarak donanmış, örgütlü, disiplinli, başta işçi sınıfı olamak üzere tüm ezilen yığınlarla geniş bağları olamayan bir parti devrim yapamaz ve böyle bir parti olamadan da devrim asla gerçekleşemez. Tarih bunun ispatlamıştır. 

Bugün, "Arap Baharı” olarak adlandırılan ayaklanma ve direnişlerde, kitlelere devrimci önderlik yapılmadığı için ciddi başarılar elde edilemedi. Marksist partilerin olmadığı bir yerde kitleleri başka kesimler, yani yine burjuvazi yönlendirir. Nitekim Kuzey Afrika ülkelerindeki son ayaklanmaların kaderide böyle olmuştur. Devrimci önderlikten yoksun kitlelerin bu devasa hareketini, emperyalist burjvazi, kolayca yönlendirebilmiş, kitlelerin devrimci çıkışını süreç içinde bastırabilmiş, emperyalizmle işbirliği içindeki Müslüman Kardeşleri öne çıkararak, kitlelerin daha ileri kazanımlar elde etmelerinin önüne geçmeye çalışmaktadır. 

Bu ülkelerdeki ayaklanmalardan çıkarılması gereken ders, GZ ve FB’nin dediğinin tersine, devrimci bir önderliğin şart olduğudur. Anarşzimin ve Troçkizmin puslu hayal dünyalarında dolaşanların, işçi sınfının devrimdeki devrimci rolünü anlamalarını beklemek saflıktır. Onlar, Marksizmden uzak olduklarından, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki keskin sınıf mücadelesini kavrayamazlar. Görünüşte kitlelere çok önem veriyormuş gibi yaparlar ama, kendilerini de "en iyi teorisyen” yapmaktan kaçınmazlar. Kitelelere, "bizim dediklerimizi yapın” diyerek, aslında kitlelerin burjuvaziden iktidarı almasına karşı çıkarlar ve sonrada "biz dememiş miydik” diyerek kendilerini haklı çıkarmanın peşine düşerler. Özünde ise, onlar kitlelere hiç bir şey söylemiyorlar. Kitlelerin kendiliğindenci hareketine övgü düzmeleri ise, yine kendi iç dünyalarındaki küçük burjuva bireyciliklerini öne çıkarmaktan kaynaklanıyor.

Bay GZ, "devlet”i gereksiz bulurken, "devrimin üretici güçler ile üretim ilişkilerinin çelişkisinden doğduğu” Marksist görüşe de karşı çıkıyor. Bakuninci bay GZ  gibi, bütün anarşistler, Marksizme ve diyalektik tarihsel materyalizme karşıdırlar. Onlar, her şeyin yıkılmasından yana gibi gözükürler, ama yapıcı hiç bir yanları olmadığı gibi, hiç bir şeyi de yıkamazlar. Sadece ve sadece işçi sınıfı hareketine zarar verici yönleri her zaman ön plandadır.

Buraya, üretici güçler ile ilgili Marks’ın o meşhur sözünü aktaralım:
"Gelişmelerin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerinin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. ... Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz kaşıtlıktaki biçimidir. –bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte, burjuva toplumun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, sf. 32, sol yayınları, dördüncü baskı)

Tarih, Marks’ın bu dahice görüşünü doğrulamıştır ve doğrulamaya devam etmektedir. Marks’ı çürütmek GZ gibi anarşizm artıklarının gücü yetmedi ve yetmez. Marksizmi burjuvazinin dışında küçük burjuva tüm anti-Marksist görüşlerde onu çürütmek için büyük çabalar harcadılar ve harcamaya devam ediyorlar. Ancak, Marksizm yaşıyor ve bilimselliğini koruyor. Çünkü o işçi sınıfının bilimsel dünya görüşüdür.
Engels’ten aktarımlara devam edelim;

 "Kapitalist üretim tarzı, nüfusun büyük çoğunluğunu gittikçe daha çok proleterleştiriken, yok olma tehdidi altında, bu altüst oluşu gerçekleştirmek zorunda olan gücü yaratır. Toplumsallaşmış büyük üretim araçlarının devlet mülkiyeti haline dönüşmesini gitikçe daha çok zorlarken, bu altüst oluşu gerçekleştirmek için izlenmesi gereken yolu gene kendisi gösterir. Proletarya devlet iktidarını eline geçirir ve üretim araçlarını ilk önce devlet mülkiyetine dönüştürür. Ama bunu yapmakla proletarya olarak kendisini de ortadan kaldırır, bütün sınıf ayrılıklarını ve sınıf karşıtlıklarını ve aynı şekilde devlet olarak devleti de ortadan kaldırır.” (Engels, Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, sf. 205)

Devamla;
"Toplumsal üretimdeki anarşi ortadan kaybolduğu ölçüde devletin siyasal otoritesi yokolur (uykuya yatar). Sonunda kendi toplumsal örgütlenişlerinin efendileri olan insanlar, aynı zamanda doğanında efendisi, kendi kendilerinin efendileri ve özgür olurlar.” (age, sf. 207)

"Bu, dünyayı kurtarma işini yerine getirmek, gerçekleştirmek modern proletaryanın tarihsel görevidir. Bu görevin tarihsel koşullarının derinliğine inmek ve böylelikle niteliğini anlamak  ve bu görev kendisine düşen bugünün ezilen sınıfına kendi eyleminin koşullarının ve niteliğinin bilincini vermek, işte bu da, proletarya hareketinin teorik ifadesi olan bilimsel sosyalizmin işidir.”(age, sf. 207)

Buraya kadar Engels’ten aktardıklarımız, Marksistlerin devlete nasıl baktıklarını ve devletin nasıl söneceğini ve ayrıca proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirince devleti hemen yok edemeyeceğini, ama süreç içinde sınıfları ve devleti de ortadan kaldıracağını bilimsel olarak ortaya koyuyor. Devlet kalksın deyince ya da devlet istemiyoruz deyince, devlet hemen iradi olarak ortadan kaldırılamaz. Proletarya siyasal iktidarı burjuvaziden zorla alınca, devlete daha bir süre gereksinmesi olacaktır. Bakunici anarşistlerin anlayamadığı nokta burasıdır.

Lenin ise Marksistler ile anarşistler arasındaki ayrım noktalarını şöyle sıralıyor:
"1-Birinciler –Marksistler. YK- devleti tamamıyla ortadan kaldırmayı hedef alırken, bunun ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kaldırılmasından sonra, devletin ortadan yok olmasına götüren sosyalizmin kuruluşunun sonucu olarak gerçekleşebileceğine inanırlar; ikinciler, devletin tamamıyla ortadan kaldırılmasını hemen bugünden yarına, bunu olanklı kılan koşuları anlamadan isterler.

2-Birinciler, proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra eski devlet makinesinin tümüyle yıkılmasının ve yerine silahlı işçilerin Komün modeline uygun olarak örgütlenmesinden ibaret olan yeni bir makinenin konmasının zorunlu olduğunu bildirirler; ikincilerin, devlet makinesinin yıkılmasını savunmakla birlikte, proletaryanın bu makinenin yerini neyle dolduracağı ve devrimci iktidarı nasıl kullanacağı konusundaki tasarıları çok bulanık, çok karışıktır; anarşistler devrimci proletaryanın devlet iktidarından yararlanmasını reddetmeye kadar giderler.

3- Birinciler, proletaryanın modern devletten yararlanarak devrime hazırlanmasını isterler; anarşistler buna karşıdırlar” (Lenin, Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, sf. 350)

Lenin’den aktardığımız bu uzun alıntıda da, Marksizm ile anarşizm arasındak ayrım noktaları net olarak ortaya konmaktadır. Proletaryanın sınıfları ortadan kaldırması için devlete, yani proletarya diktatörlüğüne geçici olarak gereksinmesi vardır. Proletarya, iktidardan alaşağı ettiği, burjuva sistemini parçaladığı yerde kendi siyasal iktidarını kurmak ve sosyalizmden komünizme –yani sınıfsız topluma- varmak için devleti kullanmak zorundadır. Ama bu devlet, burjuva devleti değil, proletaryanın denetimndeki bir devlettir. Sınıfların sönmesine hizmet edecek olan bir devlettir. Proletarya iktidarı ele geçirdiğinde, hemen devletsiz iktidarı yürütebileceğini söylemek, en iyimser bir yorumla çocukca bir tutumdur.

Burjuvaziyle Elele Sovyetlere Saldırmak

Bay FB ve bay GZ’nin söz konusu "devrim konuşmaları”nda eleştirilecek daha bir çok yönler var. Örneğin işçi sınıfının öncü örgütüne karşı oluşları. Yani KP’ne karşı oluşları gerçeği. Yine, işçi sınıfına dışardan bilinç götürme anlayışan karşı çıkışları. Ama öbür yandan;

".. gerçek entellektüellerden yoksun hiç bir toplumsal hareketin başarı şansı yoktur” (FB) demekten de kendilerini alamıyorlar. Her halde, kastetikleri entellektüellerde kendileri olsa gerek.

GZ, daha da ileri giderek, artık her olumsuzluğun altında Stalin’i aramaktan ve Stalin’e karşı-devrimci bir yöntemle saldırmaktan kendini kurtaramıyor.

Bay GZ, Türkiye ’sol’unu şöyle eleştiriyor:
"Stalinist dönemin, entellektüelleri horlayan ve baskı altına alan geleneğini devam ettirmeleri söz konusu. Ama diğer yandan, örgütlerin dışındaki popüler entellektüellere, yani şu senin sözünü ettiğin, "konunun uzmanları”na karşı da tiksindirici ölçüde bir hayranlıkları, hatta onların karşısında bir aşağılık duyguları söz konusu. Bu tür sistem içi entellektüellerin sempatisini kazanmak için binbir takla atıyorlar. Aslında Stalin döneminde de böyleydi.” (agy, BirGün)

Bir taraftan "entellektüellere önem verilmeli” diyorlar, ama bir taraftan da onlar karşısında "takla atıyor” diyorlar. Her halde sadece kendilerine önem verilmesini ve her yerde kendi yazılarının yayınlanmasını istiyorlar. Bu konuda hiçte "sol” dan şikayetçi olmamaları gerekir. Hemen hemen çoğu sol hareket bunların anti-Marksit yazılarına yer veriyorlar. İçeriğine bile bakmadan!

Stalin’i hem aydınlara baskı yapmaktan hem de aydınlar karşısında "şakşakçılıktan” eleştiren bay GZ, Stalin düşmanlığı o kadar ileri bir boyuta çıkmış ki, iyice saçmalamaya başlamış..

Bay GZ’nin Stalin düşmanlığı, aslında onu Hitler hayranlığına kadar götürmektedir. O, MLM bilime o kadar yabancı ki, dünyanın ilk sosyalist devleti olan SSCB’ne saldırmaktan kendini alamıyor. Sözde Stalin’e karşıymış gibi yapması, onun devrim düşmanı yüzünü gizlemeye yetmiyor.

GZ, kendi Web sitesin’de yayınlanan "İki Tür Nasyonal Sosyalizm” (25.11.2011) adlı karşı devrimci yazısında, Hitlerin nasyonal soyalizmi ile SSCB’ni aynı kefeye koymaktadır. Bu konuda aslında emperyalist tekelci burjuvaziden bolca "aferin” alıyordur, kuşkusuz. Bu yazıyı okuyunca, Alman tekelci burjuvazisinin TV kanallarında sıkca yayınlanan "dikatatör Stalin”  "belgeselleri”nden birinin pespaye kopisi gibi bir his uyandırıyor insanda.

GZ’nin 17 Ekim Sovyet Devrimi düşmanlığından bir örnek:
"XX. yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği devletinin iddiası sosyalizmi kurmaktı. Bu devlet, 1920’li yıllarda bütün devletler gibi nasyonalist bir yol tutup 1930’lu yıllarda, Stalin’in yönetimi altında nasyonal sosyalist bir devlete dönüştü. Nasyonal sosyalist bir devletti, çünkü dünya devrimine kapılarını kapatmış ve özellikle "tek ülkede sosyalizm” teorisiyle nasyonalizmi baş köşeye koymuştu. Artık Sovyet devleti büyük Rus şovenistiydi. Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan diğer halk ve uluslara Rus egemenliği dayatılıyor, Rus dili ve kültürü hakim kültür ilan ediliyor, Ukrayna, Baltık ve Kafkas halkları Rus kolonyalizminin baskısı altına alınıyor, bu bölgelere, Çarlık döneminde olduğu gibi kolonyalist Rus nüfusu yerleştiriliyordu. Sovyet devleti, dünya çapında da Rus devlet çıkarlarını kolluyor, Komintern’i bu devletin ulusal çıkarlarının aleti haline getiriyor, dünya devletleriyle Rus-Sovyet devletinin çıkarları doğrultusunda ittifaklara, pazarlıklara veya çatışmalara giriyordu. Kısacası, bu devleti yönlendiren, doğal olarak Rus ulusal çıkarlarından başka bir şey değildi.”

Sovyet düşmanlığında hızını alamayan küçük burjuva anarşist bozması GZ, devam ediyor:
"Bu bakımdan, Hitler’in nasyonal sosyalizmi ile Stalin’in nasyonal sosyalizmi büyük benzerlikler gösterir.”
"Keza Alman Nazi hukuk sistemiyle Sovyet nasyonal hukuk sistemi karşılaştırıldığında, Sovyet hukuk sisteminin daha insafsız olduğunu görebiliyoruz”
"Sanırım, insanlık en karanlık günlerini, bu iki nasyonal sosyalist rejimin ittifak kurup II. Dünya savaşını başlattığı yıllarda yaşamıştır.”

En sonunda, ağzındaki baklayı çıkarıyor ve bay, emperyalist burjuvazinin bile SSCB ve Stalin için söyleyemediği şeyi, savaşı Sovyet ve Hitler Almanya’sının ittifak içinde çıkardığını rahatlıkla söyleye bilmesidir. Bu açıkaç yalan ve karşı-devrimcilerin argümanlarıyla sosyalist devlete saldırmaktır.  Oysa, II. Dünya savaşının nasıl başladığı, kimin başlattığı ve esas amacın da SSCB’ni yıkmak olduğunu; bu nedenle başta İngiltere olmak üzere, Fransa ve ABD emperyalistlerinin Hitler’in Sovyetlere yönelik saldırılarını destediklerini dünya alem bilmesine karşın, bu beyni karşık devrim ve sovyet düşmanı kişiliğin bilmemesi düşünülemez. Sovyet düşmanlığında emperyalist burjuvaziye bile parmak ıstıran bu Bakuninci mürid, Alman neonazilerinden de alkış alıyordur. Bu alkış onu, mutlu ediyor olmalı ki, iki kelimesinden biri Stalin diğeri de Sovyet ve sosyalizm düşmanlığıdır.

Sovyetlere yönelik bu tür iddiaları, hangi verilere ve hangi belgelere dayandırıyor diye sorulsa, bu tür zırvaları, kendi anarşist bulanık beyninden üretiyor olması zordur. Bunları emperyalist burjuvazinin "think-tank” kuruluşlarından ödünç alıyordur. İşte anarşizmin vardığı nokta. İnsanlığın önündeki en önemli devrimi faşizm ile aynı kefeye koyan bir zihniyetin iyi bir yanı aranamaz ya da iyi niyeti ve "entellektüel bir aydın” yaftası dahi yapıştırılamaz. Yukarıda da somut örneklerini verdiğim gibi, bunlar, tarihleri boyu hep burjuvazinin hizmetinde  olmuşlardır.

Bütün dünya halkları ve hatta burjuvazinin bir kısmı, 2. Emperyalist paylaşım savaşında Stalin ve SSCB’ni, dünyayı Hitler faşiziminden kurtardığı için överken, bu hastalıklı beyin ise üzülüyor. Çünkü o, özünde, SSCB ve Stalin’e karşı Hitler faşizminin yanında –hadi, nesnel olarak diyelim- saf tutmuştur. Sahip olduğu anarşist ideoloji, onu, burjuvazinin çöplüğünde otlatmaya kadar vardırmıştır.

 Stalin ya da SSCB’nin hatalarını eksiklerini eleştirmek başka, ama işçi sınıfının tarihi devrimini Hitler faşizmi ile kıyaslamak ve hatta ondan daha gerici olarak göstermek, olsa olsa emepraylist gözü dönmüş burjuvaziye has bir olgudur. Yukarı da anarşizm ile ilgili olarak Marks, Engels ve Lenin’den de aktardığım gibi, anarşizmin vardığı ve durduğu yer burjuvazi ile aynı saftır. Onun "abartılı ve keskin” sol laflarının arkasında saklı olan emperyalist burjuvaziye hizmettir.

Bu tür devrim düşmanı yazarların yazılarını eleştirmek gerçekten de insanı zorluyor. Çünkü bunlardan piyasa da dolu. Burjuvazinin çöplüğünde bolca mevcut. Burjuvazi, işçi sınıfının bilimsel görüşlerine ve çok ağır bedeller karşılığı onun yarattığı tarihi değerlere saldırmak için, elinin altında bu tür ayamazlardan bolca bulundurmaktadır. Bazan birini bazan ise diğerini ve genel de ise hepsini "sol” adı altında piyasaya sürmektedir. Böylece işçi sınıfı üzerinde fikir bulanıklığı yaratmaya çalışmaktadır. Özelikle de "sol” görünümlü olanları burjuvazi için daha bir makbuldür.

Bu devrim düşmanı bayın emperyalist burjuvaziden ödünç aldığı sosyalizm düşmanı yalanlarına tek tek yanıt vermenin hiç bir anlamı yoktur. Buna SSCB’nin kendisi yanıt vermiştir. Buna MLM biliminin varlığı bir yanıttır. Ve işçi sınıfının devrimci mücadelesi yanıt vermektedir. Devrime ve sosyalizme karşı ve onun tarihsel değerlerine karşı bu tür uluyanlar çoktur. Burjuvazinin yazılı ve görsel basınında bolca var. Buna karşın işçi ve emekçiler, o değerlere sahip çıkmakta ve onlardan desrler çıkararak yollarına devam etmektedir.

Marksizm düşmanları, "Marksizm doğru olsaydı sosyalist devletler yaşardı” diyorlar. Sosyalist devletlerin kurulması ve bir süre yaşaması Marksizmin doğruluğunun ve bilimselliğinin kanıtıdır. Ve o ülkelerin yıkılması da, yine, Marksizmin bilimselliği ve doğruluğunun kanıtıdır. Çünkü, Marksizm sınıflar mücadelesini savunur ve sınıflar var olduğu sürece sınıf mücadelesini sürdüğünü kabul eder. Ayrıca bu mücadelede, proletaryanın tarihsel olarak eninde sonunda zaferi alacağını bilimsel olarak ortaya koyar.

Ancak, Marksizm düşmanı anarşsit ve troçkist akımların, bugüne kadar her hangi bir iktidar almaları söz konusu olmadığı gibi, burjuvaziye karşı da kararlı ve kesintisiz bir savaşımları da söz konusu olmamıştır. Onlar, tarihleri boyu, burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşımda, burjuvazinin stepneleri olarak kalmışlar ve daha ileri gidememişlerdir. Yaklaşık son iki yüz yıllık burjuvazi-proletarya arasındaki sınıf savaşımında, tarihin bir öğretisi de bu olmuştur.
***
15.12.2011





NEPAL HALKININ KERENSKİ’YE DEĞİL, LENİN’E İHTİYACI VAR VE NEPAL DEVRİMİ’NİN SORUNLARI





NEPAL HALKININ KERENSKİ’YE DEĞİL, LENİN’E İHTİYACI VAR
VE
NEPAL DEVRİMİ’NİN SORUNLARI

Yusuf  KÖSE

Giriş:
Nepal Devrimi daha çok tartışma götürecektir, kuşkusuz. Nepal Devrimi’ni sadece bazı dergi sayfalarından takip edenler, gerçeği ve oradaki gelişmeleri ve devrimin nasıl bir yöne kaydığını ya da kaydırıldığını da tam olarak anlayamayacaktır. Bazıları ise, “tam istediğimiz gibi” diyerek el ovuşturacaklardır. Bu “bazıları”ndan kasıt, “burjuvazi ile proletarya’nın temsilcileri kitleler karşısına aynı arenada çıkıp yarışsınlar, kim kazanırsa o hükümet olur” diyenlerdir. Çünkü bu savunanlar, bunun adına “proletaryanın yeni yolu” diyenlerdir. Oysa, MLM’in (Marksizm-Leninizm-Maoızm) abc’sini az çok bilenler, Marksizmin sınıf ve sınıf mücadelesi teorisinden haberi olanlar, proletaryaya bu tür yol-yordam önerenlerin çoktan tarihin çöplüğüne atıldığını ve de tarihin bunları mahkum ettiğini rahatlıkla görebileceklerdir.

2. Enternasyonalin Stuttgart (1907) ve Basel (1910) Kongrelerinde, yaklaşan “emperyalist savaş tehlikesi önlenmeyip savaşa dönüşürse, proletaryanın görevi onu iç savaşa dönüştürmektir” diye not düşülmüştü. Daha bu notun mürekkebi kurumadan Alman parlamentosunda Kautsky ve hempaları savaş ödenekleri lehine oy kullanarak Alman proletaryasına ve Basel Manifestosu’na, dolayısıyla uluslar arası proletaryanın davasına ihanet   etmişlerdir. 2. Enternasyonalin o zamanki ünlü teorisyenleri, 1. emperyalist paylaşım savaşımı çıktığında, “ana yurt savunmasını” ortaya atmışlardı. Ne adına “Marksizm” adına. Oysa bu teori, kendi ülkesinin burjuvazisinin yanında başka ülkenin emperyalist burjuvazisine karşı saf tutmaktı. Bu teorinin başını çeknelerden en önemlisi Karl Kautsky’di. Bu nedenle Lenin, Kautsky asla afetmedi ve en ağır sözlerle eleştirdi. Onun dönekliğini ve işçi sınıfına olan ihanetini net olarak açığa çıkardı. O dönek Kautsky’ki 1918 Alman Devrimi’ni önleyenlerin başında gelenlerdendir. Ve o, aynı zamanda, K. Liebknecht, R. Luxemburg’un yanı sıra 20 bin işçi ve emekçinin katledilmesinin suç ortağı oldu.
 
Proletarya devrimi teorisinin gelişmesi ve geliştirilmesi; burjuva sınıfı ile proletarya sınıfı arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı yok sayarak ya da bu gerçekliği revize ederek burjuvazinin hoşuna gidebilecek bir seviyede göstermeye çalışmakla olmaz. Bu tür yaklaşımlar,  MLM teoriyi revize etmek, onun devrim teorisini rafa kaldırmak anlamına gelir.

Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkinin varlığı, en basit ve yalın bir söylemle proleter devrimleri kaçınılmaz kılmıştır ve kılmaya devam edecektir. Proletaryanın bu devrimi, özel mülkiyetiçi toplumu ortadan kaldırmayı hedefler. Bunu proletarya sınıfından başkası da başaramaz. Bunun yolu ülkeden ülkeye değişmekle beraber, özü değişmez. Yani, proletarya önderliğinde birleşen emekçilerin burjuvaziyi iktidardan alaşağı etmesi, burjuva devletini yıkıp proletarya devletini kurması, bir başka söylemle; burjuva diktatörlüğü yerine proletarya diktatörlüğünü kurmasıdır. 

Bugün, proletarya diktatörlüğü sözünden öcü gibi korkan ve burjuvazinin saldırganlığı nedeniyle bu gerçekliği yumuşatmaya çalışanlar azımsanmayacak kadar çoktur. Bunlar, proletarya devrim teorisini, burjuvazinin karşı çıkmayacağı bir teorik düzeye getirmeye çalışan, MLM karşıtı kesimlerdir. Bu tür anlayış sahibi olanların ağızında Marksizmin “sakız” olması, sorunun özünü, yani onların anti-Marksist olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Proletarya partisinin burjuva sistemi içinde seçimlere girmesi, parlamentoda yer alması başka, devrimin parlamento aracılığıyla gerçekleştirileceği ise bir başka anlayıştır. Birincisi doğru iken, ikincisi ise reformist ve özünde düzen içi kalmayı isteyen  bir yaklaşımdır. Proletarya, burjuva parlamentosunda yer alarak, burjuvaziyi teşhir amacıyla hareket eder. Burayı, iktidarı ele geçirmenin nihayi bir hedefi ya da yeri olarak görmez. Çünkü burjuva parlamentosu, burjuvazinin kitleleri aldatmanın ve kapitalist sistemi meşru göstermenin arcıdır. 

Tarihte, burjuva parlamentosunda çoğunluğu ele geçirerek sosyalist devrimi gerçekleştiren bir KP örneği yoktur. Sosyalist ülkenin dahi olmadığı, emperyalist burjuvazinin  her yerde egemenliğinin olduğu bir dünya konjonktüründe, seçim yoluyla proletaryanın iktidarı burjuvaziden alabileceğini düşünenler, burjuva devletin niteliğinin değişmesini istemeyenlerdir ya da burjuvaziyi, ekonomi-politik ve siyasal yapısından soyutlayarak sorunu ele alanlardır. Daha doğrusu emek sermaye arasındaki çelişmenin tam farkına varamayanlardır. Yani, burjuva devleti olduğı gibi kalacak. Burjuvazinin kapitalist sistemi olduğu gibi kalacak. Böyle bir KP, bazı reformist iyileştirmelerle kapitalizmin çirkin yüzünü, -olsa olsa- geçici olarak, biraz güzelleştirebilir. Proletaryaya bu tür devrim yolu önerenlerin beklentileri de bu olsa gerek. Burada hemen söylemek gerekiyor ki; bu MLM yolu değildir. Bu, Marksizmin yolu olmadığı gibi Marksist bir yaklaşım da değildir. Küçük burjuva reformist bir yaklaşımdır.

Devlet gerçekliği az çok biliniyorsa, devletin el değiştirmesinin de ne anlama geldiği bilinir. Devlet, bir sınıfın bir başka sınıf ya da sınıflar üstündeki egemenlik aracıdır. Bu yalın ve devlet var olduğu sürece değişmiyecek olan gerçek, parlamenter mücadele ile niteliğini değiştirmez. Çünkü, devlete egemen olan sınıf, bu egemenlik aracını değiştirmek isteyene karşı, elindeki tüm güçleri harekete geçirecektir. Burjuvazi, ordusu, polisi, mahkemesi, bürokrasisi ile bu devleti korumaktadır. Burjuvazi, kendi egemenlik aracı olan devletin yıpranmasına, deforme olmasına asla müsade etmez. Onu yıkmak isteyenlere karşı ölümüne savaşır, bugüne kadar olduğu gibi.

Nepal Devrimi’nin Kısa Kronolojisi

Nepal, yarı-smürge yarı-feodal bir ülkeydi. Nüfusun %75 köylülük olan burada, pre kapitalist ilişkiler egemendi. Halkın önemli bir kesimi yoksul ve işszidi. Kapitalist ilişkilerin zayıflığı, burjuvazinin de zayıflığı anlamına geliyordu. Nepal gericiliği azınlıklara karşı da yoğun bir baskı uyguluyordu. Maoist’ler işte böylesi bir ülkede silahlı mücadeleye başladı ve kısa zamanda topraksız ve yoksul köylülüğün önemli bir kısmını saflarına çekt. NKP(M)’ye bağlı Yeni Halk Ordusu (YHO)’nun üyelerinin ezici çoğunluğu kırsal alandaki köylülükten gelmedir.

Nepal Devrimi’nin kısa tarihi kronolojisini şöyle sıralaya biliriz: 1995 yılında NKP(UML) (Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist))’den ayrılarak kurulan NKP(M), bir yıl gibi kısa bir süre sonra 1996 yılında halk savaşına başladı. Nepal, her ne kadar krallıkla idare edilen bir ülke olmasına karşın, kendine Marksist-Leninist ve Maoist olarak adlandırılan bir sürü parti ve grup vardı. Nepal’in yakın tarihinde sol örgütlenmeler eksik olmamış ve hatta en güçlü örgütlenmelerin başında solun geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 240 yıllık monarşik yönetimin sürdüğü bir süreçte, 1990 yılından itibaren kendine “sol” ve “ML” diyen bazı partiler kraliyet parlamentosunda ve hükümetinde de görev almışlardır. Özellikle NKP(M)’in halk savaşına başlaması ve güçlenmesiyle birlikte Monarşi yönetimi kendine “sol” diyen partilere hükümette daha fazla ağırlık vermişlerdir. Ama, bu tür taktiklerde Maoistlerin gelişmesini durdurmaya yetmemiş, ülkenin büyük bir bölümü NKP(M) kontrolü altına girmiştir.

NKP(M), MLM bir ideolojik hatta sahip olduğundan doğru bir siyasal taktik izleyerek ve ülke gerçeklerini doğru bir şekilde analiz ederek 1996 yılında silahlı mücadeleye başladı ve kendisinin de beklemediği, on yıl gibi kısa bir sürede iktidarı tek başına ele alabilecek bir duruma geldi. Bu durum, NKP(M)’nin doğru bir strateji ve taktik politikaları yaşama geçirmesinden kaynaklanmaktadır. 240 yıllık gerici bir krallığın yıklması ve buna karşı dişe diş mücadele edilmesi kolay bir olay değildir. Öte yandan emperyalistlerin ve Hindistan gericiliğinin Nepal Monarşi yönetimini desteklemesine karşın Maoistlerin güçlenmesi, teori ile pratiğin bütünlüğü ve bir birini geliştirmesinden ileri gelmektedir. Yani, devrimci teori ve devrimci pratiğin bütünlüğünün sağlanması, başarının temeli oldu.

Özellikle İngiliz ve ABD Emperyalistleri, Hindistan gericiliği Nepal krallığının ayakta kalması için çok yoğun çaba harcamalarına karşın, onun ayakta kalmasını sağlayamadılar. Elbette emperyalzimin bu politikalarına içerden de destek vardı. Kendine “ML” diyen bazı gerici partiler ve reformistşler, Maoistlere karşı Nepal Monarşik Krallığının yanıda yer almakta bir sakınca görmediler, çünkü bu partiler, Nepal burjuvazisinin ve feodal güçlerini temsilcileriydi. Bunların adlarının ise “ML” olması sahtekarlıktan başka bir şey değildi. Buna rağmen, bu gerici partiler kitleleri fazla etkileyemediler ve kitleler kendi gerçek partilerinin çağrısına uyarak, burjuvaziye ve feodal gericiliğe karşı dişe diş bir mücadele ile büyük bir mesafe katettiler. 

2005 yılı Şubat’ında Kral Gyanendra, hükümeti, Maoist gerillalara karşı yetersiz kaldığı gerekçesiye görevinden alarak parlamentoyu fesh etti ve tüm görevleri üzerine aldı. Maoist’lerin gerek kırsal alanda gerekse başta başkent Katmandu olmak üzere grev ve dev kitlesel protesto gösterileri sonucu kral grei adım atarak, Nisan 2006 yılında tüm yetkilerinden vazgeçti.

Yeni oluşan hükümet ve parlamento, göreve gelmesinden kısa bir süre NKP(M) ile barış görüşmelerine oturdu. Ve 2006 Kasım ayında NKP(M) ile hükümet barış görüşmelerinde bir anlaşmaya vararak, barış sürecini başlattılar. Böylece on yıldır süren gerilla savaşıda resmi olmasada gayri resmi olarak sona ermiş oldu. Çünkü barış anlaşmasının içinde savaşın sona ermesi ve NKP(M)’nin parlamentoda ve hükümette yer alması her iki tarafça kabul edilmişti.

2006 Kasım barış anlaşmasının en önemli maddelerinden biri, gerillaların silahlandırılması ve belli kamplarda silahsız olarak tutulması vardı. Barış anlaşması gereği iki tarafın silahsızlanması BM (Birleşmiş Milletler) gözetiminde ve denetiminde olacaktı ve öylede oldu. 30 bin gerilla hala toplam 7 kampta silahsız olarak bekletilmektedir.  Sadece burada bir ayrıntı var. Silahların toplandığı konteynarların anahtarları kamp gerilla komutanların elinde olacak. Ayrıca BM denetiminde saklanan silah sayısını da 3 bin civarında olduğu söyleniyor. 

NKP(M), 1 Ocak 2007 yılından itibaren geçici Nepal palamentosunda ve 1 Nisan 2007’den itibarende geçici Nepal hükümetinde (4 bakanlık alarak) yer aldılar. Barış anlaşması gereği daha önce kurdukları kendi hükümetleri “Devrimci Halk Konseyleri”ni dağıttılar. Devrimci Halk Konseyleri’nin kitleler üzerinde olumlu bir etkisi vardı ve kısa sürede, eğitimden sağlığa, ekonomik iyileştirmelerden kitlelerin hukuki ve kültürel sorunlarına kadar olan  siyasal ve sosyal konularda büyük işler başarmışlardı.

NKP(M) ile diğer partiler arasında varılan en önemli anlaşmalardan biri de hiç kuşkusuz Nepal Monarşisinin kaldırılması olayı vardı. Kral tüm yetkilerinden vazgeçmesine karşın, sembolik karliyet statüsünün korunmasında direniyordu ve diğer bir çok parti de aynı görüşteydi. Böylece barış anlaşmasına uymuyorlardı. Bu gelişmeler üzerine NKP(M), anlaşmalar gereği 1 Nisan 2007 tarihinde girdiği hükümetten, 18 Eylül 2007’de hükümetten çekilerek, “barış anlaşmasına uyulmadığı” gerekçesiyle kendilerinin de “barış anlaşmalarına uymayacakları”nı ileri sürünce, geçici hükümet monarşiyi kaldırmaya razı oldu ve böylece Nepal’de yaklaşık 240 yıllık Nepal Monarşisi resmen ortadan kalkmış oldu. Ve Moist’ler yeniden 2008 yılı başlarında (genel seçimler öncesi) hükümette yer aldı. Bu süre içinde hükümet başkanı NC (Nepal Kongre Partisi) lideriydi.

15 Ocak 2007 tarihinde Kurucu Meclis seçimi yapıldı. 330 sandelyeli kurucu Meclis seçiminde Maoistler 83 milletvekili çıkararak ikinci parti oldular. Genel bir bilgi olması açısından, gerici Kraliyet Partisi olan Nepal Kongre Partisi’ninde içinde yer aldığı Ulusal Cephe 85 milletvekili çıkararak birinci parti oldu. 

2008 yılında yapılan genel seçimlerde NKP(M) 238 milletvekili çıkardı ve birinci parti oldu. En güçlü burjuva partilerinden olan Birleşik Marksist-Leninist ve Nepal Kongre Partilerinin toplam milletvekili sayısı ise 223. Nepal parlamentosunun toplam üye sayısı 601. İki büyük gerici partinin toplam parlamenter sayısı  NKP(M)’nin tek başına parlamenter sayısından azdır. Bu seçimler sırasında NKP(M) Masal ile birleşmemişti.

NKP(Maoist) ile Birleşik Komünist Partisi (Masal) 2009 Ocak ayı içinde birleşti. Ve ismi bu tarihten sonra Nepal Birleşik Komünist Partisi (Maoist) -NBKP(M)- oldu. Parti başkanlığına yine Prachanda seçildi.

Seçimler sonucu, NBKP(M) seçimlerin galibi bir parti olmasına karşın devlet başkanı, hükümeti NBKP(M) kurmasını engellemeye çalıştı. NBKP(M), yoğun kitle mücadeleleri sonucu devlet başkanı hükümeti Maoistlerin önderliğinde –Prachanda başkanlığında- kurmasını kabul etti. Parachanda’nın başbakanlık serüveni 14 Agustos 2008”de başladı ve 9 ay sonra 4 Mayıs 2009 yılında başbakanlıktan istifasıyla sona erdi.



NBKP(M)’in Devrim Taktikleri
NKP(M), iktidara gelme arifesine kadarki süreçte tartışmasız doğru bir politika ve siyasal taktikler geliştirdi ve uyguladı. Tartışma yaratan, soru işaretleri bırakan nokta ise NKP(M) neden halk savaşını bırakarak barışçıl bir sürece girdiğiyle ilgilidir. İktidarı tek başına alabilecek bir güce erişmiş bir parti, kendi söylemleri ile; “Federal Halk Cumhuriyeti”nden vazgeçip neden “Federal Demokratik –burjuva- Cumhuriyeti”ni yeğledi? Ya da daha açık sormak gerekirse; silahla iktidarı devirerek Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni kendi önderliğinde gerçekleştirecek bir gücü varken, “BM gözetiminde” bir “barış” sürecine neden girdi? Ya da NBKP(M)’nin başından beri esas hedefi krallığın devrilmesi miydi? Elbette değildi. NBKP(M) amacı, kendi devrim programında da olduğu gibi, Nepal Burjuva-Feodal Monarşik devletini yıkarak, yerine proletarya önderliğinde Yeni Demokratik Halk İktidarını kurmak ve süreç içinde kesintisiz olarak sosyalizme geçmekti.

Bu tür sorular daha da çoğaltılabilir. Ancak NBKP(M), hedeflerinin hala devrim olduğunu ve parlamenter yolla iktidarı alabileceklerini söylüyorlar. NBKP(M)’nin (yeni adıyla NBKP(M) Birleşik Nepal Komünist Partisi –Maoist- ) başta Prachanda olmak üzere NBKP(M) bütün yetkili liderleri baştaki hedeflerinden hiç bir şekilde vazgeçmediklerini, nihai amaçlarının proletarya önderliğinde devrim olduğunu, Nepal’e sosyalizmi getireceklerini söylüyorlar. Ve kendilerine karşı duyulan kuşkuların yersiz olduğunu da  sık sık vurguluyorlar.

NBKP(M), Gerilla savaşına başladıktan bir kaç yıl sonra öncelikle Nepal kraliyet hükümetinden gelen barış görüşmeleri önerilerine zaman zaman olumlu cevap verdi ve bunun üzerine yer yer ateşkes anlaşmaları uygulandı. İlk ateşkes anlaşması 2001 yılında olurken, ikinci ateşkes anlaşması da 2003 yılında oldu. Ve son ateşkes anlaşmasında NBKP(M) büyük kayıplar verdi. Krallık anlaşmalara uymayarak Maoistlere saldırdı. Peşinden ise NBKP(M), devlet güçlerine her yönden saldırarak devletin saldırılarını geri püskürttü. Bunun üzerine emperyalist burjuvazi ve Nepal Krallığı Maoistleri yenemeyeceklerini ve kendi iktidarlarını Maoistlere kaptıracaklarını anlayınca, başka taktiklere, Maoistleri parlamento içine çekme taktiğini uyguladılar. Daha doğrusu böyle bir taviz vermeye mecbur kaldılar.

Düşmanla “barış görüşmeleri yapılmaz”, “yapılmamalı” diye bir anlayış olamaz. Yerine göre bu tür taktiklere baş vurulabilir. Bu görüşmeler içinde karşılıklı ateşkes anlaşmaları da yapılabilir. Her iki tarafta mutlaka bundan kendisinin kazançlı çıkması için zaman kazanma, güç biriktirme ve karşı tarafı zayıflatmak için bir fırsat, bir siyasal taktik olarak değerlendirmeye çalışacaktır. Komünistler burjuvaziden iktidarı almak için ilkelerde tavizsiz, taktiklerde ise bir o kadar esnek olmayı esas alırlar.

NKP(M), de soruna bu açıdan yaklaşırken, elbette düşmanda kendini güçlendirmek ve Maoistleri zayıflatmak için zorunlu olarak Maoistlerle anlaşma masasına oturmuştur. 

Burjuvazi, hiç kuşkusuz ki, çok zorda kalmadığı sürece kendini yıkmak isteyen sınıf düşmanıyla kolay kolay masaya oturmaz. Ancak, bütünü kaybetmektense kısmi bazı şeyleri kaybetmeyi göze alır. On yıldır başta ABD ve diğer emperyalistlerin ve yanı başındaki Hindistan gericiliğinin her türlü desteğini alarak, Maoistleri ortadan kaldırmaya çalışan Nepal gericiliği, bunu başaramayınca, “barış” taktiklerine baş vurdu. Ve en önemlisi de 240 yıllık monarşi yönetiminden vazgeçmeyi kabul etti. Burjuvazi için monarşi belki sembolik olabilir, ama Nepal’de durum daha farklıydı. Nepal Krallığın kendisi devletin hakimiydi. Nepal Krallığının yıkılması, Nepal gerici devletinin çökmesi anlamına geliyordu. Bugün bir çok Avrupa ülkesinde krallıklar “sembolik”te olsa, burjuvazi tarafından baş tacı edilmektedir. Dün burjuvazi ile feodal güçler arasındaki anlaşmalar sonucu ayakta kalan kralıklar, bugün burjuva devletinin varlığının ve güçlülüğünün semboli haline gelmiştir. O nedenle, bir asalak gibi halkın sırtında taşınmaktadır. Nepal Krallığı ise Batı’da burjuva kapitalist devletlerinde olduğu gibi sembolik değil, bizzat devletin egemeniydi. Bu nedenle yıkılması kolay olmadığı gibi, yıkılması aynı zamanda bir burjuva devrimi olmuştur. Ama, bunu yıkan burjuvazi değil, proletarya olmuştur. 

Emperyalistler ve Nepal Komprador burjuvazisi ve feodal gericiliği, başta monarşi olmak üzere bir çok şeyden vazgeçip, Maoistleri –iktidarı tek başlarına alabileceklerken- kendi minderlerine, parlamento bataklığına çekmeyi denediler. Onlar için baş vurulacak en son bir yöntemdi ve bunu başardılar. Burjuvazi bunu isteyerek mi yaptı? Ya da demokrat bir niteliğe sahip olduğu için mi yaptı? Elbette hayır! Proletarya devriminin burjuva ve gericiliğin karargahlarını birer birer kırmaya başlaması ve devletin son kalelerine dayanmasıyla gerçekleşebildi.

Seçimlere katılıp parlamentoda yer almak Maoistlerin başarısı sayılmamalıdır. Bunu Maoistler her zaman yapabilirdi. Nepal egemen sınıfları, Maoistlere;  “silahlı mücadeleyi bırak, parlamentoya gir, orada mücadele et” diye defalarca çağrı yaptı. Maoistler, bu tür çağrılara haklı olarak olumsuz yanıt veriyorlardı. “Halk Savaşı’ndan vazgeçmeyeceklerini ve iktidarı alana kadar savaşacaklarını”n propagandasını yapıyor ve doğru olanında bu olduğunu söylüyorlardı.

Maoistleri güçlendiren ve onları diğer partilerden ayıran en önemli şey, sahip oldukları devrimci programlarıydı. Nepal işçi, köylü ve tüm emekçileri NKP(M)’in programına güvenerek onu desteklediler ve onun önderliğinde Nepal egemen sınıflarına karşı mücadele ettiler.  Yani, burjuva ve feodal gerici güçlerin devletinin yıkılıp yerine işçi-köylü hükümetinin kurulmasını, sömürü ve baskının ortadan kalkmasını hedeflemişlerdi. Bunları savunan NKP(M) yanında yer almışlardı ve hala bu umutlarını bütünüyle tüketmiş değiller.

NKP(M), iktidara en yakın olduğu dönem, Kralın hükümeti ve parlamentoyu fesh ettiği 2005 yılıydı. Devletin en zayıf olduğu an bu andı. NKP(M), Çin ve Hindistan’ın tepkisinden çekinerek, yani onların Nepal’i işgal edebileceklerini düşünerek vazgeçtiler ve hiç bir zaman Katmandu’yu silahla ele geçirme girişimine girmediler. Ülke topraklarının yaklaşık %80’nin kontrol altında tutan, Katmandu dışındaki yerleşim yerlerinde esas olarak egemen olan, güçlü kızıl siyasal iktidarlar inşa etmiş ve kendi kontrolü altındaki bölgelerde ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuki devrimci bir düzeni önemli ölçüde sağlamış olan bir parti, bunları yıkarak diğer burjuva ve küçük burjuva partileriyle beraber Nepal’i yönetmenin daha “adil” olduğunu düşünmeye başladı.

Kurucu Meclis’le ilgili bir soru üzerine,  NBKP(M) MK politbüro üyesi Hisila Yami (Parvati), bir roportajında şöyle diyor:

“Silahlı mücadelemiz bir halk savaşıydı, Nepal halkı yoz ve yetersiz bir hükümete karşı tahammül edemez duruma gelmişti. Kral ve sol dışındaki diğer partiler yerleşik Hindu inanç sistemlerini destekleyip bundan yararlanıyorlardı. Ordunun monarşiyi ve emperyalizmi desteklemesiyle halk kimin kimin tarafında olduğunu gördü. NKP(M) bütün bu güçlere karşı toptan bir savaş ilan etti. Öyle ki Katmandu’yu ele geçirmeyi bile düşündük, fakat bunun yerinde olmayacağını fark ettik. Ayrıca, Hindistan’ın ve Çin’in buna nasıl bir tepki vereceğini biliyorduk.” (Nepal’in En Güçlü kadını ile Röpartaj, 09 Agustos 2009, Thelka Magazine 31/07/2009, Çeviren, Solun Doğusu)

Buradaki röportajda da söylendiği gibi, NKP(M) Katmandu’yu silahla ele geçirmeden vazgeçiren Çin ve Hindistan devletlerinin açık işgal tehditleri mi? Bu konuda net bir söylem olmamasına karşın böyle bir geçeği, bu konuyla ilgili bir soruya, hemen hemen  bütün NKP(M) yetkililerinin verdikleri yanıt böyle olmaktadır.

Hindistan ve Çin devletlerinin NKP(M)’yi Nepal devletini ele geçirmeleri halinde böyle bir tehditte bulunduklarına dair hiç bir şüphe yok. Ayrıca, bu tür bir işgali ABD ve AB emperyalist güçlerinin açıktan destekleyeceği de açıktır.  

Ne var ki, diğer bir gerçek ise, Hint ve Çin devletlerinin bu tür tepkileri Katmandu’nun sınırlarını aşamazdı. Nepal’in coğrafi yapısı buna müsait değil. Ayrıca, işgalci güçlerin kitlelerin daha büyük bir tepkisiyle karşılaşacağıda bir o kadar açıktır. Bütün işgalci güçler en sonunda arkalarına bakmadan kaçmak zorunda kalmışlardır. Nepal’de olacak olanda buydu. Nepal halkı, nasıl ki, Nepal gericiliğine karşı mücadele edip kazandıysa, işgalci güçlere de aynı yanıtı verecekti. Önemli olan halka güvenmektir. 

Ayrıca, böyle bir işgal hareketi, dünya proletaryasının ve bütün ezilen halkların geniş protestosuyla da karşılaşır ve karşılaşacaktır. UKH ve bütün devrimcilerin gözü kulağı Nepal’deydi. Hatta “anti-Maoist” olanlar da dikkatlerini Nepal’e çevirmişti. Bu açıdan da Nepal’deki devrim büyük bir çoşkuyla karşılanarak, uluslararası işçi ve emekçilerin büyük bir desteğini kazanacaktı ve kazanacaktır. Bu destek ve çoşku Hindistan ve Çin’in tehdit ve işgallerinden daha büyüktur. Ne var ki, NBKP(M) devrim yapmaktan korkmuştur. Çünkü başta, Nepal işçi sınıfına ve emekçi yığınlarına olan güvenini kaybettiği gibi dünya işçi sınıfı ve emekçilere olan güvenlerini de yidirdikleri için, Nepal’de iktidarı almaktan vazgeçerek burjuvazi ile uzlaşma yolunu seçmişlerdir. Gerçek bu kadar açık ve nettir. Soruna daha değişik teorik kılıflar uydurmanın anlamsızlığı da ortadadır.

Hindistan ve Çin’in “işgal tehditleri”ni dikkate alarak devrimci çizgiden vazgeçerek reformist bir çizgiye kaymak ideolojik bir sorun. Burjuvazi hiç bir zaman proleter devrimleri hoş karşılamayacak ve elindeki tüm olanakları kullanarak devrimleri boğmaya çalışacaktır. O halde proletarya devrimlerden vaz mı geçecek? NBKP(M) bunu mu öneriyor? Ya da devrim yapıyor gibi gözüküp devrim yapmamanın yolunu mu öneriyor? NBKP(M)’in izlediği yol ikincisidir.

Eğer NKP(M), Nepal’de iktidarı silah zoruyla ele geçirseydi, Nepal devrimi boğulur muydu?

Bu sorunun yanıtı önemlidir. NKP(M), uzun süredir bu konuyu tartışmış ve boğulacağına karar verdikten sonra, parlamenter yolu seçmiştir. Bunu, yukarıdaki Polit Büro üyesinin görüşlerinden ve NKP(M)’nin 2000’li yılların başında kendi merkezi Teorik Dergileri olan “İşçi” (The Worker) dergisinde yayınladığı ve tartışmalara neden olan: “Bir ülkede devrim değil, federasyonlar şeklinde devrim”. Yani, “Devrim tek başına Nepal’de gerçekleşemez”, “Hindistan ve diğer çevre ülkelerde de devrim gerçekleşirse, devrim yaşayabilir” anlayışı mevcuttu ve bu geniş tartışmalara neden olmuştu. Bu anlayışı o zaman açıktan eleştiren Hindistan Komünist Partisi/Marksist-Leninst (Halk Savaşı) –Şimdiki adıyla HKP(Maoist)- olmuştu.

NKP(M),  silahlı mücadeleyle 2005 yılından itibaren Nepal devletini yıkıp Nepal proletaryası önderliğinde Yeni Demokratik Halk devleti’ni kurabilecek bir güce ve yeteneğe erişmesine karşın, neden böyle bir yolu terk ederek, parlamenter yolla iktidarı alma yolunu denemeye başladı?

NKP(M)’nin, başta Prachanda olmak üzere yapılan tüm röportajlarda bu soru kendilerine soruluyor. Bu konuda NKP(M) içinde ciddi tartışmalar yaşanıyor. Ayrıca tanınmış bir politbüro üyesi, bu yolu “ihanet yolu” olarak bulup, parlamenter mücadeleyi savunanları yozlaşmış olarak değerlendiriyor. Yine, NKP(M) içinde kalıp, parlamenter yolun terk edilerek yeniden silaha sarınılmasını isteyen önder kadro ve üyeler mevcut. Öte yandan NKP(M)’yi destekleyen ve ona güvenen bir çok uluslararsı KP’ler de durumu üzüntü ve sesizce beklemeye devam ediyor. Ayrıca NKP(M)’in şu anda izlediği çizgiyi yanlış bulup eleştiren ve uyaranlarda var. Bunların başında HKP(M) gelmektedir.

NBKP(M)’in artık parlamenter sürecin kesinlikle içine girdiği söylenebilir mi? Yoksa tekrar eski taktiklerine baş vuracaklar mı? Bu soru Prachanda’ya Başbakanlıktan istifa etmesinin üzerinden 20 gün geçmesinden sonra soruluyor:

“NBKP(M) lideri Pushpa Kamal Dahal (Prachanda –YK-), Maoistlerin devlet iktidarını barış süreciyle, yani anayasanın yazılmasıyla ve orduların birleşmesinden sonra mümkün olabileceğini söyledi. Sıklıkla  spekülasyonları yapıldığı gibi devleti silah yoluyla ele geçirme hedeflerinin olmadığını söyleyen Dahal, sivil egemenliği için sokakta ve parlamentoda mücadele edeceklerini belirtti.” (Nepal News/Kantipur Report -25 Mayıs 2009, çeviren: Solun Doğusu)

NBKP(M) önderleri basına sık sık bu tür demeçler verirken, hükümetin de istifasını istiyor ve kendi önderliklerinde yeni bir hükümetin kurulmasını öneriyorlar ve Nepal burjuvazisini buna zorluyorlar.

Ayrıca, 17 Aralık 2010 tarihinde toplanan MK karalarında ise, kamuoyuna farklı görüşler yayıldı. Prachanda’nın eylem programı kabul edilmesine karşın Partinin ikinci ve üçüncü liderleri bu görüşe katılmadıklarını basına açıkladılar.

Partinin ikinci başkanı Dr. B. Bhttarai; “Bu eylem planı uyarınca hem ulusal hem uluslararsı durumu değerlendirirsek karşı devrimin elini güçlendirmiş oluruz” (Halkın Günlüğü, 10-20 Ocak 2011, sy.1, sf. 16, ayrıca bkz. Red Star )

Partinin üçüncü etkili ismi Kıran ise şunları söylüyor:” ... Halk savaşına son verilmesinin, ve Kızıl Siyasi İktidarların ortadan kaldırılmasının hatalı olduğunu söyledi.” (HG, sf. 16, sy.1)

Ayrıca bu MK toplantısında, Partinin hükümette yer almasını eleştirenler olduğu gibi bu 7 aylık hükümet sürecinin “korkunç bir başarısızlık dönemi” olduğunu ileri sürenlerinde azımsanmayacak bir sayıda olduğu Nepal basınına yansıdı.

Yukarıda yazının içinde de vurguladığım gibi NBKP(M) içinde, barış sürecini içine sindiremeyen, partinin temel siyasal stratejisinin değiştirilmesine karşı çıkan bir çok önder kadro ve üye mevcut olmasıyla beraber, parti şimdilik Prachanda’nın çizgisinde yoluna devam ediyor.

Partinin, silahlı mücadele taktiklerini bırakarak parlamenter yolla iktidarı alma yönelimine girmesi, elbette Parti içinde ciddi tartışmalar yaratacak, farklı görüşlerin çatışmasına tanık olacaktır. Bu doğal. Özellikle de, Halk savaşı boyunca, iktidarın silahla alınacağının propagandasının yapılması, parlamenter yolla iktidarın alınamayacağının teorik olarak ortaya konması ve bu yolu savunanların revizyonistlikle –bildiğim kadarıyla, NKP(M)’nin birleştiği Masal Partisi başından beri barışçıl mücadeleyi savunuyordu. YK- suçlanması, kadro ve üyelerin kafasında derin kuşkular uyandırması doğal. 

NBKP(M)’in şu anda uyguladığı taktıği doğru bulanların en genel olarak söyledikleri aşağıdaki gibidir. Direkt iktidarı almayıp, değişik taktiklerle iktidarı almaya çalışmalarının gerekçeleri aynı:
            
 “Diğer yandan, Nepal devriminin stratejik saldırı aşamasında olduğunu söylemiştik. Bununla birlikte hükümete de liderlik ediyoruz. Bu durum çelişik görünse de, Nepal devrimi feodalizm ve emperyalizmin sonunu getirecek kesin zafer için bir dizi seri taktiğe ihtiyaç duymaktadır. Halk devriminin stratejik hedefine ancak, uluslararası güç dengelerini ve gericilerin ülke zeminindeki gerçekliğini gözeten taktikler ile ulaşabiliriz. Bu tür taktikler geliştirirken iki tehlikeden kaçınmalıyız. Birinci tehlike, emperyalizm ve Hindistan yayılmacılığının şiddetli ve kapsamlı kuşatması, uluslararası komünist hareketin zayıflığı, (açYK) yine uluslararası komünist hareket içindeki ana tehlikelerden biri olan sağ revizyonizm gibi objektif durumlar düşünüldüğünde ve kendi bağlamımız açısından, hükümete liderlik eden parti olarak halkın beklentilerini karşılamak üzere reformist programları uygulamak durumunda olduğumuz hesaba katıldığında, reformizme kaymak tehlikesidir. İkincisi, “reformizmden korunmak” adı altında ayaklama förmülü önermek, ya da bundan evvelki ülke gerçekliğini gözetmeksizin Mao’nun tarzını uygulama şeklinde ortaya çıkan dogmatik sol sekterizmdir. Bununla birlikte, bu iki tehlikeden kaçınmak için, Nepal özgünlüğüne ve stratejik saldırı aşamasına uygun halk çıkışmaları aracılığıyla merkezi gücü elimizde tutmamızı sağlayacak objektif taktikler geliştirebiliriz.” (Indramohan Sigdel ‘Basanta’ BNKP(M) MK üyesi, Kaynak: The Red Star, çeviri: Solun Doğusu,19 Ekim 2008)

MK üyesi burada – hükümete yeni geldikleri günler- iki tehlikeye dikkat çekmektedir; birincisi, “reforumculuk”, ikincisi ise, “dogmatizm”. Ancak, NBKP(M)’nin beş yıllık pratiğinin ortaya koyduğu gerçek; reforumculuğun Parti’de egemen hale geldiğidir. Diğer yandan, NBKP(M)’in “stratejik saldırı aşaması” olarak adlandırdığı barış süreci, gelinen aşamada, “stratejik uzlaşma aşamasına” dönüşmüş pratik ve teorik bir görüntü vermektedir. Bu düşünceler ya da böyle bir saptamaya varmak, sübjektif ve ön yargılı mıdır? Hayır! NBKP(M)’in son beş yıllık pratiği ve parlamenter mücadele taktiğini her şeyin üstünde tutması, silahsızlandırılmış gerilla ordusunu sadece birer “tehdit” olarak kullanması, düşünsel sürecin nasıl bir rotaya girdiği gerçeğini değiştirmiyor. Gelinen süreçte, NBKP(M), MLM çizgiden tartışmasız reformist bir çizgiye evrilmiştir.

Burjuvazi Silahsız Devrilir mi?

Burjuvazinin silahsız devrilebileceği süreçlerde olabilir. Teorik olarak bu bir olasılıktır. Ancak bu, günümüz koşullarında olası değildir. Emperyalizm bir sistem olarak yıkılmadan, bunun yerini bir sosyalist kuşatma almadan hemen hemen mümkün değildir. Emperyalist sistemin güçlü  olduğu günümüz konjonktüründe, burjuvazi iktidarını barışçı yolla proletaryaya asla devretmez ve iktidarını korumak için sonuna kadar savaşır, Nepal’de olduğu gibi.

Nepal gerici sınıfların ve onun arkasındaki emperyalistlerin en büyük korkusu NBKP(M)’in Yeni Halk Ordusu’ydu. 30 bin kişilik bir gerilla ordusu, Nepal gibi bir ülkede küçümsenmeyecek kadar güçlü ve etkilidir. NBKP(M)’nin gücü buradan geliyordu. Çünkü Nepal köylülüğü ve emekçileri ordulaşmıştı. Nepal gericiliğinin NBKP(M) ile masaya oturması ve azami oranda taviz vermesi de bu güçten ileri geliyordu. Bu nedenle, Nepal gericiliği Nepal Halk Ordusu’nu etkisizleştirmenin yollarını ardı. Emperyalistlerin aracılığıyla da Nepal gericiliği YHO’nu ilk başta silahsızlandırdı. Silahların saklandığı yerlerin anahtarlarının YHO komutanlarında olması sorunun özünü değiştirmiyor. Genel hat içinde ufak tefek ayrıntılar, öze uygun olmayan siyasal taktikler teorik yönelimin yönünü değiştiremez.

İkinci önemli nokta ise; Nepal devletine bağlı ordunun önemli bir kısmının silahlı olması ve Ordu komutanlarının görevlerinde kalmasıdır. İki ordunun entegrasyonu ise, YHO’nun (yani, NBKP(M)’in) lehine, gericilerin ise aleyhine olacağı iddia ediliyor ve iki ordunun birleşmesi gerçekleşebilmiş değildir. Burjuvazi, NBKP(M)’yi oyalamaya çalışmaktadır ve bunda başarılı da olduğunu söylemek bir yanılgı olduğu kanısında değilim.([1])

YHO askerlerinin silahsız olarak kamplarda tutlması, zaman ilerledikçe işlevsiz kalması sonucu, askerlerin  orduyu terk etmesini ve giderek devrimden soğmasını getirecektir. İşleyen değil ama, işlemeyen demirin pas tuttuğu biliniyor. Bu gerçeği NBKP(M) önderlerinin bilmemesi olası değil. Nepal egemen sınıfları da “birleşme”yi oldukça uzatmak ve zamana yaymak istiyor olmalı ki, barış anlaşmasının en önemli maddelerinden bir olmasına karşın, aradan geçen beş yıla rağmen, ordu birleşmeleri gerçekleştirilememiştir. YHO’da asıl işlevini yerine getiremeyince süreç içinde eski dinamikliğini yitirerek dağılmaya ve hatta yozlaşmaya başlayacaktır. Bu tehlikenin görülmemesi büyük bir siyasal yanılgıdır. Emperyalistler ve Nepal gericiliği YHO’nun böyle bir duruma gelmesini beklemektedir. Bunun işaretleri de mevcuttur. Eski genelkurmay başkanını yeniden Nepal devlet ordusunun başına getirmeleri ve bu konularda geri adım atmamaları bunun göstergeleridir. Nepal gericiliğinin orduları birleştirmemesi ve giderek kendi ordularını güçlendirmeye çalışmaları, Maoistlere karşı kendilerini sağlama alma ve süreç içinde Maoistleri eritme taktikleridir. Bir KP tarafından bunun görülmemesi saflık olarak değerlendirilemez. Bu, bir bir ideoloji sorunudur. “anlaşmaya bağlı kalmıyorlar” yollu söylemler, sorunun özünü değiştirmez. Aralarında antagonist çelişme olan iki sınıf arasında kalıcı bir anlaşma olamaz. Her sınıf diğer sınıfı baskı altına almak için her fırsatı değerlendirir. Özellikle burjuvazi, iktidarı almak için için her yol mübah sayar. Bu onun değişmez ilkelerinden biridir. Anlaşmalar, iktidarı yeniden ele geçirmek ya da karşı tarafı bertaraf etmek için sadece soluklanmak devreleridir.

Nepal egemen sınıfları, NBKP(M)’nin parlamenter sürecin içine girmekle geriledi mi yoksa yeni mevziler mi kazandı? Ya da NBKP(M)’yi kendi minderinden uzaklaştırıp burjuvazinin minderine çekmekle, zaman mı kazanıyor? İkinci görüşün daha doğru olduğu kanısındayım. Burjuvazi, NBKP(M)’ye bir çok tavizler vermesine karşın, NBKP(M)’nin ehlileştirilmesi için yoğun bir çaba harcamaktadır. Prachanda’nın Başbakan olması ve dokuz ay sonra devrilmesi bu görüşü doğrulayan etmenlerden birisidir. Prachanda ve diğer NBKP(M) önderleri, “yeniden dağa çıkarız” sözleri artık birer blöf haline gelmeye başlamıştır. Çünkü, bunu basında açıkça dile getirmelerine karşın bunların hiç birini yerine getirmemişlerdir. Tehditler havada kalmış, Nepal egemen sınıfları partileri olan NC (Kongre Partisi) ve NKP(UML) (Birleşik Marksist-Leninist Parti) yeniden hükümeti kurmuşlardır. 

Bu, şu anlama geliyor: Burjuvazi, kendi programını zorda olsa uyguluyor. Burjuva parlamenter oyunu kendi kuralları içinde oynanmaya başlıyor. Emperyalistler ve Nepal gericiliği de NBKP(M)’yi bu oyuna ayak uydurmasını istiyor ve buna zorluyor. Şimdiye kadar NBKP(M), bu oyuna, zorda olsa kendini alıştırıyor ya da alıştırmaya çaılışıyor gibi gözüküyor. Çünkü NBKP(M)’nin de önünde ciddi zorlukları var. Partiyi bölmeden bu sürece ayak uydurmasını, bu süreci içselleştirmesine çalışıyor. Eski teorik söylemler ile yeni teorik söylemler arasında nitel bir fark var. Kadro ve üyelere bu fark anlatılmaya, onları yeni sürece hazırlamaya çalışıyorlar. Arada kükremeler, tehditler, “yeniden dağa döneriz” gibi söylemler ise, gidişatın yönünü değiştiremek için söylenen sözlerden öte, kadro ve üyeleri devrimci çizgiden çekip, reforumcu yola hazırlama ve alıştırmanın taktik çıkışları olarak gözüküyor.

NBKP(M) önderliğinde hükümetin kurulması, hükümete bu partinin hakim olduğu anlamına gelmediği gibi, hükümet olmak devlete egemen olmak anlamına da gelmiyor ve gelmediğini, Prachanda’nın başbakanlığı bir kere daha gösterdi. Çünkü, bu hükümet yedi partili bir koalisyon hükümetiydi. NBKP(M) dışında 6 parti daha vardı. Bunların çoğu burjuva-feodal ve bir kısmı ise küçük burjuva reformist partilerdi. Nitekim NBKP(M) başbakanlık elinde bulunduğu süreçte fazla bir şey yapamadılar. Kitlelerin kendilerinden beklentilerinin hiç birini yerine getiremediler, çünkü devlet aynı devletti. Yani, devlet, Nepal gericiliğin devletiydi. Böyle bir devlet yönetimi altında asgari oranda da olsa halkın istemlerini yerine getirmenin olaslığı yoktur. NBKP(M) bunu yaşayarak gördü. Prachanda, hükümet olunca devlet bürokrasisinin önemli bir bölümünü ele geçirebileceklerini düşünüyordu, bu da olmadı. Başbakanın dışında bir de devlet başkanı vardı. Pek bir yetkisi olmasa da o burjuvaziyi ve feodal güçleri temsil ediyordu. Prachanda’nın ve diğer NBKP(M)’li bakanların yapmak istediklerine engel oldu. Bu da, Nepal burjuva-feodal devletin olduğu gibi iktidarı elinde tuttuğunun göstergesidir. Gerici mekanizma büyük bir yara almıştır, ama yıkılmamıştır. O yıkılmadan onu revize ederek dönüştürmenin koşulları yoktur. Bu, günümüz koşullarında teorik olarak da mümkün değildir.

NBKP(M), hükümetteyken “kitilemizi ve üye sayımızı artırdık” deselerde, bunun uzun sürmeyeceği de kendiliğinden görülmesi gerekir. Çünkü, komünistlerin iktidar anlayışı ile burjuvazinin iktidar anlayışı birbirinin tam zıddıdır. Burjuvazi kitlelere bir çok demokratik vaadlerde bulunabilir ama, o bunları uygulamasada, yine tekrar o yalancı vaadlerini ikinci bir seçim döneminde dile getirir. Kitlelerin komünistlerden beklentileri, sömürü ve baskıların kalkması, halkın ezilmesinin önüne geçilmesidir. Bu iki sistem asla bir arada yaşayamayacağı için, komünistler  burjuva üretim ilişkilerinin ve burjuva özel mülkiyetinin egemen olduğu bir ortamda kendi sistemlerini yaşatamazlar, hayata geçiremezler. Kitlelerin taleplerinin yerine gelmesi içn burjuva mülkiyet ve üretim ilişkileri sisteminin bütünüyle yıkılması gerekir.

NBKP(M)’in bir MK üyesinin ingilizce yayınlanan kendi merkezi yayın organları “The Workers”da yayınlanan görüşünden kısa bir pasajı  buraya aktaralım.

“Devrim henüz tamamlanmamış olmasına karşın, devrimi sürdürmeye dürüstçe bağlı olmamızın bir sonucu olarak mücadele şeklini değiştirdik. Bu, partimizin devrimi sürdürme konusundaki berrak kavrayışının ürünüdür.”NBKP(M) MK üyesi Gaurav, The Workers, sy. 12, Aralık 2009, WPRM (*[2])(Britain)’dan Türkçeleştiren Solun Doğusu)

Hemen hemen bütün NBKP(M) yetkililerinin taktik değişikliği konusundaki görüşleri yaklaşık olarak böyle. Reforumcu yolu, partinin devrim konusundaki niyetinin berraklığı olarak kitlelere sunuyorlar. 

Ayrıca, NBKP(M)’in deneyimi dünyada ilk değil. Ondan önce Şili’de S.Allende[3], Nikaragua’da Sandinistelerin[4] bir deneyimi söz konusu. Her ne kadar nitelik olarak bu partiler aynı olmasa da yöntem aynıdır. S.Allende’nin Halk Birliği (Unidad Popular) seçimle iktidara gelmişti, sosyalist bir toplum yani işçi sınıfının cumhuriyetini kuracakları iddiasındaydılar. Bu yönlü belli adımlar atınca (reformlar yapılınca) CİA destekli bir askeri darbeyle S.Allende ve önderliğindeki hareket acımasızca bastırıldı.
 
                İki sınıf arasındaki iktidar değişimi basit bir yönetim değişimi değildir. Temelden farklı ve birbiriyle uzlaşamayacak olan iki karşıt sınıf ve iki karşıt sistemi yaratma ve koruma savaşıdır.  Devrim ve sosyalizm meselesi mevcut sistemlerin karakteri gereği şiddetsiz olamaz. Burjuvazi, iktidarını barış içinde bir başka sınıfa; kendisini sınıf olarak ortadan kaldırmayı hedefleyen proletarya sınıfına devretmez. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Diyalektik materyalist anlayışta böyle bir durum söz konusu değildir. Aynı şekilde proletarya da burjuvaziye iktidarını barış içinde terk etmez. Kendini ezen ve sömüren bir sınıfa; “buyur gel, beni ez ve sömür” diye, elindeki iktidarı bir tabak içinde sunamaz, sunmamalıdır. Eğer sunuyorsa,  o sınıf olarak kendi sınıfsal bilincinde olmadığındandır. Daha öncede vurgulandığı gibi, burjuvazi kendi iktidarını “barış içinde” proletaryaya bırakması; dünyanın ezici çoğunluğu proletaryanın eline geçmişse mümkün olabilir. Onun dışında olası gözükmüyor. İstisnalar olabilir mi? Devrimci siyasal taktikler istisnalar üzerine kurulamaz.

Nepal Halkının Kerenski’ye değil, Lenin’e ihtiyacı Var!

Devrimlerin nasıl gerçekleşeceğini belirleyen emek-sermaye arasındaki çelişkinin niteliğidir. Daha somutlarsak, burjuvazi ile proletarya arasındaki antagonist çelişkinin niteliği devrimin nasıl gelişeceğinin belirler. İki sınıf arasındaki var olan bu çelişkinin çözümü, reforumcu yollarla olası değildir. Çelişkinin antagonist olması, reforumcu yollarla çözümün önünü tıkamıştır. Bu çelişme, devrimci yollarla, yani devrimci bir taktikle çözülebilir. Çelişkinin bir yanını oluşturan işçi sınıfı ve emekçilerin işçi sınıfı önderliğinde burjuvaziye karşı şiddet uygulamasıyla... Bu evrensel bir doğrudur. Bu MLM evrensel doğrunun bazı yerlerde farklı uygulanır olmasının koşulları günümüzde yoktur. Nepal, bu evrensel doğrunun dışında değildir. Kendi özgüllüğü ne kadar farklı olursa olsun, burada da iki sınıf arasındaki çelişmenin özü aynıdır ve uzlaşmazdır. Reforumcu taktiklerle iktidarın el değiştireceğini savunmak, burjuvazi ile proletaryanın arsındaki çelişmenin uzlaşır olduğundan hareket etmek demektir. Böyle bir anlayışın MLM bilimle bir ilgisi yoktur. Revizyonist bir anlayıştır.
İşçi sınıfının öncü ve önder örgütü KP, burjuvaziden iktidarı ele geçirmek için bir çok mücadele biçimine başvurabilir. Ama, iktidarı almak için nihai vuruşu devrimci olmak zorundadır. Parlamenter mücadele biçimleri de dahil tüm barışçıl mücadele biçimlerinden yararlanır. Ancak, bu mücadele biçimleriyle iktidar alınamaz. Parti kendini güçlendirebilir. Daha geniş kitleleri kucaklama taktikleri ve nihai vuruşu yapmak için güç biriktirme taktikleri olabilir. Nihai vuruş devrimci şiddeti içermelidir. Kimi ülkelerde bu Halk Savaşı yoluyla olabilirken, kimi ülkelerde de toplu ayaklanma ile olmak durumundadır.

Nepal işçi sınıfı ve emekçileri, burjuvaziden iktidarı alma aşamasına geldiği anda, NBKP(M), devrimci taktiklerden vazgeçerek, burjuvazi ile uzlaşma yoluyla iktidarı almaya yöneldi. Esas taktiğini değiştirdi. Reforumcu bir yönelime evrildi.

NBKP(M), silahlı mücadele ile iktidarı almaktan vazgeçtiğini, barışçıl yollarla iktidarını alacağını en yetkili ağızlardan açıkladı. Partinin önderi Prachanda olsun, Partinin “ideolojik önderi olarak” bilinen NBKP(M) ikinci başkanı Dr.Baburam Bhattarai, yeniden Halk savaşına dönmeyeceklerini net olarak açıklamışlardır. Yeni bir taktiğe yönelmelerinin nihai hedeflerinden vazgeçtikleri anlamına gelmediğinide açıklamışlardır. “Yeniden Halk Savaşı dönecekler” diye basında yer alan haberleri “spekülasyon” olarak nitelendirmişlerdir.Nepal devriminin yeni bir yönelimine girdiği ve eski devrimci taktikleri terk ettikleri söylenebilir mi? Parti önderlerinin söylediklerinden hareket edilirse: Evet! Ve Burjuvazi ile varılan anlaşmalara bakılırsa: Evet! Partinin en önemli silahlarından Yeni Halk Ordusu’nun silahlandırılması’na bakılırsa: Evet! Parti içinde yeni yönelimi eleştirenlerin sorunu kavramadıkları söylenerek eleştirilirse: Evet! İktidarın, devrimci bir şiddetle ele geçirilebileceğini savunanlara verilen yanıt, “Dışarıdan devrim ithal edilemez. Nepal gerçekleri farklı” diye yanıt verilirse: Evet!

Prachanda, Hindistan’da “Samkalin Teesari Duniya” adlı dergiye verdiği demeçte (26 Ekim 2009) şunları söylüyor:

“Nepal’in ne Rusya’da Lenin’in önderliğindeki ayaklanma ile ne de Çin’de Mao’nun önderliğindeki, halk devrimi ile aynı doğaya sahip olacağına inanmıyorum. Nepal’de ancak yeni bir biçimde ve yeni bir türde ayaklanma mümkündür. Mekanik bir şekilde devrim ithal edemeyiz. Bunu geliştirecek cesaret ve gücü göstermeliyiz. Zaten bu yönde ilerliyoruz. Ve bu nedenle, tamamen yeni bir biçimde, kendi yolumuzda ve küresel koşulları da göz önüne alarak doğru yönde ilerliyoruz.

Nepal Devriminin stratejisinin ve programımızı çizerken küresel ve bölgesel güçler dengesini ve aynı şekilde Çin ve Hindistan’la ilişkilerin arka planını göz önüne almalıyız. Biz ayaklanmayı mekanik bir şekilde ele almıyoruz.” (Solun Doğusu Web sitesi)

Dış –emperyalist ve gerici- güçlerin “işgali olur” diye ya da onların bu tür tehditlerinden dolayı, devrim yapılmaması, proletaryanın burjuvaziye boyun eğmesidir. Bu tür tehditler burjuvaziden her zaman gelecektir ve geliyorda. Proletarya salt bu tehditlere bakarak hareket etseydi ne Rus Ekim Devrimi ne de Çin Devrimi gerçekleşebilirdi. Lenin, daha 1915 yılında tek ülkede –bütün zorluklara rağmen- sosyalizmin yaşayabileceğini ortaya koymuştur. Paris Komün deneyimini saymazsak, 17 Ekim Devrimi deneyimi proletarya açısından bir ilki oluşturmaktadır. Her türlü emperyalist ve gerici tehditlere, uluslararası alanda ve Rusya’daki tüm oportünist ve revizyonistlerin olumsuz duruşlarına ve hatta devrime karşı oluşlarına karşın Bolşevikler, devrim yapmayı göze almışlar ve başarmışlardır. Parachanda gibi düşünenlere bakılırsa, artık devrim mümkün değil. Ve onun, “hiç bir ülkeyi kopya edemeyiz” vb. söylemi, bir gerçeği kendi revizyonizmine bir basamak olarak kullanma yöntemidir. 

Bire bir benzemese de 17 Ekim sırasındaki Kerenski başkanlığındaki hükümet ile Nepal’daki şimdiki NKP(UML)’nin hükümeti[5]  arasında pek bir farkta yok. Özleri aynı.

Nepal özgülündeki tartışmalardan hareketle, Lenin’den uzun bir alıntıyı buraya alalım:

“Savaşlar, ancak burjuvaziyi tek bir ülkede değil, tüm dünyada devirdikten sonra, kesin olarak yenip mülksüzleştirdikten sonra olanaksız bir duruma geleceklerdir. Ve burjuvazinin direncini kırmak gibi bilimsel bakımdan son derece önemli bir sorunun içinden ustalıkla sıyrılmak ya da bu işin sertliklerini gidermek, kesin olarak yanlış ve kesin olarak devrimciliğe sığmaz bir tutumdur. Çünkü burjuvazinin direncini kırmak, sosyalizme geçiş sırasındaki en güç ve en yoğun

savaşı gerektiren bir görevdir. “Sosyal” rahipler ve oportünistler, geleceğin barışçıl sosyalizmini düşlemeye her zaman yatkındırlar. Ancak bunları devrimci sosyal-demokratlardan ayıran şey de,  işte bu görkemli geleceği gerçekleştirmek için zorunlu olan şiddetli sınıf savaşımını ve sınıf savaşlarını düşlemek ve düşünmek istememeleridir.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, sf.19, Sol yayınları, Birinci baskı 1999)

Lenin’in bu söyledikleri bugün geçerli değil mi? Eğer geçerli olmadığı, “eskidiği” söyleniyorsa, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf karşıtlığıda sona ermiş demektir. Ya da “elveda proletarya” diyen liberaller gibi düşünmek anlamına geliyor. Diyalektik materyalizmi kabul edenler, Lenin’in bu söylediklerinin günümüz içinde geçerli olduğunu kabul etmek durumundadırlar. Bunun revize edilecek hiç bir yanı yoktur. Marksizm revize edilemeyecek kadar bilimsel bir gerçekliktir. Prachanda ile Lenin ters yöndeler. Prachanda, devrimci kitleleri reforumculuğun uyuşukluğuna hapsetmeye çalışıyor. Lenin, Marksist olduğu için hiç bir zaman Kerenski rolünü oynamamıştır, o rolü oyanamak isteyenlere karşı acımasız olmuştur. Tarih bize, bir zamanlar Plehanov ve Kautsky gibi ünlü birer Marksist olanların sonradan nasıl da burjuvazinin koltuk değnekçileri olduklarını göstermiştir. Bu açıdan, sınıf bilinçli proletarya, küçük burjuva oportünizmiyle Marksizmi birbirine karıştırmayacak denli deneyimlidir. Bu deneyimden hareketle rahatıkla söyleyebiliriz ki, “Prachanda’nın yolu” başta MLM bir yoldu, gelinen aşamada ise bu yol, revizyonist bir yol haline dönüşmüştür.

NBKP(M) içinde diğer yöneticilerin söylediklerinden bazı aktarımlarla sorunu biraz daha derinleştirmeye çalışalım.

NBKP(M), Nepal’de şu anda “Demokratik Cumhuriyet” olduğunu ve öncelikle bunu gerçekleştirip, daha sonra ise Halk Cumhuriyetini kuracaklarını söylüyorlar. “Demokratik Cumhuriyet”den kasıt, burjuvazinin ve feodal güçlerinde yer aldığı bir cumhuriyet tiplemesi. Ancak, devlet yine burjuvazinin ve Nepal feodal gerici güçlerin elinde olan bir yapı. Bunu şöylede açımlayabiliriz: Nepal’de ikili bir iktidar söz konusudur. Ancak, NBKP(M), şimdilik bu aşamada kalınmasını, Halk Cumhuriyeti (Yani Nepal burjuva-feodal devletinin yıkıldığı) aşamasına ise geçmenin koşullarının şimdilik olmadığı, buna hazırlandıklarını açıklıyorlar. Prachanda, 4-6 Kasım 2008 tarihinde NBKP(M) Merkez Komitesi toplantısında, (bu toplantı sırasında Prachanda Başbakan koltuğunda oturuyordu) şunları söylüyor:

“... demokratik cumhuriyet aşamasında kalınmasına yönelik bir program sundu. ... demokratik cumhuriyet taktiğinin gerekliliğine ve halk cumhuriyetine ilerlemek için uygun koşulların bulunmadığına vurgu yaptı. ... Yoldaş Kiran, Halk Cumhuriyeti için şartların elverişli olduğunu ve Partinin Halk Cumhuriyeti’ne ilerlemesinin gerekliliğine vurgu yaptı.” (anlatan, NBKP(M) Merkez Komite üyesi “Biplap” adıyla tanınan Netra Bikram Chand, The Red Star, sy: 18, 16-30 Kasım 2008, çeviren Solun Doğusu)

MK üyesi Biplap’ın görüşlerinden bazı pasajlar aktarmanıni Nepal Devriminin sorunlarını kavramak için yararlı olduğunu düşünüyorum.

“Demokratik cumhuriyetin sınıf karakteri burjuvazinin sınıf karakteridir. Her ne kadar, kurucu meclis seçimlerinden sonra monarşi devrilerek cumhuriyet kurulmuşsa da, [sistemin] sınıf karakteri değişmemiştir. Parti, hükümete liderlik ederek, en üst yapıya ulaşmış görünmektedir fakat, [zemindeki] tüm kurumlar halen eski sınıfın elindedir. Ekonomi, askeri kurum, idari yapı ve hukuk eski güce aittir. Bu kurumlar halkı dışarıda bırakan basit işlemlerle ya da barışçıl araçlarla ele geçirmek mümkün değildir. Bunun için, halk arasında yeni bir programa ihtiyaç vardır. Şu net ki, halk cumhuriyetine ilerlemek yerine demokratik cumhuriyet aşamasında kalmak, işçi sınıfı önderliği altındaki halkın gücünü Marksizmin temel programına göre inşa etme amacından uzaklaşmak ve tökezleyerek, esasen burjuvazinin elindeki devletin parlamenter bataklığına saplanmak anlamına gelir.” (The Red Star, NBKP(M) MK üyesi Biplap). 

Yukarıdaki görüş, yabana atılabilecek bir görüş değil. NBKP(M) içinde ciddi görüş farklılıkları da söz konusu. Bazıları Partiden ayrılarak ayrı bir Parti kurdular, daha doğrusu partinin eski ismi olan NKP(M) sahip çıktılar. Farklı düşünen önemli bir kesim ise NBKP(M) içinde kalarak mücadele etmektedir. Süreç içinde bu görüşleri dile getirilenler ya da etksisiz hale getirilecek ya da onlarda reforumcu güzergahta devrimi yapmayı umacak hale geleceklerdir. Önümüzdeki kısa süreç bunu bize gösterecek.

Prachanda, kitlelerin çoğunluğunun ve hatta burjuvazinin de kendilerinden yana geçmesini bekliyor. O zaman iktidarı alacaklarını söylüyor. Direkt bunları söylemese de, “halkın ezici çoğunluğunu beklemek”in anlamı budur. Lenin ise farklı söylüyor:

“’Biçimsel’ bir çoğunlık beklemek, bolşevikler bakımından saflık olurdu. Hiç bir devrim, bunu beklemez. Kerenski ve hempaları da beklemiyor, Petrograd’ın teslimini hazırlıyorlar. Petrograd ve Moskova işlerinin sabrını tüketmesi gereken ve tüketecek olan şey, “Demokratik Konferans”taki acınası duraksamaların ta kendisidir! Eğer iktidarı hemen şimdi ele geçirmezsek, tarih bizi bağışlamayacaktır.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, sf. 109, açL, Sol yay.)

Ayrıca, Prachanda’nın hükümetten istifa etmesini, hala parti çizgisinin MLM güzergahta ilerlediği ve reforumcu olmadığının bir kanıtı olarak ileri sürmesi de sorunun özünü, onun revizyonizmin güzergahında ilerlediğinin üstünü örtmeye yetmiyor. Prachanda’nın daha uzun bir süre hükümette kalması, onun daha fazla teşhirini getirecekti. Çünkü, NBKP(M) hükümetin bel kemiğini oluşturmasına karşın, devlet içinde ciddi bir etkinliği yoktu. [6] Bu durum, NBKP(M)’nin hükümette kalmasını zorlaştırdı. Ayrıca, NBKP(M) içindeki iç mücadele ve tartışmalar, Prchanda’nın hükümet başkanlığından çekilmesine neden olan gelişmelerden biridir. Çünkü Prachanda parti içindeki gelişmeleri ve kendine yönelik eleştirileri görmezden gelemezdi. 

Düne kadar Nepal’de “ikli iktidar vardı” derken, bugün bu bir ölçüde zayıflamıştır.  NBKP(M), elindeki kızıl siyasi iktidarları dağıttı. Bunların yönetimi olan Devrimci Halk Konseyleri hükümetini dağıttı. Bu da ikili bir iktidardan güçlü bir şekilde söz edilmesini ortadan kaldırdı. Resmi olarak halk mahkemeleri vb.leri kaldırılmasına karşın, kırsal alanlardaki halkın önemli bir kısmı yine sorunlarını bu yöntemlerle çözme yolunu seçiyor.
Prachanda önderliğindeki NBKP(M)’in bugünkü taktiklerinin reformist taktikler olduğu kuşku götürmeyecek kadar açıktır. Partinin önerdiği taktiklerin gelinen aşamada “devrimci”, “MLM” olduğunu söylemek, zorlama ve bile bile NBKP(M)’in yanlış taktiklerini onaylama anlamına gelir.

Uluslararsı Komünist Hareket, Nepal Devrimini desteklemek istiyorsa, oradaki gelişmelere kayıtsız kalmamalı, NBKP(M) taktiklerini ciddi bir süzgeçten geçirerek eleştirilerini sakınmamalıdır. Aksi taktirde kazanılmak üzere olan Nepal Devrimi uluslararası işçi sınıfının elinden kayıp gidecektir. Elbete, bu konudaki en önemli görev birincil derecede Nepalli komünistlere düşmektedir. HKP(M) bu konuda üzerine düşeni yapıyor. Onlar, Nepal’daki gelişmeleri daha yakından bildikleri için, daha doğru tavırlar koyma olasılığı daha fazladır. Ancak, dünya internet aracılığıyla küçük bir köye dönüştüğü için, her yerdeki gelişmeler anında duyuluyor ve görülebiliyor. Nepal Devrimi ile ilgili tüm gelişmelerde basından günü gününe izlenebilir bir durumdadır. Hem burjuva basını hem de NBKP(M)’in kendi resmi basının (İngilizce yayınlanan ve onbeş günde bir yayınlanan The Red Star  ve The Worker )’dan izlenebilir. 

HKP(M)’in bir NBKP(M)’e yönelik bir eleştiri-uyarısını buraya aktarmanın yararı var: Prachanda’nın başbakanlıktan istifası üzerine yayınlanan bir yazıdan: 

“Maoistlerin toplumsal sistemde bir değişiklik yaratmak için eski devlet aygıtını yıkma yerine kullanma girişimi, mevcut tehlikeli durumun gelişmesinin temel nedenidir.” (Azad, HKP(M) Sözcüsü, İnformation Bulletin, No 8, 15 mayıs 2009, sf. 51-52. Çeviren, Solun Doğusu)

HKP(M)’in “eski devlet aygıtını yıkma yerine kullanma” eleştirisi haksız ve “doğmatik” bir eleştiri değil, MLM bilimin gerçekleri ışığında, emek-sermaye çelişkisinin karakteristiği ışığında yapılan yerinde bir eleştiridir.

            Eski devlet aygıtı yıkılmadan onu kullanmak, onun üzerinden yeniyi inşa etmenin koşulları ya da olasılığı var mı? Bu teorik olarak mümkün gibi gözükebilir ama, pratik olarak mümkün olduğu söylenemez. Sadece hükümet başkanı olarak, eski devletin elindeki güçleri tasfiye etmenin olanağını burjuvazi vermez. O devlet bir kaç yıllık bir devlet aygıtı olmayıp, yüz yılların deneyimini üzerinde bulunduran ve köklü bir gericilik karakteri ile örgütlenmiş ve aynı gerici sınıflar tarafından korunan bir siyasal erkin örgütlülğüdür. Ayrıca, emperyalist ve gerici destek ise Nepal gericiliğinin güçlü bir artısıdır. NBKP(M) önderliği, eski devlet aygıtını direk “kullanmadan” söz etmese de, kulanmaya çalıştığı, onun üzerinden yeniyi inşa etmenin yollarını aradığını pratik olarak ortaya koymaya çalışıyor. Barış sürecine girdiği 2006 yılından beri durumu bu. Aradan beş yıl geçmesine karşın, NBKP(M)’in ciddi bir kazanımı olmamış, tersine kayıpları olmuştur. Hem uluslararası devrimci güçlerin aktif desteğini, hem de Nepal halkının kendisinden beklediğini verememiş, kısmen de olsa hayal kırıklığı yaşatmıştır. Bu çizginin uzun süre devam  etmesi, halkın desteğinin giderek azalacağıda açıktır ve tarih, Prachanda önderliğindeki NBKP(M)’i asla bağışlamayacaktır.    

Şu anda NBKP(M) içinde güçlü bir iki çizgi mücadelesi sürmektedir. Ancak, Prachanda çizgisi egemen. Prachanda’nın güçlü karizmasının kırılmasının olasılığı zayıf gibi görülüyor.

Uluslararası Komünist Hareket’ten gelecek olumlu eleştiriler, parti içindeki MLM’leri güçlendirecek ve Nepal Devrimi’nin doğru bir rotaya oturmasına hizmet edecektir. Elbette, UKH’in NBKP(M)’den en önemli isteği va çağrısı, hiç kuşkusuz; “Kerenski rolünü oynamaktan vazgeçin” olmalıdır.                                                                                                                      

Yararlanılan kaynaklar:

Solun Doğusu Web Sitesi
The Red Star (NBKP(M) 15 günlük gazetesi)
The Worker (NKP(M) Merkezi teorik yayın Organı)
Revolution  In South Asia (An İnternationallist Info Projekt) Web Sitesi
Telegraph Nepal
Nepal News
İşçi Köylü Gazetesi
Halkın Günlüğü Gazetesi    

Şubat 2011       


  [1] “Şu an 90 bin askerden oluşan orduya Maoistlerin katacağı savaşçı sayısı 20 bin kadar.  Bu söz konusu birleşme gerçekleşirse, bir yerde ordunun Maoistlerin bir göz işaretine bakacağı anlamına geliyor. Hal böyle olunca (ordu tartışmalarının yaşanıp bittiği) bir önceki noktaya geri döndük. Yani mesele, birleşme sonrası ordunun Maoistler üzerinde özel bir güç olmayacağı halde, Maoistlerin ordunun komutasını ele geçirecek kapasitede olması ve bu süretle Maoist savaşçılar üzerindeki denetimin sona erecek olması. Zira birleşme gerçekleşirse ordu içindeki askerlerin ve subayların en az % 25’i eski maoist partizanlardan oluşacak.” (Neil Horning, Amerikalı Nepal Uzmanı, 4 Mayıs 2009, Revolution in Souht Asia, çeviren: Solun Doğusu)
(*[2]) Dünya Halklarının Direniş Hareketi (WPMR)

(3)    Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Allende’nin seçilmesinin ardından yaptığı bir açıklamada: “Bu meseleler Şilili seçmenlerin kendi kendilerine karar vermelerine bırakılmayacak kadar önemlidir. Neden bir kenara çekilip bu ülkenin, halkının sorumsuzluğu dolayısıyla komünist olmasını izlememiz gerektiğini anlamıyorum.” demişti. Bu söylem, sadece H.Kissinger’in kendi düşüncesi olmadığı açık. O  temsil ettiği sınıfların sözcüsüdür, kuşkusuz onların yaklaşımını dile getirmiştir. Bu yaklaşım, geçmişte olduğu gibi bugünde, gelecekte de bütün emperyalistlerin ve uşaklarının  yaklaşımı olmaya devam edeceği unutulmamalıdır. Egemen sınıfların niteliği, bugüne kadarki yaşanan pratikler ve açık söylemleri ortadayken,  hala ders çıkarılmadan Kuruşçev’ci barışçıl yolla iktidarı ele geçirme hayaline kapılmak vahim bir durumdur. Bu, özünde ideolojik bir sorundur ve ideolojik bir tercih meselesidir

[4] Bugün Sandinistler olarak bilinen “Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi-FSLN-“nin Lideri Ortega, 2006 seçimlerini kazanarak yeniden iktidara gelmesine karşın, ülkenin kapitalist  niteliğinde bir değişim söz konusu değildir. Bu nedenle de başta ABD olmak üzere diğer emperyalistler Ortega’nın başkanlığına seslerini çıkarmıyorlar. Çünkü aynı sistemin uygulayıcıları... Sandinistler ile NBKP(M) aynı nitelikte bir parti değil. Sandinistler başından beri küçük burjuva devimci bir partiydi. İktidarı silahla ele geçirmelerine karşın, emperyalistlerin yoğun saldırıları karşısında 1990 yılında seçimlere giderek yenildiler. Ancak, Sandinistilerin yolunu komünistlere örnek gösteren sözde Marksistlerde az değil. “Burjuvazi ile barış içinde yarış” anlayışını savunuyorlar. Bu gibi anlayışları en bariz bir şekilde Kuruşcev savunmuştu ve Mao önderliğindeki UKH bunu mahkum etti. Son yıllardan bu yeniden pişirilip piyasaya sürülüyor. Bu yolun Marksist olmadığı, kapitalist düzeni sürdürmenin reformist bir yolu olduğunu belirtelim.
[5] Ayrıca belirtmek gerekiyor ki, çok eleştirdikleri ve Prachanda başkanlığındaki hükümetin devrilmesinde birinci derecede rol oynayan UML önderliğindeki koalisyon hükümetinde, NBKP(M)’de 4 bakanla yer almakta bir sakınca görmemiştir.

[6] Bunu Türkiye’de AKP’nin ilk iktidara geldiği yıllara benzetebiliriz. AKP’nin zamanla devlet içinde güçlenmesi de karşılıklı mücadeleler sonucu olmasına karşın, burada devletin niteliğine ilişkin bir mücadele söz konusu değildi. Devletin sömürücü niteliğinde herkes anlaşıyordu. Anlaşmamadıkları taraf, sömürüden daha fazla kimin pay alacağı sorunuydu. Nepal’de ise, anlaşmazlık devletin niteliğiyle ilgilidir. Maoistler devletin niteliğini değiştirmek için devletin sömürücü niteliğinin değiştirilmesine karşı olanlara karşı şiddet uygulaması kaçınılmazdır. Aksi taktirde devletin sömürücü niteliği değişmez.