Şablonculuk
ve Devrim Tezleri
Dogmatizm
aynı zamanda şematizmdir, yani şablonculuktur. Ortada bir ordu
olmamasına karşın “Halk Ordusu”nun varlığından söz
edilmesi, varolanı abartma bir yana, gerçekleri kitlelerden ve
kendi tabanından saklama, küçük bir öncü gerilla birliğini,
halk ordusu yerine koyma mantığıdır. Küçük bir gerilla
birliğini halk ordusu sananların, HS’dan anladıkları da, o
gerilla birliğinin dağda tutulması, varlığını sürdürmesi
olarak anlaşılması kadar doğal bir şey olmasa gerek...
Ortada
halk ordusu yok, ordu tüzüğü var. Halk ordusu yok, ancak, askeri
komisyonlar var. Elbise bol. Onu giyenler içinde kayboluyor ve bol
elbiseyi giyenler bir türlü elbiseyi dolduramıyor.
Küçük
burjuvazinin apolet düşkünlüğü, abartı sanatı bilinmesine
karşın, Kaypakkaya’yı da “başkomutan” yapmaları, aslında
Kaypakkaya’yı küçültmenin bir başka biçimidir. Kaypakkaya
hangi orduya başkomutanlık yaptı? Bilindiği gibi Kaypakkaya’nın
zamanında kendi kurduğu bir halk ordusu yoktu, sadece onu
yaratmanın teorisi vardı. Bugün
de MKP’nin ve TKP/ML’nin elinde bir ordu yok. Topu topu sayısı
belli bir öncü silahlı propaganda birliği var. Gerçekten
Kaypakkaya’nın teorisi pratikte gerçekleşmiş ve bir Halk Ordusu
oluşmuş olsaydı, böyle bir sıfatlama yine de yanlış olmasına
karşın, masumane karşılanabilirdi. Bu da olmadığına göre,
“hangi ordunun başkomutanı” diye sormadan edilemiyor. En
iyimser tahminle 20-30 kişiyi geçmeyen silahlı bir birliğe ordu
denmediğini herkes biliyor ve kabul ediyor.
Belki
denebilir ki, “önemli olan nicelik değil, niteliktir.”
Unutmamak gerekiyor ki, her niceliğin içinde de bir nitelik vardır.
74 milyonu aşkın bir Türkiye nüfusu da 7 milyarlık dünya
nüfusu içinde bir nicelik olmasına karşılık, o kendi içinde
bir niteliktir.
Kaypakkaya,
apoletleri seven bir kişi olmadığını, onunla birlikte mücadele
etmiş dava arkadaşlarının yaşam hikayelerini anlattıkları
kitaplardan okuduğumuz kadarıyla biliyoruz. O, demokratik bir
şekilde seçilmeden önder olmayı bile kendine yediremeyen, “genel
sekreter” sıfatını dahi kabul etmeyen bir kişiliktir. Hele
hele, ordusuz bir başkomutan olmayı da asla ve asla kabullenemezdi.
Ne
Lenin, ne Stalin, ne Mao, güçlü kızıl orduya sahip olmalarına
karşın “başkomutan” olarak tarihe geçmemişlerdir. Devrimden
sonra hukuki (anayasa gereği -Sovyet ve Çin anayasalarında böyle
bir madde var mıydı bilmiyorum-) olarak ordunun en üst sorumlusu
gözükmelerine karşın, hiç bir zaman “başkomutan” sıfatını
kendilerine almamışlardır. Stalin ikinci dünya savaşında
mareşal” sıfatını alması ise, o günün savaş koşullarıyla
ilgilidir. PKK’nın önderi A. Öcalan’da “başkomutan”
değil, “başkan” sıfatını almayı tercih etmiştir. PKK
dokümanlarında “başkomutan A. Öcalan” diye bir ibare yer
almaz. Öcalan’ın sınıfsal ve siyasal düşünce yapısı
dikkate alınırsa, o bile siyasi bir sıfat almayı kendine uygun
görmüştür.
“Başkomutanımız
Kaypakkaya” demekle Kaypakkaya’yı “yücelttiğini” sananlar,
onu küçülttüklerini göremeyecek kadar salt askeri bakış
açısının kurbanı olmuşlardır. Sorunun özü ise, olmayan bir
orduyu var gibi göstermenin küçük burjuva özleminin dışa
vurumu, abartısı ve şematizmdir.
Aslında,
“başkomutanlık” sıfatının ideolojik kökleri araştırılırsa,
Kemalizmin etkisi de ortaya çıkar. “Başkomutan M. Kemal”,
“Başkomutan Atatürk”, vs. vs. ninnileriyle büyüyenlerin,
ideolojik yapılanmasında da bunların bir payı olmalı ki,
Kaypakkaya’nın siyasal kişiliğini geri plana itmeye
çalışıyorlar.
TKP/ML
ve MKP belgelerinden öğrendiğimiz kadarıyla; eski TKP(ML) yeni
MKP, TKP/ML ile “Birlik Olağanüstü Parti Konferansı “
(OPK)’sında –yıl 1993 Haziranı- Kaypakkaya’ya, “Uluslararası
Komünist Hareketin Önderleri” arasında yer alması için öneri
sunmuşlar. Yani, “Başkomutanlığın” yanında birde,
“Uluslararası Komünist Hareketin Önderlerinden Kaypakkaya”
diye anılması isteniyor. Bu öneri çoğunluk tarafından kabul
edilmeyerek, böylece kargaların gülmesi de engellenmiş. Bu
yaklaşım, Kaypakkaya’yı “tabulaştırma”, “kutsallaştırma”
ve onu bir peygamber derekesine düşürme anlayışıdır. Ve aynı
zamanada, küçük burjuva siyasetin; Kaypakkaya’nın şahsında
kendini “tabulaştırma” ve “kutsallaştırma” anlayışının
bir başka şekilde dışa vurumu ve elbette ki, bu, Marksist
bilimden uzaklaşmanın ideolojik duruşunun bir ifadesidir de.
Şematizmi
ve iradeciliği kendilerine siyasal yöntem olarak seçenlerin,
sosyal gelişmelerin karşısında kendilerini yenilemeleri ve
siyasetlerini o gerçekler içinde aramaları söz konusu olamayacağı
için, daha baştan bilimsel gelişmenin kapılarını kendilerine
kapatmış olurlar. Dışarıdan kendi içlerine kesinlikle bir
ışığın sızmasını, yani, bilimin yakıcı gerçekliğinin
kendi yapılarına sızmasının yollarını kapatmaya çalışarak,
kendi küçük burjuva dünyalarındaki şablonculuğu ve
sübjektivizmi gerçek sanarak yaşamaya devam ederler.
Devrimci
mücadeleyi şemalara bölenlerin, eşitsiz gelişmeden ve toplusal
yapının kendi içinde taşıdığı çelişkilerden kaynaklı
ekonomik ve siyasal gelişmeleri de göremezler. Köylülüğün
kalmadığı ve silahlı mücadeleye katılmadığı alanlarda,
silahlı mücadele “gelişiyor” diye, kendilerini ve tabanı
kandırmaya çalışırlar. Küçük bir gerilla grubunu, “ordu”
diye göstermeye kalkarlar. O küçük gerilla grubunu “ordu”
sandıklarından, onu kat kat aşan, tüzük hazırlarlar. ÇKP’nin
kızıl ordu için hazırladığı tüzüğü kendi küçük gerilla
birliğine uydurmaya çalışınca, sayısı belli gerilla grubun
içinde hıyerarşiden ve bürokrasiden geçilmez. Askeri
Komisyon(AK) olgusu da aslında, bu şematizmin bir ürünüdür.
Ortada bir ordu olmamasına karşın Kızıl Ordu’da varolan AK, 50
kişiyi geçmeyen küçük bir gerilla birliğine uydurulmak
istenince, daha baştan, mücadelenin de önü tıkanıyor. Böylece,
küçük bir gerilla birliği içinde, komutandan, “Askeri
Komisyon”(AK) üyelerinden, “Genel Komutanlık” (GK)
üyelerinden, siyasi komiser ve siyasi komiser yardımcılarından
geçilmez oluyor.
Dışarıdan
bakılınca, ordu tüzüğüne, AK üyelerine, GK üyelerine, Siyasi
Komiserlere sahip olan bir yapının, ordusu olmasa böyle kurumlar
oluşturmaz diye düşünülür. Kısacası, ordusuz bir sürü ordu
kurumları var. Doğal ki, sübjektif ve şematik bir yapı ve
oluşturulan kurumlar, kendi işlevlerini yerine getiremeyince kendi
kendini tasfiye etmeye başlıyor. Bir başka açıdan da, kadrolar
ve militanlar, dar bir grubun içine ve dar bir alana sıkıştırılarak,
kitlelerden kopuk olarak mücadeleyi geliştirmeleri isteniyor. İşte
tasfiyeciliğin bir yönü de budur.
Gerçek
işlevinden koparılmış ve organlar mezarlığına dönüştürülmüş
böyle bir yapı içinde her türlü burjuva mikrobunun yeşermesinin
zemini de kendiliğinden ortaya çıkar. MKP’nin önceli TKP(ML)
içinde „Kardelen Hareketi“1
adıyla anılan olayın nedenlerinin ideolojik ve siyasal köklerinin
bir nedeni de burada aranmalıdır.
Şablonculuk
sadece bir noktada değil, siyasetin tüm alanlarına yansımaktadır.
MKP, “İdeoloji: Marksizm Leninizm Maoizm” adlı belgelerinde
“devrim tezleri” adlı bölümde, kapitalist ve yarı-sömürge
yarı-feodal ülkeler için devrim “tezleri” belirlemişler.
“Yarı-feodal
yarı sömürgelerdeki devrim modeli için Özet tezler” başlıklı
bölümde MKP şöyle diyor:
“Bu
ülkelerde kapitalizm değil feodalizm hakim üretim biçimidir”2
Bunu
okuyan okuyucular haklı olarak; bunlar, ülkeyi “yarı-feodal”
değerlendirdiğine göre, bir bildikleri de vardır. Yani, günümüz
Türkiye’sinde hakim üretim biçimi “feodal üretim biçimi”
olduğuna göre, bunu bilimsel olarak da ortaya koymuşlardır diye
düşünürler. Ne var ki, bu konuda her hangi bir araştırmaları
olmadığı gibi, kendi içlerinde kongre öncesi tartışıp
tartışmadıkları da, ortada bir belge olmadığı için
bilinmiyor. Bu konuyu, „Kongre siyasal belgeleri“nden anlaşıldığı
kadarıyla tartışmadıkları ortaya çıkıyor. O zaman, neden
kongre yaptıkları da akıllarda soru işareti yaratıyor. Bir
yandan “30 yıl sonra ilk defa kongre yaptık” diye
“övünürlerken”, bunun daha önce yapılan konferanslardan
farklı bir yanı olması gerekirdi. “tabuları yıktık”,
“TKP(ML)’yi aştık” diyorlar? Nasıl ve nerede aştıklarını
ise salt “İlla da Maoizm” kavramını kabul etmekle aştıklarını
kamu oyuna duyuruyorlar.
Oysa,
30 (MKP 1. Kongresi 2002’de yapıldı) yıl sonra yapılan kongre
de, öncelikle temel teorik görüşlerin tartışılıp kabul
edilmesi gerekirdi. Başta sosyo-ekonomik yapı olmak üzere buna
bağlı olarak devrimin karakteri ve devrimin yolu tartışılıp
kongrede onaylanmalıydı. Kongre de aynı görüşler yine kabul
edilse de, tartışıldığına dair teorik belgeler kitlelere
sunulmalıydı. En azından okuyucu da; “bunlar araştırmışlar,
incelemişler ve Türkiye’de feodal üretim tarzının hakim
olduğuna karar vermişler” derdi. O zaman bize düşen, o
araştırma ve incelemelerin değerlendirilmesi olurdu. Maalesef o da
yok.
Kısacası,
MKP’nin 1. Kongresinde ortaya konan yeni bir şey yok. Daha doğrusu
geçmişte yaptıkları konferansların dışına çıkabilmiş
değiller ve “tabulara” dokunamadıkları gibi, onu tartışmaya
bile yanaşamamışlardır.
Kaypakkaya’nın
görüşlerinin tartışılması, TKP/ML açısındanda tabudur. Bu
bağlamda MKP’de “aştık” dediği şeyi aşamamış ve bu
kavramla kendini ve kitleleri kandırmaya çalışıyor denebilir.
MKP,
aynı belge içinde, “toprak devrimi” ve “tarım devrimi”
kavramlarının ne olduğunu doğru olarak ortaya koyarken, isim
vermeden eleştirdiği TKP/ML’ye şöyle demektedir:
“...
“Tarım devrimi esastır” diyenlerin dürüst ve tutarlı
olmaları için ülkeyi kapitalist olarak saptamaları gerekir. Aksi
anlayış ve tutumlar dürüst değil.”3
Tarım
devrimi ile toprak devriminin aynı şeyler olmadığını MKP doğru
ortaya koymasına karşın, ülkenin yarı-feodal olduğunu ısrarlı
bir şekilde savunmadığı gibi, karşı tarafı da siz ülkeyi
yarı-feodal görmüyorsunuz diye ısrarlı bir şekilde
eleştirmiyor. Söylediği tek şey “çelişiyorsunuz.”
“kapitalist görüyorsanız, toprak devrimi kavramını
kullanmayın” diye büyük abi pozlarında öğüt veriyor. Ama,
kendisinin bu konuda ne dediğini, “feodal üretim biçiminin nasıl
egemen” olduğunu ise ortaya koymuyor. O, sadece ülkenin
yarı-feodal olduğunu var sayıyor ve bütün siyasetini de bu
varsayım üzerine oturtuyor. Temel teorik görüşler varsayım
üzerinden olunca, teori ile pratiğin uyuşmazlığı, pratiğin
teoriyi reddi ortaya çıkıyor ve bu nedenle de 40 yıldır halk
savaşı kağıt üstünde kalmaya mahkum oluyor.
Zaten,
yarı-feodallik konusunda hiç bir araştırmaları olmayan, kendi
savunduğu görüşleri bile kitlelere sunamayan bir örgütün, o
görüşleri ısrarlı bir şekilde savunması pek olası değildir.
“Yarı-feodal”lik
konusunda ısrarlı olmadıklarını söylerken, bazı olgulardan
hareket ediyorum. Onlardan biri de şu:
“Buna
göre, yani Çin gibi yarı feodal ve yarı sömürge ülkelerde
mücadele, örgüt ve savaş biçimi kendini şu şekilde gösterir:
“Esas
mücadele biçimi savaş, esas örgütlenme biçimi parti
önderliğinde ordu örgütlenmesi,”4
“Çin
gibi yarı-feodal” bir ülke günümüzde hala dünya üzerinde var
mı tartışılır. Olabilir de. Ama, tartışılan konu 1920’lerin
Çin’i değil, günümüzün Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ı.
MKP, böylece yarı-feodallik yükünü yavaş yavaş üstünden
atmaya çalışıyor. Herkes de bilir ki, günümüz Türkiye’si
1920’lerin Çin’i değil. MKP’de burada bir bilinç kırılması
yaratmak istiyor. Önce tabanı iknaya, sonra da kendisi açıktan
“kapitalizm”i ortaya koymak niyetinde. MKP’nin bu tür
konularda kafasının karışık olduğu açığa çıkıyor.
Kongre’lerinde bu konuyu tartışmamaları da bundan kaynaklanıyor.
Eğer, Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nı “yarı-feodal”
görselerdi ve buna inansalardı, bu konuda araştırma yapıp
yayınlarlardı. Hem kendilerini ve tabanlarını aydınlatmış
olurlardı hem de ülkeye “kapitalist” diyenleri mahkum etmiş
olurlardı. Böylece işçi sınıfı ve emekçileri de büyük bir
yanılgıdan “kurtarmış” olurlardı.
Bir
komünist partisi devrimin en temel sorunu üzerinde varsayım
üzerinden hareket edemez. Kaypakkaya’da bu konuda varsayım
üzerinden hareket etmiştir. Çünkü kendisinin de bu konuda bir
araştırma ve incelemesi yoktur. Daha sonraları ise, bu konuda iki
araştırma yapılmasına karşın, bu araştırmalara TKP/ML hiç
bir zaman sıcak bakmamış ve bu araştırmalarını kamuoyuna
yayınlamamıştır.
MKP,
2007 yılında yaptığı 2. Kongresinde de halk savaşı ile ilgili
şunları söylüyor:
“Halk
Savaşı, Maoist komünist partileri önderliğinde sömürge,
yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde askerileşmiş bütünlüklü
politik bir stratejidir.
“Kitlelerin
seferberliğini önemsemeyen, kitleler adına öncülerin savaşını
içeren, kitlelere seyircilik ve destek rolü biçen bir savaş, Halk
Savaşı olarak adlandırılamaz.”5
“Halk
Savaşının (halk savaşının birinci aşaması olan stratejik
savunma içerisinde taktik saldırılar esastır) bugün aldığı
biçim kızıl siyasi iktidarlar hedefli gerilla savaşıdır.
Yürüttüğümüz savaşın esasını Köylü Gerilla Savaşı
oluşturmaktadır.”6
Burada
da görüldüğü gibi bıktırıcı bir şekilde halk savaşının
genel içeriği ortaya konuyor. Ama, sanki, bu savaşı MKP böyle
yürütüyormuş gibi anlatılıyor ya da böyle bir izlenim
verilmeye çalışılıyor. Oysa, biz de okuyucuyu bıktırıcı bir
şekilde tekrarladığımız gibi, ortada böyle bir durum söz
konusu değildir. Ne MKP açısından ne de TKP/ML açısından.
“Köylü
gerilla savaşı” deniyor, ancak, var olduklarını söyledikleri
gerillaları içinde bir tane köylü yok ya da köylüler böyle bir
savaşın içine girmiyorlar. PKK açısından köylülerin –Kürt
köylüsü- savaşa katıldığı doğrudur. Yani, Kürt köylüsü
PKK içinde yer alıyor ve önemli bir kesimi PKK önderliğindeki
savaşa aktif ve pasif destek sunuyor. Ancak, aynı şeyleri MKP ve
TKP/ML için söylemenin zorluğu bir yana böyle bir gerçeklik hiç
bir zaman -40 yıllık mücadele süreci içinde- olmamıştır.
MKP
1. Kongresinde “Maoizmle yüklen halk savaşıyla ilerle” şiarını
öne çıkardı. TKP/ML ise 2007 yılında yaptığı 8. Konferasını
“halk savaşı” gündemi altında yaptı.
Ortaya
sürülen şiarlar oldukça keskin ve iddialı. Ancak, pratik ise bu
şiarların tam tersi yürüyor. TKP/ML ve MKP 40 yıllık mücadele
süreçlerini bu çerçevede ele alıp hatalarının esas
kaynaklarını otaya koyma yerine, olmayan şeyin teorisiyle zaman
kaybediyorlar ve devrimci mücadeleye bu anlamda zarar veriyorlar.
Örneğin
TKP/ML 8. Konferans kararlarında şöyle diyorlar:
“35
yıllık zaman dilimi içerisinde belli süreçleri yönetip
başarılı pratiklere imza atmasına, büyük fedakarlıklar
sergilenip nice şehitler verilmesine karşın, savaşı
süreklileştirip geliştirememiştir.
“Ne
var ki daha sonraki süreçlere damgasını vuran parti önderlikleri,
halk savaşının genel kavranışı noktasında kuruluş aşamasında
yakalanan halkayı kaybetmiş, bunu yanlış zeminlerde aradıkça
parti çizgisinden uzaklaşmıştır.”7
Önce
belirtelim ki, aynı değerlendirme MKP 1. Kongresinde de var. Yani,
sadece Kaypakkaya zamanında bu anlayış uygulanmış, ama ondan
sonra gelen önderlikler bu çizgiyi uygulamamışlar. Bütün suç
önderliklerde.
Bu
kitabın “Çizgiyi Kavramayan Önderlikler” bölümünde de
belirttiğim gibi günah keçileri önderlikler oluyor. Bu
önderlikler nereden geliyor? Yine bu örgütlerin içinden ve bu
örgütlerin en ileri kadroları. Ama önderliğe gelir gelmez
yollarını “sapıttıkları” için, bir türlü Kaypakkaya’nın
halk savaşı teorisini pratiğe uygulamıyorlar. Ne çabuk da
yollarını şaşırıyorlar böyle!
Aslında,
40 yıldır önderlikleri suçlayanların örgütü inkar
ettiklerinin ayrımında dahi değiller. Öte yandan ucuz bir hata
saptaması. Olaylara yüzeysel bakma ve elbette öznelcilik ve
dogmatizm. TKP/ML’nin 40 yıldır değişmeyen kaderi. Çizgi
doğru, önderlikler yanlış. O önderliklerin nerede yetiştikleri
de belli değil mi? Başka çizgilerde ya da başka örgütlerde
yetişip TKP/ML’nin içine mi gelip yerleşiyorlar? Hayır!.
TKP/ML’nin
8. Konferans‘larında aldıkları görüşler şöyle:
“Halk
savaşının genel kavranışı açısından altı çizilmesi gereken
ilk husus, bu stratejinin yarı-sömürge yarı-feodal ülkelere
özgü, evrensel bir karakter taşıdığıdır.”8
(Aynısını MKP’de söylüyor)
Bunu
söyledikten sonra ise şöyle bir belirlemeye yer veriliyor:
“Pratiğimizde
halk savaşının kavranışı ve gerilla savaşının temel
ilkelerinin hayata geçirilmesi bakımından ilk büyük açmaz somut
koşulların tahlili noktasında ortaya çıkmaktadır. Ülkemizin
tarihsel süreci, devlet yapısı ve toplumsal dokusunun (sınıfların
tahlili) genel olarak kapsamlı bilimsel bir araştırmaya tabi
tutulması bir yana, öncelikli alan olarak belirlediğimiz bölgeler
açısından dahi böylesi bir çalışmamız mevcut değildir.”9
Burada
söylenen çok açık. TKP/ML, kendi kendini inkar ediyor. Daha
doğrusu, bu, Kaypakkaya’nın görüşlerinin inkarıdır. “Devlet
yapısı”, “toplumsal doku”, “ülkenin tarihsel süreci”
tahlil edilmemişse, “halk savaşını” nereye koyuyorsunuz ya da
ülkenin yarı-feodal olduğunu nereden çıkarıyorsunuz diye
sorarlar. Ayrıca, bunlar Kaypakkaya’da yoksa, Kaypakkaya’nın
doğruluğu nerede? TKP/ML, sorunlara yaklaşımda açık değil. Bu
anlamda, birbirini inkar eden görüşler mevcut. Kısacası
TKP/ML’nin kafası karışık. Genel söylemleri tekrarlamaların
yanında, yukarıda ki alıntı da ortaya koydukları düşünceler,
işin belirsizliği ya da kendi iç dünyalarını dışa vuramamanın
sıkıntısının dışa yansımasıdır. Bir taraftan Kaypakkaya’nın
genel olarak görüşleri tekrarlanırken, bir taraftan da
“araştırmamız yok” denerek eklektizme düşülüyor ya da
birbirini inkar eden düşünceler ileri sürülebiliyor.
TKP/ML,
8. Konferansını “halk savaşı” başlığı altında yapıyor,
ancak “önderlikler hatalı” diyerek işin içinden kolayca
sıyrılmaya çalışıyor.
Madem
suç önderliklerde o zaman 8. Konferansın seçtiği önderliğin bu
işi halletmesi gerekiyordu, yani gerilla savaşını
süreklileştirmesi... Aradan beş yıl geçmesine karşın, TKP/ML
açısından en sessiz dönem oldu. Yani, ortada silahlı mücadele
emareleri söz konusu değil. Üstelik Tokat’da da artık
gerillaları yok. 8. Konferans’ta seçilen önderliğin durumu da
“diğerlerinden farklı değil” diye bir sonuç çıkarmak olası.
Çünkü ortada halk savaşı yok. Ortada köylü gerilla savaşı
yok. Ortada, ne şehirde ne de kırsal alanlarda TKP/ML’nin
savunduğunu söylediği çizgiye uygun bir pratiği yok. Hiç bir
zamanda olmadı demek yerinde bir saptama olacaktır.
MKP
ve TKP/ML, savundukları genel çizginin çok sağında bir duruş
sergiliyorlar. Sözde keskinler, deyim yerindeyse mangalda kül
bırakmıyorlar, ama, pratikte ise sağa kaymış durumdalar. Çok
eleştirdikleri geçmiş önderliklerin çok çok gerisindeler.
Bu
kaçınılmaz bir şey mi? Hayır! Bu durum yeni önderliklerin suçu
da değil. Sorun, sahip oldukları siyasal çizgide. Sosyal
gerçeklikle uyuşmayan, onun gerçeklerini yansıtmayan bir teori,
savunanları her türlü kılığın içine sokup sokup çıkarır.
Bu kılığın içinde, öznelcilik, dogmatizm, eklektizm, sağcılık,
solculuk vs. vs. vardır. Çünkü ortada Marksist bilimden uzaklaşma
ve ona karşı bir direnme vardır. Sosyal gerçeklik ise, kendine
karşı direnenleri enisonu saf dışı eder.
Gerilla
Savaşı Neden Tutmadı10
TKP/ML
ve MKP‘nin neden halk savaşını geliştiremediklerine dair bir
çok görüşleri var. Başında da „önderlikler bu işi
kavramadı“ şeklindeki temel yaklaşımları geliyor. Ancak, işin
ekonomik-siyasal yönüne hiç yaklaşmadıkları da bir gerçek.
Biz, ülkede TKP/ML ve MKP önderliğinde neden halk savaşı
gelişmedi sorununa kısaca değinmeye çalışalım:
Demokratik
devrimi ve sosyalizmi hedefleyen bir gerilla savaşı Türkiye’de
gelişemezdi. Bunun ekonomik ve sosyal koşulları yoktu ve nitekim
gelişmedi. Burjuvazi Kayapakkaya’nın görüşlerinden korkmuştu.
Onun Türk egemen sınıflarını değerlendirmesinden, kemalizmin
gerçek niteliğini ortaya koymasından, Kürt ulusal sorunu ile
ilgili görüşlerinden ve de halk savaşı teorisinden korkmuştu.
Bu nedenle de, sorgusuz sualsiz katletmişlerdi. Ancak, burjuvazinin
halk savaşı taktiğinden korkması yersizdi. Çünkü sınıf
mücadelesi temelinde böyle bir savaşın gelişmesinin koşulları
yoktu. Ama, Kürt ulusal savaşı bu doğrultuda gelişti.
Kaypakkaya’nın halk savaşı teorisi sınıf mücadelesi temelinde
gelişmedi, Onun teorisi Kürt ulusal harketine örnek oldu.
Kaypakkaya’nın
kurduğu TKP/ML 40 (ondan ayrılan MKP’de aynı şekilde uğraşıyor)
yıldır halk savaşını başarmak için uğraştı ve uğraşıyor.
Ne var ki, daha öncede, teorik olarak ortaya koyduğumuz gibi, bu
teorinin pratik tarafından doğrulanması, ne dün ne de bugün
gerçekleşmedi. 1970’ler Türkiye’sinde de bu teorinin hayat
hakkı olmadığını, ağır bedeller karşılığında, pratik
bunun yanlışlığını, görmek isteyenlere gösterdi.
Devrimin
yolu olarak, Türkiye’de halk savaşını proletaryanın tek devrim
yolu görenlerin dayandıkları bir gerekçe de PKK’nın gerilla
savaşını geliştirmesi ve gerilla savaşını vermesini
gösteriyorlar.
Öncelikle
belirtmek gerekiyor ki, ulusal temele dayanan bir savaş ile sınıfsal
temele dayanan bir savaş aynı şeyler değildir. Her şeyden önce
bu ikisinin dayandıkları sınıfsal güçleri, önderlik sınıfları,
ittifakları ve özellikle de talepleri ve hedefleri tamamen bir
birinden farklıdır.
Birincisi;
“ulusal hareket gerilla savaşını geliştiriyorsa, işçi sınıfı
önderliğindeki bir sınıf hareketi de gerilla savaşını
geliştirir” düz mantığı ile soruna bakılamaz. Arada sınıfsal
bir fark vardır ve bu fark, işin özünü ve temelini oluşturur.
İkincisi;
Ulusal hareketin talepleri salt ezilen ulusun ulusal kimliği ve
ulusal demokratik hakları ile sınırlıyken, sınıfsal hareketin
talepleri çok geniştir. O, ezilen ulusların ulusal haklarını da
içerdiği gibi, esas olarak bütün uluslardan halkların sınıfsal
kurtuluşunu hedefler. Bu bağlamda hem dostları çoktur, hem de
düşmanları çoktur. Ezilen ulus ve azınlık ulusların işçi ve
emekçilerinden destek görürken, onların burjuvalarından destek
bulamaz, tersine karşı bir güç olarak sınıf hareketinin
karşısında yer alırlar.
Üçüncüsü;
TKP/ML, işçi sınıfı perspektifli bir hareket olarak, ezilen bir
ulus hareketi olmadığından ve kendisini salt ezilen ulusun dar ve
milliyetçi programı ile sınırlamadığından, temel aldığı
esas kesim çeşitli milliyetlerden Türk, Kürt ve diğer azınlık
uluslardan işçi sınıfının bir partisi olarak çıkmasına ve de
programı, tüm ezilenlerin kurtuluşunu kapsamasına karşın,
ezilen ulus burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının o partiye
sıcak bakmasını sağlamaya yetmez ve yetmedi de.
Dördüncüsü;
gerilla savaşına uygun alan Kuzey Kürdistan’dı. Genel olarak,
ekonomik ve siyasal olarak bu bölge uygundu. Yani, kısmen
yarı-feodal yapının (1970’ler itibariyle) var olduğu bölgeler
buralardı. Kaypakkaya’da bu bölgeleri dikkate alarak ülkeyi
“yarı-feodal” değerlendirmiştir ve gerilla savaşını yine bu
Kürdistan topraklarında başlatmış ya da başlatma kararı
almıştır. Oysa, ülkenin merkezi, yani Türk bölgesinde ise
kapitalizm egemendi ve buradaki kapitalizm Kürdistan’ı kendi
haline bırakmazdı ve de bırakmadı. Kapitalizm Batı’dan
Kürdistan’a doğru hızla gelişti. Yarı-feodal artıklar hızla
ortadan kalktı. Kapitalizm, iç pazara bağlanmamış bütün
ekonomik olarak geri bölgeleri iç pazara bir örümcek ağı gibi
bağladı.
Beşincisi;
gerilla savaşı esas olarak, topraksız, az topraklı ve geniş
yoksul köylülüğe dayanır. Özellikle de feodal ilişkilerin
altında ezilen köylülüktür. Bu da daha çok Kürdistan’da
vardı. Kürt köylüsü, hem sınıfsal olarak hem de ulusal olarak
eziliyordu. Çifte baskı altındaydı. Kürt küçük burjuvazisi
kolayca Kürt köylüsünü saflarına çekebildi ve Kürt köylüsü
sınıfsal kurtuluş yerine ulusal kurtuluşu seçti. Kürt işçi ve
emekçileri ulusal kimlik etrafında birleşti. Kürt burjuvazisinin
ulusal bayrağı, onlar için esas kurtuluş yolu oldu. Çünkü Kürt
küçük burjuvazisi, başta, önce ulusal kimlik, sonra ise sınıfsal
kurtuluş diye propaganda yaptı. Süreç içinde Kürt ulusal
hareketi Kürt ulusal burjuvazisinin eline geçti ve sadece kimlik
sorunu öne çıkarıldı. Gerilla savaşının ana dayanağı olan
Kürt köylüsü, Kürt ulusal hareketinden yana tavrını koydu. Ve
hiç bir zaman sınıfsal temelde hareket eden ya da etmek isteyen
TKP/ML ya da benzeri örgütlerden yana tavrını koymadı, onlara
destek vermedi. Özellikle “Türk solu” olarak bildiği güçlere
ise hep kuşku ve güvensizlikle baktı. Türk egemen sınıflarının
ulusal baskı sopasını yıllardır üzerinde taşıyan Kürt
köylüsü, Türk solu’nu da aynı gördü dersek fazla da yanılmış
olmayız. Kürt burjuvazisi Kürt köylüsünü yanına çekmek için
“Türk’ün sağcısı da solcusu da aynıdır” gerici
propagandasını yaptı. Bu da Kürt köylüsü ve emekçileri
üzerinde “Türk solu” diye bildiği kesimlere karşı
güvensizliğini artırıcı bir rol oynadı.
Bunları
sıraladıktan sonra, çeşitli varsayımlarda bulunsak da gerçek
bunlardır. TKP/ML, PKK gibi bir programla hareket edemezdi. Etseydi,
sınıf hareketi olamazdı. Ayrıca, bir sınıf hareketi, PKK’
gibi dar bir ulusal programa sahip olamazdı. TKP/ML’nin sahip
olduğu program ile PKK’nın sahip olduğu program, genel anlamda
karşılaştırıldığında, TKP/ML’nin programı ülkede yaşayan
bütün ezilenlere kısa vadede baskısız ve sömürüsüz bir
program sunarken, uzun vadede ise sınıfsız, sınırsız ve
sömürüsüz bir program sunuyordu. Yani, Kürt ulusundan işçi ve
emekçilere hem ulusal baskıyı kaldırmayı vaadederken hem de
sınıfsal baskı ve sömürüyü kaldırmayı vaadediyordu. Buna
karşın, Kürt köylüsünün tercihi, salt ulusal baskıyı
kaldırmayı hedefleyen Kürt ulusal burjuvazisinden yana tavır
koymak oldu.
Bazı
kesimler TKP/ML’nin “ulusal çelişkiyi baş çelişki almasını”
savunuyor ya da böyle yapmalıydı diyorlar. Eğer TKP/ML böyle
yapsaydı o sınıf hareketi olmaktan çıkardı. Onu yapan PKK
olmuştur. Yıllardır Türk egemen sınıfları tarafından ulusal
baskı altında tutulan Kürt köylüsünün ve diğer emekçilerinin,
kendilerine sınıfsal ve ulusal baskıyı kaldırmayı vaadeden bir
sınıf hareketi yerine salt ulusal baskıyı ortadan kaldıracağını
söyleyen bir Kürt ulusal hareketini desteklemesini kavramayanlar,
bugün (yıl 2012) Türk işçi ve emekçilerinin
muhafazakarlaşmasını, şövenistleşmesini de kavrayamazlar.
Üstelik birincisinin, ulusal hareketten yana tavır koymada haklı
yanları daha çok iken, bunun siyasal ve sosyal temelleri daha ağır
basarken, ikincisinin ise böyle bir temeli de yoktur, salt Türk
egemen sınıflarının yoğun şovenist ve ırkçı
propagandalarının etkisi altında kalmalarındandır.
Bir sınıf hareketi
ile ulusal hareketin avantajları ve dezavantajları aynı değildir.
Konjonktür açısından da bölgesel açıdan da. Örneğin, PKK’nın
yerine TKP/ML ya da her hangi bir komünist hareket olsaydı, PKK’nın
çevre ülkelerden (Suriye, Irak yer yer İran) gördüğü desteği
göremezdi. Çevre ülkelerin egemen sınıfları komünist hareketin
anında ezilmesini savunacaklardı. Her ne kadar Türk devleti ile
aralarında çelişki de olsa, bir komünist hareketin gelişmesine
sessiz kalamazlardı. Diğer yandan, emperyalist ülkelerde aynı
şekilde komünist hareketin bastırılması için Türk devletine
yoğun bir destek, hem de açıktan bir destek vereceklerdi. Bugün
PKK’nın ezilmesi için açıktan bir destek yerine daha dolaylı
bir destek sunuyorlar. PKK’nın ya da ezilen ulus hareketinin
dezavantajları ise, en başta ezen ulus işçi ve emekçilerinden
destek alamamalarıdır. Bu destek sağlandığında Kürt ulusu
kendi kaderini özgürce tayin edebilecektir. Bir sınıf hareketi
ise geliştiğinde ve en azından işçi ve emekçilerin önemli bir
desteğini kazandıklarında avantajları daha büyüktür. Ne var
ki, bu gerilla savaşıyla sağlanamaz. Türk işçi, köylü ve
diğer emekçilerin çelişkisi, emek-sermaye çelişkisi
temelindedir. Diğer çelişkiler bu çelişmeye bağlı ve tali
durumdadır.
Yukarıda
sıraladığımız siyasal ve sosyal gerçekler, silahlı mücadeleyi
hedefleyen bir sınıf hareketinin gerilla savaşıyla güçlenmesinin
önündeki engeller olmuştur. Ve bu engeller (gerilla savaşı
özgülünde) her geçen gün sınıf hareketinin aleyhine
gelişmiştir. Rahatlıkla söylenebilir ki, devrimin yolunu „halk
savaşı“ olarak belirleyenler, büyük bir yanılgı içindedirler
ve yanlış bir yöne kürek çekmektedirler. Ayrıca, MKP ve
TKP/ML’nin bugün kırsal alanda (Dersim) gerillaları varsa,
PKK’nın mücadelesinden dolayıdır. PKK savaşı bitirdiğinde bu
gerillarda dağda kalamayacaktır. PKK daha yok iken TKP/ML’nin
kırsal alanda gerillası vardı. Ancak, gelinen aşamada, PKK
olmadan dağda gerilla bulundurmak pek olanaklı değildir.
Diğer yandan,
kitabın bir çok yerinde de vurguladığım gibi, amaç kırsal
alanda gerilla bulundurmak değil, gerilla savaşı vermektir.
Gelinen aşamada, dağda gerilla bulundurmak TKP/ML ve MKP’nin
amacı haline gelmiştir. Yer yer ufak-tefek eylemlerin olması ise,
kuşun taşa çarpması misali olmaktadır. Bugüne kadar olandan
daha fazlasını beklemek ise, gerçekçi bir yaklaşım olmadığı
gibi, gerçeklere karşı bir savaşım olur ki, bu tür yaklaşımlar
küçük burjuva solculuğuna özgü bir yöntemdir.
1
“Kardelen Harekatı” adıyla bilinen olay,; MKP önceli TKP(ML)
içine sızan devlet ajanlarının, örgüt tarafından ortaya
çıkarılması, sorgulanması ve bir çoğunun cezalandırılması...
2
Agb-1, sf. 100
3
Agb-1, sf. 100
4
Agb-1, sf. 101
5
MKP 2. Kongre Belgeleri,
agBroşür, sf. 74
6
AgBroşür, sf.74
7
TKP/ML 8. Konferans Kararları,
karar 24, sf. 1
8
Ag belge
9
Ag Belge, karar 24, sf. 2
10
Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi, göle yoğurt mayası
çalmakla, gölün yoğurt olması olası değildir. Göl, donarak
buzlanabilir, ama, asla yoğurt haline dönüşmez. Gerilla
savaşının gelişmesinin de kendine özgü ekonomik ve
siyasal nedenleri vardır. Bunun doğru çözümlenmesi gerekiyor.
Tersi, yoğurtmayası-göl ilişkisi durumuna dönüşür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder