4 Ocak 2019 Cuma

Şablonculuk ve Devrim Tezleri

Aşağıdaki yazılar; Tarihin Önünde Yürümek adlı kitabımdan alınmadır.



Şablonculuk ve Devrim Tezleri 
 
Dogmatizm aynı zamanda şematizmdir, yani şablonculuktur. Ortada bir ordu olmamasına karşın “Halk Ordusu”nun varlığından söz edilmesi, varolanı abartma bir yana, gerçekleri kitlelerden ve kendi tabanından saklama, küçük bir öncü gerilla birliğini, halk ordusu yerine koyma mantığıdır. Küçük bir gerilla birliğini halk ordusu sananların, HS’dan anladıkları da, o gerilla birliğinin dağda tutulması, varlığını sürdürmesi olarak anlaşılması kadar doğal bir şey olmasa gerek...

Ortada halk ordusu yok, ordu tüzüğü var. Halk ordusu yok, ancak, askeri komisyonlar var. Elbise bol. Onu giyenler içinde kayboluyor ve bol elbiseyi giyenler bir türlü elbiseyi dolduramıyor.

Küçük burjuvazinin apolet düşkünlüğü, abartı sanatı bilinmesine karşın, Kaypakkaya’yı da “başkomutan” yapmaları, aslında Kaypakkaya’yı küçültmenin bir başka biçimidir. Kaypakkaya hangi orduya başkomutanlık yaptı? Bilindiği gibi Kaypakkaya’nın zamanında kendi kurduğu bir halk ordusu yoktu, sadece onu yaratmanın teorisi vardı. Bugün de MKP’nin ve TKP/ML’nin elinde bir ordu yok. Topu topu sayısı belli bir öncü silahlı propaganda birliği var. Gerçekten Kaypakkaya’nın teorisi pratikte gerçekleşmiş ve bir Halk Ordusu oluşmuş olsaydı, böyle bir sıfatlama yine de yanlış olmasına karşın, masumane karşılanabilirdi. Bu da olmadığına göre, “hangi ordunun başkomutanı” diye sormadan edilemiyor. En iyimser tahminle 20-30 kişiyi geçmeyen silahlı bir birliğe ordu denmediğini herkes biliyor ve kabul ediyor.

Belki denebilir ki, “önemli olan nicelik değil, niteliktir.” Unutmamak gerekiyor ki, her niceliğin içinde de bir nitelik vardır. 74 milyonu aşkın bir Türkiye nüfusu da 7 milyarlık dünya nüfusu içinde bir nicelik olmasına karşılık, o kendi içinde bir niteliktir.

Kaypakkaya, apoletleri seven bir kişi olmadığını, onunla birlikte mücadele etmiş dava arkadaşlarının yaşam hikayelerini anlattıkları kitaplardan okuduğumuz kadarıyla biliyoruz. O, demokratik bir şekilde seçilmeden önder olmayı bile kendine yediremeyen, “genel sekreter” sıfatını dahi kabul etmeyen bir kişiliktir. Hele hele, ordusuz bir başkomutan olmayı da asla ve asla kabullenemezdi.

Ne Lenin, ne Stalin, ne Mao, güçlü kızıl orduya sahip olmalarına karşın “başkomutan” olarak tarihe geçmemişlerdir. Devrimden sonra hukuki (anayasa gereği -Sovyet ve Çin anayasalarında böyle bir madde var mıydı bilmiyorum-) olarak ordunun en üst sorumlusu gözükmelerine karşın, hiç bir zaman “başkomutan” sıfatını kendilerine almamışlardır. Stalin ikinci dünya savaşında mareşal” sıfatını alması ise, o günün savaş koşullarıyla ilgilidir. PKK’nın önderi A. Öcalan’da “başkomutan” değil, “başkan” sıfatını almayı tercih etmiştir. PKK dokümanlarında “başkomutan A. Öcalan” diye bir ibare yer almaz. Öcalan’ın sınıfsal ve siyasal düşünce yapısı dikkate alınırsa, o bile siyasi bir sıfat almayı kendine uygun görmüştür.

Başkomutanımız Kaypakkaya” demekle Kaypakkaya’yı “yücelttiğini” sananlar, onu küçülttüklerini göremeyecek kadar salt askeri bakış açısının kurbanı olmuşlardır. Sorunun özü ise, olmayan bir orduyu var gibi göstermenin küçük burjuva özleminin dışa vurumu, abartısı ve şematizmdir.

Aslında, “başkomutanlık” sıfatının ideolojik kökleri araştırılırsa, Kemalizmin etkisi de ortaya çıkar. “Başkomutan M. Kemal”, “Başkomutan Atatürk”, vs. vs. ninnileriyle büyüyenlerin, ideolojik yapılanmasında da bunların bir payı olmalı ki, Kaypakkaya’nın siyasal kişiliğini geri plana itmeye çalışıyorlar.

TKP/ML ve MKP belgelerinden öğrendiğimiz kadarıyla; eski TKP(ML) yeni MKP, TKP/ML ile “Birlik Olağanüstü Parti Konferansı “ (OPK)’sında –yıl 1993 Haziranı- Kaypakkaya’ya, “Uluslararası Komünist Hareketin Önderleri” arasında yer alması için öneri sunmuşlar. Yani, “Başkomutanlığın” yanında birde, “Uluslararası Komünist Hareketin Önderlerinden Kaypakkaya” diye anılması isteniyor. Bu öneri çoğunluk tarafından kabul edilmeyerek, böylece kargaların gülmesi de engellenmiş. Bu yaklaşım, Kaypakkaya’yı “tabulaştırma”, “kutsallaştırma” ve onu bir peygamber derekesine düşürme anlayışıdır. Ve aynı zamanada, küçük burjuva siyasetin; Kaypakkaya’nın şahsında kendini “tabulaştırma” ve “kutsallaştırma” anlayışının bir başka şekilde dışa vurumu ve elbette ki, bu, Marksist bilimden uzaklaşmanın ideolojik duruşunun bir ifadesidir de.

Şematizmi ve iradeciliği kendilerine siyasal yöntem olarak seçenlerin, sosyal gelişmelerin karşısında kendilerini yenilemeleri ve siyasetlerini o gerçekler içinde aramaları söz konusu olamayacağı için, daha baştan bilimsel gelişmenin kapılarını kendilerine kapatmış olurlar. Dışarıdan kendi içlerine kesinlikle bir ışığın sızmasını, yani, bilimin yakıcı gerçekliğinin kendi yapılarına sızmasının yollarını kapatmaya çalışarak, kendi küçük burjuva dünyalarındaki şablonculuğu ve sübjektivizmi gerçek sanarak yaşamaya devam ederler.

Devrimci mücadeleyi şemalara bölenlerin, eşitsiz gelişmeden ve toplusal yapının kendi içinde taşıdığı çelişkilerden kaynaklı ekonomik ve siyasal gelişmeleri de göremezler. Köylülüğün kalmadığı ve silahlı mücadeleye katılmadığı alanlarda, silahlı mücadele “gelişiyor” diye, kendilerini ve tabanı kandırmaya çalışırlar. Küçük bir gerilla grubunu, “ordu” diye göstermeye kalkarlar. O küçük gerilla grubunu “ordu” sandıklarından, onu kat kat aşan, tüzük hazırlarlar. ÇKP’nin kızıl ordu için hazırladığı tüzüğü kendi küçük gerilla birliğine uydurmaya çalışınca, sayısı belli gerilla grubun içinde hıyerarşiden ve bürokrasiden geçilmez. Askeri Komisyon(AK) olgusu da aslında, bu şematizmin bir ürünüdür. Ortada bir ordu olmamasına karşın Kızıl Ordu’da varolan AK, 50 kişiyi geçmeyen küçük bir gerilla birliğine uydurulmak istenince, daha baştan, mücadelenin de önü tıkanıyor. Böylece, küçük bir gerilla birliği içinde, komutandan, “Askeri Komisyon”(AK) üyelerinden, “Genel Komutanlık” (GK) üyelerinden, siyasi komiser ve siyasi komiser yardımcılarından geçilmez oluyor.

Dışarıdan bakılınca, ordu tüzüğüne, AK üyelerine, GK üyelerine, Siyasi Komiserlere sahip olan bir yapının, ordusu olmasa böyle kurumlar oluşturmaz diye düşünülür. Kısacası, ordusuz bir sürü ordu kurumları var. Doğal ki, sübjektif ve şematik bir yapı ve oluşturulan kurumlar, kendi işlevlerini yerine getiremeyince kendi kendini tasfiye etmeye başlıyor. Bir başka açıdan da, kadrolar ve militanlar, dar bir grubun içine ve dar bir alana sıkıştırılarak, kitlelerden kopuk olarak mücadeleyi geliştirmeleri isteniyor. İşte tasfiyeciliğin bir yönü de budur.

Gerçek işlevinden koparılmış ve organlar mezarlığına dönüştürülmüş böyle bir yapı içinde her türlü burjuva mikrobunun yeşermesinin zemini de kendiliğinden ortaya çıkar. MKP’nin önceli TKP(ML) içinde „Kardelen Hareketi“1 adıyla anılan olayın nedenlerinin ideolojik ve siyasal köklerinin bir nedeni de burada aranmalıdır.

Şablonculuk sadece bir noktada değil, siyasetin tüm alanlarına yansımaktadır. MKP, “İdeoloji: Marksizm Leninizm Maoizm” adlı belgelerinde “devrim tezleri” adlı bölümde, kapitalist ve yarı-sömürge yarı-feodal ülkeler için devrim “tezleri” belirlemişler. 
 
Yarı-feodal yarı sömürgelerdeki devrim modeli için Özet tezler” başlıklı bölümde MKP şöyle diyor:

Bu ülkelerde kapitalizm değil feodalizm hakim üretim biçimidir”2
 
Bunu okuyan okuyucular haklı olarak; bunlar, ülkeyi “yarı-feodal” değerlendirdiğine göre, bir bildikleri de vardır. Yani, günümüz Türkiye’sinde hakim üretim biçimi “feodal üretim biçimi” olduğuna göre, bunu bilimsel olarak da ortaya koymuşlardır diye düşünürler. Ne var ki, bu konuda her hangi bir araştırmaları olmadığı gibi, kendi içlerinde kongre öncesi tartışıp tartışmadıkları da, ortada bir belge olmadığı için bilinmiyor. Bu konuyu, „Kongre siyasal belgeleri“nden anlaşıldığı kadarıyla tartışmadıkları ortaya çıkıyor. O zaman, neden kongre yaptıkları da akıllarda soru işareti yaratıyor. Bir yandan “30 yıl sonra ilk defa kongre yaptık” diye “övünürlerken”, bunun daha önce yapılan konferanslardan farklı bir yanı olması gerekirdi. “tabuları yıktık”, “TKP(ML)’yi aştık” diyorlar? Nasıl ve nerede aştıklarını ise salt “İlla da Maoizm” kavramını kabul etmekle aştıklarını kamu oyuna duyuruyorlar.

Oysa, 30 (MKP 1. Kongresi 2002’de yapıldı) yıl sonra yapılan kongre de, öncelikle temel teorik görüşlerin tartışılıp kabul edilmesi gerekirdi. Başta sosyo-ekonomik yapı olmak üzere buna bağlı olarak devrimin karakteri ve devrimin yolu tartışılıp kongrede onaylanmalıydı. Kongre de aynı görüşler yine kabul edilse de, tartışıldığına dair teorik belgeler kitlelere sunulmalıydı. En azından okuyucu da; “bunlar araştırmışlar, incelemişler ve Türkiye’de feodal üretim tarzının hakim olduğuna karar vermişler” derdi. O zaman bize düşen, o araştırma ve incelemelerin değerlendirilmesi olurdu. Maalesef o da yok.

Kısacası, MKP’nin 1. Kongresinde ortaya konan yeni bir şey yok. Daha doğrusu geçmişte yaptıkları konferansların dışına çıkabilmiş değiller ve “tabulara” dokunamadıkları gibi, onu tartışmaya bile yanaşamamışlardır.

Kaypakkaya’nın görüşlerinin tartışılması, TKP/ML açısındanda tabudur. Bu bağlamda MKP’de “aştık” dediği şeyi aşamamış ve bu kavramla kendini ve kitleleri kandırmaya çalışıyor denebilir.
MKP, aynı belge içinde, “toprak devrimi” ve “tarım devrimi” kavramlarının ne olduğunu doğru olarak ortaya koyarken, isim vermeden eleştirdiği TKP/ML’ye şöyle demektedir:

... “Tarım devrimi esastır” diyenlerin dürüst ve tutarlı olmaları için ülkeyi kapitalist olarak saptamaları gerekir. Aksi anlayış ve tutumlar dürüst değil.”3
 
Tarım devrimi ile toprak devriminin aynı şeyler olmadığını MKP doğru ortaya koymasına karşın, ülkenin yarı-feodal olduğunu ısrarlı bir şekilde savunmadığı gibi, karşı tarafı da siz ülkeyi yarı-feodal görmüyorsunuz diye ısrarlı bir şekilde eleştirmiyor. Söylediği tek şey “çelişiyorsunuz.” “kapitalist görüyorsanız, toprak devrimi kavramını kullanmayın” diye büyük abi pozlarında öğüt veriyor. Ama, kendisinin bu konuda ne dediğini, “feodal üretim biçiminin nasıl egemen” olduğunu ise ortaya koymuyor. O, sadece ülkenin yarı-feodal olduğunu var sayıyor ve bütün siyasetini de bu varsayım üzerine oturtuyor. Temel teorik görüşler varsayım üzerinden olunca, teori ile pratiğin uyuşmazlığı, pratiğin teoriyi reddi ortaya çıkıyor ve bu nedenle de 40 yıldır halk savaşı kağıt üstünde kalmaya mahkum oluyor.

Zaten, yarı-feodallik konusunda hiç bir araştırmaları olmayan, kendi savunduğu görüşleri bile kitlelere sunamayan bir örgütün, o görüşleri ısrarlı bir şekilde savunması pek olası değildir.

Yarı-feodal”lik konusunda ısrarlı olmadıklarını söylerken, bazı olgulardan hareket ediyorum. Onlardan biri de şu:

Buna göre, yani Çin gibi yarı feodal ve yarı sömürge ülkelerde mücadele, örgüt ve savaş biçimi kendini şu şekilde gösterir:

Esas mücadele biçimi savaş, esas örgütlenme biçimi parti önderliğinde ordu örgütlenmesi,”4
 
Çin gibi yarı-feodal” bir ülke günümüzde hala dünya üzerinde var mı tartışılır. Olabilir de. Ama, tartışılan konu 1920’lerin Çin’i değil, günümüzün Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ı. MKP, böylece yarı-feodallik yükünü yavaş yavaş üstünden atmaya çalışıyor. Herkes de bilir ki, günümüz Türkiye’si 1920’lerin Çin’i değil. MKP’de burada bir bilinç kırılması yaratmak istiyor. Önce tabanı iknaya, sonra da kendisi açıktan “kapitalizm”i ortaya koymak niyetinde. MKP’nin bu tür konularda kafasının karışık olduğu açığa çıkıyor. Kongre’lerinde bu konuyu tartışmamaları da bundan kaynaklanıyor. Eğer, Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nı “yarı-feodal” görselerdi ve buna inansalardı, bu konuda araştırma yapıp yayınlarlardı. Hem kendilerini ve tabanlarını aydınlatmış olurlardı hem de ülkeye “kapitalist” diyenleri mahkum etmiş olurlardı. Böylece işçi sınıfı ve emekçileri de büyük bir yanılgıdan “kurtarmış” olurlardı.

Bir komünist partisi devrimin en temel sorunu üzerinde varsayım üzerinden hareket edemez. Kaypakkaya’da bu konuda varsayım üzerinden hareket etmiştir. Çünkü kendisinin de bu konuda bir araştırma ve incelemesi yoktur. Daha sonraları ise, bu konuda iki araştırma yapılmasına karşın, bu araştırmalara TKP/ML hiç bir zaman sıcak bakmamış ve bu araştırmalarını kamuoyuna yayınlamamıştır.

MKP, 2007 yılında yaptığı 2. Kongresinde de halk savaşı ile ilgili şunları söylüyor:

Halk Savaşı, Maoist komünist partileri önderliğinde sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde askerileşmiş bütünlüklü politik bir stratejidir.

Kitlelerin seferberliğini önemsemeyen, kitleler adına öncülerin savaşını içeren, kitlelere seyircilik ve destek rolü biçen bir savaş, Halk Savaşı olarak adlandırılamaz.”5
 
Halk Savaşının (halk savaşının birinci aşaması olan stratejik savunma içerisinde taktik saldırılar esastır) bugün aldığı biçim kızıl siyasi iktidarlar hedefli gerilla savaşıdır. Yürüttüğümüz savaşın esasını Köylü Gerilla Savaşı oluşturmaktadır.”6
 
Burada da görüldüğü gibi bıktırıcı bir şekilde halk savaşının genel içeriği ortaya konuyor. Ama, sanki, bu savaşı MKP böyle yürütüyormuş gibi anlatılıyor ya da böyle bir izlenim verilmeye çalışılıyor. Oysa, biz de okuyucuyu bıktırıcı bir şekilde tekrarladığımız gibi, ortada böyle bir durum söz konusu değildir. Ne MKP açısından ne de TKP/ML açısından. 
 
Köylü gerilla savaşı” deniyor, ancak, var olduklarını söyledikleri gerillaları içinde bir tane köylü yok ya da köylüler böyle bir savaşın içine girmiyorlar. PKK açısından köylülerin –Kürt köylüsü- savaşa katıldığı doğrudur. Yani, Kürt köylüsü PKK içinde yer alıyor ve önemli bir kesimi PKK önderliğindeki savaşa aktif ve pasif destek sunuyor. Ancak, aynı şeyleri MKP ve TKP/ML için söylemenin zorluğu bir yana böyle bir gerçeklik hiç bir zaman -40 yıllık mücadele süreci içinde- olmamıştır.

MKP 1. Kongresinde “Maoizmle yüklen halk savaşıyla ilerle” şiarını öne çıkardı. TKP/ML ise 2007 yılında yaptığı 8. Konferasını “halk savaşı” gündemi altında yaptı.

Ortaya sürülen şiarlar oldukça keskin ve iddialı. Ancak, pratik ise bu şiarların tam tersi yürüyor. TKP/ML ve MKP 40 yıllık mücadele süreçlerini bu çerçevede ele alıp hatalarının esas kaynaklarını otaya koyma yerine, olmayan şeyin teorisiyle zaman kaybediyorlar ve devrimci mücadeleye bu anlamda zarar veriyorlar.

Örneğin TKP/ML 8. Konferans kararlarında şöyle diyorlar:

35 yıllık zaman dilimi içerisinde belli süreçleri yönetip başarılı pratiklere imza atmasına, büyük fedakarlıklar sergilenip nice şehitler verilmesine karşın, savaşı süreklileştirip geliştirememiştir.
Ne var ki daha sonraki süreçlere damgasını vuran parti önderlikleri, halk savaşının genel kavranışı noktasında kuruluş aşamasında yakalanan halkayı kaybetmiş, bunu yanlış zeminlerde aradıkça parti çizgisinden uzaklaşmıştır.”7
 
Önce belirtelim ki, aynı değerlendirme MKP 1. Kongresinde de var. Yani, sadece Kaypakkaya zamanında bu anlayış uygulanmış, ama ondan sonra gelen önderlikler bu çizgiyi uygulamamışlar. Bütün suç önderliklerde.

Bu kitabın “Çizgiyi Kavramayan Önderlikler” bölümünde de belirttiğim gibi günah keçileri önderlikler oluyor. Bu önderlikler nereden geliyor? Yine bu örgütlerin içinden ve bu örgütlerin en ileri kadroları. Ama önderliğe gelir gelmez yollarını “sapıttıkları” için, bir türlü Kaypakkaya’nın halk savaşı teorisini pratiğe uygulamıyorlar. Ne çabuk da yollarını şaşırıyorlar böyle!

Aslında, 40 yıldır önderlikleri suçlayanların örgütü inkar ettiklerinin ayrımında dahi değiller. Öte yandan ucuz bir hata saptaması. Olaylara yüzeysel bakma ve elbette öznelcilik ve dogmatizm. TKP/ML’nin 40 yıldır değişmeyen kaderi. Çizgi doğru, önderlikler yanlış. O önderliklerin nerede yetiştikleri de belli değil mi? Başka çizgilerde ya da başka örgütlerde yetişip TKP/ML’nin içine mi gelip yerleşiyorlar? Hayır!.

TKP/ML’nin 8. Konferans‘larında aldıkları görüşler şöyle:

Halk savaşının genel kavranışı açısından altı çizilmesi gereken ilk husus, bu stratejinin yarı-sömürge yarı-feodal ülkelere özgü, evrensel bir karakter taşıdığıdır.”8 (Aynısını MKP’de söylüyor)
Bunu söyledikten sonra ise şöyle bir belirlemeye yer veriliyor:

Pratiğimizde halk savaşının kavranışı ve gerilla savaşının temel ilkelerinin hayata geçirilmesi bakımından ilk büyük açmaz somut koşulların tahlili noktasında ortaya çıkmaktadır. Ülkemizin tarihsel süreci, devlet yapısı ve toplumsal dokusunun (sınıfların tahlili) genel olarak kapsamlı bilimsel bir araştırmaya tabi tutulması bir yana, öncelikli alan olarak belirlediğimiz bölgeler açısından dahi böylesi bir çalışmamız mevcut değildir.”9
 
Burada söylenen çok açık. TKP/ML, kendi kendini inkar ediyor. Daha doğrusu, bu, Kaypakkaya’nın görüşlerinin inkarıdır. “Devlet yapısı”, “toplumsal doku”, “ülkenin tarihsel süreci” tahlil edilmemişse, “halk savaşını” nereye koyuyorsunuz ya da ülkenin yarı-feodal olduğunu nereden çıkarıyorsunuz diye sorarlar. Ayrıca, bunlar Kaypakkaya’da yoksa, Kaypakkaya’nın doğruluğu nerede? TKP/ML, sorunlara yaklaşımda açık değil. Bu anlamda, birbirini inkar eden görüşler mevcut. Kısacası TKP/ML’nin kafası karışık. Genel söylemleri tekrarlamaların yanında, yukarıda ki alıntı da ortaya koydukları düşünceler, işin belirsizliği ya da kendi iç dünyalarını dışa vuramamanın sıkıntısının dışa yansımasıdır. Bir taraftan Kaypakkaya’nın genel olarak görüşleri tekrarlanırken, bir taraftan da “araştırmamız yok” denerek eklektizme düşülüyor ya da birbirini inkar eden düşünceler ileri sürülebiliyor.

TKP/ML, 8. Konferansını “halk savaşı” başlığı altında yapıyor, ancak “önderlikler hatalı” diyerek işin içinden kolayca sıyrılmaya çalışıyor. 
 
Madem suç önderliklerde o zaman 8. Konferansın seçtiği önderliğin bu işi halletmesi gerekiyordu, yani gerilla savaşını süreklileştirmesi... Aradan beş yıl geçmesine karşın, TKP/ML açısından en sessiz dönem oldu. Yani, ortada silahlı mücadele emareleri söz konusu değil. Üstelik Tokat’da da artık gerillaları yok. 8. Konferans’ta seçilen önderliğin durumu da “diğerlerinden farklı değil” diye bir sonuç çıkarmak olası. Çünkü ortada halk savaşı yok. Ortada köylü gerilla savaşı yok. Ortada, ne şehirde ne de kırsal alanlarda TKP/ML’nin savunduğunu söylediği çizgiye uygun bir pratiği yok. Hiç bir zamanda olmadı demek yerinde bir saptama olacaktır.

MKP ve TKP/ML, savundukları genel çizginin çok sağında bir duruş sergiliyorlar. Sözde keskinler, deyim yerindeyse mangalda kül bırakmıyorlar, ama, pratikte ise sağa kaymış durumdalar. Çok eleştirdikleri geçmiş önderliklerin çok çok gerisindeler.

Bu kaçınılmaz bir şey mi? Hayır! Bu durum yeni önderliklerin suçu da değil. Sorun, sahip oldukları siyasal çizgide. Sosyal gerçeklikle uyuşmayan, onun gerçeklerini yansıtmayan bir teori, savunanları her türlü kılığın içine sokup sokup çıkarır. Bu kılığın içinde, öznelcilik, dogmatizm, eklektizm, sağcılık, solculuk vs. vs. vardır. Çünkü ortada Marksist bilimden uzaklaşma ve ona karşı bir direnme vardır. Sosyal gerçeklik ise, kendine karşı direnenleri enisonu saf dışı eder.

Gerilla Savaşı Neden Tutmadı10

TKP/ML ve MKP‘nin neden halk savaşını geliştiremediklerine dair bir çok görüşleri var. Başında da „önderlikler bu işi kavramadı“ şeklindeki temel yaklaşımları geliyor. Ancak, işin ekonomik-siyasal yönüne hiç yaklaşmadıkları da bir gerçek. Biz, ülkede TKP/ML ve MKP önderliğinde neden halk savaşı gelişmedi sorununa kısaca değinmeye çalışalım:

Demokratik devrimi ve sosyalizmi hedefleyen bir gerilla savaşı Türkiye’de gelişemezdi. Bunun ekonomik ve sosyal koşulları yoktu ve nitekim gelişmedi. Burjuvazi Kayapakkaya’nın görüşlerinden korkmuştu. Onun Türk egemen sınıflarını değerlendirmesinden, kemalizmin gerçek niteliğini ortaya koymasından, Kürt ulusal sorunu ile ilgili görüşlerinden ve de halk savaşı teorisinden korkmuştu. Bu nedenle de, sorgusuz sualsiz katletmişlerdi. Ancak, burjuvazinin halk savaşı taktiğinden korkması yersizdi. Çünkü sınıf mücadelesi temelinde böyle bir savaşın gelişmesinin koşulları yoktu. Ama, Kürt ulusal savaşı bu doğrultuda gelişti. Kaypakkaya’nın halk savaşı teorisi sınıf mücadelesi temelinde gelişmedi, Onun teorisi Kürt ulusal harketine örnek oldu.

Kaypakkaya’nın kurduğu TKP/ML 40 (ondan ayrılan MKP’de aynı şekilde uğraşıyor) yıldır halk savaşını başarmak için uğraştı ve uğraşıyor. Ne var ki, daha öncede, teorik olarak ortaya koyduğumuz gibi, bu teorinin pratik tarafından doğrulanması, ne dün ne de bugün gerçekleşmedi. 1970’ler Türkiye’sinde de bu teorinin hayat hakkı olmadığını, ağır bedeller karşılığında, pratik bunun yanlışlığını, görmek isteyenlere gösterdi.

Devrimin yolu olarak, Türkiye’de halk savaşını proletaryanın tek devrim yolu görenlerin dayandıkları bir gerekçe de PKK’nın gerilla savaşını geliştirmesi ve gerilla savaşını vermesini gösteriyorlar.

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, ulusal temele dayanan bir savaş ile sınıfsal temele dayanan bir savaş aynı şeyler değildir. Her şeyden önce bu ikisinin dayandıkları sınıfsal güçleri, önderlik sınıfları, ittifakları ve özellikle de talepleri ve hedefleri tamamen bir birinden farklıdır.

Birincisi; “ulusal hareket gerilla savaşını geliştiriyorsa, işçi sınıfı önderliğindeki bir sınıf hareketi de gerilla savaşını geliştirir” düz mantığı ile soruna bakılamaz. Arada sınıfsal bir fark vardır ve bu fark, işin özünü ve temelini oluşturur.

İkincisi; Ulusal hareketin talepleri salt ezilen ulusun ulusal kimliği ve ulusal demokratik hakları ile sınırlıyken, sınıfsal hareketin talepleri çok geniştir. O, ezilen ulusların ulusal haklarını da içerdiği gibi, esas olarak bütün uluslardan halkların sınıfsal kurtuluşunu hedefler. Bu bağlamda hem dostları çoktur, hem de düşmanları çoktur. Ezilen ulus ve azınlık ulusların işçi ve emekçilerinden destek görürken, onların burjuvalarından destek bulamaz, tersine karşı bir güç olarak sınıf hareketinin karşısında yer alırlar.

Üçüncüsü; TKP/ML, işçi sınıfı perspektifli bir hareket olarak, ezilen bir ulus hareketi olmadığından ve kendisini salt ezilen ulusun dar ve milliyetçi programı ile sınırlamadığından, temel aldığı esas kesim çeşitli milliyetlerden Türk, Kürt ve diğer azınlık uluslardan işçi sınıfının bir partisi olarak çıkmasına ve de programı, tüm ezilenlerin kurtuluşunu kapsamasına karşın, ezilen ulus burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının o partiye sıcak bakmasını sağlamaya yetmez ve yetmedi de. 
 
Dördüncüsü; gerilla savaşına uygun alan Kuzey Kürdistan’dı. Genel olarak, ekonomik ve siyasal olarak bu bölge uygundu. Yani, kısmen yarı-feodal yapının (1970’ler itibariyle) var olduğu bölgeler buralardı. Kaypakkaya’da bu bölgeleri dikkate alarak ülkeyi “yarı-feodal” değerlendirmiştir ve gerilla savaşını yine bu Kürdistan topraklarında başlatmış ya da başlatma kararı almıştır. Oysa, ülkenin merkezi, yani Türk bölgesinde ise kapitalizm egemendi ve buradaki kapitalizm Kürdistan’ı kendi haline bırakmazdı ve de bırakmadı. Kapitalizm Batı’dan Kürdistan’a doğru hızla gelişti. Yarı-feodal artıklar hızla ortadan kalktı. Kapitalizm, iç pazara bağlanmamış bütün ekonomik olarak geri bölgeleri iç pazara bir örümcek ağı gibi bağladı.

Beşincisi; gerilla savaşı esas olarak, topraksız, az topraklı ve geniş yoksul köylülüğe dayanır. Özellikle de feodal ilişkilerin altında ezilen köylülüktür. Bu da daha çok Kürdistan’da vardı. Kürt köylüsü, hem sınıfsal olarak hem de ulusal olarak eziliyordu. Çifte baskı altındaydı. Kürt küçük burjuvazisi kolayca Kürt köylüsünü saflarına çekebildi ve Kürt köylüsü sınıfsal kurtuluş yerine ulusal kurtuluşu seçti. Kürt işçi ve emekçileri ulusal kimlik etrafında birleşti. Kürt burjuvazisinin ulusal bayrağı, onlar için esas kurtuluş yolu oldu. Çünkü Kürt küçük burjuvazisi, başta, önce ulusal kimlik, sonra ise sınıfsal kurtuluş diye propaganda yaptı. Süreç içinde Kürt ulusal hareketi Kürt ulusal burjuvazisinin eline geçti ve sadece kimlik sorunu öne çıkarıldı. Gerilla savaşının ana dayanağı olan Kürt köylüsü, Kürt ulusal hareketinden yana tavrını koydu. Ve hiç bir zaman sınıfsal temelde hareket eden ya da etmek isteyen TKP/ML ya da benzeri örgütlerden yana tavrını koymadı, onlara destek vermedi. Özellikle “Türk solu” olarak bildiği güçlere ise hep kuşku ve güvensizlikle baktı. Türk egemen sınıflarının ulusal baskı sopasını yıllardır üzerinde taşıyan Kürt köylüsü, Türk solu’nu da aynı gördü dersek fazla da yanılmış olmayız. Kürt burjuvazisi Kürt köylüsünü yanına çekmek için “Türk’ün sağcısı da solcusu da aynıdır” gerici propagandasını yaptı. Bu da Kürt köylüsü ve emekçileri üzerinde “Türk solu” diye bildiği kesimlere karşı güvensizliğini artırıcı bir rol oynadı.

Bunları sıraladıktan sonra, çeşitli varsayımlarda bulunsak da gerçek bunlardır. TKP/ML, PKK gibi bir programla hareket edemezdi. Etseydi, sınıf hareketi olamazdı. Ayrıca, bir sınıf hareketi, PKK’ gibi dar bir ulusal programa sahip olamazdı. TKP/ML’nin sahip olduğu program ile PKK’nın sahip olduğu program, genel anlamda karşılaştırıldığında, TKP/ML’nin programı ülkede yaşayan bütün ezilenlere kısa vadede baskısız ve sömürüsüz bir program sunarken, uzun vadede ise sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir program sunuyordu. Yani, Kürt ulusundan işçi ve emekçilere hem ulusal baskıyı kaldırmayı vaadederken hem de sınıfsal baskı ve sömürüyü kaldırmayı vaadediyordu. Buna karşın, Kürt köylüsünün tercihi, salt ulusal baskıyı kaldırmayı hedefleyen Kürt ulusal burjuvazisinden yana tavır koymak oldu.

Bazı kesimler TKP/ML’nin “ulusal çelişkiyi baş çelişki almasını” savunuyor ya da böyle yapmalıydı diyorlar. Eğer TKP/ML böyle yapsaydı o sınıf hareketi olmaktan çıkardı. Onu yapan PKK olmuştur. Yıllardır Türk egemen sınıfları tarafından ulusal baskı altında tutulan Kürt köylüsünün ve diğer emekçilerinin, kendilerine sınıfsal ve ulusal baskıyı kaldırmayı vaadeden bir sınıf hareketi yerine salt ulusal baskıyı ortadan kaldıracağını söyleyen bir Kürt ulusal hareketini desteklemesini kavramayanlar, bugün (yıl 2012) Türk işçi ve emekçilerinin muhafazakarlaşmasını, şövenistleşmesini de kavrayamazlar. Üstelik birincisinin, ulusal hareketten yana tavır koymada haklı yanları daha çok iken, bunun siyasal ve sosyal temelleri daha ağır basarken, ikincisinin ise böyle bir temeli de yoktur, salt Türk egemen sınıflarının yoğun şovenist ve ırkçı propagandalarının etkisi altında kalmalarındandır.

Bir sınıf hareketi ile ulusal hareketin avantajları ve dezavantajları aynı değildir. Konjonktür açısından da bölgesel açıdan da. Örneğin, PKK’nın yerine TKP/ML ya da her hangi bir komünist hareket olsaydı, PKK’nın çevre ülkelerden (Suriye, Irak yer yer İran) gördüğü desteği göremezdi. Çevre ülkelerin egemen sınıfları komünist hareketin anında ezilmesini savunacaklardı. Her ne kadar Türk devleti ile aralarında çelişki de olsa, bir komünist hareketin gelişmesine sessiz kalamazlardı. Diğer yandan, emperyalist ülkelerde aynı şekilde komünist hareketin bastırılması için Türk devletine yoğun bir destek, hem de açıktan bir destek vereceklerdi. Bugün PKK’nın ezilmesi için açıktan bir destek yerine daha dolaylı bir destek sunuyorlar. PKK’nın ya da ezilen ulus hareketinin dezavantajları ise, en başta ezen ulus işçi ve emekçilerinden destek alamamalarıdır. Bu destek sağlandığında Kürt ulusu kendi kaderini özgürce tayin edebilecektir. Bir sınıf hareketi ise geliştiğinde ve en azından işçi ve emekçilerin önemli bir desteğini kazandıklarında avantajları daha büyüktür. Ne var ki, bu gerilla savaşıyla sağlanamaz. Türk işçi, köylü ve diğer emekçilerin çelişkisi, emek-sermaye çelişkisi temelindedir. Diğer çelişkiler bu çelişmeye bağlı ve tali durumdadır.

Yukarıda sıraladığımız siyasal ve sosyal gerçekler, silahlı mücadeleyi hedefleyen bir sınıf hareketinin gerilla savaşıyla güçlenmesinin önündeki engeller olmuştur. Ve bu engeller (gerilla savaşı özgülünde) her geçen gün sınıf hareketinin aleyhine gelişmiştir. Rahatlıkla söylenebilir ki, devrimin yolunu „halk savaşı“ olarak belirleyenler, büyük bir yanılgı içindedirler ve yanlış bir yöne kürek çekmektedirler. Ayrıca, MKP ve TKP/ML’nin bugün kırsal alanda (Dersim) gerillaları varsa, PKK’nın mücadelesinden dolayıdır. PKK savaşı bitirdiğinde bu gerillarda dağda kalamayacaktır. PKK daha yok iken TKP/ML’nin kırsal alanda gerillası vardı. Ancak, gelinen aşamada, PKK olmadan dağda gerilla bulundurmak pek olanaklı değildir.

Diğer yandan, kitabın bir çok yerinde de vurguladığım gibi, amaç kırsal alanda gerilla bulundurmak değil, gerilla savaşı vermektir. Gelinen aşamada, dağda gerilla bulundurmak TKP/ML ve MKP’nin amacı haline gelmiştir. Yer yer ufak-tefek eylemlerin olması ise, kuşun taşa çarpması misali olmaktadır. Bugüne kadar olandan daha fazlasını beklemek ise, gerçekçi bir yaklaşım olmadığı gibi, gerçeklere karşı bir savaşım olur ki, bu tür yaklaşımlar küçük burjuva solculuğuna özgü bir yöntemdir.

1 “Kardelen Harekatı” adıyla bilinen olay,; MKP önceli TKP(ML) içine sızan devlet ajanlarının, örgüt tarafından ortaya çıkarılması, sorgulanması ve bir çoğunun cezalandırılması...
2 Agb-1, sf. 100
3 Agb-1, sf. 100
4 Agb-1, sf. 101
5 MKP 2. Kongre Belgeleri, agBroşür, sf. 74
6 AgBroşür, sf.74
7 TKP/ML 8. Konferans Kararları, karar 24, sf. 1
8 Ag belge
9 Ag Belge, karar 24, sf. 2
10 Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi, göle yoğurt mayası çalmakla, gölün yoğurt olması olası değildir. Göl, donarak buzlanabilir, ama, asla yoğurt haline dönüşmez. Gerilla savaşının gelişmesinin de kendine özgü ekonomik ve siyasal nedenleri vardır. Bunun doğru çözümlenmesi gerekiyor. Tersi, yoğurtmayası-göl ilişkisi durumuna dönüşür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder