EKİM
DEVRİMİ’NİN YÜZÜNCÜ YILINDA,
ÖĞRETİLERİ
VE KAZANIMLARI (1)
Yusuf
KÖSE
- İşçi Sınıfının Öncüsü Olarak Parti:
Ekim Devrimi Rusya
Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) -RSDİP (B) -Bolşevik
Partisi önderliğinde gerçekleşmiştir. İşçi sınıfının
dünya görüşleriyle donanmış bir öncü parti olmasaydı, Ekim
Devrimi gerçekleşemezdi. Bu nedenle, burjuvaziyle proletarya
arasındaki sınıf savaşımında, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi
kurmak isteyen işçi sınıfı; örgütlenmiş ve çelikten bir
disipline sahip bir parti olmadan, işçi sınıfı iktidarı
burjuvaziden alamaz. Ekim Devrimi ve daha sonraki işçi devrimleri
bunu kanıtlamıştır.
Partisiz (öncüsüz)
işçi sınıfı hiç bir şeydir. İşçi sınıfı, kendi
politikasını kendi sınıf partisiyle yürütebilir. Partisiz ve
parti içinde ve etrafında örgütlenmeden, işçi sınıfı
ideallerini yerine getiremez. Ekim Devrimi bunu net olarak
göstermiştir.
Ekim Devrimi, salt
bir devrimci parti değil, devrimi yapmak isteyen ve devrimi yapmakla
donanmış bir partinin devrimi gerçekleştirebileceğini
kanıtlamıştır. Her devrimci parti devrimi gerçekleştiremez.
İşçi sınıfını politik iktidar uğruna örgütleyen, koşullara
göre mücadelenin her türlü biçimini yaşama geçiren,
taktiklerde esnek olan, işçi sınıfının sosyalist ilkelerinden
taviz vermeyen ve yolunu şaşırmayan bir parti devrime önderlik
edebilir, devrim yapabilir.
İşçi sınıfının öncü
partisinin, bir “barış” ve salt parlamenter mücadeleye
odaklanmış bir mücadele aracı değil, burjuvaziden iktidarı
almak için örgütlenmiş ve yapılanmış ve işçi sınıfının
bilimiyle donanmış bir savaş aracıdır. Proletarya partisinin bir
savaş örgütü olduğunu Ekim Devrimi bir kere daha kanıtlamıştır.
Ekim Devrimi’nin
en büyük öğretisi, işçi sınıfı partisinin devrimciliğinin
burjuvaziyi devirme eylem ve düşüncesine sahip olması ve bunu
mücadele yaşamının esası haline getirmesidir.
Ekim Devrimi’ne
önderlik eden Bolşevikler, küçük burjuva dogmalara ve öznelci
anlayışlara karşı mücadeleyi hiç bir şekilde aksatmadı. Çünkü
küçük burjuvazi çok keskin söylemlerle kitlelerin karşısına
çıkarak, burjuvaziye karşı kini olan işçilerin bir çoğunu
etkileyerek yanlış bir yönelimin içine sokar. Oysa, onun keskin
devrimciliği, işçileri ve emekçileri devrim için örgütlemeye
gücü yetmez. Küçük burjuvazinin devrim perspektifi, somut
güncelliği yakalayıp siyaset üretme yerine, genel dogmaları
tekraralamaların ötesine geçmediği için, kitlelerin ruhuna uygun
politik taktiklerde geliştiremez.
Marksist-Leninist-Maoist
sapmaların yanı sıra, kendini sol olarak gösteren troçkizm,
reformizm, revizyonizm, oportünizm sosyal şovenizm gibi küçük
burjuva ideoloji ve teorileri işçi sınıfını iktidara taşıyamaz.
Bunu Ekim devrimi ve Çin Devrimi tanıtlamıştır.
Genel doğruların
arkasına gizlenerek, subjektif ve dogmaların günlük ve uzun
vadeli politikaların esas hale getirilmesi, daha baştan siyasal
mücadeleyi kaybetmeyi koşullandırır. Bu politikalar, öncüyü,
öncüsü olduğu kitleden (işçilerden) koparır.
Lenin, Marksizmi
tekrarlamakla yetinmedi, onu, günün koşullarını doğru bir
şekilde analiz etmek ve geliştirmek için bir yöntem olarak ele
aldı ve Marksizmi geliştirdi. Marksizm bir dogma değil, bir eylem
kılavuzudur. Bunu böyle kabul etmeyen ve kendi mücadele pratiğine
geçirmeyen işçi sınıfı partileri, adı ne olursa olsun
işçilerin öncüsü olamaz ve politik iktidar mücadelesi veremez.
Bu tür partiler, Marksizmin bilinen genel doğrularının arkasına
gizlenerek ölü dogmalarla oyalanan ve bununla politik iktidar
mücadelesi yürüttüğünü düşünen, gerçekte ise çürümenin
ve marjinelleşmenin teori ve pratiğini yapan örgütler olarak
kalırlar.
Doğru bir siyasete
sahip olmayan bir öncü partinin üyelerinin çelik disipline sahip
olması, bürokratizm ve kendiliğindenci çalışma tarzını terk
etmesi söz konusu olamaz. İşçi sınıfının en ileri ve en iyi
militanlarını saflarında toplamak ancak ve anacak doğru bir
politika ile olabailir. Özverili çalışma, partinin ilkelerine
bağlılık, devrim davasına bağlılık halka ve sosyalizme
bağlılk, teorinin pratiğe, pratiğin teroiye yol gösterdiği ve
birini hem tamamlayıp hem geliştirdiği bir süreç ve eylemlilik
içinde olabilir.
İşçilerin öncü
partisi, kendini Marksizmin ilkeleriyle dontmalıdır. Bu, en başta
Marksizmin bir dogma değil, eylem kılavuzu olduğu gerçeğini
benimsemesi ve bunu teori ve pratiğine her an uygulamasıyla
olabilir.
Yanlışlarına karşı
tereddütsüz mücadele eden, “eleştiri-özeleştiri silahını
mücadelenin her anında uygulayan, bayatı atıp tazeyi alan”,
yanlış ve eksiklikleri kişilerde değil, politikasında arayan bir
parti, işçi sınıfın savaşçı partisi olabilir.
Parti, işçilerin
günlük çıkarlarına karşı kayıtsız kalmayacağı gibi, salt
bunlarla da yetinmeyip, kitleleri sosyalizmin ilkeleri temelinde,
burjuva iktidarının yıkılması ve işçilerin iktidarının
kurulması için eğitmeli ve yönlendirmelidir. Geneli güncelle,
güncel ile de genelle birleştirmelidir.
Partinin uzağı görmesi,
sınıfın günlük çıkarlarını gözardı etmesi ve salt genel
doğruları slogan şeklinde tekrarlaması anlamına gelmez. İkisini
birleştirmesi ve kitlelere esas hedefi göstermesi gerekir.
Parti ilkelerine
uymak devrimin gerçekleştirilmesi için vazgeçilmesdir. İlkeler,
iradi bir olgu değil, toplumdaki sınıf çelişmelerinin ortaya
çıkardığı olgular bütününden ortaya çıkarılır. Ve bu
ilkeler, işçi sınıfının savaş politikasını yönetmeyi esas
alır. Bürokrat çalışma tarzı, bürokrat önderlik ve
kendiliğindenciliğin burada yeri olamaz. Bunlar görüldüğü anda
değiştirilmediği ve yok edilmediği durumda, parti işçi
sınıfının savaş örgütü olmaktan çıkarak, çürümüş bir
burjuva kulübüne dönüşür.
Parti her yönüyle
dinamik olmak zorundadır. Çünkü yaşam gibi, sınıf mücadelesi
de dinamik ve değişkendir. Esas çelişmeler, yani emek-sermaye
çelişmesi değişmesede, bu çelişmeden kaynaklı birden fazla
çelişme ortaya çıkar ve bu çelişmelerin çözümünü işçi
sınıfı lehine çözecek ve onu güçlendirecek politikalar
üretemek kaçınılmazdır. Yani, ilkelerde katı olan işçi sınıf
politik olarak esnek olmak durumundadır.
Doğru bir
politikaya sahip olmayan bir parti, iktidar mücadelesinde ileriye
atılamaz, geriler ve çürümeye başlar. Toplumsal yapının ortaya
çıkardığı çelişmeler yığını içinde marjinal küçük bir
grup olarak varlığını sürdürmesi, onun doğru bir politikaya
sahip olduğunu ortaya koymaz. Bu tür gruplar ve grupçuklar,
burjuva-proleter çelişmesi varolduğu sürece her zaman var
olacaktır.
İşçi sınıfının
öncü partisinin, öncelikle ait olduğu sınıfla güçlü bağları
olmalıdır ve politikasını bu sınıfı kazanma, örgütleme ve
harekete geçirme üzerine kurmalıdır. Sınıfla güçlü bağları
olmayan ve bunun için politika geliştirmeyen bir parti işçi
sınıfın öncüsü olamaz. Kitleler ile bağ kuracak, kitlelere
sesini ulaştıracak örgütlenme ve taktikler geliştirmelidir.
Devrimci olmakla
devrimi gerçekleştirmeye yönelmek ve bunun için sınıfın öncü
partisini mücadeleci ve cesur bir parti haliğne getirmek aynı
şeyler değildir. Sınıf mücadelesinin bütün alanlarında yer
almayan, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişmeden
kaynaklı sınıf çatışmalarını uzaktan izleyen ve işçi
sınıfının sınıf çıkarlarını doğru politikalarla pratikte
yerine getirmeyen bir örgütlenme, devrimin nesnesi ve öznesi işçi
sınıfyla bağları olamaz.
Parti, işçi
sınıfının kurmay heyetidir. İşçi sınıfının burjuvaziyle
iktidar savaşımında, politik, yetkin ve denenmiş önderler, yani
kurmaylar heyeti olmadan, burjuvaziye karşı savaşımda galip
gelmek olası değildir. Başta, Sovyet Devrimi ve Çin devrimi olmak
üzere tüm işçi sınıfı devrimleri bunu kanıtlamıştır.
Günümüzde,
Bolşevik parti anlayışları küçük burjuva analyışlarla
liberalleştirilmeye çalışılmaktadır. Proleter disiplin çok
ağır ve gereksiz olarak değerlendirilmektedir. Oysa, proleter
çelik disipline sahip olmayan ve her an her saniye bu bilinçle
hareket etmeyen bir öncü, sınıfın öncüsü olamaz. İşçi
sınıfını iktidara taşıyamaz.
Sınıfın öncü
partisi, her koşulu doğru analiz ederek doğru mücadele taktikleri
ortaya koymalıdırlar. Koşulların ruhuna uygun mücadele
biçimlerini reddetmemelidir. İllegal mücadele ve örgütlenmenin
esas olduğu durumlarda; legal olanakları sonuna kadar değerlendirip
daha da genişletilmesi için mücadele ederken, parlamenter
mücadeleyi reddetmemeli, bunu taktik ve geçici bir mücadele biçimi
olarak ele almalıdır. Parlamenter mücadele ile iktidarın
alınamayacağını bilmeli ve bunun propagandasını bıkmadan
yapmalıdır. Legal örgütlenmenin esas olduğu durumlarda ise,
bunun geçici olabileceğini düşünmeli ve her an illegal duruma
düşebileceğini bilerek örgütsel esnekliği korumalıdır.
Gerileme
dönemlerinde geri çekilmesini, ilerleme dönemlerinde ise
saldırmasını bilmeli ve taktiklerini buna göre geliştirmelidir.
Hep ilerleme ya da hep gerileme olamaz. Koşuları işçi sınıfı
lehine değiştirecek uygun mücadele taktikleri geliştirmek, sınıf
ve sınıfın müttefiki kitlelerle sıkı bağları kurmak ve
örgütlemeyi koşulandırır.
Öncü parti, salt sınıfın
öncüsü olarak değil, -Stalin’in belirttiği gibi- aynı zamanda
onun örgütlü öncüsü olmalıdır. Sınıf içinde örgütlendiği
ve sınıfı örgütlediği ve harekete geçirdiği oranda başarı
kazanır.
Ekim Devrimi, devrimlerin
reçetesinin olmadığını, tersine, işçi sınıfı öncüsünün
devrimleri gerçekleştirmek için en önemli silahının
diyalektik-materyalist yöntem olduğunu doğrulamıştır.
Ekim Devrimi’nin
en temel öğretilerinden biri sınıfın öncü partisi öğretisidir.
23.09.2017
1917 Temmuz Günleri -Petrograd (Leningrad)
EKİM
DEVRİMİ’NİN YÜZÜNCÜ YILINDA,
ÖĞRETİLERİ
VE KAZANIMLARI (2)
Yusuf
KÖSE
2-
Ekim Devrimi’nin Diyalektiği
Sovyet
Devrimi, Bolşevik Partisi önderliğinde yapılmıştır. Parti
olmadan bu devriminin gerçekleşmesinin olanağı yoktur. Ancak, devrim hazır olarak komünistlerin önüne gelmedi. Yani, başkası
tarafından hazırlanıp bolşeviklerin önüne konmadı.
Bolşevikler, devrim için olgunlaşan koşulları, devrimin
gerçekleşmesi için Marksist-Leninist taktiklerle, devrimin
diyalektiğini ustaca ve doğru bir şekilde kullanarak, devrimi
gerçekleştirmeyi başarabildiler.
Bolşeviklerin
başarısı, devrimin diyalektiğini iyi kavramalarından
kaynaklanıyordu. Devrimin diyalektiği ise, diyalektik materyalizmin
iyi kavranmasında ve Marksizmin bir doğma değil eylem kılavuzu
olmasını bilince çıkarma ve içselleştirmeden geçiyordu.
Bunlar, Bolşevik önderlikte vardı. Tabi ki, bolşeviklerin en
büyük şansı, Lenin gibi bir öndere sahip olmalarıydı.
Bolşevik
partisinin en önemli özelliklerinden biri; partiyi yönetmekle
kitleleri yönetmenin, partiyi inandırmakla kitleleri inandırmanın
aynı şey olmadığını bilmeleri ve buna göre taktik
uygulamalarıdır. Kitlelerin benimsemediği ve kabullenmediği
taktik politikaları kitlelere rağmen yaşam geçirmek olası
değildir. Bu tür taktikler partiyi kitlelerden uzaklaştırır.
Bolşevikler 1905 Burjuva Demokratik Devrimi olsun, yine 1917 Şubat
Burjuva Demokratik devriminin tamamlanması olsun ve yine 1917 Sovyet
Devrimi olsun, kitlelerin ruh halini iyi gözlemlemişler ve ona
uygun taktikler ileri sürerek, kitleleri partiyle, partiyi kitleler
ile birleştirerek, partinin sloganlarını kitlelerin sloganları
haline getirebilmişlerdir.
Özellikle,
kitle politikasıyla parti politikasını birbirine karıştıran,
kitleler ile partiyi aynılaştıran küçük burjuva oportünist
anlayışlar, partinin kitlelerden kopmasına neden olurlar.
Bolşevikler,
her toplumsal gelişmeyi, her olguyu, her politik gelişmeleri ve
direnişlerini kendi teori ve pratiklerine yansıtmışlar, devrimi
adeta ilmik ilmik örmüşlerdir. Ayaklanmayı yönetmek bir sanat
işi diyen Lenin, aslında devrimi adım adım işlemek ve devrimin
diyalektiğini bir sanat eseri gibi özenerek pratiğe uygulamak ve
buradan gelen sonuçları aynı özenle teoriye yansıtmak, ancak ve
ancak marksizmi bir doğma olarak ele almayan komünistler tarafından
başarılabilirdi.
Somut
koşulların somut analizinden hareket eden Bolşeviklerin
taktiklerini Stalin şöyle tanımlıyor:
“Aslında,
partinin rolü, kendiliğinden ortaya çıkan kitlelerin eylemine,
bolşeviklerin devrimci sloganlarına yanıt verecek bir biçim ve
yön vermekti.”1
Bolşevikler,
kitlelerin olduğu bütün alanlarda örgütlenmeye çalıştı.
Başta da fabrika komiteleri kurmaya ağırlık verdi ve fabrikalarda
işçiler içindeki çalışmayı esas aldılar. Ancak, illegal
örgütlenmenin yanı sıra legal olanakları da sonuna kadar
kullnadıkları gibi, partinin sesini kitlelere ulaşmada en iyi yol
olduğu için, hiç bir legal olanağı küçümsemediler ve bunun
sınırlarını genişletmenin mücadelesini verdiler.
Duma
(parlamento) seçimlerine en elverişsiz ve oldukça kısıtlayıcı
koşullarda katıldılar ve işçilerin oylarının önemli bir
bölümünü kazanmayı başardılar. Bolşevikler, devrimin duma
seçimlerini kazanmakla olmayacağını biliyorlardı. Ama buraya
girmekle, işçi ve emekçilere daha kolay ulaşabilecekleri ve
seslerini daha geniş yığınlara ulaştırabilecekleri için özel
bir önem ve ağırlık verdiler. Rus çarlığı, bolşevikleri
dumaya sokmamak ve seçildiklerinde ise dumadan atmak için tüm
baskı ve yasal yolları kullanmalarına karşın, bolşevikler hiç
bir zaman pes etmedi. Dumaya yönelik bolşeviklerin bu politkası,
onların parlamentoya bel bağlamasını değil, tersine orasını
işçi sınıfının bir kürsüsü olarak kullanmak için mücadele
ettiklerini ortaya koydu. Lenin, Burjuva Duma’nın bir “ahır”
olduğunun bilincindeydi, ancak, öncünün bunu görmesi yetmiyordu,
önemli olan geniş kitlelerin bunu bilmesiydi.
Bolşeviklerin
bütün politikası partinin kitleleri kazanması, örgütlemesi ve
kendi politikasını kitlelere benimsetmesi üzerine kuruluydu.
Devrim yapmak isteyen bir parti de bunu yapmak zorundadır. Tersi,
partinin kitlelerden uzaklaşmasını getirir. Bolşeviklerin
politikalari, bir avuç parti militanına yönelik değil, başta
işçi sınıfı olmak üzere geniş emekçi kitleleri
örgütlemek/kazanmak ve harekete geçirmek üzerine
oluşturuluyordu. Somut koşulların somut tahlili budur. Dogmatik ve
öznelci değil, somut durumdan hareket etmek, doğru taktiksel
mücadele biçimlerinin üretilmesini koşullar.
tek
parti önderliğinde devrim
Paris
Komünü İki (Blankistler ve Prudoncular) parti önderliğinde
gerçekleşmişti. Komünistlerin önünde deneyim olarak sadece
Paris Komünü vardı. Ancak, Ekim Devrimi’ni kendine sosyalist
diyen birden fazla partiyle gerçekleştirmenin olasılığı ve
koşulları yoktu. Bolşevikler dışında kendine “marksit”
diyen ve kendilerini işçi sınıfı partisi olarak gören bir çok
gruplar vardı. Ama bunların politikası, marksist olmaktan uzaktı.
Çünkü, devrimin nihai hedefi olarak Çarlığı yıkmakla
sınırlıyorlardı. Yani, burjuva demokratik devrimle yetinip,
devrimi burjuvaziye devrietmek...
Bolşevikler ise sürekli devrimden
yanaydılar. Burjuva demokratik devrimin peşinden sosyalist devrimi
gerçekleştirmekti. Ve proletarya önderliğinde köylülükle
kurulan ittifak burjuva demokratik devrimden kısa süre içinde
sosyalizme, proletarya diktatörlüğüne geçebilirdi. Ve böyle de
oldu.
Avrupa’lı
II. Enternasyonalin revizyonist partileri ve önderleri, menşevikleri
destekliyor ve Bolşeviklerin politikalarını ise “sol” olarak
değerlendiriyorlardı. Onlara göre bolşeviklerin istemleri ve
teorileri “aşırı”ydı. Evet “aşırıydı”. Ama bu
aşırılık burjuvaziye göreydi. Revizyonizm ve oportünizmde
burada burjuvaziyle uzalşıyordu. Ama, Bolşeviklerin talepleri,
geniş yığınların talepleriyle örtüşüyordu.
Ekim
Devrimi’nin öngünlerinde (Şubat 1917) başta olmak üzere,
bolşevikler, kendiliğinden devrimci kitle hareketiyle sıkı bağlar
kurmanın politik taktiklerini ürettiler. Ve kitleler üzerinde
etkin olan menşevik ve sosyalist devrimcilerin kitleler üzerindeki
nüfusunu altı ay içinde kırmasını bildiler.
Çünkü bolşevikler, menşeviklerin ve sosyalist devrimcilerin sınıf
uzlaşmacı görüşlerini biliyorlardı. Oportünizmin etkisi
kırılmadan devrimi başarmanın olanağını olmadığı açıktı.
Ve tek bir partinin, gerçek komünist partisi olan bolşeviklerin
önderliğinde devrimin gerçekleşmesi gerektiğini de biliyor ve
buna göre mücadele ediyorlardı. Menşevikler vb.leri ile ortak bir
cephe içinde sosyalist devrimi başarmanın mümkün olmadığını
ve bunun devrimi imkansız hale getirmek olduğunu görüyorlardı.
Çünkü, menşevik ve sosyalist-devrimciler, iktidarı burjuvaziye
vermek istiyorlardı. Ve bütün bu partilerin derdi, burjuvaziyle
birlikte olup sosyalist devrimi önelemekti. Kerensky bşkanlığındaki
geçici hükümet döneminde yaptıklarıyla bunu kanıtladılar.
Bütün
bunlardan dolayı, kitleler üzerinde etkin olan
menşevik/sosyalist-devrimciler ve diğer burjuva partilerin
politikalarının kitleler tarafından görülmesi ve bunun burjuva
politikası olduğunun bilincine varılması, bolşevik partisinin
diğer partilerden ayırıyordu. Burjuva ve onlarla uzlaşan küçük
burjubva reformist partilerin tecrit edilmesi durumunda
bolşeviklerin önderliğinde devrim başarıya ulaşabilirdi ve
bolşevikler bu bilinçle hareket ettiler. Oportünist ve revizyonist
küçük burjuva partiler ile belli bir yere kadar, burjuva
demokratik devrim süreci içinde ortak hareket edilebilirdi. Ama,
işçi sınıfının sosyalist devrimi sürecinde oportünizmin ve
revizyonizmin yeri olamazdı. Bunlar, sosyalist devrimin önünde
engeldiler.
devrim
sürecinde izlenen taktikler
Lenin, Ekim
Devrimi’nin dördüncü yılında yaptığı bir konuşmada,
değişen koşullara uygun izledikleri taktikleri anlatıyor:
“...
Biz devrimde çok gerekli bir başka sanatı, esnek olmak; değişen
nesnel koşulları göz önünde bulundurarak, ereğimeize erişmek
için, belli bir dönemde ne kadar eski, uygunsuz, geçilmez gibi
görünürse görünsün, bir başka yol seçerek hızla, birdenbire
taktik değiştirme sanatını da –hiç değilse belli bir noktaya
kadar öğrendik.”2
Ekim
Devrimi’nin zaferi, bolşeviklerin koşullara uygun taktik
değiştirme sanatını iyi bildiklerini ortaya koydu.
Çarlığın
iktidarda olduğu bir süreçte, Çarlığın ve Çarlık ile uzlaşan
partilerin hedef alınması, mücadeleyi devrim lehine geliştirmenin
ilk taktikleriydi. Sınıfsal çelişmenin odağında, emek-sermaye
çelişmesinden çok, ezilen halklar ile feodal despotizmin
temsilcisi çarlık ve bunun sınıfsal dayanağı burjuva gerici
partiler vardı. Çarlıkla uzlaşmaya giden partilerin kitleler
üzerindeki etkisi kırılmadan çarlığı devirmek ve devrimi
ilerletmek olası değildi. Bolşeviklerin taktiği buydu. Nitekim, bolşevikler çarlığa karşı mücadeleyi, çarlığın temel
toplumsal dayanağı olan burjuva partilerine (liberal monarşist ve
kadetler) yönelttiler.
Çarlığın
yıkılmasının ardından ise, toplumsal çelişmenin odağına
burjuvazi ile proletarya arasındaki (emek-sermaye) çelişmesi
yerleşti. Bolşeviklerin esas hedefi burjuvazi olmasına karşın,
burjuvaziyle uzlaşan küçük burjuva reformist partileri tecrit
etmeden, bunların kitleler üzerindeki etkisini kırmadan, burjuvazi
yıkılamazdı.
Burjuvazinin
toplumsal dayanakları kimlerdi? Küçük burjuva yapılanma olarak
menşevikler ve köylüler içindeki dayankları ise sosylist
devrimcilerdi.
Stalin bunu
şöyle açıklar:
“1.
Pek yakında olacak olan devrimin harekete geçirilmesi döneminde,
devrim düşmanlarının en tehlikeli toplumsal dayanağını
uzlaştırıcı partiler oluşturur.
2.
Bu partileri tecrit etmeden, düşmanı (çarlığı ya da
burjuvaziyi) devirmek olanaksızdır.
3.
Dolayısıyla, devrimin hazırlanması döneminde en önemli okların
hedefi, bu partileri tecrit etmek, büyük emekçi kitleleri bu
partilerden koparmaktır.”3
Stalin Ekim
Devrimi’nin hazırlanması döneminin taktiğini ise şöyle
açıklıyor:
“...
Kadet partisi,
uzlaştırıcı güç halinden, emperyalizmin yönetici bir gücü,
egemen bir gücü haline gelmişti. Mücadele, artık çarlık ile
halk arasında değil, burjuvazi ile proletarya arasındaydı. Bu
dönemde, emperyalizmin en tehlikeli toplumsal dayanağı, demokratik
küçük burjuva partilerden, sosyalist-devrimci ve menşevik
partilerden oluşuyordu. Neden? Çünkü bu partiler o zaman
uzlaştırıcı partilerdi, emperyalizmle emekçi kitleler arasında
uzalştırıcı partilerdi.”4
O
süreçte, Avrupa komünist partileri içinde öne çıkan bir çok
“önder”, bolşeviklerin bu taktiğini, yani, menşevikleri ve
sosyalist-devrimcileri kitlelerden teşhir-tecrit etme taktiklerini
anlıyamıyor ve bunu “sekterizm” olarak değerlendirenler
oluyordu. Hatta, bolşevikler içinde Kamenev ve Zinovyev gibi MK
üyeleri de menşevik ve sosyalist-devrimcilerin tecrit edilmesi
politikasına karşı çıkıyor ve uzalaşılmasını öneriyorlardı.
Ve daha ileri giderek, Kerensky hükümetini yıkmanın yanlış
politika olduğunu savunuyorlardı. Ama, Kerensky hükümetinin güçlü
ortakları bu küçük burjuva partilerdi. Bu partiler, “sosyalizm”
şiarı adı altında, işçi sınıfı önderliğinde sosyalist
devrimin gerçekleşmesi önünde ciddi engellerdi ve bunlar
kitlelerden tecrit edilmeden burjuvaziyi yıkmanın olasılığı
yoktu. Çünkü bunlar, Rus burjuvazisinin ve uluslararası
emperyalizmin politikasının egemen kılınması için
çalışıyorlardı. İzledikleri politika, devrimi önleme ve
burjuvazinin egemenliğini tesis etmeye yönelikti.
Sosyalist-devrimci
Kerensky başkanlığında burjuva hükümetinin esas dayanağı
menşevikler ve sosyalist devrimcilerdi. Bunlar destek vermese, Rus
burjuvazisi bir saniye bile iktidarda kalamayacaktı. “Devrim”
adına, işçi ve emekçileri brujuvazinin çıkarları için
oyalıyor ve işçi sınıfının gerçek partisi bolşevikleri
“alman ajanı” olarak suçluyorlardı. Oysa, tam da devrim
günlerinde başta Fransız emperyalistleri olmak üzere uluslararası
emperyalizm Rus burjuvazisinin düzene egemen olması için çaba
harcıyordu. Menşevik ve sosyalist-devrimciler’de bunlarla
işbirliği içindeydiler. Menşevik ve sosyalist-devrimcilerin
kitlelerden tecrit edilmesine önem verilmesinin nedeni, kitlelerin
önemli bir kesiminin bunların peşinden gitmesiydi. Devrim isteyen
işçi ve köylüler, bu iki örgütü “sosyalist” olarak görüyor
ve bunların kendilerini kurtaracaklarını sanıyorlardı.
Bolşevikler, bunların gerçek sosyalist olmadığını, tersine
burjuvaziyle uzlaşarak sosyalist devrimi boğmak istediklerini
kitlelere kanıtlamak durumundaydılar.
Bu nedenle,
Stalin;
“Sosyalist-devrimcilerin
ve menşeviklerin tecrit edilmesi politikası tek doğru politika
olarak görüldü” der.
bütün
iktidara sovyetlere
Sovyetler
(işçi konseyleri) ilk olarak 1905 ayaklanmaları sırasında
Rusya’da kuruldu. Burada ömrü birkaç aylık süreyi kapsar. 1917
Şubat ayaklanmalarından sonra yeniden kuruldu, İşçi
sovyetlerinin içinde köylüler de yer aldı. 1917 şubat’ından
sonra ise askerlerde bu sovyetlerin içinde yer aldı. Ve sovyetler;
işçi-köylü-asker lerin temsilcilerinin yer aldığı bir oluşum
oldu. Sovyetler,devrim süreci boyunca işçi sınıfı ve
emekçilerin örgütlendiği ve seslerinin güçlü bir şekilde
duyurduğu siyasal yerler oldu ve süreç içinde ise burjuva
devletinin karşısında yer alan işçilerin, köylülerin ve
askerlerin iktidar organları oldular. Diğer bir söylemle, burjuva
parlamentosunun karşısında yer alan devrimci bir parlamento da
denebilir. Zaten ilk ortaya çıkışı da çar, feodal ve burjuva
gericiliğin duma’sına karşı,işçi ve köylülerin (halkın)
devrimci parlamentosu ve buna 1917 Şubat’ından sonra asker
sovyetleri temsilcileri de eklenmiştir.
Başta
işçiler olmak üzere ezilen kitleler, bu sovyetler sayesinde
iktidarı burjuvazi ve gericilikten almasını, kendi devletlerini
kurmasını ve yönetmesini öğrendiler.
Lenin,
Sovyetlerin yaratılmasını, halkın dehası olarak değerlendirir.
“Eğer
devrimci sınıfların yaratıcı dehası sovyetleri kurmasaydı,
proleter devrim Rusya’da umutsuz bir duruma düşerdi; çünkü
proletrya iktidarı, eski devlet aygıtıyla hiç kuşkusuz
koruyamazdı ve yeni bir aygıt da bir çırpıda yaratılamaz.”5
Paris komünü,
işçi sınıfının ilk deneyimi olmasına karşın, onun
öğretisinin ışığında, Rus işçi sınıfı ve emekçilerinin
sovyetleri yaratmaları, burjuvaziden iktidarı almakta kararlı
oluşlarınında bir göstergesi olmuştur.
Bolşevikler,
devrim sürecinde bir çok taktik izlemişler ve duruma göre anında
siyasal taktiklerini değiştirmesini bilmişlerdir. Devrimci kitle
hareketlerinin yükseldiği, burjuvazinin gerilediği dönemde,
“iktidar sovyetlere” sloganını atarlarken, devrimci kitle
hareketlerinin gerilediği, burjuvazi ve onunla uzlaşan revizyonist
kesimlerin ileri çıktığı dönemde, “iktidar sovyetlere”
slloganını atmamışlardır. Sovyetlerde menşevik ve
sosyalist-devrimcilerin egemen olduğu Temmuz-Ağustos arasında,
“iktidar sovyetlere” sloganından vaz geçilmiştir. Ancak bu
dönemde, burjuvazi general Kornilow vasıtasıyla, devrimi boğmak
için bir deneme yapmıştır. Tam böylesi bir dönemde ve peşinden
bolşeviklere yönelik saldırının rattığı bir süreçte,
bolşevikler geri adım (geri çekilme) atmişlardır. 1917 temmuz
ayı bolşeviklerin yenilgisiyle sonuçlanmış, ancak, bolşeviklerin
dönemin ruhuna uygun izlenen usta taktikleriyle iktidarda olanlar
kısa sürede kitlelerin gözünde teşhir olmuşlar, devrimci kitle
hareketleri gelişmiş ve bolşevikler yeniden atağa geçmişlerdir.
Burjuvazinin, bolşeviklere yönelik son yoğun saldırısı, devrimi
bir kaç aya ereteleyebilmiş, anacak devrimin kalıcı zaferini ve
burjuvazi kendi yenilgisini öneleyememiştir.
Yani, kitle
hareketleri tek bir düz rotada yürümemiş, devamlı
(alçalma-yükselme şeklinde) zikzaklar ççizmiş ve bolşevikler,
bu duruma uygun siyasal taktikler izlemişlerdir.
Burjuvalar ve
bazı revizyonist kesimler, bolşeviklerin iktidarı barışçıl bir
şekilde gelişen devrimin önünde engel oldu yönlü propaganda
yaptıkları gibi, bolşeviklerin iktidarı barışçıl yolla almak
istemedikleri propagandalarını da yapmışlardır.
Bütün
bunlar yanlıştır. Bolşevikler, iktidarı barışçıl alma yolu
varken bunu reddetmemişlerdir. Lenin, Kornilov’un yenilmesinden
sonra, böyle bir ihtimalden söz eder.
“Sovyetlerin,
şu anda (yeni tarihle 9-10 Ekim 1917, YK) sosyalist-devrimci ve
menşevik önderlerden daha ileri gderek, devrimin barışçı yolla
gelişmesini mi sağlayacakları, yoksa yeniden oldukları yerde
hiçbir ilerleme göstermeyerek, proleter devrimi kaçınılmaz bir
duruma mı getirecekleri bilinemez.
Bunu
bilmek olanaksız.
Devrimin
barışçıl gelişmesine ‘son’ bir şans sağlamak için elden
gelen herşeyin yapılmasına yardımcı olmak, programımızı
ortaya koyarak, onun ulusal niteliğini, halkın engin çoğunluğunun
çıkar ve isteklerine eksiksiz uygunluğunu açıklayarak bu işe
yardım etmek bize düşüyor”6
Devrim
barışçıl gelişmedi. Menşevikler ve sosyalist-devrimciler
burjuvaziyle ele ele vererek, devrimin boğulması için gerici ve
karşı-devrişmci bir çaba içine girdiler. Bolşeviklere düşen
görevi, proleter ayaklanmayı tam zamanında başlatarak kitlelerin
devrim isteğini yerine getirmek oldu. Ayaklanmanın ertelenmesi,
geciktirilmesi, o süreçte, devrimin kayıp edilmesi olacaktı. Buda
işçi ve emekçilere ihanet demekti. Bolşevikler, işçi ve
emekçilere ihanet etmek için kurulmuş bir parti değil, tam
terisine, burjuvaziyi yıkıp sosyalizmi kurmak için kurulmuş, işçi
sınıfının öncü partisiydi.
Rus
burjuvazisinin ve revizyoniistlerin son kozu Kornilov’un
yenilmesiyle birlikte, artık iktidar sovyetlere sloganını atma
zamanı gelmişti. Menşevik ve sosyalist-devrimcilerin düzen
yanlısı ve uzlaşıcı politikaları, emperyalist savaşı devam
ettirmeleri, onları kitlelerin çıkarları ile karşı karşıya
getirdi ve sovyetlerde çoğunluğu kaybettiler. Bolşevikler
sovyetlerde çoğunluğu ele geçirdi.
Bolşeviklerin programı
kitlelerin çıkarlarıyla uyum içinde ve onların istemlerini
içeriyordu. İşte böylesi bir durmda, “İktidar sovyetlere”
sloganı atıldı ve yeni bir sürece, devrimci kitle hareketini
iktidarı almaya yöneltmenin zamanıydı. Artık her şey
olgunlaşmış ve proleter devrim kaçınılmaz hale gelmişti.
Buradan geri adım atmak devrime ve proleteryaya ihanetti.
Bolşevikler bu süreçten sonra 25 Ekim’de ( miladi takvimle 7
Kasım) ayaklanma kararını alması da kaçınılmaz oldu.
Böylece,
uluslararası proleteryanın Rusya kolu, tarihte ilk defa sosyalist
devrimi başarmış ve dünya paroletryasına, ezilen halklara ve
ezilen uluslara yeni bir dönemi, kurtuluş dönemini başlatmış
oldu ve kapitalizm ve emperyalizm için ise, yenilgiler sürecini
başlattı. Ekim Devrimi aynı zamnda, yeni bir çağ başlattı.
Emperyalizm ve proloter devrimler çağını!
Devam edecek.
5
Lenin, “Bolşevikler iktidarı koruyabilecekler Mi?”, Ekim
Devrimi Dosyası, sf. 211, Birinci Baskı, Sol Yayınları
6
Lenin, “Devrimin Görevleri”, Ekim Devrimi Dosyası, sf. 130
EKİM
DEVRİMİ’NİN YÜZÜNCÜ YILINDA,
ÖĞRETİLERİ
VE KAZANIMLARI-3
Yusuf
KÖSE
3-Tek
Ülkede Sosyalizm
“Paris
toplarının gürlemesi, proletaryanın en geri katmanlarını derin
uykulardan uyandırdı ve sosyalist devrimci propagandaya her yerde
yeni bir atılım verdi. Bu nedenle Komünün yapıtı ölü değil;
şimdiye değin herbirimizde yaşadı o. Komünün davası, toplumsal
devrim davasıdır, emekçilerin bütünsel siyasal ve iktisadi
kurtuluş davasıdır, dünya proletaryasının davasıdır. Ve bu
anlamda ölümsüzdür o.”1
Lenin,
Paris Komünü’nü böyle değerlendiriyor.
Komün
yenildi, ama onun öğretileri yaşadı. Ekim Devrimi’nde, Çin
Devriminde ve başka ülkelerin devrimlerinde yaşadı. Sosyalist
ülkelerin yenilmesi ve geriye dönüşler, onların öğretilerinin
yanlışlığını ya da yaşamadığını değil, tersine, hala
canlılığını koruduğunu ve yaşadığını gösterir.
Kapitalist-emperyalist dünya sistemi, sosyalist ülkelere karşı
bir zafer kazanmasına karşın, bu “zafer” geçicidir.
Geçicidir, çünkü proletarya burjuva çelişmesi ortadan
kalkmadığı gibi, çelişmeler her geçen gün daha da
keskinleşmektedir. Emperyalizm ile ezilen halklar ve ezilen uluslar
arasındaki çelişme ortadan kalkmamış ve keskinliğini
korumaktadır ve emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişme
ortadan kalkmamış, zaman zaman daha da keskinleşmektedir.
Kapitalizmin krizi ortadan kalkmadığı gibi, eskiye oranla daha sık
krizler yaşanmaktadır. Dünya’da barış hiç bir zaman inşa
edilememiş ve kapitalizm yeni yeni savaşlar çıkarmaktadır
.
Kapitalizm,
işçi ve emekçileri iliğine kadar sömürdüğü gibi, doğayı da
iliğine kadar sömürmektedir ve doğanın ekolojik dengesini geri
dönüşümü olamayacak şekilde bozmaktadır.
Dünyanın
zenginliği giderek daha az ellerde toplanırken, yoksullaşma oranı
genişleyip derinleşmektedir.
Çalışabilecek
yaştaki nüfusun büyük bir bölümü çalışmaya devam
etmektedir. Ve burjuvazinin her geçen gün daha fazla çalışana
gereksinimi vardır. Artı-değer elde etmenin, yani sömürüyü
artırmanın başkaca bir yolu yoktur. Burjuvazi, işçiden
artı-değer elde etmeden, yani, çalışanın hakkının büyük bir
bölümünü gasp etmeden varlığını sürdüremez. Teknolojik
gelişmeler, burjuvazinin üretimini artırır, ama karını
yükseltmez. Ayrıca, robortik gelişmeler, burjuvazinin pazara
süreceği metanın satışının garantisi yoktur. Alım gücü
düşen, işsiz kalan kitlelerin pazara sürülen malları tüketmesi
düşünülemez ve tüketim giderek azalacaktır. Sermaye ise, daha
fazla üretim ve daha fazla tüketimi zorlayacaktır. Sermaye
birikimi ve tekrar gelişmesi bu döngüye bağlıdır.
Kısacası,
sermayenin geleceği karanlık bir çıkmaz içindedir. Bu durum,
onu sürekli krizlerle karşı karşıya bırakacak ve savaşları,
işgalleri, bölgesel savaşları, etniksel savaşları körüklemesine
hizmet etmektedir. Hatta, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve daha bir
çok ülkede, birbirlerini alt etmek ya da egemenliklerini
pekiştirmek için vekalet savaşlarıyla, birbirlerine karşı
savaşlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak, bu uygulamlarda
onları tatmin etmeyecektir ve etmemektedir. Çünkü, çelişmelerin
esas yönü emek-sermaye çelişmesidir. Değişik alanlarda değişik
görünümlerle ortaya çıksada, bu çatışmaların temelinde
emek-sermaye çelişmesi vardır. Bunun çözümü ise sosyalizmdir.
İşçi
sınıfı ve emekçiler, kapitalizmin çok yönlü yıkım-kaos
sistemi karşısında örgütlenmesini ve kendi gücünün farkına
vararak bu yıkım-kaos toplumsal sistemine karşı baş kaldırmaya
devam edecektir. Bu baş kaldırıların yükseleceğini ummak
subjektif bir düşünce değildir, tersine kapitalist toplumsal
yapının gelişiminin bu umudu daha da yükseltiğini söylemek
gerekiyor.
Tek
ülkede sosyalizm sorunu, sosyalizmin teorik tarihinden beri
tartışılan bir olgudur. Paris Komünü dönemi dahil, sonrasında
da, Komünü’ün yenilgisi gösterilerek, Rusya’da Ekim
Devrimi’ne karşı çıkılıyordu. Revizyonist-oportünist
kesimlerin bir kısmı, sosyalizmin yaşamayacağını, çünkü
kapitalizmin güçlü olduğunu ileri sürüyorlardı. Bazıları
ise, geri bir ülkede sosyalizmin kurulamayacağını ileri
sürüyordu. Ve burjuvazi ta öteden beri, sosyalizmin bir “ütopya”
olduğuna karar vermişti. Korkak oportünizm ise bunu ondan kapmış
ve teorisini yapmıştı. Küçük burjuvazinin ürkek ve korkak ruh
halini yansıtan teorisi bugünde çeşitli görünüm altında işçi
sınıfı saflarına sokulmaya çalışılıyor.
“Sosyalizmin
tek ülkede yaşayamayacağı” teorisini en çok benimseyen, hiç
kuşkusuz burjuvazidir. Özellikle tekelci burjuvazidir. Sosyalizmin
adını duyar duymaz tüyleri diken diken olan burjuvazi,
oportünizmin bu korkak teorisine dört elle sarılıyor. “Aman ha
aman deneme girişiminde dahi bulunmayın!” dediği kesin. Çünkü,
sosyalizm düşüncesi ve idealiyle yola çıkan, kalkışan,
ayaklanan, direnen işçi sınıfı ve emekçiler, bu direnişlerden
bir şey öğrenecektir. Sosyalizm idealini güçlendirmeyi ve
giderek burjuvaziden iktidarı almayı.
Burjuvazinin
en büyük korkusu da bu. Sosyalizm idealinin yaşayan bir olgu
olması ve bunun kitleler tarafından benimsenmesidir.
Geriye
dönüşler sonrası, burjuvazi, sosyalizm idealine daha fazla
saldırdı ve işçi sınıfının umudunu bitirmek için tüm
gerici, karşı-devrimci ideolojik argümanları kullandı. “elveda
proletarya” vb. gibi küçük burjuva ideologlarına yazdırılan
burjuva düşünceleri ve teorilerinin yoğun propagandası ve
saldırısı yapıldı. Amaç, işçi sınıfının elinden
kapitalizmin alternatifi olan sosyalizmi alıp işe yaramaz hale
getirmekti. Yani, sınıfın beynini boşaltmaktı. Umutlarını,
direncini ve kararlılığını yıkmaktı. Bu da ancak, sosyalizmin
boş bir hayal olduğuna kitleleri inandırmakla olabilirdi.İşte,
küçük burjuvazi burada imdadina yetişti, büyük burjuvazinin.
“Tek ülkede sosyalizm yaşamaz!”
Tek
bir ülkede sosyalizmin zaferi, o ülke ile sınırlı kalmayacak ve
diğer ülkeler sıçrama eğilimi gösterecek, en azından diğer
ülkeledeki işçi ve emekçilere ve ezilen uluslara cesaret verecek,
devrimci dinamizmi hareketlendirecektir. Ekim Devrimi bunu yapmıştır.
Tek ülkede sosyalizmin yaşayamayacağını söyleynler, sorunun bu
yanına hiç bakmakata, emperyalist burjuvazi ile ağız birliği
yapan oportünizmin korku sesine kulak vermektedirler.
Mao
Zedung, “Çin
Devrimi proleter sosyalist dünya devriminin bir parçasıdır”
ve “Ekim
Devrimi, dünya tarihinin bütün gidişini değiştirmiş ve yeni
bir çağ aşmıştır”2
dedikten sonra, Stalin yoldaşın Ekim Devrimi’nin birinci yılında
yaptığı bir konuşmayı yazısına atıfta bulunur:
“1)Milli
meselenin ufkunu genişletmiş ve bunu Avrupa’da milli baskıya
karşı mücadele gibi özel bir sorun olmaktan çıkarıp ezilen
halkları, sömürgeleri ve yarı-sömürgeleri emperyalizmden
kurtarmak gibi genel bir sorun haline getirmiştir.
2)Onların
kurtuluşları için geniş olanaklar yaratmış ve kurtuluşa giden
doğru yolu açmıştır; böylelikle Batının ve Doğunun ezilen
halklarının kurtuluş davasını büyük ölçüde kolaylaştırmış
ve hepsini, emperyalizme karşı verilen müzaffer ortak mücadele
akımı içine çekmiştir.
3)
Ekim Devrimi, dünya emperyalizmine karşı, Batının
proleterlerinden başlayıp, Rus Devriminden geçerek Doğunun ezilen
halklarına kadar ulşan, yeni bir devrimler cephesi yaratarak
sosyalist Batı ile köleleştirilmiş Doğu arasında bir köprü
kurmuştur.”3
Ekim
Devrimi’nin açtığı yolu, yeni devrimlerde açacaktır. Ve
devrimler, dün olduğu gibi, bugünde, emperyalist halkanın en
zayıf olduğu yerden başlama olasılığı güçlüdür. Küçük
bir ülkede de olsa gerçekleşecek bir devrim, emperyalist dünya
sistemi içinde ezilen halklar ve işçi sınıfı üzerinde devrimci
bir kıvılcım yaratacaktır. Yeni bir devrim, kapitalist sistemin
iç çelişmelerini artıracak, işçi sınıfyla burjuvazi arasında,
ezilen halklar ile emperyalizm arasındaki çelişmelerin
keskinleşmesini, enternasyonal proletarya lehine gelişmesine yol
açacaktır.
“Kurttan
Korkan Ormana Gitmesin”
Stalin,
Leninizmin İlkeleri adlı yapıtında, “Tek ülkede sosyalizmin
zaferi sorunu” başlığı altında bu sorunu tartışır. SBKP(B)
içinde, tek ülkede sosyalizmin zaferinin başarılamayacağına
inananların başında Troçki ve Zinovyev gelir. Zinovyev, başından
beri Bolşeviklerin safında yer almasına karşın, devrime inanmış
bir kişilik değildi. Ekim Ayaklanmasına karşı çıktığı gibi,
burjuvaziyle uzlaşılmasından yanaydı. Bu düşünceler onu,
Troçkinin yanına ve sonunda ise sosyalizme ihanete kadar götürdü.
Lenin,
daha 1915 yılında, “Avrupa Birleşik Devletler Sloganı
Konusunda” adlı makalesinde, tek ülkede sosyalizmin zaferinin
mümkün olduğunu yazar.
“İktisadi
ve siyasal gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir
yasasıdır. Bundan şu sonuç çıkar ki sosyalizmin zaferi, ilkin
küçük bir sayıdaki kapitalist ülkede ve hatta yalnızca tek bir
kapitalist ülkede olanaklıdır.”4
Lenin’in
belirttiği, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası değişmemiş ve
eşitsiz ve dengesiz gelişme kapitalist üretim biçiminin ve onun
üzerinde şekillenen sistemin değişmez karakteristiğidir.
“Sosyalizm
tek ülkede yaşamaz” diye ürkekçe çığlık atanların, buna
getirdikleri esas gerekçenin başında; kapitalizmin bir dünya
sistemi olması, kapitalist üretimin global(küresel)leşmesi, bu
nedenle ekonomik olarak yaşayamayacağı, emperyalizmin devrimi
boğacağı vb. vb. düşünceler gelmektedir.
Kapitalizmin
bir dünya sistemi olması yeni değil. Ekim Devrimi’nden önce bu
gerçekleşmişti. Üretimin küreselleşmesi ise, esasta yeni
olmayıp, ama özellikle 1980’lerden sonra daha fazla
uluslararasılaşması, kapitalist tekellerin arasındaki rekabeti
kaldırdığı ya da yumuşattığı anlamına gelmiyor, tersine,
sermayenin merkezileşmesine oranla rekabetin de ölümcül bir hal
aldığını ortaya koyuyor.
Emperyalist
ülkeler ve emperyalist tekeller tek bir bütün değil, aralarındaki
çelişme derinleşmekte ve gelişmektedir. Emperyalist bloklar
arasındaki mücadele, emperyalist tekeller arasındaki mücadele,
aynı ülkenin tekelleri arasındaki mücadele ve emperyalist ülkeler
arasındaki bloklaşmaların artması, değişmesi ve farklı
bloklaşmaların ortaya çıkması ve aynı blok içindeki
emperyalist ülke ve tekeller arasındaki mücadele, yani ölümcül
rekabet bitmiş değil, gelişme göstermekte ve derinleşmektedir.
Kapitalizmin kendi iç çelişmeleri salt sınıfın sınıfa karşı
çelişmesi olmayıp, aynı sınıftan burjuvalar arasında da
çelişmelerin olduğu ve bunun emperyalist ya da bölgesel savaşlara
kadar vardığı bilinen ve yaşanan gerçeklerdir.
Emperyalizmin
içinde bulunduğu bu olgular ortadan kalkmış mıdır? Hayır! Bu
çelişmelerin varlığı, işçi sınıfi önderliğinde gelişen
bir devrimin yaşaması için bir nedendir. İşçi sınıfı
burjuvalar arasındaki çelişmeden yararlanabilir ve yararlanır.
Ekim Devrimi bunu başarmış ve öğretmiştir.
Bolşevikler,
daha iktidarı almadan ittifak devletleri ( Almanya önderliğindeki
blok) ile müttefik devletleri (Britanya İmparatorluğu, Fransa,
Rusya) arasında bir barış antlaşmasının olmamasına çalıştılar.
Özellikle Almanya ile Rusya arasındaki antlaşma olmadan iktidarın
işçiler tarafından alınmasını istediler. Ve koşullar buna
yardım etti. Ama, Bolşeviklerin ilk yaptığı ise Alman
emperyalizmi ile uzlaşarak onlara taviz vermek oldu. “Brest
Litvoski Barış Antlaşması.” Küçük burjuvazi ve özellikle
troçkistler buna karşı çıktı. “Emperyalizm ile uzlaşılıyor”
diye. Oysa, sosyalizmin yaşaması için bu geri adım gerekliydi.
Aynı günlerde İngiliz ve Fransız emperyalistleri, Rusya’da
gelişen sosyalist devrimi boğmak için can atıyorlar ve Rus
burjuvazisine her türlü desteği veriyorlardı. Almanya ile
Bolşeviklerin antlaşmasına ise karşı çıkıyorlardı. Ancak,
Bolşevikler usta bir taktik geri adımla, emperyalistler arasındaki
çelişmeden yararlanmasını bilerek, sosyalizme soluk aldırdılar.
Bu
tarihsel örneğin gösterdiği olgu, emperyalistler arası
çelişmeden yararlanılabilinir. Emperyalist ülke ve tekeller
arasındaki savaşım, bugünde devam etmekte ve düne oranla
çelişmeler daha da keskinleşmiştir. Ve bir ülkede sosyalizme
karşı, bütün emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişmeyi bir
kenara attıkları da görülmemiştir. Bu olasılık olmasına
karşın yine de çıkar çelişmesi, egemenlik alanlarını elde
tutma ve genişletme kaygısı ve amacı, sosyalist devrimin
soluklanması ve yaşaması için bir fırsat bırakmaktadır.
Sosyalizmin
yaşayabilirliğinin birinci nedeni ve esası; uluslararası işçi
sınıfı ve ezilen halkların sosyalist ülke ile dayanışması
iken, ikinci nedeni ise, emperyalistler arası çelişmenin
varlığıdır. Bu küçümsenemez. Ekim Devrimi uluslararası işçi
ve emekçilerin desteğini almıştır. Sosyalist ülkeye karşı
saldırı ya da çeşitli ambargolar, enternasyonal proletarya ve
ezilen halkların desteği ile aşılabilir, kırılabilir. Sosyalist
devrimi başaran muzaffer proletarya ve emekçiler bu desteği,
enternasyonal proletarya ve ezilen halklardan alacaktır. Bu desteğin
olmaması için hiç bir neden yoktur, tersine, işçi sınıfı ve
ezilen halklar, yeni bir sosyalist ülkenin varlığıyla
umutlanacak, devrimci motivasyonu ve sosyalizme olan güvenleri
artacaktır.
Sovyetler
Birliği dönemindeki “tek ülkede sosyalizm” tartışmalarına
Stalin yanıt verir:
“Eskiden
devrimin tek ülkede başarıya ulaşması olanaksız sayılmaktaydı,
çünkü burjuvaziyi yenmek için bütün ileri ülkelerin, hiç
değilse bu ülkelerin çoğunluğunun proletaryasının, ortak
eyleminin gerekli olduğuna inanılıyordu. Şimdi bu görüş artık
gerçeğe uymamaktadır. Şimdi, devrimin tek bir ülkede zaferini
olanak dahilinde görmek gerekir, çünkü emperyalizm koşulları
içinde çeşitli kapitalist ülkelerin birbirine eşit olmayan
sıçramalı gelişmesi; emperyalizmin bağrında kaçınılmaz
savaşlara neden olan felaketli çelişkilerin gelişmesi, bütün
dünya ülkelerinde devrimci hareketin büyümesi, bütün bunlar,
proletaryanın tek tek ülkelerde zaferini yalnız olanaklı değil,
hatta zorunlu kılmaktadır.”5
Stalin’in
bu görüşleri eskidi mi? Sosyalist ülkelerin geriye dönüşleri
bu görüşleri geçersiz mi kıldı? Hayır! Sosyalizmin
restorasyonu, sosyalist devrimlerin yanlışlığını ya da tek
ülkede sosyalizmin yaşayamayacağını değil, tersine, sosyalist
devlet bürokratizmini yıkmanın, bürokratizmi önlemenin teorisini
ve pratiğinin geliştirilmesi gerçeğini, ücretler sistemindeki
eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, işçi sınıfının daha
fazla devlet yönetimine katılması, yöneticilerin anında kitleler
tarafından görevden alınması gerçeklerini ortaya koydu. Ama,
sosyalizmin başarılamayacağını, tek ülkede yaşayamayacağını
değil.
“Üretimin
uluslararasılaşması” olgusu, toptan devrimi koşullamaz. Çünkü,
hala eşitsiz gelişme söz konusu ve bir ülkede üretim durduğunda,
emperyalist tekeller o eksikliği başka bir ülkeden
karşılayabiliyorlar. Hala ülkeler arasında ciddi eşitsizlik söz
konusu ve bu eşitsizliğin ortadan kalkmasının kapitalizm
koşulları içinde ekonomi-politiği yoktur. Kapitalizm eşit
gelişme sağlayan bir ekonomik sistem değil, eşitsiz gelişmeleri
derinleştiren bir üretim biçimine sahiptir.
Ayrıca,
“Üretimin uluslararasılaşması”, enternasyonal proletaryanın
aleyhine değil, lehine bir durumdur ve proleter dayanışmayı
güçlendirecek bir somutluktur. Burjuvazi bunu bilerek değil,
istemeden yapmak zorunda kalmaktadır. Sermaye birikimi için bütün
pazarlara egemen olma anlayışı ve dürtüsü, onu buna
zorlamaktadır. Marx’n, “kapitalizm
kendi suretinde bir dünya yaratır”
dediği olgu budur. Bu kaçınılmaz olarak dünya işçi sınıfının
birliğini kolaylaştıran, birbiriyle dayanışmasını
güçlendirmeye yarayan gelişmelerdir. “Bütün ülkelerin
işçileri birleşin” bu gelişmelerin sonucunun bir sloganıdır.
Bir ülkede bir devrim gerçekleşirse, bu devrimin yaşaması,
emperyalist burjuvaziye karşı korunması için, uluslararası işçi
ve emekçilerin yüzyıl öncesine oranla dayanışma ve
birlikteliklerini güçlendiren gelişmelerdir.
Avrupa
Birliği ülkeleri içinde bile ciddi bir eşitsizlik ve dengesiz
gelişim söz konusudur. Bir yerdeki grev ve direniş diğer bir
ülkede ortaya çıkmayabiliyor. Sık sık Fransa’da gelişen
direniş ve işçi grevleri, Almanya ya da İngiltere’de
olmayabiliyor. Otomobil grevleri, bütün otomobil üreticisi
ülkelere yayılamıyor. Destek grevleri, dayanışmalar söz konusu
olabilir. Bunlar yer yer olmaktadır. Ama, devrim sorunu daha başka
ve bir çok iç çelişmenin bir araya gelmesi ve kitlelerin büyük
bir çoğunluğu tarafından kaçınılmaz görülmesini gerektirir.
Bu da bütün ya da bir çok ülkede bir anda olmasını doğurması
oldukça zor ve bir çok tesadüfün biraraya gelmesine bağlıdır.
Emperyalist-kapitalist sistemin dengesiz ve eşitsiz gelişme olgusu
içinde bunların bir çok yerde bir araya gelmesi hiç olmaz değil,
ama zor. Olması kötü mü, elbette iyi olur. Ancak, niyet ile
nesnel koşulları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Tek tek
ülkelerde devrimci dalgaların yükselmesi daha hızlı gelişme ve
oluşma olasılığına sahiptir. Kapitalist sistemin iç çelişmeleri
bu gelişmelere uygundur. Birincisini reddedip ikincisini beklemek,
ayaklanan kitlelere, “şimdi sırası değil” demek gibi devrim
karşıtı ve devrim engelleyici duruma düşmek demektir.
Devrim
hala, emperyalist-kapitalist zincirin en zayıf halkasının
parçalanmasıyla olabilecektir. Ekim Devrimi emperyalist-kapitalist
zincirin en zayıf halkası olan Rusya’da gerçekleşmiştir ve
bugünde bu olasılık, yani zayfı halka teorisi hala geçerliliğini
korumaktadır.
Proletarya,
en enternasyonal bir sınıftır. Amacı, bütün ülkelerde
sosyalist devrimi gerçekleştirmek ve Mao’nun da belirttiği gibi,
“insanlık
için en ileri, en devrimci ve akla en uygun”
olan komünist sistemin toplumsal sistem haline gelmesini
başarmaktır. Ancak, bunu başarmak için, proletarya somut
koşulların somut analizinden hareket ederek, buna uygun mücadele
stratejisi ve taktikleri belirlemek durumundadır. Tersi, ütopyacılık
olur.
Tek
ülkede sosyalizmin yaşayamayacağını söyleyenler,
emperyallistlerin kendi aralarındaki çelişmeleri, birbirleriyle
ölesiye rekabeti, savaşları, kapitalizmin sıkça derinleşen
krizini ve kitlelerin hoşnutsuzluğunu, giderek yoksullaşmanın
genişlemesini ve derinleşmesini, ekolojik dengenin bozulmasını ve
doğanın tahribatını, artık sıradan orta halli insanları
rahatsız ettiğini ve bunlara ek olarak işçi sınıfı ve ezilen
halkların dayanışmasının gücünü görmezden geldikleri
anlaşılıyor.
“Tek
ülkede sosyalizm yaşamaz”, “bölgesel devrim şart” gibi,
anlayışların sahibi Nepal Komünist Partisi (Maoist), 2006
yılında, devrimi gerçekleştirme koşulu varken, bundan vazgeçip
burjuvaziyle uzlaştı. Ülkenin %80’ni elinde olan devrimci bir
partinin, devrimi yapmaktan kaçınmasının nedeni ne olursa olsun,
devrime, işçi sınıfına ve halka ihanet etmiştir. Ve sadece
Nepal halkına değil, enternasyonal proletarya ve ezilen halklara
ihanet etmiştir. NPK(M) başındaki önderlik, emperyalizmin
saldırısından korkmuştur. Nepal işçi ve emekçilerine ve dünya
işçi sınıfı ve emekçilerine güven yerine, emperyalist
burjuvazinin tehditlerine boyun eğerek, devrime ihanet etmiştir.
Şu anda gelinen durum ise bunu net olarak ortaya koymuştur.
Nepal’de
devrim olsaydı, yaşayabilir miydi? Hiç kuşkusuz yaşardı. Nepal
halkı kendi devrimini koruyabilirdi. Dışarıdan gelen gerici ve
emperyalist saldırılara enternasyonal proletarya da karşı koyardı
ve bölgede ezilen halkların ve işçi sınıfının büyük bir
desteğini ve sempatisini kazanırdı. Nepal’in Hindistan
tarafından işgaline, Çin, Çin’in işgaline ise Hindistan ve
Batılı emperyalistler karşı çıkacaktı. Yani, emperyalistler
arası çelişme, devrimin yaşama şansını güçlendiren bir
somutluktu. Bunu NKP(M) göremedi ve küçük burjuva oportünizmi
partiye egemen olarak, devrimi burjuvaziye bir tepside sundu.
6
Küçük
burjuvazinin korkularını, Ekim Devrimi arifesinde eleştirir Lenin;
“Beşinci
kanıt, bolşevikler iktidarı koruyamayacaklar, çünkü ‘durum
son derece karmaşık...’ demeye dayanıyor.
Hey
gidi bilgeler! Belki devrimle bile barışmaya hazırlar, yeter ki
‘son derece karmaşık durum’ olmasın.
Bu
türlü devrim yoktur ve böyle bir devrimi özleyen kimselerin iç
çekinmelerinde de, burjuva aydınların gerici ağlayıp
sızlamalarından başka bir şey yoktur. Hatta bir devrim görünüşte
pek karışık olmayan koşullar içinde başlasa bile, gelişmesi
içinde her zaman ortaya son derece karmaşık koşullar çıkarır.
Çünkü Marx’ın deyimine göre gerçekten derin bir ‘halk’
devrimi, inanılmaz derecede karmaşık ve acılı bir süreçtir;
eski bir toplumsal rejimin can çekişmesi ve yeni bir toplumsal
rejimin doğuşudur bu süreç, on milyonlarca insan yeni bir yaşama
başlar. Devrim demek, en sert, en zorlu, en umutsuz sınıf
savaşımı, iç savaş demektir. Tarihte iç savaşsız yapılabilmiş
bir büyük devrim yoktur. Ve savaşın ‘son derece karmaşık bir
durum’ dışında tasarlanabileceğini de, o yalnızca kendi
kabukları içinde yaşayanlar düşünebilir.
Tek
ülkede devrim olabilir ve işçi sınıfı ve emekçiler o devrimi,
sosyalist devrimi, uluslararası burjuvaziye karşı koruyabilir,
yaşatabilir. Her şeyden önce devrimin olgunlaştığı koşullarda,
burjuvaziden iktidarı almak için cüret etmek gerekiyor. Bütün
devrimler bunu kanıtlamıştır. Lenin, “Kurttan korkan ormana
gitmesin” diyor.
Stalin,
kurt vardır diye ormana girmekten korkanlara, şu yanıtı verir:
“O
zaman kendimize şunu sormamız gerekir: Sosyalizmi kurmayacak
idiysek, 1917 Ekiminde iktidarı ele geçirmekteki amacımız ne
idi?”8
Bugün
devrimlerin olmaması ya da başarılamamasının nedenlerini, “tek
ülkede sosyalizm yaşamaz” ya da “toptan devrim olmalıdır”
vb. anlayışlarda değil, başka yerlerde aranmalıdır.
Proletaryaya güvensizlik, halka güvensizlik, MLM teoriye
güvensizlik ve emperyalizmin gücünü abartma bir araya gelince,
devrimlerden kaçınmayı da beraberinde getiriyor.
Enternasyonal
proletaryanın dövüşmediğini düşünenler, emekçilerin
direnmediğini düşünenler yanılıyor. Ve bugün çoğu ülkede bu
sınıf savaşımları sürmesine karşın, bu savaşımı doğru
yere kanalize edecek sınıf bilinçli örgütlülük ya yok ya da
büyük eksikliklere sahip.
Bu
ayrı bir konu olmasına karşın, sosyalist ülkelerin ardından,
burjuvazinin, özellikle 1980’lerden bu yana “sol”u
liberalleştirme çabaları, MLM’leri de derinden etkiledi ve
Bolşevikleşme yerine menşevikleşme yaşandı. Bu aşılabilirse,
yeni devrimlerin ortaya çıkması ve yaşanması kaçınılmazdır.
Ayrıca, emperyalist-kapitalist sistemin içinde bulunduğu kaos
ortamı, krizleri ve ezilen-sömürülen yığınların yeni
arayışlara girmesi, devrim dinamiklerini güçlendirmektedir. Bu
önümüzdeki yıllarda daha net olarak olgunlaşacaktır. Süreç o
yana doğru gitmektedir.
Ekim
Devrimi’nin en temel öğretilerinden biri, bütün emperyalist
kuşatmalara rağmen, “tek ülkede sosyalizm yaşayabilir”dir.
Yüzyıl sonra, bugün de bunun koşulları fazlasıyla vardır.
Devam
edecek...
2
Mao Zedung, Seçme Eserler II, “Yeni Demokrasi Üzerine”, sf.
405, II. Baskı, Aydınlık Yayınları
3
Stalin, C. 4, sf. 158, İnter Yayınları
5
Stalin, LS, sf. 173
7
Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, sf. 233
Ekim
Devrimi’nin Yüzüncü Yılında Öğretileri ve Kazanımları-4
Sosyalizm
Hala Günceldir!
Yusuf KÖSE
Her
toplumsal sistem, kendinden önceki toplumun kalıntılarını
içinden temizlerken, bir sonraki toplumun tohumlarını da
kaçınılmaz olarak yeşertir. İnsanlığın sınıflara
bölünmesinden bu yana tarih, sınıflararası mücadelenin
kesintisiz sürdüğünü ve toplumları bu mücadelenin ileriye
taşıdığını göstermiş ve öğretmiştir. Toplumsal tarihin
ilerlemesinin sınıflararası mücadeleyle olduğu gerçeği, teorik
ve pratik olarak yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Bunun
tersini söylemek, insanlığın bundan önceki yaşanmışlığını
inkar olduğu gibi günümüzde de sınıf mücadelesinin sürdüğünü
inkar etmekten öte, yanlı bir tutum almanın göstergesi olabilir
ancak.
Sosyalizmin
güncelliği;
toplumun sınıflara bölünmüş olması gerçeği içinde yatar.
Sınıflara bölünmüş olan toplum, sınıflararası mücadelenin
kıskacından, onun ateşinden ve eskinin yıkılıp yeninin
yaratılması sürecinden kurtulamaz.
Sosyalizmin
güncelliği;
en basit söylemle, toplumun burjuvazi ve proletarya olarak bölünmüş
olmasında vardır. Toplumun, bir kısımının üretim araçlarından
yoksun oluşu ve toplumun çok azınlık bir kesiminin (burjuvazi)
ise bu üretim araçlarına el koyarak, geri kalan kesimlerinin iş
gücünü sömürmesi realitesi, toplumsal çelişmelerin temelini
oluşturur ve bu çelişki çözülmeden, toplum içi çatışmaların
son bulmasının olasılığı yoktur.
Sınıflı
toplumun ana çelişmesi; sömüren sömürülendir. Ezen ve
ezilendir. Sosyalizm, bu çelişmeleri ortadan kaldıracağı için,
gelmesi ve yeni bir toplumsal düzen olarak insanlığın tarihi
olması elzemdir. Burjuva sınıfın tüm engelleyici çabalarına
karşılık, insanlık bunu getirmeye müktedirdir. Çünkü, insanın
doğası, sınıflı toplumlara uygun değildir. Sınıflılık,
insanın doğasına çok sonraları sokulmuştur.
300
bin yıllık insanlık tarihinin sadece son on binyılı sınıfılı
toplum tarihidir. İnsanlık 290 bin yılını ilkel komünist
toplum olarak yaşamıştır. Yani, sömürü ve sınıfların
olmadığı, ezen, ezilenin olmadığı doğal insanlığı içinde
yaşamını geliştirmiştir. Bu anlamda, komünizm bir ütopya
değil gerçektir. Yaşanmış ve yeniden yaşanacaktır. Sömürüsüz,
sınıfsız ve sınırsız toplumsal yapı insana yabancı değil,
onun binlerce yıllık doğallığıdır. Sınıflı toplum yapısı
insan doğasına bir paslı hançer gibi sokulmuştur ve insanın
doğallığına yabancıdır. İnsan, bu hançeri kendi bünyesinden
çıkarmadan, kendi eliyle yarattığı kaos ortamından asla
kurtulamayacaktır.
Kapitalist
sistemde emek-sermaye çelişmesi olarak ortaya çıkan
sömüren-sömürülen olgusu, sermayenin emek üzerindeki
egemenliğine son vermeden çözülme olasılığı yoktur. Tarihin
gerilerinde kalan toplumların bağrında taşıdığı sınıf
çelişmeleri (sömüren-sömürülen, ezen-ezilen), nasıl çözülüp
günümüze kadar geldiyse, bundan sonrada aynı şekilde, eski
olanın yıkılıp yeni olanın eskinin yerini alması toplumsal
diyalektiği devam edecektir.
Kapitalizmi
ebedileştirerek toplumsal “tarihin sonu”nu yazanlar, keskin
sınıf çelişmelerini yok sayarak, proletaryaya “elveda”,
burjuvaziye ise sonsuz bir yaşam vadedenler, elbette, belli bir
sınıfın, burjuva sınıfın çıkarlarına hizmet etmek amacıyla
bu politik-ideolojik argümanları sıralamaktan vazgeçmeyeceklerdir.
Bütün
toplumsal devrimler; toplum içinde var olan çelişmelerin bütün
sınıfları politik arenaya çekecek düzeyde keskinleştiğinde
gerçekleşmiştir. Ve devrimler yalın ve temel sınıf çelişkileri
temelinde başarıya ulaşmıştır.
Kapitalist
üretim ilişkileri üretici güçlerin önünde engel olmaktadır.
Bu her saniye, her saat ve her gün, çelişmelerin bir ucunda olan
proleterya ile çelşmelerin başını tutan burjuvazi arasındaki
sınıf çatışmasını içeten içe büyütmektedir.
Üretim
araçlarındaki muazzam gelişme, üretimin devasa toplumsallaşması,
ama mülkiyetin ise üretimin toplumsallaşmasının tersine, devasa
olarak çok az kişinin (tekelin) elinde toplanması (zorla
gaspedilmesi) ve bunun karşısında ise toplumun büyük bir
bölümünün mülksüzleştirilerek ücretli köle haline
getirilmesi; sınıf çatışmasını günden güne körükler ve bir
o kadarda toplumsal çürümeyi de beraberinde getirir.
Çalışan
sınıfların (işçi sınıfı ve emekçiler), yaratılan büyük
bir zenginliğin karşısında yoksullaştırılması, üretim
(yaşam) araçlarından yoksunlaştırılması, işçilerin yarattığı
bu değerlere bir avuç burjuvazinin zorla (devlet eliyle) el
koyması, kurulu toplumsal düzenin de temelini dinamitleyen ve yeni
bir toplumsal süreci zorlayan ve koşullayan nesnel gerçeklerdir.
İşte,
sosyalizmin güncel olmasının
temel nedenleri bu çelişmelerin ve bu toplumsal yalın
gerçekliklerin var olmasındandır.
Sosyalist
devrimlerin yıkılması, ne tarihin, burjuva lehine, sonunu getirdi
ne de işçi sınıfının siyasal iktidarı olan sosyalizmi bir daha
gelmemek üzere tarihin arkalarında bıraktı. Sosyalizmin güncel
olmadığını söylemek, savlamak, bir burjuva demagojisi ve küçük
burjuva oportünizmidir. Sınıf gerçeklerini, çatışmaları
gözardı etmek, toplumsal sorunlara diyalektik materyalist
pencereden yaklaşmamaktır.
Sosyalist
ülkelerin geriye dönüşü, burjuvaziyle proletarya arasındaki
sınıf mücadelesinde, burjuva lehine bir avantaj kazandırdı.
Ancak, toplumsal devrimlerin ebeleri olan keskin ve uzlaşmaz sınıf
çelişmeleri ve zor ortadan kalkmadığı için, sosyalizm yeniden
kaçınılmaz bir şekilde gelip yerleşecektir, kapitalizmi saf dışı
bırakarak...
Kapitalizmin
dünyayı ne hale getirdiğini, ne oranda bir yoksulluk yarattığını,
bolluk içinde ne kadar insanın açlık içinde olduğunu, göçleri,
savaşları ve insani değerlerin çürütülmesi, doğanın geriye
dönüşümü olmayan yola sokulduğu vb. gerçekleri burada
tekararlamak fazlalık olacaktır.
Bu
sıralanan sınıfsal ve sosyal gerçekler, kapitalizmin
çürümüşlüğünün yalın göstergeleridir. Bu çürümüşlükten
yeni bir devrim, yeni bir toplumsal yapı, yeni bir insan tipi
çıkacaktır. Daha şimdiden kapitalist toplum içinde var olan,
yeşeren toplumsal devrimci dinamikler, eskiyi yıkıp yeniyi
kuracaktır.
Sosyalist
ülkelerin geriye dönüşlerinin ve kapitalist restorasyonların bir
çok nedenleri var. Ancak, bu, kapitalist sisteme kalıcılık,
burjuvazinin kanlı saltanatını sürdürmeye ise hak kazandırmıyor. Tersine, işçi sınıfı
devrimcilerinin soruna, daha bilimsel yaklaşmayı, sınıf
çatışmaları diyalektiğini iyi kavramaları ve sınıfa
güvenmeleri gerçeğini yeniden dikkate sunuyor.
Kapitalist
toplum sürüyor, ancak bir toplumsal kaos içinde. Ve insanlık,
böylesi bir kaoslu toplumsal yapıyı daha fazla üzerinde
taşıyamaz. Kapitalist toplumu yıkacak olan işçi sınıfı, kendi
gücünü mücadeleler içinde kavrayacak, görecek ve tarihsel
devrimci eylemini gerçekleştirecektir. Bunların daha bugünden
olmadığını söylemek yanıltıcıdır. Burjuvazinin ekonomik,
siyasal, askeri, kültürel, ideolojik kuşatmışlığına karşın,
dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları, bulundukları her alanda
ayağa kalkmaya, direnişleri örgütlemeye ve burjuva düzenlerini
derinden sarsmaya çalışıyor.
Toplumsal
tarihin diyalektiği hiç bir zaman düz bir rotada ilerlemedi.
Kapitalist toplumun tarihi de düz bir rotada ilerlemiyor. Sınıf
çatışmaları, ilerleme, gerileme, duraklama ve yeniden atağa
kalkma diyalektik gelişimi içinde, ama ilerleyerek devam ediyor.
Ancak, bütün sınıfsal olgular, emek-sermaye arasındaki uzlaşmaz
çelişme ve çatışmalar, yeni bir toplumsal sürecin kaçınılmaz
bir şekilde kapıya dayandığının verilerini önümüze
koymaktadır. İşte bu sosyalizmdir!
Her
gün iş için direnişler, grevler, baskı ve sömürüye karşı
eylemler, faşizme karşı demokratik hak ve özgürlükler ve ezilen
ulusların ulusal demokratik hakları için mücadeleleri, kadınların
tüm baskılara ve ayrımcılığa karşı mücadelesi, gençliğin
boyun eğmeyen dinamikliği ve işçi sınıfının hak gasplarına
karşı eylimlikleri, Türkiye’nin Gezi’leri, Mısır’ın
Tahrir’leri, Yunanistan’ın Sintagma Meydanı eylemlikleri,
Fransa’nın Bastille meydanındaki işçi sınıfı ve emekçilerin
bitmeyen gösterileri, Endonezya işçi sınıfının disiplinli ve
kararlı adımları, Güney Kore işçilerinin inmeyen sıkılı
yumrukları, Brezilya işçi ve emekçilerin sokak çatışmaları ve
dünyanın bütün ülkelerindeki (boyutu ne olursa olsun) sınıf
direnişleri sürdüğü ve yeniden ve yeniden üretildiği sürece,
sosyalizm güncel olmaya devam edecektir. Burjuvazinin bütün
korkusu da bu bitmeyen eylemliklerdir.
Sosyalizmin,
kapitalizmin alternatifi olarak toplumsal düzen olması
kaçınılmazdır. Sosyalizm ve komünizm hala günceldir! İnsanlık,
kendi doğallığı olan komünist topluma geri dönecektir.
04.11.2017
Ekim
Devrimi’nin Yüzüncü Yılında Öğretileri ve Kazanımları-5
EKİM
DEVRİMİ VE STALİN
Yusuf KÖSE
Ekim
Devrimi’nden söz ederken Stalin’den söz etmemek; Stalin’i yok
saymak, Ekim Devrimi’nin kazanımlarını ve öğretilerini yok
saymaktır. Bunu başaranlar (!) var ve de Stalin’siz bir Ekim
düşleyenlerin olduğu da bir o kadar gerçek. Özellikle de
burjuvazi ve onun beşinci kolu gibi çalışan troçkistler.
Burjuvazi’nin
komünistlerin ve komünist önderlerin neden düşmanı olduğunu
burada anlatmak, okuyucuyu aptal yerine koymak olur. Burjuvazi her
zaman komünizmin ve komünizmin teorik ve pratik önederlerinin bir
numaralı düşmanı olmuştur.
Marx
ve Engels düşmanı burjuvazi, Lenin, Stalin ve Mao Zedung düşmanı
olmayı sürdürmüşlerdir. Bunda şaşılacak ya da yadırganacak
bir yan yok ve komünistler içinde olamaz. Çünkü bu bir sınıf
mücadelesi ve burjuvazi kendi saltanatına karşı çıkan, onların
teorik olarak altını oyan ve pratikte ise sandalyesini altından
çekenlerin her zaman düşmanı olagelmiştir.
Daha
Ekim Devrimi arifesinde, burjuvazi ve onunla kol kola yürüyen küçük
burjuva oportünizmi ve revizyonizmi, Lenin’i teşhir etmeye
başlamışlardı. Burjuvazinin tüm olanaklarını kullanarak ve
onlarla kol kola, omuz omuza yürüyerek, Bolşevikleri ve önderleri
Lenin’i teşhir ve tecrit etmek için bütün güçlerini
harcamışlardı. Rus işçi ve emekçiler çıkarlarının ne yanda
olduklarının bilincinde olduğu için Lenin’i ve onun görüşünü
sahiplendiler. Lenin’in görüşleriyle kitlelerin çıkarları
bütünleşmişti. Rusya sokaklarında, köylerinde ve savaş
cephelerine zorla sürülen emekçilerin çıkarları Lenin’in,
“İktidar Sovyetlere”de ete kemiğe bürünmüştü. Teori salt
teori olarak kalmamıştı, pratikle bütünleşmişti. Kitlelerin
çıkarlarıyla ortaklaşmış ve onların eylem sloganları haline
gelmişti. Bu düşüncenin maddileşmiş haliydi ve devrimin
diyalektiğiydi.
Bütün
emperyalist basın ve radyolar, Lenin’in dikatörlüğünden den
vurmaya başlamışlardı. “Demokrat Rus Çarlığı”nı yıkan
diktatör LENİN! Emperyalist burjuva basını bunu yazıyordu. Salt
emperyalist burjuvaz basını değil, işçilerin ve emekçilerin
özgürlüğü karşısında onunla dost olan küçük burjuva
oportünizmi içinde Lenin “diktatör”dü.. Marx ve Engels’in,
Paris Komünü için söylediklerini, Lenin, açıktan yazmıştı
“beyler, bu bir proletarya diktatörlüğüdür!”
Kokuşmuş
sistemin temsilcisi çarlığın yıkılışına ağıt yakanlar,
Lenin’i diktatör etmesi, kitlelerin gözünde hiç önemi yoktu.
Çünkü Lenin ezilenlerin önderi ve dostuydu. Köhnemiş burjuva
diktatörlüklerin ise keskin kılıcıydı.
Lenin’in
erken ölümü, Ekim Devrimi’nin de onunla (emperyalist
burjuvazinin iç düşmanların beklentilerinin aksine) ölmesini
getirmemişti. Tersine, dünya proletaryasının ve ezilen halkların
ilk tek sosyalist ülkesi, Stalin önderliğinde her geçen gün
güçleniyor ve enternasyonal proletarya ve ezilen halklara güven ve
cesaret vermeye, ışık olamaya devam ediyordu.
İşte
bu aşamadan sonra, emperyalist burjuvazi dışta ve içte de
troçkistler ve yandaşları eliyle tecrit, teşhir ve yıkıma
başladılar.
Stalin
önderliğindeki genç sosyalist devlet için dış düşmanı alt
etmek, saldırılarını ve yıkımlarını savuşturmak kolaydı.
Çünkü onlar açıktan savaşıyorlardı. Ama onların beşinci
kolları olan troçkist ve diğer küçük burjuva oportünist
muhalifler ise, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında,
burjuvazinin yıkımına içeriden katılarak destek veriyorlardı.
Önce
“işçi muhalefeti” olarak ortaya çıktılar. Ancak, kısa süre
içinde bunlar teşhir edildi. Lenin tarafından, bütün ileri
sürdükleri teorileri çürütüldü ve bu teorilerin sosyalizmin
yıkıcılığı olduğu teorik olarak ispatlandı. İşte bu
“muhalefet”, 1930’lardan itibaren emperyalist burjuvazinin
sosyalist ülke içindeki beşinci kolu durumuna geldiler. Başını,
Troçki çekiyordu.
Troçkizm,
sosyalizm yıkıcılığı ve sosyalizme karşı emperyalist
burjuvazi ile işbirliği yapan bir akım olarak II. Emperyalist
savaş döneminde daha net olarak ortaya çıkmıştır. Bu aşamdan
sonra troçkizm, işçi sınıfı içindeki oportünist bir muhalefet
değil, karşı devrimin hizmetindeki bir örgütlenme olarak
varlığını sürdürmüştür.
Emperyalist
burjuvazi, sosyalizmi dışardan müdahale ile yıkamayacağını
daha devrimin ilk günlerindeki üç yıllık iç savaşı
destekleyerek ve bizzat katılarak öğrenmişti. İçerden
“sosyalizm savunucuları” adı altında muhalif yaratarak bu işi
başaracaklarını düşündüler. Bu nedenle de tüm sosyalizm
karşıtı ya da o yönde gelişecek eğilimleri desteklediler.
Burada
hedef Stalin’di. Stalin’in, teşhir ve tecrit edilmesi ve
yıkılması, sosyalizmi yıkmakla eş anlama gelmişti. Stalin,
emperyalist basında her gün , “kıyıcı”, “kitle
katliamcısı”, “ülkesinin insanlarını açlığa mahkum eden”,
“demokrasiyi yok eden bir diktatör” olarak gösterilirken,
Troçki ise, aynı basında, “mağdur” ve “demokrat” olarak
yer alıyordu. Troçki ve troçkistler bu burjuva övgülerden çok
memnun kalıyorlardı.
Dünyayı
kana bulayan emperyalist burjuvazi, SSCB içinde yaşayan halklar
için “göz yaşı” döküyordu (!) Ne kadar humanist bir
burjuvazi varmış ta komünistler bilmiyormuş (!) Ama, Troçki ve
diğer karşı-devrimci iç düşman haline dönüşen küçük
burjuva oportünizmi, emperyalist burjuvazinin, bu sosyalizm düşkünü
“humanist” elini boş bırakmadılar. Bütünüyle onların
sosyalizm düşmanı taktiklerini uygulamaktan bir beis görmediler.
Çünkü, ideolojik ve siyasal olarak burjuvaziyle özdeşleşmişlerdi.
Bu özdeşleşme 1930’ların kaçınılmaz “temizliğini”,
proletarya diktatörlüğünün (sosyalist ülkenin) önüne
koymuştu. Lenin çok açık yazmıştı. “Oportünizme karşı
savaşılmadan emperyalizme karşı savaşılamaz.”
1930’lar,
SSCB’de, oportünizm artık işçi sınıfı içinde bir muhalif
olmaktan çıkarak, karşı-devrimci bir örgütlülük olarak
sosyalizmi yıkmayı önlerine esas görev koymuşlardı. Sosaylizm
kendini savunmak durmundaydı ve öyle yaptı.1
Ekim
ile iktidara gelen işçi sınıfı, SSCB’ni korumak ve sosyalizmi
ilerletmek için ya burjuvazinin içerdeki beşinci kolunu
temizleyecekti ya da hızla hazırlığı yapılan 2. Emperyalist
Savaş’ında, emepryalist burjuvazinin esas hedefi olan SSCB
yıkılacaktı.
Her
şeyi kendi koşulları içinde değerlendirme yoksunu olanlar, ne
yazık ki, Stalin’e, burjuvazinin gözlüklerinden bakıyorlar.
Büyük Ekim Devrimi’ni Stalin’sizleştirdikleri gibi, dünyanın
ilk sosyalist ülkesini de Stalin’sizleştirme çabaları içine
giriyorlar.
Bunu,
özellikle, emperyalist dünya burjuvazisi ve onlarla el ele yürüyen
troçkistler yapıyor. Hiç bir zaman marksizm ile uyuşmamış olan
troçkist ideoloji, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında,
enternasyonal proletaryanın ve ezilen halkların ilk sosyalist
devletini ve onun kazanımlarını Stalin şahsında yıkmayı
hedeflemişlerdir. Burjuvaziye beşinci kol olma teorik zemini
kendini buradan besliyor.
“Aslında
devrim Şubatta oldu ve çarlık otokrasisini çökertti. Devrim
Şubatta oldu ve Ekim (1917) Bolşevik Parti devleti ele geçirdi”2
gibi küçük burjuva zırvalıkların, nasıl karşı devrimciliğe
dönüştüğü SSCB içinde görülmüştür. Bu tür zırvalıkların
Ekim Devrimi aşamasında Rus burjuvazisi ile nasıl kol kola
girdiğine tarih tanıklık etmiştir. Ve bu tür anlayışların
kolayca beşinci kol durumuna gelebildiği, 1940’ların ortasında
enternasyonal proletaryanın ilk sosyalist ülkesinin yıkım
çabalarında tarihe kaydedilmiştir.
Stalin
Savunulmadan Sosyalizm Savunulamaz
Ekim
Devrimi’nin teorik önderi Lenin ise, prtaik önderi Stalin’dir.
Stalin’i salt pratik önder olarak görmek ya da göstermekte eksik
kalır. Stalin aynı zamanda teorik önderlerden biridir. Bunu
devrimden öncede, Lenin’in ölümünden sonra üstlendiği
görevler açısından da böyledir.
Stalin,
tüm yaşamı boyunca sosyalizm düşmanlarına karşı ideolojik ve
siyasal olarak mücadele etmiş ve aynı zamanda uluslararası
proletaryanın önderliğini yapmıştır. Bunu inkar etmek,
sosyalizmin tüm kazanımlarını yok saymaktır.
Yaşamı
Bolşevik partisinin örgütlenmesinde ve önderliğinde geçen
Stalin’in, Devrim günlerinde en önde yer alması ve en zorlu
görevleri üstlenmesi ve Lenin’in ölümünün ardından Bolşevik
Parti’nin Lenin’in yerini alacak kişinin Stalin olarak
göstermesi ve seçmesi, Stalin’in Ekim Devrim öncesi ve
sonrasındaki rolü ile doğrudan bağlantılıdır.
Ekim
Devrimi’nin önderi Bolşevik Parti’si, Lenin’in yerine, güven
vermeyen, sürekli yalpalayan Troçki’yi partinin başına
getiremezlerdi. Bunun bir intihar olduğu daha o zamandan
biliniyordu. Çünkü o, “Brest Litovsk Anlaşması”ndaki
tavrıyla, “İşçi Muhalefeti” adı altında sosyalizm
yıkıcılığıyla, “sendikalar”daki anlayışıyla, NEP
karşıtlığıyla, “tek ülkede sosyalizm yaşamaz”
yaklaşımlarında görülmüştü. O, sosyalizmin yaşaması için
zorunlu olarak (nesnel koşullardan dolayı) başvurulması gereken
soluklanma taktiklerinin karşısında yer almıştır. Troçki’nin
önceki yaşamı, Lenin’in deyimiyle “oynaklık-kaypaklık”
üzerine inşa edilmişti. Bolşevikler ve işçiler bunu biliyordu.
Troçki, Ekim Devrimi’nden önce rolü neyse, sosyalimin inşasında
da rolü aynıydı: Bozgunculuk ve yıkıcılık!
Stalin
döneminin sosyalizmini eleştirenler (troçkist, anarşist ve
burjuvalar hariç), sosyalizmin kapitalizm ile komünizm arasında
bir geçiş süreci olduğunu gözardı ediyorlar. Sosyalizm
kurulunca (bütün dünya kapitalist ve tek bir ülkede sosyalizm
yaşatılmaya çalışıldığı gerçeği varken), her şeyin güllük
ve gülüstanlık olacağını var sayıyorlar. Daha ötesi,
emperyalist burjuvazinin yoğun saldırı ve yok etme çabası ise
görmezden geliniyor. Ve ilk sosyalist ülkenin bir çok hatalar
yapacağını ve hatalar içinde doğruları bulabileceği (yoğun
kuşatılmışlık altında) gerçeğini akla getirmeyenlerin,
sosyalizmi inşa gerçeğini analayabilmeleri de zor oluyor.
Stalin
zamanında işçi ve emekçiler, yani sosyalist inşayı yapanlar ve
yürütenler, hiç bir burjuva ülkesinde olmayan haklara
sahiplerdir. İşçi ve emekçiler en geniş demokratik hak ve
özgürlüklerin sahipleri ve yaratıcıları olmuşlardır.
Proletarya diktatörlüğü en geniş sosyalist demokrasiye sahiptir.
Kadınların, çocukların ve tüm işçilerin yaşamları ve
özgürlükleri kendi elleriyle günden güne geliştirlmiş ve
zenginleştirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve
özgürlükleri, tarihte ilk defa bu denli barış içinde ve özgürce
kullanılmıştır. SSCB zoraki değil, barış içinde ve gönüllüce
birlikteliğini bir ürünü olmuştur.
Toplumsal
mülkiyetin alanı, üretici güçlerin ve üretimin gelişmesine
koşut olarak genişlerken, kolektif mülkiyetin alanı giderek
darlamıştır. Kitlelerin refah düzeyi günden güne yükselmiştir.
SSCB,
elbette salt emperyalist burjuvazinin saldırısı ve kuşatmasıyla
yıkılmamıştır. Emperyalist ülkeler bunu Ekim Devrimi günlerinde
ve daha sonra ise II. Emperyalist savaş döneminde doğrudan
saldırarak denemişler, ama yıkamamışlar, tersine, Stalin’de
dediği gibi; 1917-1920 arası (iç savaş) saldırmalarına karşılık
daha fazla ülkenin SSCB katılmasına neden olmuşlardır, ve eğer
yeniden saldırılarsa (II. paylaşım savaşı öncesi bir açıklama)
daha fazla ülkenin sosyalist olmasına neden olacaklardır. Ki, bu
doğrulanmıştır.
Sosyalizmin
yıkılması, daha çok kendi hataları ve içerden küçük
burjuvazini saldırısı ve bürokratlaşmanın gelişmesi üzerine
yıkılmıştır. Küçük burjuva meta üretimi, kapitalizmi yeniden
ve yeniden doğurmuş ve üst yapıda bürokratizmin gelişmesine ve
kökleşmesine olanak hazırlamıştır. Stalin’in dediği gibi;
“komünist bürokrat, bürokratın en tehlikeli tipidir.”
Modern
revizyonizm, “sosyalizm” adı altında en tepelere yerleşmiş ve
devlet organlarına çöreklenmişlerdir. Merkezi Kontrol Komisyon’un
da ortadan kaldırılması ve de işlevinin önemsizleştirilmesiyle
birlikte, büroktaik yapının yıkıcılığının önü de açılmış
oldu.
Elbette
burada Stalin’in de sorumluluğu olmasına karşın, SSCB’ni
yöneten yapının kolektif bir yapı olduğu gözardı
edilmemelidir.
Stalin,
dha 1928 yılındaki bürokratizmle ilgili uyarı ve görüşleri,
daha sonraları bir nevi unutuldu.
Stalin,
SB Komünist gençlik Birliği VIII: Kongre’sindeki (16 Mayıs
1928) konuşmasında, “Tabandan
Kitlesel Eleştiriyi Örgütleyin”
dedikten sonra devam ediyor:
“İkinci
sorun, bürokratizme karşı mücadele görevi, eksikliklerimizin
kitlesel eleştirisinin örgütlenmesi görevi, tabandan kitlesel
denetimin örgütlenmesi görevi ile ilgilidir.
İlerlememizin
en kötü düşmanlarından biri bürokratizmdir. O bütün
örgütlerimizin –gerek parti örgütlerinin gerek Komünist
Gençlik Birliği örgütlerinin, gerek sendikal örgütlerin gerekse
de ekonomik örgütlerin içinde yaşar. ... Yeni bürokratlar
sözkonusudur, yoldaşlar, Sovyet iktidarına sempati duyan
bürokratlar sözkonusudur, ve nihayet komünist saflardan
bürokratlar sözkonusudur.”
Ve
Stalin, bürokratizme karşı mücadele yöntemini ortaya koyar:
“Şimdi
esas mesele, genelde bürokratizme karşı, özelde çalışmamızdaki
eksikliklere karşı, tabandan geniş bir eleştiri dalgasını
harekete geçirmektir.
“...
Tabandan
eleştiriye, tabandan denetime, başka şeylerin yanı sıra,
milyonlarca kitlenin bu deneyimlerinin yitip gitmemesi için,
bunların gözönüne alınması ve hayata geçirilmesi için
gereksinimimz var.
Partinin
acil görevi bundandır: Bürokratizme
karşı müshamasız mücadele, tabandan kitlesel eleştirinin
örgütlenmesi, eksikliklerimizin giderilmesi üzerine pratik
kararlarda bu eleştirilerin gözönünde tutulması.”3
2.
emperyalist savaş yıkımında 26 milyon vatandaşını kaybeden
SSCB, savaş sonrası toparlanması ve sosyalist ekonomiyi geliştirme
çabaları içinde, bürokratik yapının gelişmesini önleyemediği
gibi bunu görememiştir de. Küçük burjuva revizyonist
analayışlara karşı ideolojik ve pratik mücadele küçümsenmiştir.
Parti içi temzilik, “artık buna gerek yok, sosyalizm bütünüyle
yerleşti” (G. Malenkov’un sunduğu XIX. Parti Kongresi Raporu-
1952 Ekim) anlayışı, parti içi bürokratların temizliğini
engelleyen bir yaklaşımdı.4
XVIII. Kongre’den sonra parti üye sayısı hızla artıyor. Aday
üyelerle birlikte yaklaşık 2.5 milyon olan üye sayısı XIX.
Kongre’ye gelindiğinde yaklaşık 7 milyona çıkıyor. Savaş
sırasındaki büyük kayıplar dikkate alınınca, savaş sonrası
bu hızlı artışın, beraberinde bir sürü komünist olamayanları
da parti saflarına katıldığını ortaya koyuyor. Stalin’in
katıldığı son kongre (XIX.) bu yığılmanın ideolojik
yozlaşmayı doğurabileceğini göremedi.
Stalin’in
1928 yılında ortaya koyduğu, “tabandan eleştiri ve denetim”,
özellikle 1945 sonrası, savaşın yıkımlarını giderme çabası
içinde önemli ölçüde unutuldu. Bürokratizm, hiç bir zaman
gitmemişti, ama eskiden daha fazla uyanıklık ve taban denetimi
varken, savaş sonrası taban denetimi ve bürokratizme karşı
ideolojik mücadele ve pratik önlemler ikinci plana düştü.
Her
şeye karşın, Ekim Devrimi Stalin’siz, Stalin ise Ekim devrim’siz
ve SSCB’nin inşa sürecinin dışında ele alınamaz. Ve
sosyalizmin savunulması Stalin’in savunulmasıyla birlikte
olabilir.
Nasıl
ki, sosyalizm ve komünizm Marx, Engels, Lenin ve Mao’suz ele
alınamazsa, aynı şekilde Stalin’siz de ele alınamaz. Marx,
Engels, Stalin ve Mao, uluslararası proletaryanın büyük
öğretmenleridir. Onlarsız proleter sosyalist devrimler ve proleter
enternasyonalizm düşünülemez.
Stalin,
enternasyonal proletaryanın bir büyük öğretmeni ve Ekim
Devrimi’yle birlikte SSCB’nin inşasında yer alan ve önderlik
eden bir komünistir. Onu savunmak Ekimleri, sosyalizmi ve komünizmi
savunmaktır. Onu savunmak, işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal
kurtuluşunu, ezilen halkların emperyalizme karşı mücadelesini
savunmaktır.
Burjuvazi
ve onun ideolojik çöplüğünden beslenen kesimler, Stalin’i (en
azından kitlelerin bilincinde) yıktıkları zaman sosyalizmi
yıkacaklarını bildikleri için, Stalin’e karşı büyük bir
karşı-devrimci saldırı cephesi açmışlardır. Bu karşı-devrimin
anti-komünizm cepehesidir. Emperyalist burjuvazi, Stalin’i
yıkarak-öldürerek, işçi sınıfı ve emekçilerin tarihsel
sosyalizm deneyimlerini, sosyalist mücadele belleğini ve bilincini
yok etmeyi hesaplamaktadır. Buna müsade edilemez. Bu nedenle,
Stalin’i savunmak, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi inşa etmeyi
savunmaktır. (17.11.2017)
1934-38 arası karşı-devrimci
örgütlülüğün yıkımına katılanların mahkemeleri bütün
kamuoyuna (yabancı elçilikler, yazarlar
vs.) açık yapılmıştır.
Bir çok yabancı gazeteci, yazar, elçilik görevlileri, eski anlı
şanlı “komünistler” ile görüşmüşlerdir. Ve bunların
hepsi sosyalizme karşı suç işlediklerini kabul etmişlerdir.
Hiçbiri yaptıklarının doğruluğunu savunmamış, savunamamıştır.
Ve bu yargılanmaların tüm belgeleri o günün gaztelerinde günlük
yayınlandığı gibi, 1956’ya kadar kamuya açıktı. Kurşçev
revizyonizmi belgeleri ortadan kaldırmıştır. Bu yargılamalar,
burjuvazinin anti-komünist, anti-Stalinst propagandalarına rağmen,
tarihin en açık , en demokratik yargılamları olmuştur. Örneğin,
liberal Alman yazar Lion Feuchtwanger, 1937 mahkemelerine katılmış
ve Karl Radek ile görüştürülmüştür. L.Feucht Wanger’in
kitabı; 1937 Moskova, sf. 141 (almanca, PDF olarak ulaşılabilir)
Stalin, Eserler, C.
11, sf. 68-71, İnter Yayınları
Bkz. Yusuf Köse,
Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi
***





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder