4 Ocak 2019 Cuma

EKİM DEVRİMİ’NİN YÜZÜNCÜ YILINDA, ÖĞRETİLERİ VE KAZANIMLARI




EKİM DEVRİMİ’NİN YÜZÜNCÜ YILINDA,
ÖĞRETİLERİ VE KAZANIMLARI (1)


Yusuf KÖSE
  1. İşçi Sınıfının Öncüsü Olarak Parti:
Ekim Devrimi Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) -RSDİP (B) -Bolşevik Partisi önderliğinde gerçekleşmiştir. İşçi sınıfının dünya görüşleriyle donanmış bir öncü parti olmasaydı, Ekim Devrimi gerçekleşemezdi. Bu nedenle, burjuvaziyle proletarya arasındaki sınıf savaşımında, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurmak isteyen işçi sınıfı; örgütlenmiş ve çelikten bir disipline sahip bir parti olmadan, işçi sınıfı iktidarı burjuvaziden alamaz. Ekim Devrimi ve daha sonraki işçi devrimleri bunu kanıtlamıştır.

Partisiz (öncüsüz) işçi sınıfı hiç bir şeydir. İşçi sınıfı, kendi politikasını kendi sınıf partisiyle yürütebilir. Partisiz ve parti içinde ve etrafında örgütlenmeden, işçi sınıfı ideallerini yerine getiremez. Ekim Devrimi bunu net olarak göstermiştir.

Ekim Devrimi, salt bir devrimci parti değil, devrimi yapmak isteyen ve devrimi yapmakla donanmış bir partinin devrimi gerçekleştirebileceğini kanıtlamıştır. Her devrimci parti devrimi gerçekleştiremez. İşçi sınıfını politik iktidar uğruna örgütleyen, koşullara göre mücadelenin her türlü biçimini yaşama geçiren, taktiklerde esnek olan, işçi sınıfının sosyalist ilkelerinden taviz vermeyen ve yolunu şaşırmayan bir parti devrime önderlik edebilir, devrim yapabilir.

İşçi sınıfının öncü partisinin, bir “barış” ve salt parlamenter mücadeleye odaklanmış bir mücadele aracı değil, burjuvaziden iktidarı almak için örgütlenmiş ve yapılanmış ve işçi sınıfının bilimiyle donanmış bir savaş aracıdır. Proletarya partisinin bir savaş örgütü olduğunu Ekim Devrimi bir kere daha kanıtlamıştır.

Ekim Devrimi’nin en büyük öğretisi, işçi sınıfı partisinin devrimciliğinin burjuvaziyi devirme eylem ve düşüncesine sahip olması ve bunu mücadele yaşamının esası haline getirmesidir.

Ekim Devrimi’ne önderlik eden Bolşevikler, küçük burjuva dogmalara ve öznelci anlayışlara karşı mücadeleyi hiç bir şekilde aksatmadı. Çünkü küçük burjuvazi çok keskin söylemlerle kitlelerin karşısına çıkarak, burjuvaziye karşı kini olan işçilerin bir çoğunu etkileyerek yanlış bir yönelimin içine sokar. Oysa, onun keskin devrimciliği, işçileri ve emekçileri devrim için örgütlemeye gücü yetmez. Küçük burjuvazinin devrim perspektifi, somut güncelliği yakalayıp siyaset üretme yerine, genel dogmaları tekraralamaların ötesine geçmediği için, kitlelerin ruhuna uygun politik taktiklerde geliştiremez.

Marksist-Leninist-Maoist sapmaların yanı sıra, kendini sol olarak gösteren troçkizm, reformizm, revizyonizm, oportünizm sosyal şovenizm gibi küçük burjuva ideoloji ve teorileri işçi sınıfını iktidara taşıyamaz. Bunu Ekim devrimi ve Çin Devrimi tanıtlamıştır.

Genel doğruların arkasına gizlenerek, subjektif ve dogmaların günlük ve uzun vadeli politikaların esas hale getirilmesi, daha baştan siyasal mücadeleyi kaybetmeyi koşullandırır. Bu politikalar, öncüyü, öncüsü olduğu kitleden (işçilerden) koparır.

Lenin, Marksizmi tekrarlamakla yetinmedi, onu, günün koşullarını doğru bir şekilde analiz etmek ve geliştirmek için bir yöntem olarak ele aldı ve Marksizmi geliştirdi. Marksizm bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur. Bunu böyle kabul etmeyen ve kendi mücadele pratiğine geçirmeyen işçi sınıfı partileri, adı ne olursa olsun işçilerin öncüsü olamaz ve politik iktidar mücadelesi veremez. Bu tür partiler, Marksizmin bilinen genel doğrularının arkasına gizlenerek ölü dogmalarla oyalanan ve bununla politik iktidar mücadelesi yürüttüğünü düşünen, gerçekte ise çürümenin ve marjinelleşmenin teori ve pratiğini yapan örgütler olarak kalırlar. 
 
Doğru bir siyasete sahip olmayan bir öncü partinin üyelerinin çelik disipline sahip olması, bürokratizm ve kendiliğindenci çalışma tarzını terk etmesi söz konusu olamaz. İşçi sınıfının en ileri ve en iyi militanlarını saflarında toplamak ancak ve anacak doğru bir politika ile olabailir. Özverili çalışma, partinin ilkelerine bağlılık, devrim davasına bağlılık halka ve sosyalizme bağlılk, teorinin pratiğe, pratiğin teroiye yol gösterdiği ve birini hem tamamlayıp hem geliştirdiği bir süreç ve eylemlilik içinde olabilir.

İşçilerin öncü partisi, kendini Marksizmin ilkeleriyle dontmalıdır. Bu, en başta Marksizmin bir dogma değil, eylem kılavuzu olduğu gerçeğini benimsemesi ve bunu teori ve pratiğine her an uygulamasıyla olabilir. 
 
Yanlışlarına karşı tereddütsüz mücadele eden, “eleştiri-özeleştiri silahını mücadelenin her anında uygulayan, bayatı atıp tazeyi alan”, yanlış ve eksiklikleri kişilerde değil, politikasında arayan bir parti, işçi sınıfın savaşçı partisi olabilir.

Parti, işçilerin günlük çıkarlarına karşı kayıtsız kalmayacağı gibi, salt bunlarla da yetinmeyip, kitleleri sosyalizmin ilkeleri temelinde, burjuva iktidarının yıkılması ve işçilerin iktidarının kurulması için eğitmeli ve yönlendirmelidir. Geneli güncelle, güncel ile de genelle birleştirmelidir.

Partinin uzağı görmesi, sınıfın günlük çıkarlarını gözardı etmesi ve salt genel doğruları slogan şeklinde tekrarlaması anlamına gelmez. İkisini birleştirmesi ve kitlelere esas hedefi göstermesi gerekir.

Parti ilkelerine uymak devrimin gerçekleştirilmesi için vazgeçilmesdir. İlkeler, iradi bir olgu değil, toplumdaki sınıf çelişmelerinin ortaya çıkardığı olgular bütününden ortaya çıkarılır. Ve bu ilkeler, işçi sınıfının savaş politikasını yönetmeyi esas alır. Bürokrat çalışma tarzı, bürokrat önderlik ve kendiliğindenciliğin burada yeri olamaz. Bunlar görüldüğü anda değiştirilmediği ve yok edilmediği durumda, parti işçi sınıfının savaş örgütü olmaktan çıkarak, çürümüş bir burjuva kulübüne dönüşür.
Parti her yönüyle dinamik olmak zorundadır. Çünkü yaşam gibi, sınıf mücadelesi de dinamik ve değişkendir. Esas çelişmeler, yani emek-sermaye çelişmesi değişmesede, bu çelişmeden kaynaklı birden fazla çelişme ortaya çıkar ve bu çelişmelerin çözümünü işçi sınıfı lehine çözecek ve onu güçlendirecek politikalar üretemek kaçınılmazdır. Yani, ilkelerde katı olan işçi sınıf politik olarak esnek olmak durumundadır.

Doğru bir politikaya sahip olmayan bir parti, iktidar mücadelesinde ileriye atılamaz, geriler ve çürümeye başlar. Toplumsal yapının ortaya çıkardığı çelişmeler yığını içinde marjinal küçük bir grup olarak varlığını sürdürmesi, onun doğru bir politikaya sahip olduğunu ortaya koymaz. Bu tür gruplar ve grupçuklar, burjuva-proleter çelişmesi varolduğu sürece her zaman var olacaktır. 
 
İşçi sınıfının öncü partisinin, öncelikle ait olduğu sınıfla güçlü bağları olmalıdır ve politikasını bu sınıfı kazanma, örgütleme ve harekete geçirme üzerine kurmalıdır. Sınıfla güçlü bağları olmayan ve bunun için politika geliştirmeyen bir parti işçi sınıfın öncüsü olamaz. Kitleler ile bağ kuracak, kitlelere sesini ulaştıracak örgütlenme ve taktikler geliştirmelidir.

Devrimci olmakla devrimi gerçekleştirmeye yönelmek ve bunun için sınıfın öncü partisini mücadeleci ve cesur bir parti haliğne getirmek aynı şeyler değildir. Sınıf mücadelesinin bütün alanlarında yer almayan, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişmeden kaynaklı sınıf çatışmalarını uzaktan izleyen ve işçi sınıfının sınıf çıkarlarını doğru politikalarla pratikte yerine getirmeyen bir örgütlenme, devrimin nesnesi ve öznesi işçi sınıfyla bağları olamaz.

Parti, işçi sınıfının kurmay heyetidir. İşçi sınıfının burjuvaziyle iktidar savaşımında, politik, yetkin ve denenmiş önderler, yani kurmaylar heyeti olmadan, burjuvaziye karşı savaşımda galip gelmek olası değildir. Başta, Sovyet Devrimi ve Çin devrimi olmak üzere tüm işçi sınıfı devrimleri bunu kanıtlamıştır. 
 
Günümüzde, Bolşevik parti anlayışları küçük burjuva analyışlarla liberalleştirilmeye çalışılmaktadır. Proleter disiplin çok ağır ve gereksiz olarak değerlendirilmektedir. Oysa, proleter çelik disipline sahip olmayan ve her an her saniye bu bilinçle hareket etmeyen bir öncü, sınıfın öncüsü olamaz. İşçi sınıfını iktidara taşıyamaz.

Sınıfın öncü partisi, her koşulu doğru analiz ederek doğru mücadele taktikleri ortaya koymalıdırlar. Koşulların ruhuna uygun mücadele biçimlerini reddetmemelidir. İllegal mücadele ve örgütlenmenin esas olduğu durumlarda; legal olanakları sonuna kadar değerlendirip daha da genişletilmesi için mücadele ederken, parlamenter mücadeleyi reddetmemeli, bunu taktik ve geçici bir mücadele biçimi olarak ele almalıdır. Parlamenter mücadele ile iktidarın alınamayacağını bilmeli ve bunun propagandasını bıkmadan yapmalıdır. Legal örgütlenmenin esas olduğu durumlarda ise, bunun geçici olabileceğini düşünmeli ve her an illegal duruma düşebileceğini bilerek örgütsel esnekliği korumalıdır.

Gerileme dönemlerinde geri çekilmesini, ilerleme dönemlerinde ise saldırmasını bilmeli ve taktiklerini buna göre geliştirmelidir. Hep ilerleme ya da hep gerileme olamaz. Koşuları işçi sınıfı lehine değiştirecek uygun mücadele taktikleri geliştirmek, sınıf ve sınıfın müttefiki kitlelerle sıkı bağları kurmak ve örgütlemeyi koşulandırır. 
 
Öncü parti, salt sınıfın öncüsü olarak değil, -Stalin’in belirttiği gibi- aynı zamanda onun örgütlü öncüsü olmalıdır. Sınıf içinde örgütlendiği ve sınıfı örgütlediği ve harekete geçirdiği oranda başarı kazanır. 

Ekim Devrimi, devrimlerin reçetesinin olmadığını, tersine, işçi sınıfı öncüsünün devrimleri gerçekleştirmek için en önemli silahının diyalektik-materyalist yöntem olduğunu doğrulamıştır.
Ekim Devrimi’nin en temel öğretilerinden biri sınıfın öncü partisi öğretisidir. 23.09.2017


1917 Temmuz Günleri -Petrograd (Leningrad)



EKİM DEVRİMİ’NİN YÜZÜNCÜ YILINDA,
ÖĞRETİLERİ VE KAZANIMLARI (2)

Yusuf KÖSE

2- Ekim Devrimi’nin Diyalektiği

Sovyet Devrimi, Bolşevik Partisi önderliğinde yapılmıştır. Parti olmadan bu devriminin gerçekleşmesinin olanağı yoktur. Ancak, devrim hazır olarak komünistlerin önüne gelmedi. Yani, başkası tarafından hazırlanıp bolşeviklerin önüne konmadı. Bolşevikler, devrim için olgunlaşan koşulları, devrimin gerçekleşmesi için Marksist-Leninist taktiklerle, devrimin diyalektiğini ustaca ve doğru bir şekilde kullanarak, devrimi gerçekleştirmeyi başarabildiler. 
 
Bolşeviklerin başarısı, devrimin diyalektiğini iyi kavramalarından kaynaklanıyordu. Devrimin diyalektiği ise, diyalektik materyalizmin iyi kavranmasında ve Marksizmin bir doğma değil eylem kılavuzu olmasını bilince çıkarma ve içselleştirmeden geçiyordu. Bunlar, Bolşevik önderlikte vardı. Tabi ki, bolşeviklerin en büyük şansı, Lenin gibi bir öndere sahip olmalarıydı.

Bolşevik partisinin en önemli özelliklerinden biri; partiyi yönetmekle kitleleri yönetmenin, partiyi inandırmakla kitleleri inandırmanın aynı şey olmadığını bilmeleri ve buna göre taktik uygulamalarıdır. Kitlelerin benimsemediği ve kabullenmediği taktik politikaları kitlelere rağmen yaşam geçirmek olası değildir. Bu tür taktikler partiyi kitlelerden uzaklaştırır. Bolşevikler 1905 Burjuva Demokratik Devrimi olsun, yine 1917 Şubat Burjuva Demokratik devriminin tamamlanması olsun ve yine 1917 Sovyet Devrimi olsun, kitlelerin ruh halini iyi gözlemlemişler ve ona uygun taktikler ileri sürerek, kitleleri partiyle, partiyi kitleler ile birleştirerek, partinin sloganlarını kitlelerin sloganları haline getirebilmişlerdir.

Özellikle, kitle politikasıyla parti politikasını birbirine karıştıran, kitleler ile partiyi aynılaştıran küçük burjuva oportünist anlayışlar, partinin kitlelerden kopmasına neden olurlar.

Bolşevikler, her toplumsal gelişmeyi, her olguyu, her politik gelişmeleri ve direnişlerini kendi teori ve pratiklerine yansıtmışlar, devrimi adeta ilmik ilmik örmüşlerdir. Ayaklanmayı yönetmek bir sanat işi diyen Lenin, aslında devrimi adım adım işlemek ve devrimin diyalektiğini bir sanat eseri gibi özenerek pratiğe uygulamak ve buradan gelen sonuçları aynı özenle teoriye yansıtmak, ancak ve ancak marksizmi bir doğma olarak ele almayan komünistler tarafından başarılabilirdi.

Somut koşulların somut analizinden hareket eden Bolşeviklerin taktiklerini Stalin şöyle tanımlıyor:

Aslında, partinin rolü, kendiliğinden ortaya çıkan kitlelerin eylemine, bolşeviklerin devrimci sloganlarına yanıt verecek bir biçim ve yön vermekti.”1

Bolşevikler, kitlelerin olduğu bütün alanlarda örgütlenmeye çalıştı. Başta da fabrika komiteleri kurmaya ağırlık verdi ve fabrikalarda işçiler içindeki çalışmayı esas aldılar. Ancak, illegal örgütlenmenin yanı sıra legal olanakları da sonuna kadar kullnadıkları gibi, partinin sesini kitlelere ulaşmada en iyi yol olduğu için, hiç bir legal olanağı küçümsemediler ve bunun sınırlarını genişletmenin mücadelesini verdiler.

Duma (parlamento) seçimlerine en elverişsiz ve oldukça kısıtlayıcı koşullarda katıldılar ve işçilerin oylarının önemli bir bölümünü kazanmayı başardılar. Bolşevikler, devrimin duma seçimlerini kazanmakla olmayacağını biliyorlardı. Ama buraya girmekle, işçi ve emekçilere daha kolay ulaşabilecekleri ve seslerini daha geniş yığınlara ulaştırabilecekleri için özel bir önem ve ağırlık verdiler. Rus çarlığı, bolşevikleri dumaya sokmamak ve seçildiklerinde ise dumadan atmak için tüm baskı ve yasal yolları kullanmalarına karşın, bolşevikler hiç bir zaman pes etmedi. Dumaya yönelik bolşeviklerin bu politkası, onların parlamentoya bel bağlamasını değil, tersine orasını işçi sınıfının bir kürsüsü olarak kullanmak için mücadele ettiklerini ortaya koydu. Lenin, Burjuva Duma’nın bir “ahır” olduğunun bilincindeydi, ancak, öncünün bunu görmesi yetmiyordu, önemli olan geniş kitlelerin bunu bilmesiydi. 
 
Bolşeviklerin bütün politikası partinin kitleleri kazanması, örgütlemesi ve kendi politikasını kitlelere benimsetmesi üzerine kuruluydu. Devrim yapmak isteyen bir parti de bunu yapmak zorundadır. Tersi, partinin kitlelerden uzaklaşmasını getirir. Bolşeviklerin politikalari, bir avuç parti militanına yönelik değil, başta işçi sınıfı olmak üzere geniş emekçi kitleleri örgütlemek/kazanmak ve harekete geçirmek üzerine oluşturuluyordu. Somut koşulların somut tahlili budur. Dogmatik ve öznelci değil, somut durumdan hareket etmek, doğru taktiksel mücadele biçimlerinin üretilmesini koşullar.


tek parti önderliğinde devrim

Paris Komünü İki (Blankistler ve Prudoncular) parti önderliğinde gerçekleşmişti. Komünistlerin önünde deneyim olarak sadece Paris Komünü vardı. Ancak, Ekim Devrimi’ni kendine sosyalist diyen birden fazla partiyle gerçekleştirmenin olasılığı ve koşulları yoktu. Bolşevikler dışında kendine “marksit” diyen ve kendilerini işçi sınıfı partisi olarak gören bir çok gruplar vardı. Ama bunların politikası, marksist olmaktan uzaktı. Çünkü, devrimin nihai hedefi olarak Çarlığı yıkmakla sınırlıyorlardı. Yani, burjuva demokratik devrimle yetinip, devrimi burjuvaziye devrietmek... 

Bolşevikler ise sürekli devrimden yanaydılar. Burjuva demokratik devrimin peşinden sosyalist devrimi gerçekleştirmekti. Ve proletarya önderliğinde köylülükle kurulan ittifak burjuva demokratik devrimden kısa süre içinde sosyalizme, proletarya diktatörlüğüne geçebilirdi. Ve böyle de oldu.
Avrupa’lı II. Enternasyonalin revizyonist partileri ve önderleri, menşevikleri destekliyor ve Bolşeviklerin politikalarını ise “sol” olarak değerlendiriyorlardı. Onlara göre bolşeviklerin istemleri ve teorileri “aşırı”ydı. Evet “aşırıydı”. Ama bu aşırılık burjuvaziye göreydi. Revizyonizm ve oportünizmde burada burjuvaziyle uzalşıyordu. Ama, Bolşeviklerin talepleri, geniş yığınların talepleriyle örtüşüyordu.

Ekim Devrimi’nin öngünlerinde (Şubat 1917) başta olmak üzere, bolşevikler, kendiliğinden devrimci kitle hareketiyle sıkı bağlar kurmanın politik taktiklerini ürettiler. Ve kitleler üzerinde etkin olan menşevik ve sosyalist devrimcilerin kitleler üzerindeki nüfusunu altı ay içinde kırmasını bildiler.
Çünkü bolşevikler, menşeviklerin ve sosyalist devrimcilerin sınıf uzlaşmacı görüşlerini biliyorlardı. Oportünizmin etkisi kırılmadan devrimi başarmanın olanağını olmadığı açıktı. Ve tek bir partinin, gerçek komünist partisi olan bolşeviklerin önderliğinde devrimin gerçekleşmesi gerektiğini de biliyor ve buna göre mücadele ediyorlardı. Menşevikler vb.leri ile ortak bir cephe içinde sosyalist devrimi başarmanın mümkün olmadığını ve bunun devrimi imkansız hale getirmek olduğunu görüyorlardı. Çünkü, menşevik ve sosyalist-devrimciler, iktidarı burjuvaziye vermek istiyorlardı. Ve bütün bu partilerin derdi, burjuvaziyle birlikte olup sosyalist devrimi önelemekti. Kerensky bşkanlığındaki geçici hükümet döneminde yaptıklarıyla bunu kanıtladılar.

Bütün bunlardan dolayı, kitleler üzerinde etkin olan menşevik/sosyalist-devrimciler ve diğer burjuva partilerin politikalarının kitleler tarafından görülmesi ve bunun burjuva politikası olduğunun bilincine varılması, bolşevik partisinin diğer partilerden ayırıyordu. Burjuva ve onlarla uzlaşan küçük burjubva reformist partilerin tecrit edilmesi durumunda bolşeviklerin önderliğinde devrim başarıya ulaşabilirdi ve bolşevikler bu bilinçle hareket ettiler. Oportünist ve revizyonist küçük burjuva partiler ile belli bir yere kadar, burjuva demokratik devrim süreci içinde ortak hareket edilebilirdi. Ama, işçi sınıfının sosyalist devrimi sürecinde oportünizmin ve revizyonizmin yeri olamazdı. Bunlar, sosyalist devrimin önünde engeldiler.


devrim sürecinde izlenen taktikler

Lenin, Ekim Devrimi’nin dördüncü yılında yaptığı bir konuşmada, değişen koşullara uygun izledikleri taktikleri anlatıyor:

... Biz devrimde çok gerekli bir başka sanatı, esnek olmak; değişen nesnel koşulları göz önünde bulundurarak, ereğimeize erişmek için, belli bir dönemde ne kadar eski, uygunsuz, geçilmez gibi görünürse görünsün, bir başka yol seçerek hızla, birdenbire taktik değiştirme sanatını da –hiç değilse belli bir noktaya kadar öğrendik.”2

Ekim Devrimi’nin zaferi, bolşeviklerin koşullara uygun taktik değiştirme sanatını iyi bildiklerini ortaya koydu.

Çarlığın iktidarda olduğu bir süreçte, Çarlığın ve Çarlık ile uzlaşan partilerin hedef alınması, mücadeleyi devrim lehine geliştirmenin ilk taktikleriydi. Sınıfsal çelişmenin odağında, emek-sermaye çelişmesinden çok, ezilen halklar ile feodal despotizmin temsilcisi çarlık ve bunun sınıfsal dayanağı burjuva gerici partiler vardı. Çarlıkla uzlaşmaya giden partilerin kitleler üzerindeki etkisi kırılmadan çarlığı devirmek ve devrimi ilerletmek olası değildi. Bolşeviklerin taktiği buydu. Nitekim, bolşevikler çarlığa karşı mücadeleyi, çarlığın temel toplumsal dayanağı olan burjuva partilerine (liberal monarşist ve kadetler) yönelttiler. 
 
Çarlığın yıkılmasının ardından ise, toplumsal çelişmenin odağına burjuvazi ile proletarya arasındaki (emek-sermaye) çelişmesi yerleşti. Bolşeviklerin esas hedefi burjuvazi olmasına karşın, burjuvaziyle uzlaşan küçük burjuva reformist partileri tecrit etmeden, bunların kitleler üzerindeki etkisini kırmadan, burjuvazi yıkılamazdı.

Burjuvazinin toplumsal dayanakları kimlerdi? Küçük burjuva yapılanma olarak menşevikler ve köylüler içindeki dayankları ise sosylist devrimcilerdi.
Stalin bunu şöyle açıklar:

1. Pek yakında olacak olan devrimin harekete geçirilmesi döneminde, devrim düşmanlarının en tehlikeli toplumsal dayanağını uzlaştırıcı partiler oluşturur.
2. Bu partileri tecrit etmeden, düşmanı (çarlığı ya da burjuvaziyi) devirmek olanaksızdır.
3. Dolayısıyla, devrimin hazırlanması döneminde en önemli okların hedefi, bu partileri tecrit etmek, büyük emekçi kitleleri bu partilerden koparmaktır.”3

Stalin Ekim Devrimi’nin hazırlanması döneminin taktiğini ise şöyle açıklıyor:

... Kadet partisi, uzlaştırıcı güç halinden, emperyalizmin yönetici bir gücü, egemen bir gücü haline gelmişti. Mücadele, artık çarlık ile halk arasında değil, burjuvazi ile proletarya arasındaydı. Bu dönemde, emperyalizmin en tehlikeli toplumsal dayanağı, demokratik küçük burjuva partilerden, sosyalist-devrimci ve menşevik partilerden oluşuyordu. Neden? Çünkü bu partiler o zaman uzlaştırıcı partilerdi, emperyalizmle emekçi kitleler arasında uzalştırıcı partilerdi.”4

O süreçte, Avrupa komünist partileri içinde öne çıkan bir çok “önder”, bolşeviklerin bu taktiğini, yani, menşevikleri ve sosyalist-devrimcileri kitlelerden teşhir-tecrit etme taktiklerini anlıyamıyor ve bunu “sekterizm” olarak değerlendirenler oluyordu. Hatta, bolşevikler içinde Kamenev ve Zinovyev gibi MK üyeleri de menşevik ve sosyalist-devrimcilerin tecrit edilmesi politikasına karşı çıkıyor ve uzalaşılmasını öneriyorlardı. Ve daha ileri giderek, Kerensky hükümetini yıkmanın yanlış politika olduğunu savunuyorlardı. Ama, Kerensky hükümetinin güçlü ortakları bu küçük burjuva partilerdi. Bu partiler, “sosyalizm” şiarı adı altında, işçi sınıfı önderliğinde sosyalist devrimin gerçekleşmesi önünde ciddi engellerdi ve bunlar kitlelerden tecrit edilmeden burjuvaziyi yıkmanın olasılığı yoktu. Çünkü bunlar, Rus burjuvazisinin ve uluslararası emperyalizmin politikasının egemen kılınması için çalışıyorlardı. İzledikleri politika, devrimi önleme ve burjuvazinin egemenliğini tesis etmeye yönelikti.

Sosyalist-devrimci Kerensky başkanlığında burjuva hükümetinin esas dayanağı menşevikler ve sosyalist devrimcilerdi. Bunlar destek vermese, Rus burjuvazisi bir saniye bile iktidarda kalamayacaktı. “Devrim” adına, işçi ve emekçileri brujuvazinin çıkarları için oyalıyor ve işçi sınıfının gerçek partisi bolşevikleri “alman ajanı” olarak suçluyorlardı. Oysa, tam da devrim günlerinde başta Fransız emperyalistleri olmak üzere uluslararası emperyalizm Rus burjuvazisinin düzene egemen olması için çaba harcıyordu. Menşevik ve sosyalist-devrimciler’de bunlarla işbirliği içindeydiler. Menşevik ve sosyalist-devrimcilerin kitlelerden tecrit edilmesine önem verilmesinin nedeni, kitlelerin önemli bir kesiminin bunların peşinden gitmesiydi. Devrim isteyen işçi ve köylüler, bu iki örgütü “sosyalist” olarak görüyor ve bunların kendilerini kurtaracaklarını sanıyorlardı. Bolşevikler, bunların gerçek sosyalist olmadığını, tersine burjuvaziyle uzlaşarak sosyalist devrimi boğmak istediklerini kitlelere kanıtlamak durumundaydılar.

Bu nedenle, Stalin; 
 
Sosyalist-devrimcilerin ve menşeviklerin tecrit edilmesi politikası tek doğru politika olarak görüldü” der.


bütün iktidara sovyetlere

Sovyetler (işçi konseyleri) ilk olarak 1905 ayaklanmaları sırasında Rusya’da kuruldu. Burada ömrü birkaç aylık süreyi kapsar. 1917 Şubat ayaklanmalarından sonra yeniden kuruldu, İşçi sovyetlerinin içinde köylüler de yer aldı. 1917 şubat’ından sonra ise askerlerde bu sovyetlerin içinde yer aldı. Ve sovyetler; işçi-köylü-asker lerin temsilcilerinin yer aldığı bir oluşum oldu. Sovyetler,devrim süreci boyunca işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlendiği ve seslerinin güçlü bir şekilde duyurduğu siyasal yerler oldu ve süreç içinde ise burjuva devletinin karşısında yer alan işçilerin, köylülerin ve askerlerin iktidar organları oldular. Diğer bir söylemle, burjuva parlamentosunun karşısında yer alan devrimci bir parlamento da denebilir. Zaten ilk ortaya çıkışı da çar, feodal ve burjuva gericiliğin duma’sına karşı,işçi ve köylülerin (halkın) devrimci parlamentosu ve buna 1917 Şubat’ından sonra asker sovyetleri temsilcileri de eklenmiştir.

Başta işçiler olmak üzere ezilen kitleler, bu sovyetler sayesinde iktidarı burjuvazi ve gericilikten almasını, kendi devletlerini kurmasını ve yönetmesini öğrendiler.

Lenin, Sovyetlerin yaratılmasını, halkın dehası olarak değerlendirir.

Eğer devrimci sınıfların yaratıcı dehası sovyetleri kurmasaydı, proleter devrim Rusya’da umutsuz bir duruma düşerdi; çünkü proletrya iktidarı, eski devlet aygıtıyla hiç kuşkusuz koruyamazdı ve yeni bir aygıt da bir çırpıda yaratılamaz.”5

Paris komünü, işçi sınıfının ilk deneyimi olmasına karşın, onun öğretisinin ışığında, Rus işçi sınıfı ve emekçilerinin sovyetleri yaratmaları, burjuvaziden iktidarı almakta kararlı oluşlarınında bir göstergesi olmuştur.

Bolşevikler, devrim sürecinde bir çok taktik izlemişler ve duruma göre anında siyasal taktiklerini değiştirmesini bilmişlerdir. Devrimci kitle hareketlerinin yükseldiği, burjuvazinin gerilediği dönemde, “iktidar sovyetlere” sloganını atarlarken, devrimci kitle hareketlerinin gerilediği, burjuvazi ve onunla uzlaşan revizyonist kesimlerin ileri çıktığı dönemde, “iktidar sovyetlere” slloganını atmamışlardır. Sovyetlerde menşevik ve sosyalist-devrimcilerin egemen olduğu Temmuz-Ağustos arasında, “iktidar sovyetlere” sloganından vaz geçilmiştir. Ancak bu dönemde, burjuvazi general Kornilow vasıtasıyla, devrimi boğmak için bir deneme yapmıştır. Tam böylesi bir dönemde ve peşinden bolşeviklere yönelik saldırının rattığı bir süreçte, bolşevikler geri adım (geri çekilme) atmişlardır. 1917 temmuz ayı bolşeviklerin yenilgisiyle sonuçlanmış, ancak, bolşeviklerin dönemin ruhuna uygun izlenen usta taktikleriyle iktidarda olanlar kısa sürede kitlelerin gözünde teşhir olmuşlar, devrimci kitle hareketleri gelişmiş ve bolşevikler yeniden atağa geçmişlerdir. Burjuvazinin, bolşeviklere yönelik son yoğun saldırısı, devrimi bir kaç aya ereteleyebilmiş, anacak devrimin kalıcı zaferini ve burjuvazi kendi yenilgisini öneleyememiştir.

Yani, kitle hareketleri tek bir düz rotada yürümemiş, devamlı (alçalma-yükselme şeklinde) zikzaklar ççizmiş ve bolşevikler, bu duruma uygun siyasal taktikler izlemişlerdir.

Burjuvalar ve bazı revizyonist kesimler, bolşeviklerin iktidarı barışçıl bir şekilde gelişen devrimin önünde engel oldu yönlü propaganda yaptıkları gibi, bolşeviklerin iktidarı barışçıl yolla almak istemedikleri propagandalarını da yapmışlardır.

Bütün bunlar yanlıştır. Bolşevikler, iktidarı barışçıl alma yolu varken bunu reddetmemişlerdir. Lenin, Kornilov’un yenilmesinden sonra, böyle bir ihtimalden söz eder.

Sovyetlerin, şu anda (yeni tarihle 9-10 Ekim 1917, YK) sosyalist-devrimci ve menşevik önderlerden daha ileri gderek, devrimin barışçı yolla gelişmesini mi sağlayacakları, yoksa yeniden oldukları yerde hiçbir ilerleme göstermeyerek, proleter devrimi kaçınılmaz bir duruma mı getirecekleri bilinemez.

Bunu bilmek olanaksız.

Devrimin barışçıl gelişmesine ‘son’ bir şans sağlamak için elden gelen herşeyin yapılmasına yardımcı olmak, programımızı ortaya koyarak, onun ulusal niteliğini, halkın engin çoğunluğunun çıkar ve isteklerine eksiksiz uygunluğunu açıklayarak bu işe yardım etmek bize düşüyor”6

Devrim barışçıl gelişmedi. Menşevikler ve sosyalist-devrimciler burjuvaziyle ele ele vererek, devrimin boğulması için gerici ve karşı-devrişmci bir çaba içine girdiler. Bolşeviklere düşen görevi, proleter ayaklanmayı tam zamanında başlatarak kitlelerin devrim isteğini yerine getirmek oldu. Ayaklanmanın ertelenmesi, geciktirilmesi, o süreçte, devrimin kayıp edilmesi olacaktı. Buda işçi ve emekçilere ihanet demekti. Bolşevikler, işçi ve emekçilere ihanet etmek için kurulmuş bir parti değil, tam terisine, burjuvaziyi yıkıp sosyalizmi kurmak için kurulmuş, işçi sınıfının öncü partisiydi.
Rus burjuvazisinin ve revizyoniistlerin son kozu Kornilov’un yenilmesiyle birlikte, artık iktidar sovyetlere sloganını atma zamanı gelmişti. Menşevik ve sosyalist-devrimcilerin düzen yanlısı ve uzlaşıcı politikaları, emperyalist savaşı devam ettirmeleri, onları kitlelerin çıkarları ile karşı karşıya getirdi ve sovyetlerde çoğunluğu kaybettiler. Bolşevikler sovyetlerde çoğunluğu ele geçirdi. 

Bolşeviklerin programı kitlelerin çıkarlarıyla uyum içinde ve onların istemlerini içeriyordu. İşte böylesi bir durmda, “İktidar sovyetlere” sloganı atıldı ve yeni bir sürece, devrimci kitle hareketini iktidarı almaya yöneltmenin zamanıydı. Artık her şey olgunlaşmış ve proleter devrim kaçınılmaz hale gelmişti. Buradan geri adım atmak devrime ve proleteryaya ihanetti. Bolşevikler bu süreçten sonra 25 Ekim’de ( miladi takvimle 7 Kasım) ayaklanma kararını alması da kaçınılmaz oldu. 
 
Böylece, uluslararası proleteryanın Rusya kolu, tarihte ilk defa sosyalist devrimi başarmış ve dünya paroletryasına, ezilen halklara ve ezilen uluslara yeni bir dönemi, kurtuluş dönemini başlatmış oldu ve kapitalizm ve emperyalizm için ise, yenilgiler sürecini başlattı. Ekim Devrimi aynı zamnda, yeni bir çağ başlattı. Emperyalizm ve proloter devrimler çağını!

Devam edecek.

1 Stalin, Leninizmin Sorunları(LS), sf. 119, Birinci Baskı, Sol yayınları,
2 Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, sf. 590
3 Stalin, age, sf. 121
4 Stalin, age, sf. 122
5 Lenin, “Bolşevikler iktidarı koruyabilecekler Mi?”, Ekim Devrimi Dosyası, sf. 211, Birinci Baskı, Sol Yayınları
6 Lenin, “Devrimin Görevleri”, Ekim Devrimi Dosyası, sf. 130





 
EKİM DEVRİMİ’NİN YÜZÜNCÜ YILINDA,
ÖĞRETİLERİ VE KAZANIMLARI-3



Yusuf KÖSE

3-Tek Ülkede Sosyalizm

Paris toplarının gürlemesi, proletaryanın en geri katmanlarını derin uykulardan uyandırdı ve sosyalist devrimci propagandaya her yerde yeni bir atılım verdi. Bu nedenle Komünün yapıtı ölü değil; şimdiye değin herbirimizde yaşadı o. Komünün davası, toplumsal devrim davasıdır, emekçilerin bütünsel siyasal ve iktisadi kurtuluş davasıdır, dünya proletaryasının davasıdır. Ve bu anlamda ölümsüzdür o.”1

Lenin, Paris Komünü’nü böyle değerlendiriyor. 
 
Komün yenildi, ama onun öğretileri yaşadı. Ekim Devrimi’nde, Çin Devriminde ve başka ülkelerin devrimlerinde yaşadı. Sosyalist ülkelerin yenilmesi ve geriye dönüşler, onların öğretilerinin yanlışlığını ya da yaşamadığını değil, tersine, hala canlılığını koruduğunu ve yaşadığını gösterir. Kapitalist-emperyalist dünya sistemi, sosyalist ülkelere karşı bir zafer kazanmasına karşın, bu “zafer” geçicidir. Geçicidir, çünkü proletarya burjuva çelişmesi ortadan kalkmadığı gibi, çelişmeler her geçen gün daha da keskinleşmektedir. Emperyalizm ile ezilen halklar ve ezilen uluslar arasındaki çelişme ortadan kalkmamış ve keskinliğini korumaktadır ve emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişme ortadan kalkmamış, zaman zaman daha da keskinleşmektedir. Kapitalizmin krizi ortadan kalkmadığı gibi, eskiye oranla daha sık krizler yaşanmaktadır. Dünya’da barış hiç bir zaman inşa edilememiş ve kapitalizm yeni yeni savaşlar çıkarmaktadır
.
Kapitalizm, işçi ve emekçileri iliğine kadar sömürdüğü gibi, doğayı da iliğine kadar sömürmektedir ve doğanın ekolojik dengesini geri dönüşümü olamayacak şekilde bozmaktadır.

Dünyanın zenginliği giderek daha az ellerde toplanırken, yoksullaşma oranı genişleyip derinleşmektedir.

Çalışabilecek yaştaki nüfusun büyük bir bölümü çalışmaya devam etmektedir. Ve burjuvazinin her geçen gün daha fazla çalışana gereksinimi vardır. Artı-değer elde etmenin, yani sömürüyü artırmanın başkaca bir yolu yoktur. Burjuvazi, işçiden artı-değer elde etmeden, yani, çalışanın hakkının büyük bir bölümünü gasp etmeden varlığını sürdüremez. Teknolojik gelişmeler, burjuvazinin üretimini artırır, ama karını yükseltmez. Ayrıca, robortik gelişmeler, burjuvazinin pazara süreceği metanın satışının garantisi yoktur. Alım gücü düşen, işsiz kalan kitlelerin pazara sürülen malları tüketmesi düşünülemez ve tüketim giderek azalacaktır. Sermaye ise, daha fazla üretim ve daha fazla tüketimi zorlayacaktır. Sermaye birikimi ve tekrar gelişmesi bu döngüye bağlıdır.

Kısacası, sermayenin geleceği karanlık bir çıkmaz içindedir. Bu durum, onu sürekli krizlerle karşı karşıya bırakacak ve savaşları, işgalleri, bölgesel savaşları, etniksel savaşları körüklemesine hizmet etmektedir. Hatta, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve daha bir çok ülkede, birbirlerini alt etmek ya da egemenliklerini pekiştirmek için vekalet savaşlarıyla, birbirlerine karşı savaşlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak, bu uygulamlarda onları tatmin etmeyecektir ve etmemektedir. Çünkü, çelişmelerin esas yönü emek-sermaye çelişmesidir. Değişik alanlarda değişik görünümlerle ortaya çıksada, bu çatışmaların temelinde emek-sermaye çelişmesi vardır. Bunun çözümü ise sosyalizmdir.
İşçi sınıfı ve emekçiler, kapitalizmin çok yönlü yıkım-kaos sistemi karşısında örgütlenmesini ve kendi gücünün farkına vararak bu yıkım-kaos toplumsal sistemine karşı baş kaldırmaya devam edecektir. Bu baş kaldırıların yükseleceğini ummak subjektif bir düşünce değildir, tersine kapitalist toplumsal yapının gelişiminin bu umudu daha da yükseltiğini söylemek gerekiyor.

Tek ülkede sosyalizm sorunu, sosyalizmin teorik tarihinden beri tartışılan bir olgudur. Paris Komünü dönemi dahil, sonrasında da, Komünü’ün yenilgisi gösterilerek, Rusya’da Ekim Devrimi’ne karşı çıkılıyordu. Revizyonist-oportünist kesimlerin bir kısmı, sosyalizmin yaşamayacağını, çünkü kapitalizmin güçlü olduğunu ileri sürüyorlardı. Bazıları ise, geri bir ülkede sosyalizmin kurulamayacağını ileri sürüyordu. Ve burjuvazi ta öteden beri, sosyalizmin bir “ütopya” olduğuna karar vermişti. Korkak oportünizm ise bunu ondan kapmış ve teorisini yapmıştı. Küçük burjuvazinin ürkek ve korkak ruh halini yansıtan teorisi bugünde çeşitli görünüm altında işçi sınıfı saflarına sokulmaya çalışılıyor.

Sosyalizmin tek ülkede yaşayamayacağı” teorisini en çok benimseyen, hiç kuşkusuz burjuvazidir. Özellikle tekelci burjuvazidir. Sosyalizmin adını duyar duymaz tüyleri diken diken olan burjuvazi, oportünizmin bu korkak teorisine dört elle sarılıyor. “Aman ha aman deneme girişiminde dahi bulunmayın!” dediği kesin. Çünkü, sosyalizm düşüncesi ve idealiyle yola çıkan, kalkışan, ayaklanan, direnen işçi sınıfı ve emekçiler, bu direnişlerden bir şey öğrenecektir. Sosyalizm idealini güçlendirmeyi ve giderek burjuvaziden iktidarı almayı.

Burjuvazinin en büyük korkusu da bu. Sosyalizm idealinin yaşayan bir olgu olması ve bunun kitleler tarafından benimsenmesidir. 
 
Geriye dönüşler sonrası, burjuvazi, sosyalizm idealine daha fazla saldırdı ve işçi sınıfının umudunu bitirmek için tüm gerici, karşı-devrimci ideolojik argümanları kullandı. “elveda proletarya” vb. gibi küçük burjuva ideologlarına yazdırılan burjuva düşünceleri ve teorilerinin yoğun propagandası ve saldırısı yapıldı. Amaç, işçi sınıfının elinden kapitalizmin alternatifi olan sosyalizmi alıp işe yaramaz hale getirmekti. Yani, sınıfın beynini boşaltmaktı. Umutlarını, direncini ve kararlılığını yıkmaktı. Bu da ancak, sosyalizmin boş bir hayal olduğuna kitleleri inandırmakla olabilirdi.İşte, küçük burjuvazi burada imdadina yetişti, büyük burjuvazinin. “Tek ülkede sosyalizm yaşamaz!”

Tek bir ülkede sosyalizmin zaferi, o ülke ile sınırlı kalmayacak ve diğer ülkeler sıçrama eğilimi gösterecek, en azından diğer ülkeledeki işçi ve emekçilere ve ezilen uluslara cesaret verecek, devrimci dinamizmi hareketlendirecektir. Ekim Devrimi bunu yapmıştır. Tek ülkede sosyalizmin yaşayamayacağını söyleynler, sorunun bu yanına hiç bakmakata, emperyalist burjuvazi ile ağız birliği yapan oportünizmin korku sesine kulak vermektedirler.

Mao Zedung, “Çin Devrimi proleter sosyalist dünya devriminin bir parçasıdır” ve “Ekim Devrimi, dünya tarihinin bütün gidişini değiştirmiş ve yeni bir çağ aşmıştır2 dedikten sonra, Stalin yoldaşın Ekim Devrimi’nin birinci yılında yaptığı bir konuşmayı yazısına atıfta bulunur:

1)Milli meselenin ufkunu genişletmiş ve bunu Avrupa’da milli baskıya karşı mücadele gibi özel bir sorun olmaktan çıkarıp ezilen halkları, sömürgeleri ve yarı-sömürgeleri emperyalizmden kurtarmak gibi genel bir sorun haline getirmiştir.

2)Onların kurtuluşları için geniş olanaklar yaratmış ve kurtuluşa giden doğru yolu açmıştır; böylelikle Batının ve Doğunun ezilen halklarının kurtuluş davasını büyük ölçüde kolaylaştırmış ve hepsini, emperyalizme karşı verilen müzaffer ortak mücadele akımı içine çekmiştir.

3) Ekim Devrimi, dünya emperyalizmine karşı, Batının proleterlerinden başlayıp, Rus Devriminden geçerek Doğunun ezilen halklarına kadar ulşan, yeni bir devrimler cephesi yaratarak sosyalist Batı ile köleleştirilmiş Doğu arasında bir köprü kurmuştur.”3

Ekim Devrimi’nin açtığı yolu, yeni devrimlerde açacaktır. Ve devrimler, dün olduğu gibi, bugünde, emperyalist halkanın en zayıf olduğu yerden başlama olasılığı güçlüdür. Küçük bir ülkede de olsa gerçekleşecek bir devrim, emperyalist dünya sistemi içinde ezilen halklar ve işçi sınıfı üzerinde devrimci bir kıvılcım yaratacaktır. Yeni bir devrim, kapitalist sistemin iç çelişmelerini artıracak, işçi sınıfyla burjuvazi arasında, ezilen halklar ile emperyalizm arasındaki çelişmelerin keskinleşmesini, enternasyonal proletarya lehine gelişmesine yol açacaktır.


Kurttan Korkan Ormana Gitmesin”

Stalin, Leninizmin İlkeleri adlı yapıtında, “Tek ülkede sosyalizmin zaferi sorunu” başlığı altında bu sorunu tartışır. SBKP(B) içinde, tek ülkede sosyalizmin zaferinin başarılamayacağına inananların başında Troçki ve Zinovyev gelir. Zinovyev, başından beri Bolşeviklerin safında yer almasına karşın, devrime inanmış bir kişilik değildi. Ekim Ayaklanmasına karşı çıktığı gibi, burjuvaziyle uzlaşılmasından yanaydı. Bu düşünceler onu, Troçkinin yanına ve sonunda ise sosyalizme ihanete kadar götürdü.

Lenin, daha 1915 yılında, “Avrupa Birleşik Devletler Sloganı Konusunda” adlı makalesinde, tek ülkede sosyalizmin zaferinin mümkün olduğunu yazar.

İktisadi ve siyasal gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır. Bundan şu sonuç çıkar ki sosyalizmin zaferi, ilkin küçük bir sayıdaki kapitalist ülkede ve hatta yalnızca tek bir kapitalist ülkede olanaklıdır.”4

Lenin’in belirttiği, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası değişmemiş ve eşitsiz ve dengesiz gelişme kapitalist üretim biçiminin ve onun üzerinde şekillenen sistemin değişmez karakteristiğidir.

Sosyalizm tek ülkede yaşamaz” diye ürkekçe çığlık atanların, buna getirdikleri esas gerekçenin başında; kapitalizmin bir dünya sistemi olması, kapitalist üretimin global(küresel)leşmesi, bu nedenle ekonomik olarak yaşayamayacağı, emperyalizmin devrimi boğacağı vb. vb. düşünceler gelmektedir.
Kapitalizmin bir dünya sistemi olması yeni değil. Ekim Devrimi’nden önce bu gerçekleşmişti. Üretimin küreselleşmesi ise, esasta yeni olmayıp, ama özellikle 1980’lerden sonra daha fazla uluslararasılaşması, kapitalist tekellerin arasındaki rekabeti kaldırdığı ya da yumuşattığı anlamına gelmiyor, tersine, sermayenin merkezileşmesine oranla rekabetin de ölümcül bir hal aldığını ortaya koyuyor.

Emperyalist ülkeler ve emperyalist tekeller tek bir bütün değil, aralarındaki çelişme derinleşmekte ve gelişmektedir. Emperyalist bloklar arasındaki mücadele, emperyalist tekeller arasındaki mücadele, aynı ülkenin tekelleri arasındaki mücadele ve emperyalist ülkeler arasındaki bloklaşmaların artması, değişmesi ve farklı bloklaşmaların ortaya çıkması ve aynı blok içindeki emperyalist ülke ve tekeller arasındaki mücadele, yani ölümcül rekabet bitmiş değil, gelişme göstermekte ve derinleşmektedir. Kapitalizmin kendi iç çelişmeleri salt sınıfın sınıfa karşı çelişmesi olmayıp, aynı sınıftan burjuvalar arasında da çelişmelerin olduğu ve bunun emperyalist ya da bölgesel savaşlara kadar vardığı bilinen ve yaşanan gerçeklerdir.

Emperyalizmin içinde bulunduğu bu olgular ortadan kalkmış mıdır? Hayır! Bu çelişmelerin varlığı, işçi sınıfi önderliğinde gelişen bir devrimin yaşaması için bir nedendir. İşçi sınıfı burjuvalar arasındaki çelişmeden yararlanabilir ve yararlanır. Ekim Devrimi bunu başarmış ve öğretmiştir. 
 
Bolşevikler, daha iktidarı almadan ittifak devletleri ( Almanya önderliğindeki blok) ile müttefik devletleri (Britanya İmparatorluğu, Fransa, Rusya) arasında bir barış antlaşmasının olmamasına çalıştılar. Özellikle Almanya ile Rusya arasındaki antlaşma olmadan iktidarın işçiler tarafından alınmasını istediler. Ve koşullar buna yardım etti. Ama, Bolşeviklerin ilk yaptığı ise Alman emperyalizmi ile uzlaşarak onlara taviz vermek oldu. “Brest Litvoski Barış Antlaşması.” Küçük burjuvazi ve özellikle troçkistler buna karşı çıktı. “Emperyalizm ile uzlaşılıyor” diye. Oysa, sosyalizmin yaşaması için bu geri adım gerekliydi. Aynı günlerde İngiliz ve Fransız emperyalistleri, Rusya’da gelişen sosyalist devrimi boğmak için can atıyorlar ve Rus burjuvazisine her türlü desteği veriyorlardı. Almanya ile Bolşeviklerin antlaşmasına ise karşı çıkıyorlardı. Ancak, Bolşevikler usta bir taktik geri adımla, emperyalistler arasındaki çelişmeden yararlanmasını bilerek, sosyalizme soluk aldırdılar.

Bu tarihsel örneğin gösterdiği olgu, emperyalistler arası çelişmeden yararlanılabilinir. Emperyalist ülke ve tekeller arasındaki savaşım, bugünde devam etmekte ve düne oranla çelişmeler daha da keskinleşmiştir. Ve bir ülkede sosyalizme karşı, bütün emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişmeyi bir kenara attıkları da görülmemiştir. Bu olasılık olmasına karşın yine de çıkar çelişmesi, egemenlik alanlarını elde tutma ve genişletme kaygısı ve amacı, sosyalist devrimin soluklanması ve yaşaması için bir fırsat bırakmaktadır.

Sosyalizmin yaşayabilirliğinin birinci nedeni ve esası; uluslararası işçi sınıfı ve ezilen halkların sosyalist ülke ile dayanışması iken, ikinci nedeni ise, emperyalistler arası çelişmenin varlığıdır. Bu küçümsenemez. Ekim Devrimi uluslararası işçi ve emekçilerin desteğini almıştır. Sosyalist ülkeye karşı saldırı ya da çeşitli ambargolar, enternasyonal proletarya ve ezilen halkların desteği ile aşılabilir, kırılabilir. Sosyalist devrimi başaran muzaffer proletarya ve emekçiler bu desteği, enternasyonal proletarya ve ezilen halklardan alacaktır. Bu desteğin olmaması için hiç bir neden yoktur, tersine, işçi sınıfı ve ezilen halklar, yeni bir sosyalist ülkenin varlığıyla umutlanacak, devrimci motivasyonu ve sosyalizme olan güvenleri artacaktır.

Sovyetler Birliği dönemindeki “tek ülkede sosyalizm” tartışmalarına Stalin yanıt verir:

Eskiden devrimin tek ülkede başarıya ulaşması olanaksız sayılmaktaydı, çünkü burjuvaziyi yenmek için bütün ileri ülkelerin, hiç değilse bu ülkelerin çoğunluğunun proletaryasının, ortak eyleminin gerekli olduğuna inanılıyordu. Şimdi bu görüş artık gerçeğe uymamaktadır. Şimdi, devrimin tek bir ülkede zaferini olanak dahilinde görmek gerekir, çünkü emperyalizm koşulları içinde çeşitli kapitalist ülkelerin birbirine eşit olmayan sıçramalı gelişmesi; emperyalizmin bağrında kaçınılmaz savaşlara neden olan felaketli çelişkilerin gelişmesi, bütün dünya ülkelerinde devrimci hareketin büyümesi, bütün bunlar, proletaryanın tek tek ülkelerde zaferini yalnız olanaklı değil, hatta zorunlu kılmaktadır.”5

Stalin’in bu görüşleri eskidi mi? Sosyalist ülkelerin geriye dönüşleri bu görüşleri geçersiz mi kıldı? Hayır! Sosyalizmin restorasyonu, sosyalist devrimlerin yanlışlığını ya da tek ülkede sosyalizmin yaşayamayacağını değil, tersine, sosyalist devlet bürokratizmini yıkmanın, bürokratizmi önlemenin teorisini ve pratiğinin geliştirilmesi gerçeğini, ücretler sistemindeki eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, işçi sınıfının daha fazla devlet yönetimine katılması, yöneticilerin anında kitleler tarafından görevden alınması gerçeklerini ortaya koydu. Ama, sosyalizmin başarılamayacağını, tek ülkede yaşayamayacağını değil. 
 
Üretimin uluslararasılaşması” olgusu, toptan devrimi koşullamaz. Çünkü, hala eşitsiz gelişme söz konusu ve bir ülkede üretim durduğunda, emperyalist tekeller o eksikliği başka bir ülkeden karşılayabiliyorlar. Hala ülkeler arasında ciddi eşitsizlik söz konusu ve bu eşitsizliğin ortadan kalkmasının kapitalizm koşulları içinde ekonomi-politiği yoktur. Kapitalizm eşit gelişme sağlayan bir ekonomik sistem değil, eşitsiz gelişmeleri derinleştiren bir üretim biçimine sahiptir.

Ayrıca, “Üretimin uluslararasılaşması”, enternasyonal proletaryanın aleyhine değil, lehine bir durumdur ve proleter dayanışmayı güçlendirecek bir somutluktur. Burjuvazi bunu bilerek değil, istemeden yapmak zorunda kalmaktadır. Sermaye birikimi için bütün pazarlara egemen olma anlayışı ve dürtüsü, onu buna zorlamaktadır. Marx’n, “kapitalizm kendi suretinde bir dünya yaratır” dediği olgu budur. Bu kaçınılmaz olarak dünya işçi sınıfının birliğini kolaylaştıran, birbiriyle dayanışmasını güçlendirmeye yarayan gelişmelerdir. “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” bu gelişmelerin sonucunun bir sloganıdır. Bir ülkede bir devrim gerçekleşirse, bu devrimin yaşaması, emperyalist burjuvaziye karşı korunması için, uluslararası işçi ve emekçilerin yüzyıl öncesine oranla dayanışma ve birlikteliklerini güçlendiren gelişmelerdir.

Avrupa Birliği ülkeleri içinde bile ciddi bir eşitsizlik ve dengesiz gelişim söz konusudur. Bir yerdeki grev ve direniş diğer bir ülkede ortaya çıkmayabiliyor. Sık sık Fransa’da gelişen direniş ve işçi grevleri, Almanya ya da İngiltere’de olmayabiliyor. Otomobil grevleri, bütün otomobil üreticisi ülkelere yayılamıyor. Destek grevleri, dayanışmalar söz konusu olabilir. Bunlar yer yer olmaktadır. Ama, devrim sorunu daha başka ve bir çok iç çelişmenin bir araya gelmesi ve kitlelerin büyük bir çoğunluğu tarafından kaçınılmaz görülmesini gerektirir. Bu da bütün ya da bir çok ülkede bir anda olmasını doğurması oldukça zor ve bir çok tesadüfün biraraya gelmesine bağlıdır. Emperyalist-kapitalist sistemin dengesiz ve eşitsiz gelişme olgusu içinde bunların bir çok yerde bir araya gelmesi hiç olmaz değil, ama zor. Olması kötü mü, elbette iyi olur. Ancak, niyet ile nesnel koşulları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Tek tek ülkelerde devrimci dalgaların yükselmesi daha hızlı gelişme ve oluşma olasılığına sahiptir. Kapitalist sistemin iç çelişmeleri bu gelişmelere uygundur. Birincisini reddedip ikincisini beklemek, ayaklanan kitlelere, “şimdi sırası değil” demek gibi devrim karşıtı ve devrim engelleyici duruma düşmek demektir.

Devrim hala, emperyalist-kapitalist zincirin en zayıf halkasının parçalanmasıyla olabilecektir. Ekim Devrimi emperyalist-kapitalist zincirin en zayıf halkası olan Rusya’da gerçekleşmiştir ve bugünde bu olasılık, yani zayfı halka teorisi hala geçerliliğini korumaktadır. 
 
Proletarya, en enternasyonal bir sınıftır. Amacı, bütün ülkelerde sosyalist devrimi gerçekleştirmek ve Mao’nun da belirttiği gibi, “insanlık için en ileri, en devrimci ve akla en uygun” olan komünist sistemin toplumsal sistem haline gelmesini başarmaktır. Ancak, bunu başarmak için, proletarya somut koşulların somut analizinden hareket ederek, buna uygun mücadele stratejisi ve taktikleri belirlemek durumundadır. Tersi, ütopyacılık olur.

Tek ülkede sosyalizmin yaşayamayacağını söyleyenler, emperyallistlerin kendi aralarındaki çelişmeleri, birbirleriyle ölesiye rekabeti, savaşları, kapitalizmin sıkça derinleşen krizini ve kitlelerin hoşnutsuzluğunu, giderek yoksullaşmanın genişlemesini ve derinleşmesini, ekolojik dengenin bozulmasını ve doğanın tahribatını, artık sıradan orta halli insanları rahatsız ettiğini ve bunlara ek olarak işçi sınıfı ve ezilen halkların dayanışmasının gücünü görmezden geldikleri anlaşılıyor.

Tek ülkede sosyalizm yaşamaz”, “bölgesel devrim şart” gibi, anlayışların sahibi Nepal Komünist Partisi (Maoist), 2006 yılında, devrimi gerçekleştirme koşulu varken, bundan vazgeçip burjuvaziyle uzlaştı. Ülkenin %80’ni elinde olan devrimci bir partinin, devrimi yapmaktan kaçınmasının nedeni ne olursa olsun, devrime, işçi sınıfına ve halka ihanet etmiştir. Ve sadece Nepal halkına değil, enternasyonal proletarya ve ezilen halklara ihanet etmiştir. NPK(M) başındaki önderlik, emperyalizmin saldırısından korkmuştur. Nepal işçi ve emekçilerine ve dünya işçi sınıfı ve emekçilerine güven yerine, emperyalist burjuvazinin tehditlerine boyun eğerek, devrime ihanet etmiştir. Şu anda gelinen durum ise bunu net olarak ortaya koymuştur.

Nepal’de devrim olsaydı, yaşayabilir miydi? Hiç kuşkusuz yaşardı. Nepal halkı kendi devrimini koruyabilirdi. Dışarıdan gelen gerici ve emperyalist saldırılara enternasyonal proletarya da karşı koyardı ve bölgede ezilen halkların ve işçi sınıfının büyük bir desteğini ve sempatisini kazanırdı. Nepal’in Hindistan tarafından işgaline, Çin, Çin’in işgaline ise Hindistan ve Batılı emperyalistler karşı çıkacaktı. Yani, emperyalistler arası çelişme, devrimin yaşama şansını güçlendiren bir somutluktu. Bunu NKP(M) göremedi ve küçük burjuva oportünizmi partiye egemen olarak, devrimi burjuvaziye bir tepside sundu. 6

Küçük burjuvazinin korkularını, Ekim Devrimi arifesinde eleştirir Lenin;

Beşinci kanıt, bolşevikler iktidarı koruyamayacaklar, çünkü ‘durum son derece karmaşık...’ demeye dayanıyor.

Hey gidi bilgeler! Belki devrimle bile barışmaya hazırlar, yeter ki ‘son derece karmaşık durum’ olmasın.

Bu türlü devrim yoktur ve böyle bir devrimi özleyen kimselerin iç çekinmelerinde de, burjuva aydınların gerici ağlayıp sızlamalarından başka bir şey yoktur. Hatta bir devrim görünüşte pek karışık olmayan koşullar içinde başlasa bile, gelişmesi içinde her zaman ortaya son derece karmaşık koşullar çıkarır. Çünkü Marx’ın deyimine göre gerçekten derin bir ‘halk’ devrimi, inanılmaz derecede karmaşık ve acılı bir süreçtir; eski bir toplumsal rejimin can çekişmesi ve yeni bir toplumsal rejimin doğuşudur bu süreç, on milyonlarca insan yeni bir yaşama başlar. Devrim demek, en sert, en zorlu, en umutsuz sınıf savaşımı, iç savaş demektir. Tarihte iç savaşsız yapılabilmiş bir büyük devrim yoktur. Ve savaşın ‘son derece karmaşık bir durum’ dışında tasarlanabileceğini de, o yalnızca kendi kabukları içinde yaşayanlar düşünebilir.
Son derece karmaşık bir durum olmaksızın devrim olmaz. Kurttan korkan, ormana hiç gitmesin.”7
Tek ülkede devrim olabilir ve işçi sınıfı ve emekçiler o devrimi, sosyalist devrimi, uluslararası burjuvaziye karşı koruyabilir, yaşatabilir. Her şeyden önce devrimin olgunlaştığı koşullarda, burjuvaziden iktidarı almak için cüret etmek gerekiyor. Bütün devrimler bunu kanıtlamıştır. Lenin, “Kurttan korkan ormana gitmesin” diyor. 
 
Stalin, kurt vardır diye ormana girmekten korkanlara, şu yanıtı verir: 
 
O zaman kendimize şunu sormamız gerekir: Sosyalizmi kurmayacak idiysek, 1917 Ekiminde iktidarı ele geçirmekteki amacımız ne idi?”8

Bugün devrimlerin olmaması ya da başarılamamasının nedenlerini, “tek ülkede sosyalizm yaşamaz” ya da “toptan devrim olmalıdır” vb. anlayışlarda değil, başka yerlerde aranmalıdır. Proletaryaya güvensizlik, halka güvensizlik, MLM teoriye güvensizlik ve emperyalizmin gücünü abartma bir araya gelince, devrimlerden kaçınmayı da beraberinde getiriyor. 
 
Enternasyonal proletaryanın dövüşmediğini düşünenler, emekçilerin direnmediğini düşünenler yanılıyor. Ve bugün çoğu ülkede bu sınıf savaşımları sürmesine karşın, bu savaşımı doğru yere kanalize edecek sınıf bilinçli örgütlülük ya yok ya da büyük eksikliklere sahip.

Bu ayrı bir konu olmasına karşın, sosyalist ülkelerin ardından, burjuvazinin, özellikle 1980’lerden bu yana “sol”u liberalleştirme çabaları, MLM’leri de derinden etkiledi ve Bolşevikleşme yerine menşevikleşme yaşandı. Bu aşılabilirse, yeni devrimlerin ortaya çıkması ve yaşanması kaçınılmazdır. Ayrıca, emperyalist-kapitalist sistemin içinde bulunduğu kaos ortamı, krizleri ve ezilen-sömürülen yığınların yeni arayışlara girmesi, devrim dinamiklerini güçlendirmektedir. Bu önümüzdeki yıllarda daha net olarak olgunlaşacaktır. Süreç o yana doğru gitmektedir.

Ekim Devrimi’nin en temel öğretilerinden biri, bütün emperyalist kuşatmalara rağmen, “tek ülkede sosyalizm yaşayabilir”dir. Yüzyıl sonra, bugün de bunun koşulları fazlasıyla vardır.
Devam edecek...

1 Lenin, Komün Dersleri, sf. 60
2 Mao Zedung, Seçme Eserler II, “Yeni Demokrasi Üzerine”, sf. 405, II. Baskı, Aydınlık Yayınları
3 Stalin, C. 4, sf. 158, İnter Yayınları
4 Lenin, Ekim Devrimi Dosyaysı, sf. 16
5 Stalin, LS, sf. 173
7 Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, sf. 233
8 Stalin, LS, sf.



Ekim Devrimi’nin Yüzüncü Yılında Öğretileri ve Kazanımları-4




Sosyalizm Hala Günceldir!



Yusuf KÖSE

Her toplumsal sistem, kendinden önceki toplumun kalıntılarını içinden temizlerken, bir sonraki toplumun tohumlarını da kaçınılmaz olarak yeşertir. İnsanlığın sınıflara bölünmesinden bu yana tarih, sınıflararası mücadelenin kesintisiz sürdüğünü ve toplumları bu mücadelenin ileriye taşıdığını göstermiş ve öğretmiştir. Toplumsal tarihin ilerlemesinin sınıflararası mücadeleyle olduğu gerçeği, teorik ve pratik olarak yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Bunun tersini söylemek, insanlığın bundan önceki yaşanmışlığını inkar olduğu gibi günümüzde de sınıf mücadelesinin sürdüğünü inkar etmekten öte, yanlı bir tutum almanın göstergesi olabilir ancak.

Sosyalizmin güncelliği; toplumun sınıflara bölünmüş olması gerçeği içinde yatar. Sınıflara bölünmüş olan toplum, sınıflararası mücadelenin kıskacından, onun ateşinden ve eskinin yıkılıp yeninin yaratılması sürecinden kurtulamaz. 
 
Sosyalizmin güncelliği; en basit söylemle, toplumun burjuvazi ve proletarya olarak bölünmüş olmasında vardır. Toplumun, bir kısımının üretim araçlarından yoksun oluşu ve toplumun çok azınlık bir kesiminin (burjuvazi) ise bu üretim araçlarına el koyarak, geri kalan kesimlerinin iş gücünü sömürmesi realitesi, toplumsal çelişmelerin temelini oluşturur ve bu çelişki çözülmeden, toplum içi çatışmaların son bulmasının olasılığı yoktur. 
 
Sınıflı toplumun ana çelişmesi; sömüren sömürülendir. Ezen ve ezilendir. Sosyalizm, bu çelişmeleri ortadan kaldıracağı için, gelmesi ve yeni bir toplumsal düzen olarak insanlığın tarihi olması elzemdir. Burjuva sınıfın tüm engelleyici çabalarına karşılık, insanlık bunu getirmeye müktedirdir. Çünkü, insanın doğası, sınıflı toplumlara uygun değildir. Sınıflılık, insanın doğasına çok sonraları sokulmuştur.

300 bin yıllık insanlık tarihinin sadece son on binyılı sınıfılı toplum tarihidir. İnsanlık 290 bin yılını ilkel komünist toplum olarak yaşamıştır. Yani, sömürü ve sınıfların olmadığı, ezen, ezilenin olmadığı doğal insanlığı içinde yaşamını geliştirmiştir. Bu anlamda, komünizm bir ütopya değil gerçektir. Yaşanmış ve yeniden yaşanacaktır. Sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız toplumsal yapı insana yabancı değil, onun binlerce yıllık doğallığıdır. Sınıflı toplum yapısı insan doğasına bir paslı hançer gibi sokulmuştur ve insanın doğallığına yabancıdır. İnsan, bu hançeri kendi bünyesinden çıkarmadan, kendi eliyle yarattığı kaos ortamından asla kurtulamayacaktır.

Kapitalist sistemde emek-sermaye çelişmesi olarak ortaya çıkan sömüren-sömürülen olgusu, sermayenin emek üzerindeki egemenliğine son vermeden çözülme olasılığı yoktur. Tarihin gerilerinde kalan toplumların bağrında taşıdığı sınıf çelişmeleri (sömüren-sömürülen, ezen-ezilen), nasıl çözülüp günümüze kadar geldiyse, bundan sonrada aynı şekilde, eski olanın yıkılıp yeni olanın eskinin yerini alması toplumsal diyalektiği devam edecektir.

Kapitalizmi ebedileştirerek toplumsal “tarihin sonu”nu yazanlar, keskin sınıf çelişmelerini yok sayarak, proletaryaya “elveda”, burjuvaziye ise sonsuz bir yaşam vadedenler, elbette, belli bir sınıfın, burjuva sınıfın çıkarlarına hizmet etmek amacıyla bu politik-ideolojik argümanları sıralamaktan vazgeçmeyeceklerdir. 
 
Bütün toplumsal devrimler; toplum içinde var olan çelişmelerin bütün sınıfları politik arenaya çekecek düzeyde keskinleştiğinde gerçekleşmiştir. Ve devrimler yalın ve temel sınıf çelişkileri temelinde başarıya ulaşmıştır.

Kapitalist üretim ilişkileri üretici güçlerin önünde engel olmaktadır. Bu her saniye, her saat ve her gün, çelişmelerin bir ucunda olan proleterya ile çelşmelerin başını tutan burjuvazi arasındaki sınıf çatışmasını içeten içe büyütmektedir. 
 
Üretim araçlarındaki muazzam gelişme, üretimin devasa toplumsallaşması, ama mülkiyetin ise üretimin toplumsallaşmasının tersine, devasa olarak çok az kişinin (tekelin) elinde toplanması (zorla gaspedilmesi) ve bunun karşısında ise toplumun büyük bir bölümünün mülksüzleştirilerek ücretli köle haline getirilmesi; sınıf çatışmasını günden güne körükler ve bir o kadarda toplumsal çürümeyi de beraberinde getirir.

Çalışan sınıfların (işçi sınıfı ve emekçiler), yaratılan büyük bir zenginliğin karşısında yoksullaştırılması, üretim (yaşam) araçlarından yoksunlaştırılması, işçilerin yarattığı bu değerlere bir avuç burjuvazinin zorla (devlet eliyle) el koyması, kurulu toplumsal düzenin de temelini dinamitleyen ve yeni bir toplumsal süreci zorlayan ve koşullayan nesnel gerçeklerdir.

İşte, sosyalizmin güncel olmasının temel nedenleri bu çelişmelerin ve bu toplumsal yalın gerçekliklerin var olmasındandır.

Sosyalist devrimlerin yıkılması, ne tarihin, burjuva lehine, sonunu getirdi ne de işçi sınıfının siyasal iktidarı olan sosyalizmi bir daha gelmemek üzere tarihin arkalarında bıraktı. Sosyalizmin güncel olmadığını söylemek, savlamak, bir burjuva demagojisi ve küçük burjuva oportünizmidir. Sınıf gerçeklerini, çatışmaları gözardı etmek, toplumsal sorunlara diyalektik materyalist pencereden yaklaşmamaktır.

Sosyalist ülkelerin geriye dönüşü, burjuvaziyle proletarya arasındaki sınıf mücadelesinde, burjuva lehine bir avantaj kazandırdı. Ancak, toplumsal devrimlerin ebeleri olan keskin ve uzlaşmaz sınıf çelişmeleri ve zor ortadan kalkmadığı için, sosyalizm yeniden kaçınılmaz bir şekilde gelip yerleşecektir, kapitalizmi saf dışı bırakarak...

Kapitalizmin dünyayı ne hale getirdiğini, ne oranda bir yoksulluk yarattığını, bolluk içinde ne kadar insanın açlık içinde olduğunu, göçleri, savaşları ve insani değerlerin çürütülmesi, doğanın geriye dönüşümü olmayan yola sokulduğu vb. gerçekleri burada tekararlamak fazlalık olacaktır.

Bu sıralanan sınıfsal ve sosyal gerçekler, kapitalizmin çürümüşlüğünün yalın göstergeleridir. Bu çürümüşlükten yeni bir devrim, yeni bir toplumsal yapı, yeni bir insan tipi çıkacaktır. Daha şimdiden kapitalist toplum içinde var olan, yeşeren toplumsal devrimci dinamikler, eskiyi yıkıp yeniyi kuracaktır.

Sosyalist ülkelerin geriye dönüşlerinin ve kapitalist restorasyonların bir çok nedenleri var. Ancak, bu, kapitalist sisteme kalıcılık, burjuvazinin kanlı saltanatını sürdürmeye ise hak kazandırmıyor. Tersine, işçi sınıfı devrimcilerinin soruna, daha bilimsel yaklaşmayı, sınıf çatışmaları diyalektiğini iyi kavramaları ve sınıfa güvenmeleri gerçeğini yeniden dikkate sunuyor.

Kapitalist toplum sürüyor, ancak bir toplumsal kaos içinde. Ve insanlık, böylesi bir kaoslu toplumsal yapıyı daha fazla üzerinde taşıyamaz. Kapitalist toplumu yıkacak olan işçi sınıfı, kendi gücünü mücadeleler içinde kavrayacak, görecek ve tarihsel devrimci eylemini gerçekleştirecektir. Bunların daha bugünden olmadığını söylemek yanıltıcıdır. Burjuvazinin ekonomik, siyasal, askeri, kültürel, ideolojik kuşatmışlığına karşın, dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları, bulundukları her alanda ayağa kalkmaya, direnişleri örgütlemeye ve burjuva düzenlerini derinden sarsmaya çalışıyor.

Toplumsal tarihin diyalektiği hiç bir zaman düz bir rotada ilerlemedi. Kapitalist toplumun tarihi de düz bir rotada ilerlemiyor. Sınıf çatışmaları, ilerleme, gerileme, duraklama ve yeniden atağa kalkma diyalektik gelişimi içinde, ama ilerleyerek devam ediyor. Ancak, bütün sınıfsal olgular, emek-sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişme ve çatışmalar, yeni bir toplumsal sürecin kaçınılmaz bir şekilde kapıya dayandığının verilerini önümüze koymaktadır. İşte bu sosyalizmdir!

Her gün iş için direnişler, grevler, baskı ve sömürüye karşı eylemler, faşizme karşı demokratik hak ve özgürlükler ve ezilen ulusların ulusal demokratik hakları için mücadeleleri, kadınların tüm baskılara ve ayrımcılığa karşı mücadelesi, gençliğin boyun eğmeyen dinamikliği ve işçi sınıfının hak gasplarına karşı eylimlikleri, Türkiye’nin Gezi’leri, Mısır’ın Tahrir’leri, Yunanistan’ın Sintagma Meydanı eylemlikleri, Fransa’nın Bastille meydanındaki işçi sınıfı ve emekçilerin bitmeyen gösterileri, Endonezya işçi sınıfının disiplinli ve kararlı adımları, Güney Kore işçilerinin inmeyen sıkılı yumrukları, Brezilya işçi ve emekçilerin sokak çatışmaları ve dünyanın bütün ülkelerindeki (boyutu ne olursa olsun) sınıf direnişleri sürdüğü ve yeniden ve yeniden üretildiği sürece, sosyalizm güncel olmaya devam edecektir. Burjuvazinin bütün korkusu da bu bitmeyen eylemliklerdir. 
 
Sosyalizmin, kapitalizmin alternatifi olarak toplumsal düzen olması kaçınılmazdır. Sosyalizm ve komünizm hala günceldir! İnsanlık, kendi doğallığı olan komünist topluma geri dönecektir. 04.11.2017





Ekim Devrimi’nin Yüzüncü Yılında Öğretileri ve Kazanımları-5



EKİM DEVRİMİ VE STALİN



Yusuf KÖSE
Ekim Devrimi’nden söz ederken Stalin’den söz etmemek; Stalin’i yok saymak, Ekim Devrimi’nin kazanımlarını ve öğretilerini yok saymaktır. Bunu başaranlar (!) var ve de Stalin’siz bir Ekim düşleyenlerin olduğu da bir o kadar gerçek. Özellikle de burjuvazi ve onun beşinci kolu gibi çalışan troçkistler.

Burjuvazi’nin komünistlerin ve komünist önderlerin neden düşmanı olduğunu burada anlatmak, okuyucuyu aptal yerine koymak olur. Burjuvazi her zaman komünizmin ve komünizmin teorik ve pratik önederlerinin bir numaralı düşmanı olmuştur. 
 
Marx ve Engels düşmanı burjuvazi, Lenin, Stalin ve Mao Zedung düşmanı olmayı sürdürmüşlerdir. Bunda şaşılacak ya da yadırganacak bir yan yok ve komünistler içinde olamaz. Çünkü bu bir sınıf mücadelesi ve burjuvazi kendi saltanatına karşı çıkan, onların teorik olarak altını oyan ve pratikte ise sandalyesini altından çekenlerin her zaman düşmanı olagelmiştir.

Daha Ekim Devrimi arifesinde, burjuvazi ve onunla kol kola yürüyen küçük burjuva oportünizmi ve revizyonizmi, Lenin’i teşhir etmeye başlamışlardı. Burjuvazinin tüm olanaklarını kullanarak ve onlarla kol kola, omuz omuza yürüyerek, Bolşevikleri ve önderleri Lenin’i teşhir ve tecrit etmek için bütün güçlerini harcamışlardı. Rus işçi ve emekçiler çıkarlarının ne yanda olduklarının bilincinde olduğu için Lenin’i ve onun görüşünü sahiplendiler. Lenin’in görüşleriyle kitlelerin çıkarları bütünleşmişti. Rusya sokaklarında, köylerinde ve savaş cephelerine zorla sürülen emekçilerin çıkarları Lenin’in, “İktidar Sovyetlere”de ete kemiğe bürünmüştü. Teori salt teori olarak kalmamıştı, pratikle bütünleşmişti. Kitlelerin çıkarlarıyla ortaklaşmış ve onların eylem sloganları haline gelmişti. Bu düşüncenin maddileşmiş haliydi ve devrimin diyalektiğiydi.

Bütün emperyalist basın ve radyolar, Lenin’in dikatörlüğünden den vurmaya başlamışlardı. “Demokrat Rus Çarlığı”nı yıkan diktatör LENİN! Emperyalist burjuva basını bunu yazıyordu. Salt emperyalist burjuvaz basını değil, işçilerin ve emekçilerin özgürlüğü karşısında onunla dost olan küçük burjuva oportünizmi içinde Lenin “diktatör”dü.. Marx ve Engels’in, Paris Komünü için söylediklerini, Lenin, açıktan yazmıştı “beyler, bu bir proletarya diktatörlüğüdür!” 
 
Kokuşmuş sistemin temsilcisi çarlığın yıkılışına ağıt yakanlar, Lenin’i diktatör etmesi, kitlelerin gözünde hiç önemi yoktu. Çünkü Lenin ezilenlerin önderi ve dostuydu. Köhnemiş burjuva diktatörlüklerin ise keskin kılıcıydı.

Lenin’in erken ölümü, Ekim Devrimi’nin de onunla (emperyalist burjuvazinin iç düşmanların beklentilerinin aksine) ölmesini getirmemişti. Tersine, dünya proletaryasının ve ezilen halkların ilk tek sosyalist ülkesi, Stalin önderliğinde her geçen gün güçleniyor ve enternasyonal proletarya ve ezilen halklara güven ve cesaret vermeye, ışık olamaya devam ediyordu.

İşte bu aşamadan sonra, emperyalist burjuvazi dışta ve içte de troçkistler ve yandaşları eliyle tecrit, teşhir ve yıkıma başladılar. 
 
Stalin önderliğindeki genç sosyalist devlet için dış düşmanı alt etmek, saldırılarını ve yıkımlarını savuşturmak kolaydı. Çünkü onlar açıktan savaşıyorlardı. Ama onların beşinci kolları olan troçkist ve diğer küçük burjuva oportünist muhalifler ise, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında, burjuvazinin yıkımına içeriden katılarak destek veriyorlardı.
Önce “işçi muhalefeti” olarak ortaya çıktılar. Ancak, kısa süre içinde bunlar teşhir edildi. Lenin tarafından, bütün ileri sürdükleri teorileri çürütüldü ve bu teorilerin sosyalizmin yıkıcılığı olduğu teorik olarak ispatlandı. İşte bu “muhalefet”, 1930’lardan itibaren emperyalist burjuvazinin sosyalist ülke içindeki beşinci kolu durumuna geldiler. Başını, Troçki çekiyordu.
 
Troçkizm, sosyalizm yıkıcılığı ve sosyalizme karşı emperyalist burjuvazi ile işbirliği yapan bir akım olarak II. Emperyalist savaş döneminde daha net olarak ortaya çıkmıştır. Bu aşamdan sonra troçkizm, işçi sınıfı içindeki oportünist bir muhalefet değil, karşı devrimin hizmetindeki bir örgütlenme olarak varlığını sürdürmüştür.

Emperyalist burjuvazi, sosyalizmi dışardan müdahale ile yıkamayacağını daha devrimin ilk günlerindeki üç yıllık iç savaşı destekleyerek ve bizzat katılarak öğrenmişti. İçerden “sosyalizm savunucuları” adı altında muhalif yaratarak bu işi başaracaklarını düşündüler. Bu nedenle de tüm sosyalizm karşıtı ya da o yönde gelişecek eğilimleri desteklediler.

Burada hedef Stalin’di. Stalin’in, teşhir ve tecrit edilmesi ve yıkılması, sosyalizmi yıkmakla eş anlama gelmişti. Stalin, emperyalist basında her gün , “kıyıcı”, “kitle katliamcısı”, “ülkesinin insanlarını açlığa mahkum eden”, “demokrasiyi yok eden bir diktatör” olarak gösterilirken, Troçki ise, aynı basında, “mağdur” ve “demokrat” olarak yer alıyordu. Troçki ve troçkistler bu burjuva övgülerden çok memnun kalıyorlardı.

Dünyayı kana bulayan emperyalist burjuvazi, SSCB içinde yaşayan halklar için “göz yaşı” döküyordu (!) Ne kadar humanist bir burjuvazi varmış ta komünistler bilmiyormuş (!) Ama, Troçki ve diğer karşı-devrimci iç düşman haline dönüşen küçük burjuva oportünizmi, emperyalist burjuvazinin, bu sosyalizm düşkünü “humanist” elini boş bırakmadılar. Bütünüyle onların sosyalizm düşmanı taktiklerini uygulamaktan bir beis görmediler. Çünkü, ideolojik ve siyasal olarak burjuvaziyle özdeşleşmişlerdi. Bu özdeşleşme 1930’ların kaçınılmaz “temizliğini”, proletarya diktatörlüğünün (sosyalist ülkenin) önüne koymuştu. Lenin çok açık yazmıştı. “Oportünizme karşı savaşılmadan emperyalizme karşı savaşılamaz.” 
 
1930’lar, SSCB’de, oportünizm artık işçi sınıfı içinde bir muhalif olmaktan çıkarak, karşı-devrimci bir örgütlülük olarak sosyalizmi yıkmayı önlerine esas görev koymuşlardı. Sosaylizm kendini savunmak durmundaydı ve öyle yaptı.1

Ekim ile iktidara gelen işçi sınıfı, SSCB’ni korumak ve sosyalizmi ilerletmek için ya burjuvazinin içerdeki beşinci kolunu temizleyecekti ya da hızla hazırlığı yapılan 2. Emperyalist Savaş’ında, emepryalist burjuvazinin esas hedefi olan SSCB yıkılacaktı.

Her şeyi kendi koşulları içinde değerlendirme yoksunu olanlar, ne yazık ki, Stalin’e, burjuvazinin gözlüklerinden bakıyorlar. Büyük Ekim Devrimi’ni Stalin’sizleştirdikleri gibi, dünyanın ilk sosyalist ülkesini de Stalin’sizleştirme çabaları içine giriyorlar.

Bunu, özellikle, emperyalist dünya burjuvazisi ve onlarla el ele yürüyen troçkistler yapıyor. Hiç bir zaman marksizm ile uyuşmamış olan troçkist ideoloji, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında, enternasyonal proletaryanın ve ezilen halkların ilk sosyalist devletini ve onun kazanımlarını Stalin şahsında yıkmayı hedeflemişlerdir. Burjuvaziye beşinci kol olma teorik zemini kendini buradan besliyor.

Aslında devrim Şubatta oldu ve çarlık otokrasisini çökertti. Devrim Şubatta oldu ve Ekim (1917) Bolşevik Parti devleti ele geçirdi2 gibi küçük burjuva zırvalıkların, nasıl karşı devrimciliğe dönüştüğü SSCB içinde görülmüştür. Bu tür zırvalıkların Ekim Devrimi aşamasında Rus burjuvazisi ile nasıl kol kola girdiğine tarih tanıklık etmiştir. Ve bu tür anlayışların kolayca beşinci kol durumuna gelebildiği, 1940’ların ortasında enternasyonal proletaryanın ilk sosyalist ülkesinin yıkım çabalarında tarihe kaydedilmiştir.

Stalin Savunulmadan Sosyalizm Savunulamaz

Ekim Devrimi’nin teorik önderi Lenin ise, prtaik önderi Stalin’dir. Stalin’i salt pratik önder olarak görmek ya da göstermekte eksik kalır. Stalin aynı zamanda teorik önderlerden biridir. Bunu devrimden öncede, Lenin’in ölümünden sonra üstlendiği görevler açısından da böyledir. 
 
Stalin, tüm yaşamı boyunca sosyalizm düşmanlarına karşı ideolojik ve siyasal olarak mücadele etmiş ve aynı zamanda uluslararası proletaryanın önderliğini yapmıştır. Bunu inkar etmek, sosyalizmin tüm kazanımlarını yok saymaktır.

Yaşamı Bolşevik partisinin örgütlenmesinde ve önderliğinde geçen Stalin’in, Devrim günlerinde en önde yer alması ve en zorlu görevleri üstlenmesi ve Lenin’in ölümünün ardından Bolşevik Parti’nin Lenin’in yerini alacak kişinin Stalin olarak göstermesi ve seçmesi, Stalin’in Ekim Devrim öncesi ve sonrasındaki rolü ile doğrudan bağlantılıdır. 
 
Ekim Devrimi’nin önderi Bolşevik Parti’si, Lenin’in yerine, güven vermeyen, sürekli yalpalayan Troçki’yi partinin başına getiremezlerdi. Bunun bir intihar olduğu daha o zamandan biliniyordu. Çünkü o, “Brest Litovsk Anlaşması”ndaki tavrıyla, “İşçi Muhalefeti” adı altında sosyalizm yıkıcılığıyla, “sendikalar”daki anlayışıyla, NEP karşıtlığıyla, “tek ülkede sosyalizm yaşamaz” yaklaşımlarında görülmüştü. O, sosyalizmin yaşaması için zorunlu olarak (nesnel koşullardan dolayı) başvurulması gereken soluklanma taktiklerinin karşısında yer almıştır. Troçki’nin önceki yaşamı, Lenin’in deyimiyle “oynaklık-kaypaklık” üzerine inşa edilmişti. Bolşevikler ve işçiler bunu biliyordu. Troçki, Ekim Devrimi’nden önce rolü neyse, sosyalimin inşasında da rolü aynıydı: Bozgunculuk ve yıkıcılık!

Stalin döneminin sosyalizmini eleştirenler (troçkist, anarşist ve burjuvalar hariç), sosyalizmin kapitalizm ile komünizm arasında bir geçiş süreci olduğunu gözardı ediyorlar. Sosyalizm kurulunca (bütün dünya kapitalist ve tek bir ülkede sosyalizm yaşatılmaya çalışıldığı gerçeği varken), her şeyin güllük ve gülüstanlık olacağını var sayıyorlar. Daha ötesi, emperyalist burjuvazinin yoğun saldırı ve yok etme çabası ise görmezden geliniyor. Ve ilk sosyalist ülkenin bir çok hatalar yapacağını ve hatalar içinde doğruları bulabileceği (yoğun kuşatılmışlık altında) gerçeğini akla getirmeyenlerin, sosyalizmi inşa gerçeğini analayabilmeleri de zor oluyor.

Stalin zamanında işçi ve emekçiler, yani sosyalist inşayı yapanlar ve yürütenler, hiç bir burjuva ülkesinde olmayan haklara sahiplerdir. İşçi ve emekçiler en geniş demokratik hak ve özgürlüklerin sahipleri ve yaratıcıları olmuşlardır. Proletarya diktatörlüğü en geniş sosyalist demokrasiye sahiptir. Kadınların, çocukların ve tüm işçilerin yaşamları ve özgürlükleri kendi elleriyle günden güne geliştirlmiş ve zenginleştirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlükleri, tarihte ilk defa bu denli barış içinde ve özgürce kullanılmıştır. SSCB zoraki değil, barış içinde ve gönüllüce birlikteliğini bir ürünü olmuştur. 
 
Toplumsal mülkiyetin alanı, üretici güçlerin ve üretimin gelişmesine koşut olarak genişlerken, kolektif mülkiyetin alanı giderek darlamıştır. Kitlelerin refah düzeyi günden güne yükselmiştir.

SSCB, elbette salt emperyalist burjuvazinin saldırısı ve kuşatmasıyla yıkılmamıştır. Emperyalist ülkeler bunu Ekim Devrimi günlerinde ve daha sonra ise II. Emperyalist savaş döneminde doğrudan saldırarak denemişler, ama yıkamamışlar, tersine, Stalin’de dediği gibi; 1917-1920 arası (iç savaş) saldırmalarına karşılık daha fazla ülkenin SSCB katılmasına neden olmuşlardır, ve eğer yeniden saldırılarsa (II. paylaşım savaşı öncesi bir açıklama) daha fazla ülkenin sosyalist olmasına neden olacaklardır. Ki, bu doğrulanmıştır.

Sosyalizmin yıkılması, daha çok kendi hataları ve içerden küçük burjuvazini saldırısı ve bürokratlaşmanın gelişmesi üzerine yıkılmıştır. Küçük burjuva meta üretimi, kapitalizmi yeniden ve yeniden doğurmuş ve üst yapıda bürokratizmin gelişmesine ve kökleşmesine olanak hazırlamıştır. Stalin’in dediği gibi; “komünist bürokrat, bürokratın en tehlikeli tipidir.”
Modern revizyonizm, “sosyalizm” adı altında en tepelere yerleşmiş ve devlet organlarına çöreklenmişlerdir. Merkezi Kontrol Komisyon’un da ortadan kaldırılması ve de işlevinin önemsizleştirilmesiyle birlikte, büroktaik yapının yıkıcılığının önü de açılmış oldu. 
 
Elbette burada Stalin’in de sorumluluğu olmasına karşın, SSCB’ni yöneten yapının kolektif bir yapı olduğu gözardı edilmemelidir. 
 
Stalin, dha 1928 yılındaki bürokratizmle ilgili uyarı ve görüşleri, daha sonraları bir nevi unutuldu.

Stalin, SB Komünist gençlik Birliği VIII: Kongre’sindeki (16 Mayıs 1928) konuşmasında, “Tabandan Kitlesel Eleştiriyi Örgütleyin” dedikten sonra devam ediyor:

İkinci sorun, bürokratizme karşı mücadele görevi, eksikliklerimizin kitlesel eleştirisinin örgütlenmesi görevi, tabandan kitlesel denetimin örgütlenmesi görevi ile ilgilidir.

İlerlememizin en kötü düşmanlarından biri bürokratizmdir. O bütün örgütlerimizin –gerek parti örgütlerinin gerek Komünist Gençlik Birliği örgütlerinin, gerek sendikal örgütlerin gerekse de ekonomik örgütlerin içinde yaşar. ... Yeni bürokratlar sözkonusudur, yoldaşlar, Sovyet iktidarına sempati duyan bürokratlar sözkonusudur, ve nihayet komünist saflardan bürokratlar sözkonusudur.”

Ve Stalin, bürokratizme karşı mücadele yöntemini ortaya koyar:

Şimdi esas mesele, genelde bürokratizme karşı, özelde çalışmamızdaki eksikliklere karşı, tabandan geniş bir eleştiri dalgasını harekete geçirmektir.

... Tabandan eleştiriye, tabandan denetime, başka şeylerin yanı sıra, milyonlarca kitlenin bu deneyimlerinin yitip gitmemesi için, bunların gözönüne alınması ve hayata geçirilmesi için gereksinimimz var.

Partinin acil görevi bundandır: Bürokratizme karşı müshamasız mücadele, tabandan kitlesel eleştirinin örgütlenmesi, eksikliklerimizin giderilmesi üzerine pratik kararlarda bu eleştirilerin gözönünde tutulması.3

2. emperyalist savaş yıkımında 26 milyon vatandaşını kaybeden SSCB, savaş sonrası toparlanması ve sosyalist ekonomiyi geliştirme çabaları içinde, bürokratik yapının gelişmesini önleyemediği gibi bunu görememiştir de. Küçük burjuva revizyonist analayışlara karşı ideolojik ve pratik mücadele küçümsenmiştir. Parti içi temzilik, “artık buna gerek yok, sosyalizm bütünüyle yerleşti” (G. Malenkov’un sunduğu XIX. Parti Kongresi Raporu- 1952 Ekim) anlayışı, parti içi bürokratların temizliğini engelleyen bir yaklaşımdı.4 XVIII. Kongre’den sonra parti üye sayısı hızla artıyor. Aday üyelerle birlikte yaklaşık 2.5 milyon olan üye sayısı XIX. Kongre’ye gelindiğinde yaklaşık 7 milyona çıkıyor. Savaş sırasındaki büyük kayıplar dikkate alınınca, savaş sonrası bu hızlı artışın, beraberinde bir sürü komünist olamayanları da parti saflarına katıldığını ortaya koyuyor. Stalin’in katıldığı son kongre (XIX.) bu yığılmanın ideolojik yozlaşmayı doğurabileceğini göremedi.

Stalin’in 1928 yılında ortaya koyduğu, “tabandan eleştiri ve denetim”, özellikle 1945 sonrası, savaşın yıkımlarını giderme çabası içinde önemli ölçüde unutuldu. Bürokratizm, hiç bir zaman gitmemişti, ama eskiden daha fazla uyanıklık ve taban denetimi varken, savaş sonrası taban denetimi ve bürokratizme karşı ideolojik mücadele ve pratik önlemler ikinci plana düştü.

Her şeye karşın, Ekim Devrimi Stalin’siz, Stalin ise Ekim devrim’siz ve SSCB’nin inşa sürecinin dışında ele alınamaz. Ve sosyalizmin savunulması Stalin’in savunulmasıyla birlikte olabilir.
Nasıl ki, sosyalizm ve komünizm Marx, Engels, Lenin ve Mao’suz ele alınamazsa, aynı şekilde Stalin’siz de ele alınamaz. Marx, Engels, Stalin ve Mao, uluslararası proletaryanın büyük öğretmenleridir. Onlarsız proleter sosyalist devrimler ve proleter enternasyonalizm düşünülemez.

Stalin, enternasyonal proletaryanın bir büyük öğretmeni ve Ekim Devrimi’yle birlikte SSCB’nin inşasında yer alan ve önderlik eden bir komünistir. Onu savunmak Ekimleri, sosyalizmi ve komünizmi savunmaktır. Onu savunmak, işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal kurtuluşunu, ezilen halkların emperyalizme karşı mücadelesini savunmaktır. 
 
Burjuvazi ve onun ideolojik çöplüğünden beslenen kesimler, Stalin’i (en azından kitlelerin bilincinde) yıktıkları zaman sosyalizmi yıkacaklarını bildikleri için, Stalin’e karşı büyük bir karşı-devrimci saldırı cephesi açmışlardır. Bu karşı-devrimin anti-komünizm cepehesidir. Emperyalist burjuvazi, Stalin’i yıkarak-öldürerek, işçi sınıfı ve emekçilerin tarihsel sosyalizm deneyimlerini, sosyalist mücadele belleğini ve bilincini yok etmeyi hesaplamaktadır. Buna müsade edilemez. Bu nedenle, Stalin’i savunmak, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi inşa etmeyi savunmaktır. (17.11.2017)





1
1934-38 arası karşı-devrimci örgütlülüğün yıkımına katılanların mahkemeleri bütün kamuoyuna (yabancı elçilikler, yazarlar 
vs.) açık yapılmıştır. Bir çok yabancı gazeteci, yazar, elçilik görevlileri, eski anlı şanlı “komünistler” ile görüşmüşlerdir. Ve bunların hepsi sosyalizme karşı suç işlediklerini kabul etmişlerdir. Hiçbiri yaptıklarının doğruluğunu savunmamış, savunamamıştır. Ve bu yargılanmaların tüm belgeleri o günün gaztelerinde günlük yayınlandığı gibi, 1956’ya kadar kamuya açıktı. Kurşçev revizyonizmi belgeleri ortadan kaldırmıştır. Bu yargılamalar, burjuvazinin anti-komünist, anti-Stalinst propagandalarına rağmen, tarihin en açık , en demokratik yargılamları olmuştur. Örneğin, liberal Alman yazar Lion Feuchtwanger, 1937 mahkemelerine katılmış ve Karl Radek ile görüştürülmüştür. L.Feucht Wanger’in kitabı; 1937 Moskova, sf. 141 (almanca, PDF olarak ulaşılabilir)

2 F. Başkaya, Özgür üniversite, 09.11.2017

3
Stalin, Eserler, C. 11, sf. 68-71, İnter Yayınları
4
Bkz. Yusuf Köse, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi


***






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder