Türk Sermaye Devletinin
Demokratik Kürt Ulusal Direnişine Çarpan
Emperyal Hayalleri
Yusuf KÖSE
Türkiye Emperyalist mi?
3-
Türk sermaye devleti, özellikle son on yıldır yeni
arayışlar peşindedir. Daha önce de yeni nüfuz alanları elde etme çabaları
olsada, son on yıllık süreçte bu çaba, milli gelirdeki yükselişle koşut
gitmektedir.
4-
Kapitalizmin karakteristik özelliği, büyümek ve bunun
içinde yeni pazar alanları, yeni nüfuz (egemenlik) alanları elde etmektir. Bu,
savaş ve işgalle olduğu gibi, sermaye ihracıyla da olmaktadır.
5-
Türk sermayesinin, özellikle son on yıllık süreçteki
büyümesi diğer yıllara oranla daha fazladır. Türk devletinin büyük bir sermaye
ihracı olmasa da, sermayenin belli bir oranda büyümesi, onu dış pazarlar elde
etmeye itti ve itiyor. Bu kapitalist sistemin doğası gereği böyledir. Ancak,
Türk sermayesinin dış pazarlarda pay kapması için önünde büyük engeller vardır.
En büyük engeller ise, büyük emperyalist devletlerin varlığı ve bunlar
tarafından bütün pazarların paylaşılmış olması ve bu paylaşım savaşının saat
saat, gün gün devam ettiğidir.
6-
Emperyalist tekel ve devletler arası süren devasa egemenlik
savaşının içinde kendine yer edinmek isteyen yeni yetme sermaye devletlerinin,
bunlar arasından sıyrılmaları ise, sermyelerinin boyutu nedeniyle olası –şimdilik-
gözükmüyor. Herkes, sermayesinin gücü kadar uluslararası pazarda yer kapabiliyor.
Onun fazlasını değil.
7-
Türkiye’nin çok uluslu denebilecek şirketleri ve
holdingleri var. Örneğin Koç Holding, ilk 500 büyük global tekelin içinde yer
alıyor. Türkiye’deki çok uluslu şirket ve holding sayısı 29 olarak
verilmektedir.[1]
8-
Türkiye sermaye ihraç eden bir ülke değil, tersine
sermaye ithal eden bir ülkedir. Emperyalist sermayenin Türkiye’de her geçen gün
sermaye oranı daha fazla artmaktadır. Bu artış, aynı oranda bağımlılığı da
artırmaktadır. Örneğin, “2007-2014 yılları arasında yabancı
sermayenin ülkedeki varlığının milli gelire oranı, %48,5’ten %55,2’ye çıkmıştır.”[2]
9- Yukarıdaki verileri destekleyen bir başka verileri aşağıya
alalım:
Uluslararasu Yatırımcılar Derneği’nin[3]
verilerine gore, 2010 yılı itibariyele, İSO 500 listesi içinde yer alan
toplam 153 adet yabancı sermayeli şirket
var. Bu şirketlerden ilk 20’si büyük ilk
50 şirket arasında yer almakatdır. Bu 153 şirketin 108 tanesindeki
yabancı sermaye oranı %50’nin üzerindedir. 44 tanesindeki yabancı sermaye oranı
ise yüzdeyüzdür. Bankaların ise yarısının yabancı sermayenin elinde olduğu
belirtiliyor. Borsanın ise %70’i yabancı sermayenin kontrolü altındadır.
10- TUİK’ten aldığımız aşağıdaki veriler, her ne kadar düşük gösterilsede,
yine de oldukça yüksek bir orandır. Tütün bütünüyle yabancıların eline geçmiştir.
Aşağıdaki veriler, yabancı sermayenin üretim dallarındaki oranını vermektedir:
Tütün ürünleri sanayiinde % 89,3
Otomotiv sektöründe yüzde %45
21 Temel Ezcacılık %42,4
Kimyasal %42
Elektronik sanayiinde % 29,5[4]
11- Yabancı ülkeler içinde en çok paya Almanya sahip. Payı: %17. Sırasıyla; Hollanda: %15,7, Fransa:%10,5, ABD: 10,3 ve Lübnan’ın payı
ise; 9,7
12- Yukarıdaki veriler, Türkiye’nin emperyalist değil,
Türk sermayesinin emperyalist sermayeye ile içiçe geçişinin ve ona bağlı
oluşunun somut rakamsal göstergeleri oluyor.
13-
Türk devletinin son yıllardaki saldırganlığı, sermaye
büyümesi ve milli gelirdeki artış, Avrupa’lı bazı komünist partileri
Türkiye’nin “yeni emperyalist olduğu” anlayışı ve saptamasına götürdü. Türk
burjuvazisi emperyalist olmak için çırpınıyor. Bu doğru ve sermayenin
karakterine de uygundur. Ancak, emperyalist olması için bazı koşulların
gerçekleşmesi de gerekiyor.
Emperyalizmin en önemli karakteristik özelliği sermaye ihracıdır. Sermaye
ihracıyla yeni pazar alanlarına ve yeni nüfuz alanlarına kavuşur. Komşularına
yönelik askeri saldırganlık, tek başına, bir ülkenin emperyalist olduğunun
göstergesi olamaz. Saddam’ın Irak’ı da İran’a saldrımıştı. Ama, Irak emperyalst
bir ülke değildi.
14-
Türkiye, sermaye ihracıyla değil, ama itahalat ile önde
olduğu bir gerçektir. Örneğin 2013 yılında, Almanya-Türkiye ticaret
ilişkisinde, Almanya 2012 yılı Ocak-Kasım arasında 408 milyonluk yatırım
yaparken, bu 2013 yılında 1.7 milyar dolara çıkıyor. Yine bu yıl içinde Alman
şirketlerinin Türkiye’den şirket satın alma ve birleşmelerinin tutarı ise 967
milyon[5]
dolar olmuştur.
15-
Buradan, emperyalist bir ülkenin daha geri bir ülkeye
sermaye ihracı ve o ülkedeki fabrikaları satın almaları ya da emperyalist tekel
lehine birleşmeleri ile ilgili genel bir veri verirken, Türkiye’nin ise hala
büyük bir sermaye ithalatçısı bir ülke olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.
Tabi buradan, yaklaşık 6 bin Alman şirketinin Türkiye’de bu denli büyük bir
sermaye ile faaliyet gösterdiği dikkate alınırsa, Alman burjuvazisinin
Erdoğan’ı ve onun arkasındaki Türk devletine neden bu kadar önem verdiği kendiliğinden
anlaşılır bir durum olmasının yanında, emperyalist sermaye için Türkiye iç
pazarı vazgeçilemez büyüklüktedir.
Türk Devleti’nin “Yeni Osmanlıcılığı” ve Egemen
Sınıfların Kendi Aralarındaki Çatışma
16-
Öncelikle bilinen bir şeyi tekrar vurgulamak gerekiyor:
AKP, ABD emperyalizminin islam ülkeleri için 1979’dan itibaren uygulamaya
soktuğu ”yeşil kuşak” projesinin, “ılımlı İslam modeli” olarak Türkiye’de
gerçekleştirilmesinin 2000’li yıllardaki adıdır. ABD’nin amacı, Türkiye gibi
bir ülkede “ılımlı İslam modeli” geliştirilirse, özellikle Ortadoğu’da daha
kolay bir etkinlik sağlanabilirdi. Neo liberal politikalar daha kolay
uygulanabilirdi. Ve bu politikaların uygulanmasının önünde en büyük engel olan,
anti-emperyalist halk hareketleri ve sınıf bilinçli işçi hareketlerinin gelişmesi önlenbilirdi.
17-
Türk devleti, özellikle AKP’nin iktidara gelmesinden
sonra, dış pazarlara açılmaya daha fazla ağırlık verdi. Bunun esas temeli 12
Eylül Cuntasıyla beraber olsada, sermaye, bu süreç içindeki meyvesini AKP’nin
izlediği politikada kendini buldu denebilir.
18-
2002 yılında Ecevit başkanlığında kolaisyon hükümetinin sivil
darbe ile dağıtılması, Türk sermaye devletinin ihtiyaçlarına karşılık vermediği
içindi. Sermayenin palazlanmasına ve merkezileşmesine cevap verebilecek siyasal
bir yönelim gerekliydi. Türk sermaye devletinin ve ABD-AB’nin politikası AKP’de
bütünleştirilerek, kısa süre içinde AKP iktidara getirildi.
19-
AKP ve arkasındaki sermayenin (özellikle enerji, maden ve inşaat alanında) giderek palazlanması,
klasik Türk sermaye kesimleri egemenlik çatışmasını da kaçınılmaz olarak
beraberinde getirdi. Genelde uzlaşı temelinde ilerleyen çatışma yer yer açık
çatışmaya da dönüştü. Ancak, bugün genel bir uzalaşı sağlandığı görülmektedir. Egemen
sınıf klikleri arasındaki çelişme, sermayenin bölüşümü ve iktidar sorunundan
çıkmasına karşın, Klasik Türk sermayesinin bel kemiğini oluşturan TÜSİAD, AKP
yönetimini dıştalamış ve ona karşı açıktan bir savaş açmış değildir. AKP’nin
TÜSİAD kanadını tasfiye etmesi ya da ona darbe vurması olası değildir. Çünkü bu
sermaye uluslararası emperyalist sermaye ile içiçedir.
20- Bazı kesimlerin, özellikle de liberal aydınların öne
sürdükleri gibi, TÜSİAD ile AKP ve MÜSİAD arasındaki çatışma, ülkedeki burjuva
demokrasisinin kırıntılarının dahi yok edilmesiyle bir ilgisi yoktur. TÜSİAD,
hiç bir zaman burjuva demokrasisinden yana olmamıştır. Onun tarihi kanlıdır. 12
Eylül Askeri Cuntasını hazırlayanların ve yönetime getirenlerin başında yer
alır. TÜSİAD’nin Türk rejiminin faşist olmasından bir rahatsızlığı yok, tersine
istediği düzen budur. Sermayesi bu sayade büyümekte ve merkezileşmektedir. İşçi
sınıfı üzerindeki baskı ve sömürünün artması sermaye artışını destekler. AKP’nin
politikası da, baskı ve sömürünün arttırılması odaklıdır. Erdoğan’ın, TÜSİAD’e,
“nankörler, benim zamanında daha fazla büyüdünüz” diyerek sitem etmesinde bir
yanlışlık yoktur. Sermaye kesimleri, AKP zamanında daha fazla büyüdü. Buna
karşın, spekülatif sermayenin büyümesi, özelleştirmeler ve küçük mülk sahibi kitlelerin
mülksüzleştirilmesi ise bu dönemde daha fazla arttı. Ve bu süreç (Artvin-Cerattepe örneğinde olduğu gibi) devam etmektedir. Tüm demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi, buna karşın
sermaye kesimine ise futursüzca bir serbestlik tanınması TÜSİAD’ın da politikasıdır.
21- AKP, sermayeye ucuz iş gücü ve örgütsüz bırakılmış bir
işçi sınıfı ortamı hazırladı. TÜSİAD buna karşı değildir. TÜSİAD’ı “laik-şeri”
düzende pek ilgilendirmiyor. Onu ilgilendiren sermayenin büyümesidir. Bu
bağlamda, TÜSİAD’nin AKP ile çatıştığı temel nokta: Sömürüden daha fazla pay
almak istemesinde yatmaktadır. AKP ise siyasal olarak temsil ettiği sermaye
kesmini daha fazla palazlandırmaya çalışmaktadır. Bu çelişme ve çatışma, başka
çelişmelerle devam ediyor. TÜSİAD kesimi, ABD ve AB ile ters düşmek istemiyor.
Sermaye bunlarla içiçedir.
22- Egemen sınıflar arası çelişme her zaman vardır. Bazen
şiddetlenir, 1925-30 ve 1950-60 arasında olduğu gibi. Genelde ise, uzalaşı
temelinde yürür. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin bastırılması,
sömürünün arttırılması konusunda devamlı olarak birlikte hareket ederler. Sömürünün
paylaşılmasında aralarında kavga çıkar. Bugün olanda budur.
23-
Emperyalistler arası ABD-AB (ve Japonya) ittifakı ile
Çin, Rusya (ve bunlar etrafında birleşen ittifak arasındaki) çelişmenin
keskinleşmesine bağlı olarak Türk devletinin saldırganlığı da gelişti. Rusya’nın
arka bahçesi Orta Asya Türki cumhuriyetler vasıtasıyla Kafkaslar’da daha çok
“Türk-islam birliği”, Ortadoğu ve Kuzey Afrika islam ülkelerinde ise “islam ümmetinin
birliği” (özellikle sunni-vahabicilik) adı altında egemenlik sağlama çabaları,
Türk devletini heycanlandırdı. Ancak bu politika, bütünüyle ABD’nin bu enerji
yatağı ve enerji yollarında Rusya ve Çin emperyalist ikilisine karşı etkinlik
sağlama politikasıydı. Türk devleti ise ABD’nin bu politikasını etkinleştirme
araçlarından biri olabilirdi. Ve gelinen aşamada ise, ABD ve AB Türk devletini
Rusya’ya karşı kendi çıkarlarını korumanın aracı olarak yönlendirmektedir.
24- AKP’ye yön veren
“islam ümmeti” ideolojisi, aslında Osmanlı döneminde de imparatorluğun
birliğini sağlayan başat öğe değildi. Esas öğe işgal ve zor ile egemenlik
altında tutma yöntemi geçerliydi. AKP ideologları bunları unutmuştu. İslamcılık
ideolojisi, emperyalist sermayenin önündeki engelleri açmak için kullanıldı ve
hala kullanılmaya devam ediliyor. AKP’nin islam dini öne çıkarması, salt dinsel
bir yayılmadan çok, din vasıtasıyla Türk sermayesinin ve egemenliğinin
yayılması hedeflenmektedir. Burjuvazinin dini, ruhsal değil maddidir. Yani
sermayedir. Sermaye ise büyümek için daha fazla egemenlik ister.
25- Tarihte hiç bir zaman din, mülkiyet ve siyasal iktidar egemenliğinin
yerini almamıştır. Din, egemenliği sağlamanın, geliştirmenin ve pekiştirmenin
bir aracı olmuştur. Çünkü din, bir alt yapı kurumu değil, bir üst yapı
kurumudur. Dini yaratan ve şekillendiren toplumsal üretim ilişkilerin biçimidir.
26-
Türk sermayesinin, dışa açılma, dışarda pazar elde etme,
yeni nüfus alanları kapma mücadelesi, elbette bir sonuç vermiyor. Çünkü,
sermayesinin gücü, diğer emperyalist devletleri aşacak ya da onlarla yarışacak
boyutta ulaşmış değildir.
27-
Erdoğan’ın dört kıta,
Afrika’dan Asya ve Latin Amerika’ya kadar ülke ülke dolaşması, Türk
sermayesi için pazar bulma çabaları, Türk sermayesinin dış pazar bulma
arayışları olarak değerlendirilmelidir. Ve bu arayışın bir yanını da, AKP’nin
arkasındaki yeni yetme sermayeyi uluslararası emperyalist sermayeyle
bütünleştirme çabaları oluşturuyor.
28-
Öbür yandan ise yeni Osmanlı hayalleri, Türk devletinin
salt slogan düzeyindeki hayalleri olmayıp, yeni yayılmacı politikasının ürünü
olduğu görülmelidir. Özelikle 2010 yılı sonundan itibaren Kuzey Afrika
ülkelerindeki ayaklanmalar, Türk sermayesinin pazar elde etme arayışlarını
artırdı. Peşinden emperyalistlerce Libya’nın yerle bir edilmesi ve Suriye’nin
emperyalistler arası savaş alanına çevrilmesi, Türk devletini “Osmanlı olabilirim
belki” sürecine soktu. Elbette, Osmanlı olamayacağını bilmesine karşın, sermaye
yeni nüfuz alanlarını şu veya bu şekilde, bu hengamede “elde edebilirim”
yanılgısına kaptırdı. Bu yanılgıdan öte, sermayenin karakteri gereği büyüme
isteğiydi. Sermayenin büyüme karakteri onu sonu belli olmayan egemenlik
alanlarını genişletme “maceralarına” itiyordu.
29-
Erdoğan’ın bir zamanlar, “Bizi Şangay beşlisine alın”
demesi de, Türk sermayesinin hegomanya arayışlarının bir ürünüdür. Ne var ki,
şu anda Batı emperyalizmden kopmaları söz konusu olamaz. Batı’nın (ABD dahil)
ülkedeki sermayesi her geçen gün artmaktadır. Türk burjuvazisinin bunu aşmaları
ya da bunlardan bağımsız hareket etmesinin olasılığı oldukça zayıftır. Türk
sermayesi Batı sermayesiyle daha fazla içiçedir ve yabancı sermaye olarak
emperyalist Batının sermayesi etkindir. Yabancı sermaye içinde de, yukarıda verdiğimiz istatistiklerden de görüleceği gibi Alman
sermayesi ağırlıktadır.
30- Liberallerin ve kimi burjuva muhalif kesimlerin, ülkedeki
faşist diktatörlüğü, sadece Erdoğan’ın kişisel egolarına bağlamaları, sorunu burjuva
devletin karakterinden bağımsız ele almalarından ileri gelmektedir. Erdoğan
burjuvaziyi bulmadı, burjuva devleti Erdoğan’ı bu hale getirdi. Erdoğan,
burjuvazinin çıkarlarına hizmett ettiği sürece iktidarda kalabilir. Türk burjuva
devletiyle Erdoğan ters düştüğünde ve onun çıkarlarına zarar verdiğinde ise,
Erdoğan saf dışı edilecektir. Bu yaklaşım, ABD ve AB emperyalizmi için de
geçerlidir.
31-
Türk egemen sınıfların AKP ve Erdoğan’ı tepelerinde
tutması ve onun dikatatör hayallerini desteklemeleri boşuna değildir. Türk
sermaye devleti, onun vasıtasıyla yeni pazarlar elde edeceğini düşündüğü için,
Erdoğan’ı ve uygulamalarını baştacı eyledi. Bütün toplumsal karışıklığa ve
uluslararası teşhir olmuşluğuna karşın, iktidarda kalması için her yola baş
vurmasının arkasında durdu. Bir zamanlar Irak Kürdistan’ını “kırmızı çizgi”
olarak ilan eden devlet, buradaki yatırmları sonucu, çizgiyi “yeşil”lendirdi.
Bu da, çizginin rengini belirleyenin sermayenin direkt çıkarlarıyla doğrudan
bağlantılı olduğu gerçeğidir.
32-
Emperyalistlerce talan edilmesinin öncesinden Süriye ile
Türk devletinin “iyi komşuluk ilişkisi” geliştirmesi ve bu politikanın adına
“komşularla sıfır sorun” denmesinin bir nedeni de, Türk burjuvazisinin buralara
açılması, özellikle enerji ve inşaat alanında faaliyet sürdürülmesi
hedefleniyordu. Ne var ki, bu “komşularla sıfır sorun” politikası
emperyalistlerin Ortadoğu’daki poltikalarıyla uyuşmayınca, Türk sermaye devleti
de emperyalistlerin saldırganlık politikalarına ayak uydurarak, anında
“dostları”nı düşaman ilan etmekten çekinmedi.
33-
Türk devletinin “komşularla sıfır sorun” politikasını,
komşularla "düşmanlık" sorununa çeviren gelişmeler, Türk devletinin isteği dışındaki
gelişmelerdi. Yani, esas olarak ABD emperyalizminin Ortadoğu politikasına bağlı
olarak değişim gösterdi. ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında,
Türk devleti, sermaye ihracıyla giremedikleri eneji yataklarının bol olduğu
yerlere, askeri olarak girebilecekleri yanılgısına düştüler. ABD, Saddam’ı önce
İran üzerine sonrada Kuveyt üzerine kışkırttığı gibi, Türkiye’yi de Süriye
üzerine “kışkırttı”. Elbette, Türkiye böyle bir “kışkırtmaya” çoktan razıydı.
Aynı zamanda bu “kışkırtma”, Türkiye’yi AB’nin vazgeçemeyeceği bir enerji
kavşağı yapma planlarına da uygundu.
34-
Türk devleti Suriye ile yakın bir ilişki geliştirmişti.
Daha 2009 yılında Türkiye ve Suriye arasında
“Yüksek Stratejik İşbirliği
Konseyi” kurulmuştu. Ve ticari ilişkilerin geliştirilmesinin koşulları Türk
devleti lehine oluşturulmuştu. Suriye ile geliştirilen bu “dostluk” ilişkisi
ABD’nin çıkarlarına ve Türk devletine bölgede biçtiği rola uygun düşmüyordu ve
“dostluk” kısa zaman içinde düşmanlığa dönüştürüldü. ABD’nin bu politikası, özellikle Kuzey Afrika ülkelerindeki Arap
halklarının ayaklanması ve peşinden Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesi, Türk
burjuvazisini yeni jeopolitika geliştirmeye itti. “İslam ümmeti” adı
altında, emperyal amaçlarına daha hızlı ulaşabileceği yanılgısına düştü.
35-
Türk burjuvazisinin komşularıyla “sıfır sorun” politikası
döneminde ticari ilişkileri daha iyiydi ve kendi lehlerine bir gelişme söz
konusuydu. Libya’da uzun zamandan beri inşaat alanında büyük yatırımları vardı.
Aynı şekilde Suriye ile de bu yönlü bir ilişki geliştiriliyordu. Ancak, özellikle
ABD ve AB’nin emperyalist politikaları, Türk
burjuva devletinin “sıfır sorun” politikasını geçersiz kıldı. İkincisi
birincisine uyum sağlamak zorundaydı. Libya’ya NATO saldırılarının
başlayacağı ilk günlerde Erdoğan’ın; “NATO’nun Libya’da ne işi var” demesi ve
bir gün sonra ise NATO’nun Libya’ya saldırı merkezinin İzmir yapılması, Türk
burjuva devletinin emperyalist (başta ABD olmak üzere ve AB’nin öncülüğünü
yapan) devletlerin emrinden çıkamayacağını gösteren yakın zamanın bağımlılık örneğini
oluşturur.
Türk devletinin Osmanlı
hayallerine ABD, AB ve Rusya’da engel olmaktadır. Bu emperyalist ülkeler aşılmadan, bölgede Türk devletinin “oyun kurucu” olarak öne çıkmasının
olasılığı yoktur. Suudi Arabistan ve Türk devletinin “uzak hayalleri” bölgeye
nüfuz eden emperyalist ülkelerin verdiği boşluklarda sızabilirse sızar.
Emperyalistler arası çartışma ve dengeler, şimdilik böylesine bir sızıntıya
izin verecek durumda değildir. Her şeyden önce Ortadoğu ülkelerinin hiç biri
Türkiye’nin kendi sınırları dışına çıkmasını kabul etmiyorlar ve etmezler. O
ülkeler, yüzyıllardır sürmüş “Osmanlı Kabusu”nu unutabilmiş değillerdir.
Türk Devletinin İçte ve Dışta Saldırganlığının Nedeni: Erdoğan’ı
Başkan Yapmak İçin Mi?
36-
Kamuoyuna sunulan yanlış bir algı var: AKP yönetimindekli
Türk devletinin faşist uygulamaları
ve Kürtlere karşı vahşice savaşı, başkanlık sisteminin getirmek için olduğu şeklinde
ve Erdoğan odaklı. Başta burjuva liberaller ve muhalefetteki burjuva partiler
olmak üzere bir çok yazar ve muhalif politikacı, saldırıları tek kişinin
başkanlık sevdasına bağlıyorlar.
37-
Bu tür düşüncelerin gerçeklik payı, Erdoğan açısından
kısmen doğru olsa da devlete egemen olan sermaye açısından bu doğru değildir.
Saldırıları ve faşist rejimi devleti dışında tutma, devlet ile Erdoğan’ı
ayırma, ve bütün uygulamaları tek kişinin “diktatörlik sevdasına” bağlıyarak
devleti aklama çabalarıdır. Bir çok küçük burjuva yazar ve siyasetçilerde böyle
düşünüyor.
38-
Erdoğan devlete egemen olan sermaye sınıfının siyasal
temsilcisidir. Sermayenin Kürtlere, işçilere, emekçilere, demokratlara,
komünistlere ve devletin faşist saldırılarına karşı duran herekese karşı
vahşice saldırısı, sermayenin siyasal temsilcisi olarak Erdoğan’da
bütünleştirilmiştir. Başka türlü bir
sınıfın siyasal temsilcisi de olunamaz. Erdoğan’ın bütün muhaliflere karşı
hırçınlığı, sermayenin hırçınlığıdır. Onun saldırganlığı, savaş dili, tüm
anti-demokratik ve faşist uygulamaları devlete egemen olan sermaye kesiminden
bağımsız değildir. Devlete egemen olan sermaye kesimin palazlanması, büyümesi
ve içerdeki egemenlik alanlarını daha da genişletmeleri, Erdoğan yönetimindeki
hükümete borçludurlar.
39-
AKP sürecinde yapılan özelleştirmelere, verilen maden
ruhsatlarına[6],
HES ihalelerine, Kentsel Dönüşüm projelerine, yabancılara satılan topraklara,
yoğun mülksüzleştirmelere, her türlü talan ve yağmaya vs. bakıldığında, sermayenin
hırçınlığı da kendiliğinden anlaşılır. Otoriter faşist bir yönetim olmadan
bunlar uygulanamazdı.[7]
Ya da normal işleyen bir burjuva parlamentosunun olduğu yerde bu tür
uygulamalar sermaye sınıfı aleyhine aksamalar yaratırdı. Erdoğan ve arkasındaki
sermaye, palazlanmalarının önünde engel görmek istemiyorlar. Bu nedenle de en
küçük bir hak aramaya dahi vahşice saldırıyorlar. Büyük bir mülksüzleştirme,
talan ve sermayenin büyüme sancısı, tüm
ezilen kesimler üzerinde vahşi bir uygulamaya dönüşmüştür.
40-
Ülkede uzun zamandır zaten bir fiili başkanlık var.
Ayrıca, başkanlık olmasına da gerek yok, AKP iktidarda olduğu dönem boyunca ülkeyi istediği şekilde
yönetmiştir. Ve bütün sermaye kesimleri de AKP’nin arkasında durmuştur.
Sermayenin 7 Haziran Seçim sonucunu tanımamasının nedeni de; AKP’nin tek başına
hükümet olamamasındandır. Koalisyon hükümeti, sermayenin istediği uygulamaları
yaşama geçirmekte zorlanırdı. 1 Kasım’dan sonra bütün sermaye kesimlerin
AKP’nin yanında yer aldığı da açıktır. Ahmet Hakan gibi sahibinin sesine göre
ses çıkartan magazin-paparazi vari gazetecilerin bugünkü
durumuna bakılırsa daha iyi anlaşılır.
41-
Devletin Kürt illerini karadan ve havadan bombalaması,
toplu katiliamlar yapması, en küçük demokratik direniş odaklarına kanlı bir
şekilde saldırmasını salt Erdoğan’ın kişisel uygulamaları olarak ele almak
burjuva devletin niteliğini anlamamaktandır. Sermaye Erdoğan’ın yönetiminde
değil, tersine, Erdoğan sermayenin yönetimi altındadır.
42- Sermaye, daha fazla büyümek ve egemenlik alanlarını
genişletmek için önüne enegel olabilecek burjuva demokrasi normları içinde de
olsa kanun-yasa istemiyor. Bu nedenle de bu işe uygun olan Erdoğan’ın
uygulamalarını destekliyor. Arkasında uyutularak destek veren büyük bir kitle
var. Bu kitle var olduğu sürece sermaye bu düzeni böyle götürmek istiyor.
43-
Faşist Türk devletinin içte ve dışta (Suriye’ye yönelik)
saldırgan politika izlemesinin konjonktürel bir yanıda vardır. Emepryalistler
arası çelişmeden kanyaklı ABD ve AB’nin politikalarıda böyle bir yönetimin
sürdürülmesine ortam sunmaktadır.
44-
Türk devletinin faşist uygulamalarını emperyalist
burjuvazinin politik uygulamalarından ayrı ele almak, sorunu tek yanlı ele
almak olur. Kapitalizmin geldiği evre, onu, daha insancıl değil, daha vahşi bir
duruma getirmiştir. Sık sık girdiği krizler, birbirleriyle kıyasıya rekabetler,
geri ülkelerde kaos ve katliamlara dönüşüyor. Sermayenin her geçen gün daha az
ellerde birikimesi, aşırı sömürü ve aşırı baskıyı da beraberinde getiriyor. Bu
“aşırı”ların içinde, Irak, Suriye ve daha nice ülke halklarının çıplak olarak
yaşadıkları emperyalist-kapitalist sistemin vahşeti vardır.
45-
2013 Haziran Ayaklanması (GEZİ), Kürt illerindeki Kürt
Ulusal Hareketi lehine gelişmeler, sermaye devletini daha da vahşileştirmiştir.
Bütün kitle hareketlerinden korkan burjuvazi, GEZİ gibi yeni bir ayaklanma daha
görmek istemedikleri için de, işçi ve emekçileri bir cendere içine koymaya
çalışıyorlar. Despotik bir polis devleti yaratmalarının başında, işçi sınıfını
sürekli baskı ve kontrol altında tutma gerekçesi gelir.
46-
Türk Burjuvazisi “tek kişi yönetimi” adı altında kendi
iktidarını güvene almak istiyor. Erdoğan’a bu nedenle şimdilik açık çek
vermişlerdir. Erdoğan çıkarlarına ters düştüğü anda ise kirlenmiş bir mendil
gibi çöpe atacaklardır. Ve burjuva devletin işlediği bütün cinayetler ve
yaptığı katliamlar, yolsuzluklar vb. (ve eğer işçi sınıfı hareketinin
gelişmesinin ivmesi de yükselmişse) Erdoğan’ın üzerine atılarak, devleti
kitlelere masum göstermeye devam edeceklerdir.
Saldırgan Politikanın Türk Burjuva Ekonomisinden
Götürdükleri
47-
NATO’nun Libya’yı işgalinden önce Türk devletinin Libya
ile ticari ilişkileri sıfıra indi. Kaybeden
Türk devleti oldu.
Dışişleri
Bakanlığı’nın 2012 açıklamasında şöyle deniyor:
48-
“Şirketlerimiz, tek başlarına ya da Libyalı ortaklarıyla birlikte
genelde alt ve üst yapı alanında faaliyet göstermekte olup, inşaat projeleri
üstlenmişlerdir. 2010 yılı sonunda 200 kadar firmamızın toplam tutarı 20 milyar
Doları bulan 300’ün üzerindeki projesi olaylar nedeniyle 2011 yılında tamamen
durmuştur.”[8]
49-
İngiliz Financial
Times’in Türkiye’nin ekonomik pazarı ile ilgili yorumunu buraya kataralım:
50- "2004-2012 yılları arasında Orta Doğu, Kafkaslar ve kuzey
Afrika'ya yapılan ihracatta Türkiye'nin payı ikiye katlanarak %16'dan %34'e
çıktı. Ancak şimdi güney ve doğudaki bu marketler çürüyor. Temmuz ayı
verilerine göre, Türkiye'nin en büyük ikinci ticaret ortağı Irak'a yaptığı
ihracat, geçen yılın aynı dönemine göre %45 düştü. Suriye'deki kaos da Körfez
bölgesine giden geleneksel ihracat yolunu kesti. Ayrıca Mısır'daki Müslüman
Kardeşler yönetiminin Körfez destekli bir darbeyle indirilmesine Türkiye'nin
karşı çıkmasının yarattığı sonuçlar da oldu."[9]
51-
Aynı gazete aynı yorumda, aşağıdaki şu verileride
hatırlatıyor:
52- Türkiye endüstriyel gücü ve tarihsel bağları sayesinde
Kuzey Afrika'da büyük bir pay elde etti... Cezayir ile yıllık 5 milyar dolarlık
ticaret yapıyor... Fas ile de ticareti 1 milyar doları aştı....Türk şirketleri
Tunus'a 744 milyon dolardan fazla yatırım yaptı."
53-
Bu son paragraftaki veriler, Türk sermayesinin dış
pazarlara açılımını ortaya koyması açısından önem taşıyor. Bunlar küçümsenecek
veriler değildir. Türk sermayesini savaş çığırtkanlığına iten esas ekonomik
etmenlerdir.
54-
Savaş politikasının ekonomik zararlarına örnek vermeye
devam edelim: Savaş politikasının Türk sermaye devletinin ekonomik zararlarının
boyutu aşağıdaki verilerde daha net gözüküyor:
55-
“Geçen yıldan bu yana, sürekli gerileyen ihracat, Türkiye İhracatçılar
Meclisi'nin (TİM) açıkladığı Ocak 2016 verilerine göre, bir ayda yüzde 14,4
düştü. İhracattaki yıllık
gerileme, yüzde 9,8'i bulurken, önemli ihraç pazarlarının tümünde (Almanya,
Rusya, İngiltere, İtalya, ABD, Irak) keskin düşüşler yaşandı. 1 Ocak'ta devreye
giren yaptırımlar, ilk etkisini gösterirken, Rusya'ya ihracat Ocak'ta yüzde
12,6 azaldı. Musul-Başika Krizi ardından, Bağdat yönetiminin getirdiği
kısıtlamalar, Irak'a yönelik ihracata darbe vurdu. İlk sıralarda yer alan Irak
pazarına yönelik ihracat, Ocak'ta yüzde 47,9, yani yarı yarıya düştü.”[10]
56- Türk devletinin komşularla
düşmanlık politikasının ekonomisine zararı giderek artacaktır. Özelikle başta
Rusya olmak üzere ve Rusya’nın yakın müttefikleri İran, Kazakistan ve Türki
Cumhuriyetleri ile ticari ilişkileri 2016 yılı içinde sert bir düşüş gösterecektir.
Z. Doğan’ın verilerine göre sadece Ocak 2016 yılı içinde ihracattaki düşüş bir
önceki yılın aynı dönemine oranla %14 civarındadır. AKP Hükümetinin 2015’de
İran’la ticari ilişki tahmini 35 milyar dolar diye açıklanırken, bunun 9,7
milyar[11] dolar
civarında gerçekleşmesi, Türk sermaye devletinin sıkışmasının örneğini
vermektedir.
57- 24 kasım 2015 yılında bir Rus uçağının Suriye hava sahasında Türkiye
tarafından düşürülmesi, emperyalistler arası çelişmenin keskinliğini ve en
küçük bir adımın emperyalist savaşa evrilebileceğini gösteriyor. Rus uçağının
düşürülmesi ABD’nin bilgisi dışında olması olası gözükmüyor. Bu olay, ABD ve
müttefiklerinin Rusya’ya bir uyarısı olduğu izlenimini veriyor: “Çıkarlarımıza
fazla dokunursan, genel bir saldırıyı göze alırız” mesajıydı. Uçağın
düşürülmesinin arkasından NATO ve bağlı ülkelerin olayın sıcağı sıcağına
Türkiye ile dayanışma-kararlılık gösterisi, Türk devletinin piyon olarak öne
sürülmesinin kanıtıdır.
58- Rusya ile ticaretin durması salt Rusya ile sınırlı kalmayıp, Rusya’nın arka
bahçesi Türki cumhuriyetler ile de ticaret oranı azaldı ve durma noktasına
geldi. Türk TIR filoları artık Orta Asya yolarında görülmüyor. Aynı şekilde
Afrika’nın içlerine kadar giden TIR filolarının yolları da kapandı. Oysa Türk
sermayesinin ne büyük hayalleri vardı. ABD peşine takılmaları ve saldırgan dış
politikalarıyla kendi bindikleri dalları kestiler. Pazar alanlarını genişletme
hayalleri birer birer çöktü. Bu gerileme, kapitalizmin iç çelişmesinin yasasına
uygundur.
59- Ekonomik zararın, daha doğrusu büyümek isteyen sermaye kesiminin bu net
kayıbının siyasal alandaki yansımalarıda olması gerekiyor.
60-
Irak ve özellikle Suriye’deki gelişmeler, Türk egemen
sınıflarının “misaki milli” sınırlarını genişletme hayaline itti. Musul ve
Halep ve hatta Şam’ı elde etme hayalleri hala bitmiş değil. Erdoğan’ın 5 Eylül
2012’de “Şam’da, en yakın zamanda Emevi camiinde namaz kılacağım” demesi, emperyal
bir amacın ve hedefin kesin ifadesiydi. Ne var ki, bu gerçekleşmedi,
gerçekleşmesinin koşulları da yoktu. Bu, uluslararası konjonktürel durumu
dikkate almayan ve ABD’nin yönledirmesi altındaki ucuz bir Osmanlı hayaliydi.
61-
Türk devletine, ne Şam’ı ne de bir başka toprağı diğer
emperyalistlerin “yedirmemesi” bir yana, böyle bir durumda işgal altındaki
halklar en iyi cevabı verceklerdir. Türk devletinin, emperyalistler arası çelişmeden kaynaklı
Suriye’nin her hangi bir küçük kasabasını elinde tutması bile olası gözükmüyor.
Çünkü, böyle bir işgal durumunda, Türk devletinin daha büyük kayıplarla geri
döneceği bir gerçektir. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan” olması söz
konusudur.
62-
Gelinen aşamada Türkiye’nin de içinde yer aldığı
Ortadoğunın kaos içinde olması, emperyalist tekellere büyük bir silah pazarı
alanı sunuyor. SPRI’nin[12]
verdiği bilgilere göre 2011-2015 yılları içinde Ortadoğu ülkelerin silah
ithalatı %61 oranında artmış. Bu büyük bir rakam. Emperyalizm böylesi bir
pazarı her zaman canlı (savaş içnde) tutmak isteyecektir. Bütün dünya’da
silahlanmada ciddi bir artış var. Silahlanma oranı, emperyalist sermayenin büyümesi
ve merkezileşmesine de koşut gidiyor.
Demokratik Kürt Ulusal Direnişine Çarpan “Yeni
Osmanlı” Emperyal Hayaller
63-
Türk devleti’nin Irak ve Suriye’den toprak koparma
hayalleri bir yana, kendi işgali altındaki Kuzey Kürdistan’ı fiili olarak
kaybetmekle karşı karşıyadır. Kuzey Kürdistan’ın kendi kaderini tayin etmesi ve
kendi ulusal demokratik haklarına sahip çıkması ise, Türk egemen sınıfların
“büyük devlet” olma hayallerine vurulmuş
büyük bir darbe ve gelişme olacaktır.
64-
Türk sermayesinin Suriye’deki gelişmelere koşut olarak
hırçınlaşması ve bunun çırpınışlara dönüşmesi, sermayenin büyüme sancısıyla
ilgilidir. Ancak bu sancı, yeni bir doğuma gebe olmaktan öte, yeni kayıpları
beraberinde getirecektir. Suriye’deki gelişmelerin direkt tarafı ve Suriye devletinin
yıkılması için açıktan ve dolaylı olarak vekalet savaşının içinde olmasının bir
bedeli olacaktır. Bunun ilk bedeli, Suriyeli Kürtlerin Rojava’yı kurtarması ve
bu konuda uluslararası büyük bir destek alarak, kendilerini sağlamlaştırmasıyla
oldu. Her şeyden önce Rojava, dünya
proletaryası ve ezilen halkların dayanışma ve desteğine sahip oldu.
65-
Suriye’yi parçalayarak kendine toprak katma hesabını
yapan Türk egemen sınıfları, Rojava Kürt Ulusal Demokratik Devrimi’yle büyük
bir yara aldı. Şimdi bu devrimi boğmak ya da en azından zayıflatmak için
çırpınıyor. Kuzey Kürdistan’a topyekün askeri bir saldırıya geçmesi ve direkt
Kürt halkına, yani silahsız sivillere saldırmasının da esas nedeni Rojava
devrimini boğmak içindir. Çünkü Kuzey Kürdistan ile Rojava arasında direkt bir
bağ vardır. KK’nın Rojava ile olan bağı Güney Kürdistan ile yok. Rojava’ın
güçlenmesi, KK’yı Türkiye’den koparacağa benzemektedir. Bu durum, Türk devletinin
Rojava’yı boğmak istemesinin esas nedenlerinden birisini oluşturuyor. Ancak,
K.Kürdistan’daki Kürt hareketi ezilmeden Rojava ezilemez. Kürt ulusunun bu
içiçe geçmişliği, parçalanmış bölgeler arasında bugüne kadar sağlanamamıştı ve
işgalci devletler tarafından kolayca bastırılıyor ya da birbirlerine
kırdırılıyordu. Ancak, gelinen aşamada, -Güney Kürdistan hariç- o safanın
önemli ölçüde aşıldığını göstermektedir.
66-
Ayrıca, Kürdistan’ı paylaşmış İran, Irak, Suriye ve
Türkiye birbirleriyle düşman kardeşler gibidir. Özellikle Türkiye diğer üç
parça ile kanlı bıçaklıdır. Bu durum Kürt Ulusal Hareketi’nin lehine büyük bir avantaj
sağlarken, Türk devletinin ise dezavantajı oluyor.
67-
Ne var ki, bütün iç ve dış gelişmeler, özellikle de
Rojava ve Kuzey Kürdistan’da Türk devletinin aleyhine olan gelişmeler, Türk
egemen sınıfların çırpınışlarının son noktası olacaktır ve bu da, Erdoğan ve
ekibinin büyük sermaye tarafından harcanmasına neden olabilecek gelişmeler gibi
gözükmektedir.
68-
Türk devleti, başta ABD olmak üzere emperyalizme bağımlı
bir ülkedir. Özellikle ABD’nin sözünden çıkması ya da onun çıkarlarına aykırı
hareket etmesi oldukça zor gözükmektedir. Suriye’deki gelişmeler ve Türk devletinin Suriye
yönelik açık-gizli faaliyetinin bütünü ABD emperyalizmin politikasından bağımsız değil, bizzat
onun çıkarlarıyla örtüşen bir durumda gelişmektedir.
69-
Aralarında çelişmeler elbette var. Ancak, Türk devletinin
Şam’da namaz kılması, Rojava’yı işgal etmesi vb. gibi istemleri, salt Türk
devletinin istemi olarak kalacaktır. Bu işgalci hayalleri emperyalistler arası
çelişmenin momenti izin vermediği gibi, İran ve diğer Arap ülkeleri açısından
da yol verilecek bir durum değidir. Ancak, Türk devleti bu hayallerinden
şimdilik vazgeçmeyecektir. Bu hayallerini içeride işçi sınıf hareketine karşı
milliyetçiliği geliştirmek içinde “vatan toprakları” masalına devam edecektir.
70-
Türk burjuvazisi, emperyal hayalleri nedeniyle Kuzey
Kürdistan’ı (KK) artık kaybetmiş diyebiliriz. Şu anda KK Türk devletinin işgali
altında bulunması, bunun eskisi gibi olacağı anlamına gelmiyor. Özellikle 7
Haziran 2015 itibaren açıktan Kürtlere saldırması, Rojava Kürt ulusal demokratik
devrimini boğmak için her yola baş vurması, Türk devletinin son çırpınışları
olarak görülebilir. Ne Irak içindeki Kürtler, ne Türkiye içindeki Kürtler ne de
Suriye içindeki Kürtler, artık eski konumlarında olmayacaklardır. Ve sıra İran
Kürtlerine de gelecektir. İran’da işgal altındaki Doğu Kürdistan’ı silah
zoruyla egemenliği altında tutamayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır. Bu
parçaların, eski konumlarında kalmalarının hiç bir jeopolitik koşulu kalmamıştır.
Özellikle Kuzey Kürdistan ve Rojava hızla birleşmenin yollarını arayacaklardır.
Türk devletinin askeri saldırısı bu birleşmenin önüne geçemeyeceği gibi,
tersine birleşmeyi hızlandırıcı bir rol oynamaktadır. Özellikle Rojava’nın statüsü ve
bu bağlamda geleceği, Kürtler arasındaki ilişkinin niteliğini ve biçimini de
belirleyici bir özelliğe sahip olacaktır. Barzani yönetimindeki Güney
Küdistan’ın Rojava’ya karşı Türk devleti ile yer yer ortak hareket etmelerinin
bir nedeni de, Rojava’daki demokratik yönetim biçimidir.
71-
Kürdistan’da savaş bitecek mi? Bu soruya olumlu yanıt
vermek çok zor ve Kürtler, bölgede işçi sınıfı devrimleri ya da işçi sınıfı
hareketleri etkinlik sağlayana dek bu savaşların devam edeceğini söylemek
yanlış olmayacaktır. En azından bölgeden emperyalizm kovulmadan halkların acısı
bitmeyeceği gibi azalmayacaktır da. Her şeyden önce, Kürdistan’ın da içinde yer
aldığı Ortadoğu enerji yataklarının üssü durumundadır. Dünyanın saptanmış petrol rezervlerinin %49’u ve Dünyanın
sapatanmış doğalgaz rezervlerinin yüzde 40.3’ü Ortadoğu’dadır. Bu bölgedeki
emperyalist vahşetin asıl nedeni budur. Emperyalistler, bugüne kadar olduğu
gibi bundan sonrada bu alanlar üzerindeki egemenlik savaşlarına devam
edeceklerdir. Ta ki, bunlar, burada yaşayan işçi sınıfı ve ezilen halklar
tarafından kovulana kadar... Bunun tersini düşünmek hayalcilik olacağı gibi,
bugüne kadar yaşanılanları yaşanmamış kabul etmek analamına gelir.
72-
Türk sermaye devletinin emperyal hayalleri bir çok şeye
çarpmıştır, anacak, esas olarak da başta Rojava olmak üzere Kuzey Kürdistan
Kürtlerinin direnişine çarptığını söylemek abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.
Türkiye işçi sınıfı ne yazık ki, içinde bulunulan koşullarda Türk egemen
sınıfına karşı sınıf bilinciyle hareket edememiştir. 2013 Haziran Ayaklanması
(GEZİ) tarihsel bir öneme sahip olmasına karşın, daha güçlü bir karşı koyuş
örgütleyemediği için Kürt ulusal demokratik direnişine ve mücadelesine yeterli
sınıf bilinçli katkı ve destek sunamamıştır. Katkı ve destek sınırlı kalmıştır.
73- Bugün Türk devletinin tüm ezilenlere ve muhalif kesimlere
vahşice saldırması, Türkiye işçi sınıfı hareketinin sendikal ve sınıf bilinçli
örgütlülüğünün zayıflığından kaynaklanmaktadır. Bu durum aşılmadığı sürece,
Türk egemen sınıfları saldırılarına devam edecektir. Bu sınıfsal gerçeklik, komünistlerin
önüne acil olarak sınıf hareketinin örgütlenmesi ve geliştirilmesi görevini
koymaktadır. Emperyalistler ve Türk burjuva devleti, ülkeyi bütünüyle
“Suriyeleştirme”den, sınıfsal temelde mücadele öne çıkarılmalıdır. Suriyeleşen
bir Türkiye’de sınıfı ve emekçileri birleştirmek çok uzun bir süreci kapsayacaktır.
Bu karanlık gelişmenin önüne geçilmelidir.
[1] Bkz.DEİK, Dış İlşkiler
Ekonomik Kurulu, 24 Mart 2014 Raporu, PDF
[3] www.yased.org
[6] Mehveş Evin, 25. 02. 2016
tarihli Diken’deki yazısında AKP döneminde 400 bin maden ruhsatı verildiğini
yazıyor ve bunu eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın TBMM’deki konuşmasına
dayandırıyor.
[7] 1980 “24 Ocak Kararları” 12 Eylül Cuntası olmadan uygulanamazdı. Esas
olarak da 12 Eylül Cuntası bu kararların uygulanması için yönetime getirldi.
[9] Financial
Times, 22 Eylül 2014 BBC Türkçe
[11]
Zülfikar
Doğan, Deutsche Welle Türkçe, 19.02.2016
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder