Teorinin Maddi Güç Olması
„Teori
yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir“
Marx
Yusuf KÖSE
Çin’de
kültür devrimi sırasında „Felsefe Bir Sır Değildir“ adlı bir broşür yayınlanmıştı. Burada, kitlelerin Mao’nun düşüncelerinin pratiğe uygulanışının birebir
örneklerine yer verilmiştir.
Özellikle kırsal alanda köylülerin bu
düşünceler sayesinde üretimi nasıl geliştirdiklerinin ve sosyalizmin adım adım
inşasının örnekleri verilir. Ve köylüler şöyle der:
“Biz manevi atom bombasına
sahibiz, yani, Mao Zedung Düşüncesiyle
silahlandık.”[1] Ve aynı zamanda, Mao’nun „bilincin maddeye, maddenin bilince dönüşür“
kuramına atıfta bulunurlar.
Elbete,
Mao’nun bu önermesi, bir zamanlar Enver Hoca ve onun takipçileri tarafından
„idealist“ olarak eleştirildi. Çin
köylüleri Mao’nun ne dediğini anlarken,
başta E. Hoca olmak üzere bizim mekanik materyalistlerimiz bunu bir
türlü anlayamadılar ya da anlamazlıktan geldiler. Oysa, gayet açıktı: Bunun
anlamı devrimci teori olmadan devrimci pratik olmayacağının ve de daha yazının girişinde
Marx’tan aktardığımız: “ Teori yığınları
kavradığı anda maddi bir güç haline gelir“in Mao‘nun dilinden Çin koşullarında dile
getirilmesi ve marksist diyelektik düşüncenin geliştirilmesiydi.
Düşüncenin maddi bir güç olması, düşüncenin kitleler tarafından
benimsenmesi ve onu eyleme dönüştürmesiyle olabilir. Ancak, teorinin de var
olan somut durumu iyi ve doğru açıklayabilmesi, kitlelerin ruh halini
yakalayabilmesi ile olanaklı olabilir. Bu da yetmez, doğru teorinin doğru bir
pratikle birleşmesi yani, “devrimci teorinin devrimci pratikle” birleşmesinin
zorunluluğu vardır.
Burjuvazi devamlı olarak kitlelerin gerici yanlarını,
gerici duygularını öne çıkarmaya ve onu abartılı bir şekilde kendi sınıf
çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışır. Kitlelerin ulusal duygularını öne
çıkarıp onun üzerinden kitleleri harekete geçirmek burjuvazinin vazgeçilmez
siyasal taktiklerinden biridir. Ve bu, genellikle de kitleler üzerinde olumlu
bir tepki alır ve olumlu karşılık bulur. En yoksul kesimleri ve özellikle de küçük
burjuvaziyi olumlu yönde etkiler. Burjuvazinin bu siyasal ve ideolojik gerici
yönlendirmesi işçiler içinde de olumlu etki yaratabilir. Nitekim bunun tarihsel
örnekleri çoktur. Çünkü kitleler daha ilk okul çağından itibaren burjuvazinin
“vatan, millet sakarya” gerici eğitimi ile eğitilir. Burjuvazi, kitleler ile
kendi arasındaki çelişmeyi başka yöne çekme yöntemini izler ve bunda –elindeki
devlet olanağını da kullanarak- önemli ölçüde başarılı da olur.
Burjuvazi, ulusal bayrak sorununu da kitleleri kışkırtmak
ve kendi sınıfsal çıkarları için onları kullanmaya çalışır. Son yıllarda AKP
hükümetinin yaptığı taktiklerden biri de, “Türk bayrağına sahip çık” gerici
propagandasıdır. Bu konuda, AKP’ye karşıt gözüken ırkçı kemalist ulusalcılarda
aynı propagandayı yapmaktadır. Burjuvazi, kapitalist üretim ilişkilerinden
kaynaklanan çelişkilerden direkt etkilenen kitlelerin öfkesini başak bir yere
kanalize etmenin taktiklerine sık sık baş vurur. Kitlelerin burjuva ulusalcı
damarlarını kışkırtmanın yanında milliyetçilik adı altında ırkçılığı vb.
olguları öne çıkarmaya çalışır. Yani, burjuvazi ile işçi sınıf arasındaki
çelişkiyi ötelemeye ve bunun yerine sorunun özünü gizleyerek başka alt
çelişkileri öne çıkarma taktiğini esas alır. Bu, tamda burjuvazinin sınıfsal
çıkarına uygundur. Onun sınıfsal çıkarı, kitlelerin sınıfsal gerçekleri
görmesini engelemenin yanında bu çelişkilerin çözümünün nerede olduğunun da
öğrenilmesinin önünü tıkamaktır.
Burjuvazinin pratik felsefesi, verili durumu değiştirme
yerine salt onu yorumlamakla sınırlı kalmıştır. Marksist felsefe ise, verili
durumu değerlendirme ve yorumlamadan hareketle, esas olarak verili durumu
değiştirmenin felsefesi olmuştur.
Toplumsal diyalektiğin fırtınası 2013 Haziran
Ayaklanması’ndan, bazı küçük burjuva sol çevreler, “burjuvazinin ulusal
bayrağına sahip çıkılması” dersini çıkardılar. Nedeni ise, kitlelerin bir kısmı
ulusal bayrağı taşıyormuş. Aynı anlayışı devam ettirilirse, kitlelerin bir
kısmı da dini sembolleri kullanıyor. Daha da devam ettirilirse, kitlelerin bir
kısmı da Nazi Almanya’sında nazizmin sembolerini taşıyordu. Ve bu gerici
düşünce sistematiği uzar gider...
Haziran Ayaklanması’ndan böyle bir ders çıkarılmaz.
Haziran Ayaklanmasının verdiği temel derslerden biri; kitlelerin somut ilerici
talepleri doğru saptandığında, kitleler örgütlenebilir ve harekete
geçirilebilir. Politik özgürlüklerin kısıtlanması ve baskı altına alınması
böyle bir isyanı doğururken, buradan burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının semboli
olan bayrağı “sahiplenilmeli” dersi çıkarılamaz. Bu gericilik ve de kitlelerin
gerici yanlarıyla uzlaşma olur ve de kitlelerin en geri kesimlerinin
duygularını öne çıkarmak olur ki, bu komünistlerin kitleleri eğitme ve
örgütleme yöntemi olamaz. Kitlelerin en geri siyasal taleplerinin öne
çıkarılması ve onun etrafında örgütlenmeye çalışılması, komünistlerin
gericiliğe teslim olması anlamına gelir. Devrimci teorinin kitleleri kucaklama hali
bu değildir.
İşçi sınıfı ve emekçileri ne zaman ki, burjuvazinin
sınıfsal çıkarlarının semboli olan ulusal bayrak yerine, kendi sınıf
çıkarlarını temsil eden semboller (kızıl bayrak) taşımaya başladıklarında,
devrimci teorinin ete-kemiğe büründüğü söylenebilir. Bu olgu, kitlelerin ne
derece bilinçlendiğinin ve kendi sınıfsal çıkarlarına sahip çıktığın önemli bir
göstergesini oluşturur. Türkiye’de burjuvazinin ulusal bayrağına sahip
çıkanları ve onu bir baskı aracı olarak işçi ve emekçilerin üzerinde sallayan
siyasal yapılara bakıldığında durum daha iyi anlaşılabilir.
Komünistler, kitlelerin gerici yanlarıyla uzlaşma değil,
onları gerici teorilerin etkisinden kurtarma ve devrimci teoriyle bütünleşme
mücadelesi vermek durumundadırlar. Tersi, devrimcilik değil, gericiliktir.
Proletaryanın burjuvaziye karşı verdiği sınıf savaşımı siyasal ve teorik olarak
net olmalıdır. Liberal içerikler, ideolojik duruşu bulanıklaştırmalar ve sınıf
uzlaşmacı siyasal taktikler, proletaryanın sınıfsal netliğini bozar ve böylesi
bir siyasal yönelim, ideolojik olarak kendi sınıfsal çıkarlarından uzaklaşmayı
da beraberinde getirir.
“Teori pratiğe dönüşmediği yerde, teolojik yaklaşımlara
doğru geriler”[2]
belirlemesi yanlış değildir. Sosyal pratikten çıkmayan ve öznelci ve dogmatik
düşüncelerin teorileştirmesi, tamda teolojik bir sorun olarak karşımıza
çıkmaktadır. “Sol” adına, kitlelere bu teorilerle gidilmesi, onları devrimci
tarzda kazanıcı, eğitici ve örgütleyici bir rol oynamaz. Nitekim, bazı sol
çevrelerinin ülke gerçeklerinden uzak teorileri sık sık tekrarlamaları, onları,
Marksist teoriyi adeta bir teolojiyi dönüştürme durumuna getirmiştir.
Teori ve pratiğin birliği Marksizmin en önemli
önermelerinden biridir. Teori ve pratiğin birliği, teorinin pratikten çıkması
yine pratiğe daha yüksek bir biçimde dönmesidir. Teori pratikte karşlığını
bulduğunda ve değiştirebildiğinde, teori-pratik birliği de sağlanmış olur. İşte
bu anda teori maddi bir güç haline gelir. Teori ve pratiğin birliği, çelişmesiz
bir birlik değil, birbirini geliştirici ve değitirici özelliği olan çelişmeli
bir birliktir. Devrimci teori devrimci pratikten çıkacaktır, ama onuda geliştirici
bir niteliğe sahip olacaktır.
Sınıf mücadelesi içinde, proletaryanın öncülerinin doğru
bir teoriye sahip olmalarının yolu; sınıf ilişkilerini ve tarihin her anını
dogmalarla ve belli formüllerle değil, diyalektik materyalist bakış açısıyla
ele almaları ve analiz etmelerinden geçer. Ve bu bakış açısıyla elde edilen
teori, proletaryanın önderliği ile kitleleri birleştirir ve ancak böylesi bir
teori kitleleri kucaklayabilir.
Lenin, 17 Ekim Devrimi’nin öngününde, Nisan Tezleri’nde
“Taktik Üzerine Mektuplar” bölümünde somut koşulların nasıl ele alınması
gerektiğini şöyle açıklar:
“ Marksizm, bizi,
sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru,
aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını
yapmaya zorunlu kılar. Biz bolşevikler, bu kurala, bilimsel temellere dayanan
bir siyaset bakımından kesenkes zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak
zorundayız.”[3]
Lenin’inde belirttiği gibi, tarihin her somut anını doğru
bir şekilde yansıtabilmek, belirlenmiş kalıplardan değil, somut koşulların
analizinden hareket edebilmek; öncüyü proletarya ile proletaryayı devrimin
safında yeralabilecek geniş kitleler ile buluşturabilir. Bir teori, nesnel
koşulların iç çelişmelerini doğru bir şekilde yansıtabiliyor ve bu çelişmelerin
çözümüne cevap olabiliyorsa, kitleler üzerinde olumlu etkide bulunabilir. Bir
başka söylemle, teori kitleler üzerinde maddi bir güç halini alabilir. Mao’nun;
“bilincin maddeye maddenin bilince dönüşmesi” ilkesi, teori-kitle ilişkisi
diyalektiği içinde ele alınmalıdır.
Kitleler üzerinde etkin olan ve onu harekete geçiren her
teorinin doğru olduğu yanılsamasına düşülmemelidir. Nazi Almanyası döneminde
Alman işçi sınıfı ve emekçilerin önemli bir bölümü Nazizmin etkisi altındaydı.
Yine, dinci propagandalarla kitleler gerici hareketlerin içine çekilebiliyor ve
kitleler üzerinde etkinde olabiliyor. Son yıllarda islam ülkelerinde dinciliğin
kitleler üzerinde etkinlik sağlaması buna bir örnektir. Bu gerici ideolojinin
etkisinde kalan kitlelere yönelik devrimci siyasal faliyetlerin yapılmasının
zorluğu ve bir o kadarda önemi ortadadır.
Burjuvazi ve gericilik, kitleleri mistik söylemlerle
bunaltarak sınıf mücadelesinden koparırken, komünistler, kitlelerin içinde
bulundukları maddi ve siyasal koşulları öne çıkararak, kitleleri kendi somut
sosyal gerçeklikleri üzerinden aydınlatmalı ve örgütlemelidir. Dinci
gericiliğin etkisi altındaki kitlelere, kendi somut koşullarından uzak soyut
ajitasyon ve propagandanın fazla bir etkisi olmayacaktır.
Toplumsal yapının sosyal dokusu, toplumsal üretim
faaliyetinin niteliğiyle belirlenir. Bu bağlamda din, liberal aydınların söylediği
gibi, salt insanların aydınlanmasıyla ortadan kaldırılamaz. Özel mülkiyetçi
sömürü sistemi, yani günümüzde kapitalist-emperyalist sistem dinciliğin ve her
türlü gericiliğin üretiminin toplumsal koşullarını yaratır. Özel mülkiyetin
ortadan kaldırıldığı sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumda, dinin ve gericiliğin
yeşermesinin idelojik ve siyasal gözenekleride kapatılmış olur.
Din, kitleleri maddi yaşamından soyutlayarak etkilemeye
çalışır. İnsanı kendi nesnel dünyasına yabancılaştırdığı oranda başarı kazanır.
Ancak, insan doğası gereği maddi yaşamla var olup maddi yaşamla varlığını devam
ettirdiğinden mistik dünya ile sürekli bir çelişme halindedir ve gerçek olan
nesnel yaşam gerçek olmayan mistik dünyaya karşı nihayetinde öne çıkar.
Sömürücü (sınıflı) toplumlarda, din olsun gelenek ve
görenek olsun, her zaman sınıf mücadelesinin önünü tıkayan ideolojik-siyasal bir
güç olarak varlığını korurlar. Din ve burjuva ideolojisinin kitleler üzerindeki
etkisi, devrimci mücadelenin karşısına maddi bir güç olarak çıkar. Emperyalist
burjuvazinin ve işbirlikçilerinin Ortadoğu ülkelerinde dini öne çıkarmaları ve
kitleleri din afyonuyla uyutmaya çalışmaları ve en son olarak İŞİD (ya da İD)
gibi yapıları ortaya çıkarmasının bir nedeni de, anti-emperyalist mücadelenin
önüne geçmenin yanında sınıfsal uyanışın engellenmesi içindir. Bu aynı zamanda
emperyalist-kapitalist sistemin kitleler üzerindeki tahribatının en yalın
görüntüsü olarak karşımıza çıkmaktadır. Burjuvazi, sistemini korumak için,
kitleleri en koyu karanlığın içine çekmekten kaçınmaz. Bu durum, niyetten öte,
kapitalist üretim tarzının ve onun ortaya çıkardığı üretim ilişkilerinin doğal
bir sürecidir.
Engels, burjuvazinin dini kullanmasını şöyle yorumlar:
„Gelenek,
yavaşlatıcı bir güçtür, tarihin vis
inertiae’sidir (eylemsizlik kuvveti), ama, salt edilgen olduğu için,
dinecektir; ve bu yüzden, din, kapitalist toplumun sürekli koruyucusu
olmayacaktır. Hukuk, felsefe ve din konularındaki idealarımız, belirli bir
toplumda yürürlükte olan ekonomik ilişkilerin epey uzak uzantıları ise, böyle
idealar, en sonunda, bu ilişkilerdeki tam bir değişmenin etkilerine dayanamaz.“
[4]
Günümüzde, emperyalist burjuvazi ve işbirlikçileri,
kitleleri ne denli kendi sorunlarından uzak tutmak için onları mistik bir
uyuşukluğun içine sokmaya çalışırsa çalışsın, yine de, bu uyuşukluktan
kurtulacak olan işçi sınıfı ve emekçiler tarafından, kendi sömürücü
sistemlerinin yıkılmasının önüne geçemeyeceklerdir.
Burjuvazi, ktileleri salt zorla sindirmeyi uzun süre başaramaz.
Bunun
yanında gerici ideolojileri de devreye sokar. Bunlardan birisi de dinciliktir.
Burjuvazi, üretim süreci içinde olan insanı kendine yabancılaştırdığı oranda
kitleler üzerinde etkinlik sağlayabilir. Ancak bu da bir noktaya kadar
olabilir. Kendine yabancılaşan işçi, kendini yeniden kazanma yetisini de elde
edecektir. Ona bu yetiyi kazandıracak olan içinde bulunduğu maddi üretim
ilişkilerinin ortaya koyduğu çelişmelerdir. Bu çelişmeli yaşam, onun çözümünü
de zorunlu olarak dayatacaktır. Burjuvazi, bu
nesnel çelişmeyi yok saymıyor, ama, gerici şiddet ve gerici ideolojik
yönlendirmelerle kısmen çözüyor ve esas olarak da hep öteliyor. Kitlelerin
bilinçsizliği ve örgütsüz bırakılması ve de engellenmesi, burjuvaziye bu
„çözüm“ fırsatını veren etmenlerin arasında – hatta başında- yer alıyor. Ancak,
yaşamın üretimden kaynaklanan bu temel çelişmenin ertelenmesi, çelişmeyi
ortadan kaldırmak yerine daha bir keskinleştirmenin dışına çıkamıyor. İşte bu
durum, üretim içindeki işçilerin kendilerine yabancılaşan bu üretim biçimini
yıkmaya ve onu ortadan kaldırmaya yöneltir. Yaşamını yeniden ve yeniden üretmek
zorunda kalan insan, doğal olarak nesnel yaşamın zorunluluklarını da ideolojiye
(teoriye, siyasete ve örgüte) dönüştürüp, yaşamına yabancı olanlara karşı
mücadeleye kalkışacaktır. Ezilen sınıflar, tarih boyunca bunu yapmıştır.
Üretimin ana gücünü oluşturan işçi sınıfı da bunu yapıyor ve yapacaktır.
Marksist-Leninist-Maoist teoriyle donanmış işçi sınıfının
komünist partisi, her gelişen siyasal ve sosyal olayların birbirleriyle
bağlantılarını -diyalektiğini- anlama,
çözümleme ve başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen yığınları aydınlatma ve
örgütleme yeteneğine de sahiptir. Ve aynı zamanda, salt bugünü değil, yarını da
görebilme teorik gücüne ve derinliğine sahiptir. Bu ilkeler etrafında hareket
eden bir komünist partisinin teorisi kitleler nezdinde ete-kemiğe bürünür.
Marksist-Leninist-Maoist teroyi ezberlemek, onu bir dogma
olarak almak sorunları çözmeye yetmeyeceği gibi, kitleleri devrimci tarzda
yönlendirmeyede çare olmayacaktır.
Marksist teoriye hakim olmak, bu teoriyi özümlemek ve onu
proletaryanın sınıf savaşımının değişen koşulları içinde devrimci hareketin
pratik sonuçlarının çözümü için kullanmayı bilmek demektir.
„Marksist-leninist teoriye hakim olmak, bu
teoriyi devrimci hareketin yeni deneyleriyle, yeni tezleri ve sonuçlarıyla
zenginleştirmek demektir; eskimiş tezlerini ve sonuçlarını yeni tarihsel
koşullara karşılık düşen yenileriyle değiştirmekte hiç duraksamadan, onu
–özünden hareket ederek- geliştirmek ilerlemek demektir.“ [5]
Komünist
partisinin slogan ve özlemleri, kitlelerin slogan ve özlemleri haline geldiğinde
devrimde kaçınılmaz olur. Ancak, buraya erişebilmek için, komünist partisinin
toplumsal ve sınıf çelişmelerini doğru analiz edip, ona uygun eylem taktikleri
üretmesi önem taşımaktadır.
Stalin ise;
„… toplumun maddi
yaşamının koşulları üzerinde etkili olabilmek için ve bu koşulların gelişmesi
için, proletarya partisi, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin
gereksinimlerini tastamam dile getiren, ve bunun sonucu, büyük halk yığınlarını
harekete geçirebilecek, onları seferber edebilecek ve onları gerici güçleri
parçalamaya, ve toplumun ileri güçlerine yol açmaya hazır büyük proletarya
partisi ordusu içinde örgütleyebilecek yetenekte toplumsal bir düşünceye,
toplumsal bir teoriye dayanmalıdır“[6] der.
Kendiliğindencilikle
ve salt pratikcilikle değil, devrimci teorinin önemi kavrandığı ve bununla
kitlelere gidildiğinde, kitleler devrimci tarzda örgütlenebilir. Mekanik
maddeci bir anlayışla değil, diyalektik materyalist anlayışla ve düşüncenin
kitleler üzerindeki dönüştürücü etkisinin görülmesi ve bunun pratikleştirilmesiyle
devrimci mücadele gelişebilecektir. Teorinin kitleler üzerindeki etkisinin
kavranılması, marksist düşünce diyalektiğinin bilince çıkarılmasıyla olur. 24.11.2014
***
[1]
Felsefe Bir Sır Değildir, sf. 27, Umut
Yayımcılık
[2] Hans Heinz Holz, Frankfurt
Okulu Eleştirisi, sf.70, Evrensel Basım
[3] Lenin, Nisan Tezleri, sf.
20, 7. Baskı, Sol Yayınları
[4] Engels, Ütopik Sosyalizm
ve Bilimsel Sosyalizm, sf. 53, 7. Baskı, Sol Yayınları
[5] SBKP (B) Kısa Tarihi, sf.
441- 442, birinci baskı, bilim ve sosyalizm yayınları
[6] Stalin, Leninizmin
Sorunları, “Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm”, sf. 666-667,
Birinci Baskı, Sol Yayınları

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder