NEPAL
HALKININ KERENSKİ’YE DEĞİL, LENİN’E İHTİYACI VAR
VE
NEPAL
DEVRİMİ’NİN SORUNLARI
Yusuf KÖSE
Giriş:
Nepal
Devrimi daha çok tartışma götürecektir, kuşkusuz. Nepal Devrimi’ni sadece bazı
dergi sayfalarından takip edenler, gerçeği ve oradaki gelişmeleri ve devrimin
nasıl bir yöne kaydığını ya da kaydırıldığını da tam olarak anlayamayacaktır.
Bazıları ise, “tam istediğimiz gibi” diyerek el ovuşturacaklardır. Bu
“bazıları”ndan kasıt, “burjuvazi ile proletarya’nın temsilcileri kitleler
karşısına aynı arenada çıkıp yarışsınlar, kim kazanırsa o hükümet olur”
diyenlerdir. Çünkü bu savunanlar, bunun adına “proletaryanın yeni yolu”
diyenlerdir. Oysa, MLM’in (Marksizm-Leninizm-Maoızm) abc’sini az çok bilenler,
Marksizmin sınıf ve sınıf mücadelesi teorisinden haberi olanlar, proletaryaya
bu tür yol-yordam önerenlerin çoktan tarihin çöplüğüne atıldığını ve de tarihin
bunları mahkum ettiğini rahatlıkla görebileceklerdir.
2. Enternasyonalin Stuttgart (1907) ve Basel (1910) Kongrelerinde,
yaklaşan “emperyalist savaş tehlikesi önlenmeyip savaşa dönüşürse,
proletaryanın görevi onu iç savaşa dönüştürmektir” diye not düşülmüştü. Daha bu
notun mürekkebi kurumadan Alman parlamentosunda Kautsky ve hempaları savaş
ödenekleri lehine oy kullanarak Alman proletaryasına ve Basel Manifestosu’na,
dolayısıyla uluslar arası proletaryanın davasına ihanet etmişlerdir. 2.
Enternasyonalin o zamanki ünlü teorisyenleri, 1. emperyalist paylaşım savaşımı
çıktığında, “ana yurt savunmasını” ortaya atmışlardı. Ne adına “Marksizm”
adına. Oysa bu teori, kendi ülkesinin burjuvazisinin yanında başka ülkenin
emperyalist burjuvazisine karşı saf tutmaktı. Bu teorinin başını çeknelerden en
önemlisi Karl Kautsky’di. Bu nedenle Lenin, Kautsky asla afetmedi ve en ağır
sözlerle eleştirdi. Onun dönekliğini ve işçi sınıfına olan ihanetini net olarak
açığa çıkardı. O dönek Kautsky’ki 1918 Alman Devrimi’ni önleyenlerin başında
gelenlerdendir. Ve o, aynı zamanda, K. Liebknecht, R. Luxemburg’un
yanı sıra 20 bin işçi ve emekçinin katledilmesinin suç ortağı oldu.
Proletarya
devrimi teorisinin gelişmesi ve geliştirilmesi;
burjuva sınıfı ile proletarya sınıfı arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı yok sayarak ya da bu gerçekliği revize ederek burjuvazinin
hoşuna gidebilecek bir seviyede göstermeye çalışmakla
olmaz. Bu tür yaklaşımlar, MLM
teoriyi revize etmek, onun devrim teorisini rafa kaldırmak anlamına gelir.
Burjuvazi
ile proletarya arasındaki çelişkinin varlığı, en basit ve yalın bir söylemle
proleter devrimleri kaçınılmaz kılmıştır ve kılmaya devam edecektir. Proletaryanın
bu devrimi, özel mülkiyetiçi toplumu ortadan kaldırmayı hedefler. Bunu
proletarya sınıfından başkası da başaramaz. Bunun yolu ülkeden ülkeye
değişmekle beraber, özü değişmez. Yani, proletarya önderliğinde birleşen
emekçilerin burjuvaziyi iktidardan alaşağı etmesi, burjuva devletini yıkıp
proletarya devletini kurması, bir başka söylemle; burjuva diktatörlüğü yerine
proletarya diktatörlüğünü kurmasıdır.
Bugün,
proletarya diktatörlüğü sözünden öcü gibi korkan ve burjuvazinin saldırganlığı
nedeniyle bu gerçekliği yumuşatmaya çalışanlar azımsanmayacak kadar çoktur.
Bunlar, proletarya devrim teorisini, burjuvazinin karşı çıkmayacağı bir teorik
düzeye getirmeye çalışan, MLM karşıtı kesimlerdir. Bu tür anlayış sahibi
olanların ağızında Marksizmin “sakız” olması, sorunun özünü, yani onların
anti-Marksist olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Proletarya
partisinin burjuva sistemi içinde seçimlere girmesi, parlamentoda yer alması
başka, devrimin parlamento aracılığıyla gerçekleştirileceği ise bir başka
anlayıştır. Birincisi doğru iken, ikincisi ise reformist ve özünde düzen içi kalmayı isteyen
bir yaklaşımdır. Proletarya, burjuva parlamentosunda yer alarak, burjuvaziyi
teşhir amacıyla hareket eder. Burayı, iktidarı ele geçirmenin nihayi bir hedefi
ya da yeri olarak görmez. Çünkü burjuva parlamentosu, burjuvazinin kitleleri
aldatmanın ve kapitalist sistemi meşru göstermenin arcıdır.
Tarihte,
burjuva parlamentosunda çoğunluğu ele geçirerek sosyalist devrimi
gerçekleştiren bir KP örneği yoktur. Sosyalist ülkenin dahi olmadığı,
emperyalist burjuvazinin her yerde
egemenliğinin olduğu bir dünya konjonktüründe, seçim yoluyla proletaryanın
iktidarı burjuvaziden alabileceğini düşünenler, burjuva devletin niteliğinin
değişmesini istemeyenlerdir ya da burjuvaziyi, ekonomi-politik ve siyasal
yapısından soyutlayarak sorunu ele alanlardır.
Daha doğrusu emek sermaye arasındaki çelişmenin tam farkına varamayanlardır.
Yani, burjuva devleti olduğı gibi kalacak. Burjuvazinin kapitalist sistemi
olduğu gibi kalacak. Böyle bir KP, bazı reformist iyileştirmelerle kapitalizmin
çirkin yüzünü, -olsa olsa- geçici olarak, biraz güzelleştirebilir. Proletaryaya
bu tür devrim yolu önerenlerin beklentileri de bu olsa gerek. Burada hemen
söylemek gerekiyor ki; bu MLM yolu değildir. Bu, Marksizmin yolu olmadığı gibi
Marksist bir yaklaşım da değildir. Küçük burjuva reformist bir yaklaşımdır.
Devlet
gerçekliği az çok biliniyorsa, devletin el değiştirmesinin de ne anlama geldiği
bilinir. Devlet, bir sınıfın bir başka sınıf ya da sınıflar üstündeki egemenlik
aracıdır. Bu yalın ve devlet var olduğu sürece değişmiyecek olan gerçek,
parlamenter mücadele ile niteliğini değiştirmez. Çünkü, devlete egemen olan
sınıf, bu egemenlik aracını değiştirmek isteyene karşı, elindeki tüm güçleri
harekete geçirecektir. Burjuvazi, ordusu, polisi, mahkemesi, bürokrasisi ile bu
devleti korumaktadır. Burjuvazi, kendi egemenlik aracı olan devletin
yıpranmasına, deforme olmasına asla müsade etmez. Onu yıkmak isteyenlere karşı
ölümüne savaşır, bugüne kadar olduğu gibi.
Nepal Devrimi’nin Kısa Kronolojisi
Nepal,
yarı-smürge yarı-feodal bir ülkeydi. Nüfusun %75 köylülük olan burada, pre
kapitalist ilişkiler egemendi. Halkın önemli bir kesimi yoksul ve işszidi.
Kapitalist ilişkilerin zayıflığı, burjuvazinin de zayıflığı anlamına geliyordu.
Nepal gericiliği azınlıklara karşı da yoğun bir baskı uyguluyordu. Maoist’ler
işte böylesi bir ülkede silahlı mücadeleye başladı ve kısa zamanda topraksız ve
yoksul köylülüğün önemli bir kısmını saflarına çekt. NKP(M)’ye bağlı Yeni Halk
Ordusu (YHO)’nun üyelerinin ezici çoğunluğu kırsal alandaki köylülükten
gelmedir.
Nepal
Devrimi’nin kısa tarihi kronolojisini şöyle sıralaya biliriz: 1995 yılında
NKP(UML) (Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist))’den ayrılarak
kurulan NKP(M), bir yıl gibi kısa bir süre sonra 1996 yılında halk savaşına
başladı. Nepal, her ne kadar krallıkla idare edilen bir ülke olmasına karşın,
kendine Marksist-Leninist ve Maoist olarak adlandırılan bir sürü parti ve grup
vardı. Nepal’in yakın tarihinde sol örgütlenmeler eksik olmamış ve hatta en
güçlü örgütlenmelerin başında solun geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 240
yıllık monarşik yönetimin sürdüğü bir süreçte, 1990 yılından itibaren kendine
“sol” ve “ML” diyen bazı partiler kraliyet parlamentosunda ve hükümetinde de görev
almışlardır. Özellikle NKP(M)’in halk savaşına başlaması ve güçlenmesiyle
birlikte Monarşi yönetimi kendine “sol” diyen partilere hükümette daha fazla
ağırlık vermişlerdir. Ama, bu tür taktiklerde Maoistlerin gelişmesini
durdurmaya yetmemiş, ülkenin büyük bir bölümü NKP(M) kontrolü altına girmiştir.
NKP(M),
MLM bir ideolojik hatta sahip olduğundan doğru bir siyasal taktik izleyerek ve
ülke gerçeklerini doğru bir şekilde analiz ederek 1996 yılında silahlı
mücadeleye başladı ve kendisinin de beklemediği, on yıl gibi kısa bir sürede
iktidarı tek başına ele alabilecek bir duruma geldi. Bu durum, NKP(M)’nin doğru
bir strateji ve taktik politikaları yaşama geçirmesinden kaynaklanmaktadır. 240
yıllık gerici bir krallığın yıklması ve buna karşı dişe diş mücadele edilmesi
kolay bir olay değildir. Öte yandan emperyalistlerin ve Hindistan gericiliğinin
Nepal Monarşi yönetimini desteklemesine karşın Maoistlerin güçlenmesi, teori
ile pratiğin bütünlüğü ve bir birini geliştirmesinden ileri gelmektedir. Yani,
devrimci teori ve devrimci pratiğin bütünlüğünün sağlanması, başarının temeli
oldu.
Özellikle
İngiliz ve ABD Emperyalistleri, Hindistan gericiliği Nepal krallığının ayakta
kalması için çok yoğun çaba harcamalarına karşın, onun ayakta kalmasını
sağlayamadılar. Elbette emperyalzimin bu politikalarına içerden de destek
vardı. Kendine “ML” diyen bazı gerici partiler ve reformistşler, Maoistlere
karşı Nepal Monarşik Krallığının yanıda yer almakta bir sakınca görmediler,
çünkü bu partiler, Nepal burjuvazisinin ve feodal güçlerini temsilcileriydi.
Bunların adlarının ise “ML” olması sahtekarlıktan başka bir şey değildi. Buna
rağmen, bu gerici partiler kitleleri fazla etkileyemediler ve kitleler kendi
gerçek partilerinin çağrısına uyarak, burjuvaziye ve feodal gericiliğe karşı dişe
diş bir mücadele ile büyük bir mesafe katettiler.
2005
yılı Şubat’ında Kral Gyanendra, hükümeti, Maoist gerillalara karşı yetersiz
kaldığı gerekçesiye görevinden alarak parlamentoyu fesh etti ve tüm görevleri
üzerine aldı. Maoist’lerin gerek kırsal alanda gerekse başta başkent Katmandu
olmak üzere grev ve dev kitlesel protesto gösterileri sonucu kral grei adım
atarak, Nisan 2006 yılında tüm yetkilerinden vazgeçti.
Yeni
oluşan hükümet ve parlamento, göreve gelmesinden kısa bir süre NKP(M) ile barış
görüşmelerine oturdu. Ve 2006 Kasım ayında NKP(M) ile hükümet barış
görüşmelerinde bir anlaşmaya vararak, barış sürecini başlattılar. Böylece on
yıldır süren gerilla savaşıda resmi olmasada gayri resmi olarak sona ermiş
oldu. Çünkü barış anlaşmasının içinde savaşın sona ermesi ve NKP(M)’nin
parlamentoda ve hükümette yer alması her iki tarafça kabul edilmişti.
2006
Kasım barış anlaşmasının en önemli maddelerinden biri, gerillaların
silahlandırılması ve belli kamplarda silahsız olarak tutulması vardı. Barış
anlaşması gereği iki tarafın silahsızlanması BM (Birleşmiş Milletler)
gözetiminde ve denetiminde olacaktı ve öylede oldu. 30 bin gerilla hala toplam
7 kampta silahsız olarak bekletilmektedir.
Sadece burada bir ayrıntı var. Silahların toplandığı konteynarların
anahtarları kamp gerilla komutanların elinde olacak. Ayrıca BM denetiminde
saklanan silah sayısını da 3 bin civarında olduğu söyleniyor.
NKP(M),
1 Ocak 2007 yılından itibaren geçici Nepal palamentosunda ve 1 Nisan 2007’den
itibarende geçici Nepal hükümetinde (4 bakanlık alarak) yer aldılar. Barış
anlaşması gereği daha önce kurdukları kendi hükümetleri “Devrimci Halk
Konseyleri”ni dağıttılar. Devrimci Halk Konseyleri’nin kitleler üzerinde olumlu
bir etkisi vardı ve kısa sürede, eğitimden sağlığa, ekonomik iyileştirmelerden
kitlelerin hukuki ve kültürel sorunlarına kadar olan siyasal ve sosyal konularda büyük işler
başarmışlardı.
NKP(M)
ile diğer partiler arasında varılan en önemli anlaşmalardan biri de hiç
kuşkusuz Nepal Monarşisinin kaldırılması olayı vardı. Kral tüm yetkilerinden
vazgeçmesine karşın, sembolik karliyet statüsünün korunmasında direniyordu ve
diğer bir çok parti de aynı görüşteydi. Böylece barış anlaşmasına uymuyorlardı.
Bu gelişmeler üzerine NKP(M), anlaşmalar gereği 1 Nisan 2007 tarihinde girdiği
hükümetten, 18 Eylül 2007’de hükümetten çekilerek, “barış anlaşmasına
uyulmadığı” gerekçesiyle kendilerinin de “barış anlaşmalarına uymayacakları”nı
ileri sürünce, geçici hükümet monarşiyi kaldırmaya razı oldu ve böylece
Nepal’de yaklaşık 240 yıllık Nepal Monarşisi resmen ortadan kalkmış oldu. Ve
Moist’ler yeniden 2008 yılı başlarında (genel seçimler öncesi) hükümette yer
aldı. Bu süre içinde hükümet başkanı NC (Nepal Kongre Partisi) lideriydi.
15
Ocak 2007 tarihinde Kurucu Meclis seçimi yapıldı. 330 sandelyeli kurucu Meclis
seçiminde Maoistler 83 milletvekili çıkararak ikinci parti oldular. Genel bir
bilgi olması açısından, gerici Kraliyet Partisi olan Nepal Kongre Partisi’ninde
içinde yer aldığı Ulusal Cephe 85 milletvekili çıkararak birinci parti oldu.
2008
yılında yapılan genel seçimlerde NKP(M) 238 milletvekili çıkardı ve birinci
parti oldu. En güçlü burjuva partilerinden olan Birleşik Marksist-Leninist ve
Nepal Kongre Partilerinin toplam milletvekili sayısı ise 223. Nepal
parlamentosunun toplam üye sayısı 601. İki büyük gerici partinin toplam
parlamenter sayısı NKP(M)’nin tek başına
parlamenter sayısından azdır. Bu seçimler sırasında NKP(M) Masal ile
birleşmemişti.
NKP(Maoist)
ile Birleşik Komünist Partisi (Masal) 2009 Ocak ayı içinde birleşti. Ve ismi bu
tarihten sonra Nepal Birleşik Komünist Partisi (Maoist) -NBKP(M)- oldu. Parti
başkanlığına yine Prachanda seçildi.
Seçimler
sonucu, NBKP(M) seçimlerin galibi bir parti olmasına karşın devlet başkanı,
hükümeti NBKP(M) kurmasını engellemeye çalıştı. NBKP(M), yoğun kitle
mücadeleleri sonucu devlet başkanı hükümeti Maoistlerin önderliğinde –Prachanda
başkanlığında- kurmasını kabul etti. Parachanda’nın başbakanlık serüveni 14
Agustos 2008”de başladı ve 9 ay sonra 4 Mayıs 2009 yılında başbakanlıktan istifasıyla
sona erdi.
NBKP(M)’in
Devrim Taktikleri
NKP(M),
iktidara gelme arifesine
kadarki süreçte
tartışmasız doğru bir politika ve siyasal taktikler geliştirdi ve uyguladı.
Tartışma yaratan, soru işaretleri bırakan nokta ise NKP(M) neden halk savaşını
bırakarak barışçıl bir sürece girdiğiyle ilgilidir. İktidarı tek başına
alabilecek bir güce erişmiş bir parti, kendi söylemleri ile; “Federal Halk
Cumhuriyeti”nden vazgeçip neden “Federal Demokratik –burjuva- Cumhuriyeti”ni
yeğledi? Ya da daha açık sormak gerekirse; silahla iktidarı devirerek Yeni
Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni kendi önderliğinde gerçekleştirecek bir gücü
varken, “BM gözetiminde” bir “barış” sürecine neden girdi? Ya da NBKP(M)’nin
başından beri esas hedefi krallığın devrilmesi miydi? Elbette değildi. NBKP(M)
amacı, kendi devrim programında da olduğu gibi, Nepal Burjuva-Feodal Monarşik
devletini yıkarak, yerine proletarya önderliğinde Yeni Demokratik Halk
İktidarını kurmak ve süreç içinde kesintisiz olarak sosyalizme geçmekti.
Bu
tür sorular daha da çoğaltılabilir. Ancak NBKP(M), hedeflerinin hala devrim
olduğunu ve parlamenter yolla iktidarı alabileceklerini söylüyorlar.
NBKP(M)’nin (yeni adıyla NBKP(M) Birleşik Nepal Komünist Partisi –Maoist- )
başta Prachanda olmak üzere NBKP(M) bütün yetkili liderleri baştaki
hedeflerinden hiç bir şekilde vazgeçmediklerini, nihai amaçlarının proletarya
önderliğinde devrim olduğunu, Nepal’e sosyalizmi getireceklerini söylüyorlar.
Ve kendilerine karşı duyulan kuşkuların yersiz olduğunu da sık sık vurguluyorlar.
NBKP(M),
Gerilla savaşına başladıktan bir kaç yıl sonra öncelikle Nepal kraliyet
hükümetinden gelen barış görüşmeleri önerilerine zaman zaman olumlu cevap verdi
ve bunun üzerine yer yer ateşkes anlaşmaları uygulandı. İlk ateşkes anlaşması
2001 yılında olurken, ikinci ateşkes anlaşması da 2003 yılında oldu. Ve son
ateşkes anlaşmasında NBKP(M) büyük kayıplar verdi. Krallık anlaşmalara
uymayarak Maoistlere saldırdı. Peşinden ise NBKP(M), devlet güçlerine her
yönden saldırarak devletin saldırılarını geri püskürttü. Bunun üzerine
emperyalist burjuvazi ve Nepal Krallığı Maoistleri yenemeyeceklerini ve kendi
iktidarlarını Maoistlere kaptıracaklarını anlayınca, başka taktiklere,
Maoistleri parlamento içine çekme taktiğini uyguladılar. Daha doğrusu böyle bir
taviz vermeye mecbur kaldılar.
Düşmanla
“barış görüşmeleri yapılmaz”, “yapılmamalı” diye bir anlayış olamaz. Yerine
göre bu tür taktiklere baş vurulabilir. Bu görüşmeler içinde karşılıklı ateşkes anlaşmaları da yapılabilir. Her iki
tarafta mutlaka bundan kendisinin kazançlı çıkması için zaman kazanma, güç
biriktirme ve karşı tarafı zayıflatmak için bir fırsat, bir siyasal taktik
olarak değerlendirmeye çalışacaktır. Komünistler burjuvaziden iktidarı almak
için ilkelerde tavizsiz, taktiklerde ise bir o kadar esnek olmayı esas alırlar.
NKP(M),
de soruna bu açıdan yaklaşırken, elbette düşmanda kendini güçlendirmek ve
Maoistleri zayıflatmak için zorunlu olarak Maoistlerle anlaşma masasına
oturmuştur.
Burjuvazi,
hiç kuşkusuz ki, çok zorda kalmadığı sürece kendini yıkmak isteyen sınıf
düşmanıyla kolay kolay masaya oturmaz. Ancak, bütünü kaybetmektense kısmi bazı
şeyleri kaybetmeyi göze alır. On yıldır başta ABD ve diğer emperyalistlerin ve
yanı başındaki Hindistan gericiliğinin her türlü desteğini alarak, Maoistleri ortadan
kaldırmaya çalışan Nepal gericiliği, bunu başaramayınca, “barış” taktiklerine
baş vurdu. Ve en önemlisi de 240 yıllık monarşi yönetiminden vazgeçmeyi kabul
etti. Burjuvazi için monarşi belki sembolik olabilir, ama Nepal’de durum daha
farklıydı. Nepal Krallığın kendisi devletin hakimiydi. Nepal Krallığının
yıkılması, Nepal gerici devletinin çökmesi anlamına geliyordu. Bugün bir çok
Avrupa ülkesinde krallıklar “sembolik”te olsa, burjuvazi tarafından baş tacı
edilmektedir. Dün burjuvazi ile feodal güçler arasındaki anlaşmalar sonucu
ayakta kalan kralıklar, bugün burjuva devletinin varlığının ve güçlülüğünün
semboli haline gelmiştir. O nedenle, bir asalak gibi halkın sırtında
taşınmaktadır. Nepal Krallığı ise Batı’da burjuva kapitalist devletlerinde olduğu
gibi sembolik değil, bizzat devletin egemeniydi. Bu nedenle yıkılması kolay
olmadığı gibi, yıkılması aynı zamanda bir burjuva devrimi olmuştur. Ama, bunu
yıkan burjuvazi değil, proletarya olmuştur.
Emperyalistler
ve Nepal Komprador burjuvazisi ve feodal gericiliği, başta monarşi olmak üzere
bir çok şeyden vazgeçip, Maoistleri –iktidarı tek başlarına alabileceklerken-
kendi minderlerine, parlamento bataklığına çekmeyi denediler. Onlar için baş
vurulacak en son bir yöntemdi ve bunu başardılar. Burjuvazi bunu isteyerek mi
yaptı? Ya da demokrat bir niteliğe sahip olduğu için mi yaptı? Elbette hayır!
Proletarya devriminin burjuva ve gericiliğin karargahlarını birer birer kırmaya
başlaması ve devletin son kalelerine dayanmasıyla gerçekleşebildi.
Seçimlere
katılıp parlamentoda yer almak Maoistlerin başarısı sayılmamalıdır. Bunu
Maoistler her zaman yapabilirdi. Nepal egemen sınıfları, Maoistlere; “silahlı mücadeleyi bırak, parlamentoya gir,
orada mücadele et” diye defalarca çağrı yaptı. Maoistler, bu tür çağrılara
haklı olarak olumsuz yanıt veriyorlardı. “Halk Savaşı’ndan vazgeçmeyeceklerini
ve iktidarı alana kadar savaşacaklarını”n propagandasını yapıyor ve doğru
olanında bu olduğunu söylüyorlardı.
Maoistleri
güçlendiren ve onları diğer partilerden ayıran en önemli şey, sahip oldukları
devrimci programlarıydı. Nepal işçi, köylü ve tüm emekçileri NKP(M)’in
programına güvenerek onu desteklediler ve onun önderliğinde Nepal egemen
sınıflarına karşı mücadele ettiler.
Yani, burjuva ve feodal gerici güçlerin devletinin yıkılıp yerine
işçi-köylü hükümetinin kurulmasını, sömürü ve baskının ortadan kalkmasını
hedeflemişlerdi. Bunları savunan NKP(M) yanında yer almışlardı ve hala bu
umutlarını bütünüyle tüketmiş değiller.
NKP(M),
iktidara en yakın olduğu dönem, Kralın hükümeti ve parlamentoyu fesh ettiği
2005 yılıydı. Devletin en zayıf olduğu an bu andı. NKP(M), Çin ve Hindistan’ın
tepkisinden çekinerek, yani onların Nepal’i işgal edebileceklerini düşünerek
vazgeçtiler ve hiç bir zaman Katmandu’yu silahla ele geçirme girişimine
girmediler. Ülke topraklarının yaklaşık %80’nin kontrol altında tutan, Katmandu
dışındaki yerleşim yerlerinde esas olarak egemen olan, güçlü kızıl siyasal
iktidarlar inşa etmiş ve kendi kontrolü altındaki bölgelerde ekonomik, sosyal,
siyasal ve hukuki devrimci bir düzeni önemli ölçüde sağlamış olan bir parti,
bunları yıkarak diğer burjuva ve küçük burjuva partileriyle beraber Nepal’i
yönetmenin daha “adil” olduğunu düşünmeye başladı.
Kurucu
Meclis’le ilgili bir soru üzerine,
NBKP(M) MK politbüro üyesi Hisila Yami (Parvati), bir roportajında şöyle
diyor:
“Silahlı
mücadelemiz bir halk savaşıydı, Nepal halkı yoz ve yetersiz bir hükümete karşı
tahammül edemez duruma gelmişti. Kral ve sol dışındaki diğer partiler yerleşik
Hindu inanç sistemlerini destekleyip bundan yararlanıyorlardı. Ordunun
monarşiyi ve emperyalizmi desteklemesiyle halk kimin kimin tarafında olduğunu
gördü. NKP(M) bütün bu güçlere karşı toptan bir savaş ilan etti. Öyle ki
Katmandu’yu ele geçirmeyi bile düşündük, fakat bunun yerinde olmayacağını fark
ettik. Ayrıca, Hindistan’ın ve Çin’in buna nasıl bir tepki vereceğini
biliyorduk.” (Nepal’in En Güçlü kadını ile Röpartaj, 09 Agustos 2009, Thelka
Magazine 31/07/2009, Çeviren, Solun Doğusu)
Buradaki
röportajda da söylendiği gibi, NKP(M) Katmandu’yu silahla ele geçirmeden
vazgeçiren Çin ve Hindistan devletlerinin açık işgal tehditleri mi? Bu konuda
net bir söylem olmamasına karşın böyle bir geçeği, bu konuyla ilgili bir
soruya, hemen hemen bütün NKP(M) yetkililerinin
verdikleri yanıt böyle olmaktadır.
Hindistan
ve Çin devletlerinin NKP(M)’yi Nepal devletini ele geçirmeleri halinde böyle
bir tehditte bulunduklarına dair hiç bir şüphe yok. Ayrıca, bu tür bir işgali
ABD ve AB emperyalist güçlerinin açıktan destekleyeceği de açıktır.
Ne
var ki, diğer bir gerçek ise, Hint ve Çin devletlerinin bu tür tepkileri
Katmandu’nun sınırlarını aşamazdı. Nepal’in coğrafi yapısı buna müsait değil.
Ayrıca, işgalci güçlerin kitlelerin daha büyük bir tepkisiyle karşılaşacağıda
bir o kadar açıktır. Bütün işgalci güçler en sonunda arkalarına bakmadan kaçmak
zorunda kalmışlardır. Nepal’de olacak olanda buydu. Nepal halkı, nasıl ki,
Nepal gericiliğine karşı mücadele edip kazandıysa, işgalci güçlere de aynı
yanıtı verecekti. Önemli olan halka güvenmektir.
Ayrıca,
böyle bir işgal hareketi, dünya proletaryasının ve bütün ezilen halkların geniş
protestosuyla da karşılaşır ve karşılaşacaktır. UKH ve bütün devrimcilerin gözü
kulağı Nepal’deydi. Hatta “anti-Maoist” olanlar da dikkatlerini Nepal’e
çevirmişti. Bu açıdan da Nepal’deki devrim büyük bir çoşkuyla karşılanarak,
uluslararası işçi ve emekçilerin büyük bir desteğini kazanacaktı ve
kazanacaktır. Bu destek ve çoşku Hindistan ve Çin’in tehdit ve işgallerinden
daha büyüktur. Ne var ki, NBKP(M) devrim yapmaktan korkmuştur. Çünkü başta,
Nepal işçi sınıfına ve emekçi yığınlarına olan güvenini kaybettiği gibi dünya
işçi sınıfı ve emekçilere olan güvenlerini de yidirdikleri için, Nepal’de
iktidarı almaktan vazgeçerek burjuvazi ile uzlaşma yolunu seçmişlerdir. Gerçek
bu kadar açık ve nettir. Soruna daha değişik teorik kılıflar uydurmanın
anlamsızlığı da ortadadır.
Hindistan
ve Çin’in “işgal tehditleri”ni dikkate alarak devrimci çizgiden vazgeçerek
reformist bir çizgiye kaymak ideolojik bir sorun. Burjuvazi hiç bir zaman
proleter devrimleri hoş karşılamayacak ve elindeki tüm olanakları kullanarak
devrimleri boğmaya çalışacaktır. O halde proletarya devrimlerden vaz mı
geçecek? NBKP(M) bunu mu öneriyor? Ya da devrim yapıyor gibi gözüküp devrim
yapmamanın yolunu mu öneriyor? NBKP(M)’in izlediği yol ikincisidir.
Eğer
NKP(M), Nepal’de iktidarı silah zoruyla ele geçirseydi, Nepal devrimi boğulur
muydu?
Bu
sorunun yanıtı önemlidir. NKP(M), uzun süredir bu konuyu tartışmış ve
boğulacağına karar verdikten sonra, parlamenter yolu seçmiştir. Bunu, yukarıdaki
Polit Büro üyesinin görüşlerinden ve NKP(M)’nin 2000’li yılların başında kendi
merkezi Teorik Dergileri olan “İşçi” (The Worker) dergisinde yayınladığı ve
tartışmalara neden olan: “Bir ülkede devrim değil, federasyonlar şeklinde
devrim”. Yani, “Devrim tek başına Nepal’de gerçekleşemez”, “Hindistan ve diğer
çevre ülkelerde de devrim gerçekleşirse, devrim yaşayabilir” anlayışı mevcuttu
ve bu geniş tartışmalara neden olmuştu. Bu anlayışı o zaman açıktan eleştiren
Hindistan Komünist Partisi/Marksist-Leninst (Halk Savaşı) –Şimdiki adıyla
HKP(Maoist)- olmuştu.
NKP(M), silahlı mücadeleyle 2005 yılından itibaren
Nepal devletini yıkıp Nepal proletaryası önderliğinde Yeni Demokratik Halk
devleti’ni kurabilecek bir güce ve yeteneğe erişmesine karşın, neden böyle bir
yolu terk ederek, parlamenter yolla iktidarı alma yolunu denemeye başladı?
NKP(M)’nin,
başta Prachanda olmak üzere yapılan tüm röportajlarda bu soru kendilerine
soruluyor. Bu konuda NKP(M) içinde ciddi tartışmalar yaşanıyor. Ayrıca tanınmış
bir politbüro üyesi, bu yolu “ihanet yolu” olarak bulup, parlamenter mücadeleyi
savunanları yozlaşmış olarak değerlendiriyor. Yine, NKP(M) içinde kalıp,
parlamenter yolun terk edilerek yeniden silaha sarınılmasını isteyen önder
kadro ve üyeler mevcut. Öte yandan NKP(M)’yi destekleyen ve ona güvenen bir çok
uluslararsı KP’ler de durumu üzüntü ve sesizce beklemeye devam ediyor. Ayrıca
NKP(M)’in şu anda izlediği çizgiyi yanlış bulup eleştiren ve uyaranlarda var.
Bunların başında HKP(M) gelmektedir.
NBKP(M)’in
artık parlamenter sürecin kesinlikle içine girdiği söylenebilir mi? Yoksa
tekrar eski taktiklerine baş vuracaklar mı? Bu soru Prachanda’ya Başbakanlıktan
istifa etmesinin üzerinden 20 gün geçmesinden sonra soruluyor:
“NBKP(M)
lideri Pushpa Kamal Dahal (Prachanda –YK-), Maoistlerin devlet iktidarını barış
süreciyle, yani anayasanın yazılmasıyla ve orduların birleşmesinden sonra
mümkün olabileceğini söyledi. Sıklıkla
spekülasyonları yapıldığı gibi devleti silah yoluyla ele geçirme
hedeflerinin olmadığını söyleyen Dahal, sivil egemenliği için sokakta ve
parlamentoda mücadele edeceklerini belirtti.” (Nepal News/Kantipur Report -25
Mayıs 2009, çeviren: Solun Doğusu)
NBKP(M)
önderleri basına sık sık bu tür demeçler verirken, hükümetin de istifasını
istiyor ve kendi önderliklerinde yeni bir hükümetin kurulmasını öneriyorlar ve
Nepal burjuvazisini buna zorluyorlar.
Ayrıca,
17 Aralık 2010 tarihinde toplanan MK karalarında ise, kamuoyuna farklı görüşler
yayıldı. Prachanda’nın eylem programı kabul edilmesine karşın Partinin ikinci
ve üçüncü liderleri bu görüşe katılmadıklarını basına açıkladılar.
Partinin
ikinci başkanı Dr. B. Bhttarai; “Bu eylem planı uyarınca hem ulusal hem
uluslararsı durumu değerlendirirsek karşı devrimin elini güçlendirmiş oluruz”
(Halkın Günlüğü, 10-20 Ocak 2011, sy.1, sf. 16, ayrıca bkz. Red Star )
Partinin
üçüncü etkili ismi Kıran ise şunları söylüyor:” ... Halk savaşına son
verilmesinin, ve Kızıl Siyasi İktidarların ortadan kaldırılmasının hatalı
olduğunu söyledi.” (HG, sf. 16, sy.1)
Ayrıca
bu MK toplantısında, Partinin hükümette yer almasını eleştirenler olduğu gibi
bu 7 aylık hükümet sürecinin “korkunç bir başarısızlık dönemi” olduğunu ileri
sürenlerinde azımsanmayacak bir sayıda olduğu Nepal basınına yansıdı.
Yukarıda
yazının içinde de vurguladığım gibi NBKP(M) içinde, barış sürecini içine
sindiremeyen, partinin temel siyasal stratejisinin değiştirilmesine karşı çıkan
bir çok önder kadro ve üye mevcut olmasıyla beraber, parti şimdilik
Prachanda’nın çizgisinde yoluna devam ediyor.
Partinin,
silahlı mücadele taktiklerini bırakarak parlamenter yolla iktidarı alma
yönelimine girmesi, elbette Parti içinde ciddi tartışmalar yaratacak, farklı
görüşlerin çatışmasına tanık olacaktır. Bu doğal. Özellikle de, Halk savaşı
boyunca, iktidarın silahla alınacağının propagandasının yapılması, parlamenter
yolla iktidarın alınamayacağının teorik olarak ortaya konması ve bu yolu
savunanların revizyonistlikle –bildiğim kadarıyla, NKP(M)’nin birleştiği Masal
Partisi başından beri barışçıl mücadeleyi savunuyordu. YK- suçlanması, kadro ve
üyelerin kafasında derin kuşkular uyandırması doğal.
NBKP(M)’in
şu anda uyguladığı taktıği doğru bulanların en genel olarak söyledikleri
aşağıdaki gibidir. Direkt iktidarı almayıp, değişik taktiklerle iktidarı almaya
çalışmalarının gerekçeleri aynı:
“Diğer yandan, Nepal devriminin
stratejik saldırı aşamasında olduğunu söylemiştik. Bununla birlikte hükümete de
liderlik ediyoruz. Bu durum çelişik görünse de, Nepal devrimi feodalizm ve
emperyalizmin sonunu getirecek kesin zafer için
bir dizi seri taktiğe ihtiyaç duymaktadır. Halk devriminin stratejik hedefine
ancak, uluslararası güç dengelerini ve
gericilerin ülke zeminindeki gerçekliğini gözeten taktikler ile ulaşabiliriz.
Bu tür taktikler geliştirirken iki tehlikeden kaçınmalıyız. Birinci tehlike,
emperyalizm ve Hindistan yayılmacılığının şiddetli ve kapsamlı kuşatması,
uluslararası komünist hareketin zayıflığı, (açYK) yine uluslararası
komünist hareket içindeki ana tehlikelerden biri olan sağ revizyonizm gibi
objektif durumlar düşünüldüğünde ve kendi bağlamımız açısından, hükümete
liderlik eden parti olarak halkın beklentilerini karşılamak üzere reformist
programları uygulamak durumunda olduğumuz hesaba katıldığında, reformizme
kaymak tehlikesidir. İkincisi, “reformizmden korunmak” adı altında ayaklama
förmülü önermek, ya da bundan evvelki ülke gerçekliğini gözetmeksizin Mao’nun
tarzını uygulama şeklinde ortaya çıkan dogmatik sol sekterizmdir. Bununla
birlikte, bu iki tehlikeden kaçınmak için, Nepal özgünlüğüne ve stratejik
saldırı aşamasına uygun halk çıkışmaları aracılığıyla merkezi gücü elimizde
tutmamızı sağlayacak objektif taktikler geliştirebiliriz.” (Indramohan Sigdel
‘Basanta’ BNKP(M) MK üyesi, Kaynak: The Red Star, çeviri: Solun Doğusu,19 Ekim
2008)
MK
üyesi burada – hükümete yeni geldikleri günler- iki tehlikeye dikkat
çekmektedir; birincisi, “reforumculuk”, ikincisi ise, “dogmatizm”. Ancak,
NBKP(M)’nin beş yıllık pratiğinin ortaya koyduğu gerçek; reforumculuğun
Parti’de egemen hale geldiğidir. Diğer yandan, NBKP(M)’in “stratejik saldırı
aşaması” olarak adlandırdığı barış süreci, gelinen aşamada, “stratejik uzlaşma
aşamasına” dönüşmüş pratik ve teorik bir görüntü vermektedir. Bu düşünceler ya
da böyle bir saptamaya varmak, sübjektif ve ön yargılı mıdır? Hayır! NBKP(M)’in
son beş yıllık pratiği ve parlamenter mücadele taktiğini her şeyin üstünde
tutması, silahsızlandırılmış gerilla ordusunu sadece birer “tehdit” olarak
kullanması, düşünsel sürecin nasıl bir rotaya girdiği gerçeğini değiştirmiyor.
Gelinen süreçte, NBKP(M), MLM çizgiden tartışmasız reformist bir çizgiye
evrilmiştir.
Burjuvazi
Silahsız Devrilir mi?
Burjuvazinin
silahsız devrilebileceği süreçlerde olabilir. Teorik
olarak bu bir olasılıktır. Ancak bu, günümüz koşullarında olası değildir. Emperyalizm bir sistem
olarak yıkılmadan, bunun
yerini bir sosyalist kuşatma almadan hemen hemen mümkün değildir. Emperyalist
sistemin güçlü olduğu günümüz
konjonktüründe, burjuvazi iktidarını barışçı yolla proletaryaya asla devretmez
ve iktidarını korumak için sonuna kadar savaşır, Nepal’de olduğu gibi.
Nepal
gerici sınıfların ve onun arkasındaki emperyalistlerin en büyük korkusu
NBKP(M)’in Yeni Halk Ordusu’ydu. 30 bin kişilik bir gerilla ordusu, Nepal gibi
bir ülkede küçümsenmeyecek kadar güçlü ve etkilidir. NBKP(M)’nin gücü buradan
geliyordu. Çünkü Nepal köylülüğü ve emekçileri ordulaşmıştı. Nepal
gericiliğinin NBKP(M) ile masaya oturması ve azami oranda taviz vermesi de bu
güçten ileri geliyordu. Bu nedenle, Nepal gericiliği Nepal Halk Ordusu’nu
etkisizleştirmenin yollarını ardı. Emperyalistlerin aracılığıyla da Nepal
gericiliği YHO’nu ilk başta silahsızlandırdı. Silahların saklandığı yerlerin
anahtarlarının YHO komutanlarında olması sorunun özünü değiştirmiyor. Genel hat
içinde ufak tefek ayrıntılar, öze uygun olmayan siyasal taktikler teorik yönelimin
yönünü değiştiremez.
İkinci
önemli nokta ise; Nepal devletine bağlı ordunun önemli bir kısmının silahlı
olması ve Ordu komutanlarının görevlerinde kalmasıdır. İki ordunun entegrasyonu
ise, YHO’nun (yani, NBKP(M)’in) lehine, gericilerin ise aleyhine olacağı iddia
ediliyor ve iki ordunun birleşmesi gerçekleşebilmiş değildir. Burjuvazi,
NBKP(M)’yi oyalamaya çalışmaktadır ve bunda başarılı da olduğunu söylemek bir
yanılgı olduğu kanısında değilim.([1])
YHO
askerlerinin silahsız olarak kamplarda tutlması, zaman ilerledikçe işlevsiz
kalması sonucu, askerlerin orduyu terk
etmesini ve giderek devrimden soğmasını getirecektir. İşleyen değil ama,
işlemeyen demirin pas tuttuğu biliniyor. Bu gerçeği NBKP(M) önderlerinin bilmemesi
olası değil. Nepal egemen sınıfları da “birleşme”yi oldukça uzatmak ve zamana
yaymak istiyor olmalı ki, barış anlaşmasının en önemli maddelerinden bir
olmasına karşın, aradan geçen beş yıla rağmen, ordu birleşmeleri
gerçekleştirilememiştir. YHO’da asıl işlevini yerine getiremeyince süreç içinde
eski dinamikliğini yitirerek dağılmaya ve hatta yozlaşmaya başlayacaktır. Bu
tehlikenin görülmemesi büyük bir siyasal yanılgıdır. Emperyalistler ve Nepal
gericiliği YHO’nun böyle bir duruma gelmesini beklemektedir. Bunun işaretleri
de mevcuttur. Eski genelkurmay başkanını yeniden Nepal devlet ordusunun başına
getirmeleri ve bu konularda geri adım atmamaları bunun göstergeleridir. Nepal
gericiliğinin orduları birleştirmemesi ve giderek kendi ordularını
güçlendirmeye çalışmaları, Maoistlere karşı kendilerini sağlama alma ve süreç
içinde Maoistleri eritme taktikleridir. Bir KP tarafından bunun görülmemesi
saflık olarak değerlendirilemez. Bu, bir bir ideoloji sorunudur. “anlaşmaya
bağlı kalmıyorlar” yollu söylemler, sorunun özünü değiştirmez. Aralarında
antagonist çelişme olan iki sınıf arasında kalıcı bir anlaşma olamaz. Her sınıf
diğer sınıfı baskı altına almak için her fırsatı değerlendirir. Özellikle
burjuvazi, iktidarı almak için için her yol mübah sayar. Bu onun değişmez
ilkelerinden biridir. Anlaşmalar, iktidarı yeniden ele geçirmek ya da karşı
tarafı bertaraf etmek için sadece soluklanmak devreleridir.
Nepal
egemen sınıfları, NBKP(M)’nin parlamenter sürecin içine girmekle geriledi mi
yoksa yeni mevziler mi kazandı? Ya da NBKP(M)’yi kendi minderinden uzaklaştırıp
burjuvazinin minderine çekmekle, zaman mı kazanıyor? İkinci görüşün daha doğru
olduğu kanısındayım. Burjuvazi, NBKP(M)’ye bir çok tavizler vermesine karşın,
NBKP(M)’nin ehlileştirilmesi için yoğun bir çaba harcamaktadır. Prachanda’nın
Başbakan olması ve dokuz ay sonra devrilmesi bu görüşü doğrulayan etmenlerden
birisidir. Prachanda ve diğer NBKP(M) önderleri, “yeniden dağa çıkarız” sözleri
artık birer blöf haline gelmeye başlamıştır. Çünkü, bunu basında açıkça dile
getirmelerine karşın bunların hiç birini yerine getirmemişlerdir. Tehditler
havada kalmış, Nepal egemen sınıfları partileri olan NC (Kongre Partisi) ve
NKP(UML) (Birleşik Marksist-Leninist Parti) yeniden hükümeti kurmuşlardır.
Bu,
şu anlama geliyor: Burjuvazi, kendi programını zorda olsa uyguluyor. Burjuva
parlamenter oyunu kendi kuralları içinde oynanmaya başlıyor. Emperyalistler ve
Nepal gericiliği de NBKP(M)’yi bu oyuna ayak uydurmasını istiyor ve buna
zorluyor. Şimdiye kadar NBKP(M), bu oyuna, zorda olsa kendini alıştırıyor ya da
alıştırmaya çaılışıyor gibi gözüküyor. Çünkü NBKP(M)’nin de önünde ciddi
zorlukları var. Partiyi bölmeden bu sürece ayak uydurmasını, bu süreci
içselleştirmesine çalışıyor. Eski teorik söylemler ile yeni teorik söylemler
arasında nitel bir fark var. Kadro ve üyelere bu fark anlatılmaya, onları yeni
sürece hazırlamaya çalışıyorlar. Arada kükremeler, tehditler, “yeniden dağa
döneriz” gibi söylemler ise, gidişatın yönünü değiştiremek için söylenen
sözlerden öte, kadro ve üyeleri devrimci çizgiden çekip, reforumcu yola
hazırlama ve alıştırmanın taktik çıkışları olarak gözüküyor.
NBKP(M)
önderliğinde hükümetin kurulması, hükümete bu partinin hakim olduğu anlamına
gelmediği gibi, hükümet olmak devlete egemen olmak anlamına da gelmiyor ve
gelmediğini, Prachanda’nın başbakanlığı bir kere daha gösterdi. Çünkü, bu
hükümet yedi partili bir koalisyon hükümetiydi. NBKP(M) dışında 6 parti daha
vardı. Bunların çoğu burjuva-feodal ve bir kısmı ise küçük burjuva reformist partilerdi.
Nitekim NBKP(M) başbakanlık elinde bulunduğu süreçte fazla bir şey yapamadılar.
Kitlelerin kendilerinden beklentilerinin hiç birini yerine getiremediler, çünkü
devlet aynı devletti. Yani, devlet, Nepal gericiliğin devletiydi. Böyle bir
devlet yönetimi altında asgari oranda da olsa halkın istemlerini yerine
getirmenin olaslığı yoktur. NBKP(M) bunu yaşayarak gördü. Prachanda, hükümet
olunca devlet bürokrasisinin önemli bir bölümünü ele geçirebileceklerini
düşünüyordu, bu da olmadı. Başbakanın dışında bir de devlet başkanı vardı. Pek
bir yetkisi olmasa da o burjuvaziyi ve feodal güçleri temsil ediyordu.
Prachanda’nın ve diğer NBKP(M)’li bakanların yapmak istediklerine engel oldu.
Bu da, Nepal burjuva-feodal devletin olduğu gibi iktidarı elinde tuttuğunun
göstergesidir. Gerici mekanizma büyük bir yara almıştır, ama yıkılmamıştır. O
yıkılmadan onu revize ederek dönüştürmenin koşulları yoktur. Bu, günümüz
koşullarında teorik olarak da mümkün değildir.
NBKP(M),
hükümetteyken “kitilemizi ve üye sayımızı artırdık” deselerde, bunun uzun
sürmeyeceği de kendiliğinden görülmesi gerekir. Çünkü, komünistlerin iktidar
anlayışı ile burjuvazinin iktidar anlayışı birbirinin tam zıddıdır. Burjuvazi
kitlelere bir çok demokratik vaadlerde bulunabilir ama, o bunları uygulamasada,
yine tekrar o yalancı vaadlerini ikinci bir seçim döneminde dile getirir.
Kitlelerin komünistlerden beklentileri, sömürü ve baskıların kalkması, halkın
ezilmesinin önüne geçilmesidir. Bu iki sistem asla bir arada yaşayamayacağı
için, komünistler burjuva üretim
ilişkilerinin ve burjuva özel mülkiyetinin egemen olduğu bir ortamda kendi
sistemlerini yaşatamazlar, hayata geçiremezler. Kitlelerin taleplerinin yerine
gelmesi içn burjuva mülkiyet ve üretim ilişkileri sisteminin bütünüyle
yıkılması gerekir.
NBKP(M)’in
bir MK üyesinin ingilizce yayınlanan kendi merkezi yayın organları “The
Workers”da yayınlanan görüşünden kısa bir pasajı buraya aktaralım.
“Devrim
henüz tamamlanmamış olmasına karşın, devrimi sürdürmeye dürüstçe bağlı
olmamızın bir sonucu olarak mücadele şeklini değiştirdik. Bu, partimizin
devrimi sürdürme konusundaki berrak kavrayışının ürünüdür.”NBKP(M) MK üyesi
Gaurav, The Workers, sy. 12, Aralık 2009, WPRM (*[2])(Britain)’dan
Türkçeleştiren Solun Doğusu)
Hemen
hemen bütün NBKP(M) yetkililerinin taktik değişikliği konusundaki görüşleri yaklaşık
olarak böyle. Reforumcu yolu, partinin devrim konusundaki niyetinin berraklığı
olarak kitlelere sunuyorlar.
Ayrıca, NBKP(M)’in deneyimi dünyada ilk değil. Ondan önce Şili’de
S.Allende[3], Nikaragua’da Sandinistelerin[4]
bir deneyimi söz konusu. Her ne kadar nitelik olarak bu
partiler aynı olmasa da yöntem aynıdır. S.Allende’nin Halk Birliği (Unidad Popular) seçimle iktidara
gelmişti, sosyalist bir toplum yani işçi sınıfının cumhuriyetini kuracakları
iddiasındaydılar. Bu yönlü belli adımlar atınca (reformlar yapılınca) CİA
destekli bir askeri darbeyle S.Allende ve önderliğindeki hareket acımasızca
bastırıldı.
İki sınıf arasındaki iktidar değişimi basit bir
yönetim değişimi değildir. Temelden farklı ve birbiriyle uzlaşamayacak olan iki
karşıt sınıf ve iki karşıt sistemi yaratma ve koruma savaşıdır. Devrim ve sosyalizm meselesi mevcut
sistemlerin karakteri gereği şiddetsiz olamaz. Burjuvazi, iktidarını barış
içinde bir başka sınıfa; kendisini sınıf olarak ortadan kaldırmayı hedefleyen
proletarya sınıfına devretmez. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Diyalektik
materyalist anlayışta böyle bir durum söz konusu değildir. Aynı şekilde
proletarya da burjuvaziye iktidarını barış içinde terk etmez. Kendini ezen ve
sömüren bir sınıfa; “buyur gel, beni ez ve sömür” diye, elindeki iktidarı bir
tabak içinde sunamaz, sunmamalıdır. Eğer sunuyorsa, o sınıf olarak kendi sınıfsal bilincinde
olmadığındandır. Daha öncede vurgulandığı gibi, burjuvazi kendi iktidarını
“barış içinde” proletaryaya bırakması; dünyanın ezici çoğunluğu proletaryanın
eline geçmişse mümkün olabilir. Onun dışında olası gözükmüyor. İstisnalar
olabilir mi? Devrimci siyasal taktikler istisnalar üzerine kurulamaz.
Nepal
Halkının Kerenski’ye değil, Lenin’e ihtiyacı Var!
Devrimlerin
nasıl gerçekleşeceğini belirleyen emek-sermaye arasındaki çelişkinin
niteliğidir. Daha somutlarsak, burjuvazi ile proletarya arasındaki antagonist
çelişkinin niteliği devrimin nasıl gelişeceğinin belirler. İki sınıf arasındaki
var olan bu çelişkinin çözümü, reforumcu yollarla olası değildir. Çelişkinin
antagonist olması, reforumcu yollarla çözümün önünü tıkamıştır. Bu çelişme,
devrimci yollarla, yani devrimci bir taktikle çözülebilir. Çelişkinin bir
yanını oluşturan işçi sınıfı ve emekçilerin işçi sınıfı önderliğinde
burjuvaziye karşı şiddet uygulamasıyla... Bu evrensel bir doğrudur. Bu MLM
evrensel doğrunun bazı yerlerde farklı uygulanır olmasının koşulları günümüzde
yoktur. Nepal, bu evrensel doğrunun dışında değildir. Kendi özgüllüğü ne kadar
farklı olursa olsun, burada da iki sınıf arasındaki çelişmenin özü aynıdır ve
uzlaşmazdır. Reforumcu taktiklerle iktidarın el değiştireceğini savunmak,
burjuvazi ile proletaryanın arsındaki çelişmenin uzlaşır olduğundan hareket
etmek demektir. Böyle bir anlayışın MLM bilimle bir ilgisi yoktur. Revizyonist
bir anlayıştır.
İşçi
sınıfının öncü ve önder örgütü KP, burjuvaziden
iktidarı ele geçirmek için bir çok mücadele biçimine başvurabilir. Ama,
iktidarı almak için nihai vuruşu devrimci olmak zorundadır. Parlamenter
mücadele biçimleri de dahil tüm barışçıl mücadele biçimlerinden yararlanır.
Ancak, bu mücadele biçimleriyle iktidar alınamaz. Parti kendini
güçlendirebilir. Daha geniş kitleleri kucaklama taktikleri ve nihai vuruşu
yapmak için güç biriktirme taktikleri olabilir. Nihai vuruş devrimci şiddeti
içermelidir. Kimi ülkelerde bu Halk Savaşı yoluyla olabilirken, kimi ülkelerde
de toplu ayaklanma ile olmak durumundadır.
Nepal
işçi sınıfı ve emekçileri, burjuvaziden iktidarı alma aşamasına geldiği anda,
NBKP(M), devrimci taktiklerden vazgeçerek, burjuvazi ile uzlaşma yoluyla
iktidarı almaya yöneldi. Esas taktiğini değiştirdi. Reforumcu bir yönelime
evrildi.
NBKP(M),
silahlı mücadele ile iktidarı almaktan vazgeçtiğini, barışçıl yollarla
iktidarını alacağını en yetkili ağızlardan açıkladı. Partinin önderi Prachanda
olsun, Partinin “ideolojik önderi olarak” bilinen NBKP(M) ikinci başkanı
Dr.Baburam Bhattarai, yeniden Halk savaşına dönmeyeceklerini net olarak
açıklamışlardır. Yeni bir taktiğe yönelmelerinin nihai hedeflerinden vazgeçtikleri
anlamına gelmediğinide açıklamışlardır. “Yeniden Halk Savaşı dönecekler” diye
basında yer alan haberleri “spekülasyon” olarak nitelendirmişlerdir.Nepal
devriminin yeni bir yönelimine girdiği ve eski devrimci taktikleri terk
ettikleri söylenebilir mi? Parti önderlerinin söylediklerinden hareket
edilirse: Evet! Ve Burjuvazi ile varılan anlaşmalara bakılırsa: Evet! Partinin
en önemli silahlarından Yeni Halk Ordusu’nun silahlandırılması’na bakılırsa:
Evet! Parti içinde yeni yönelimi eleştirenlerin sorunu kavramadıkları söylenerek
eleştirilirse: Evet! İktidarın, devrimci bir
şiddetle ele geçirilebileceğini savunanlara verilen yanıt, “Dışarıdan devrim
ithal edilemez. Nepal gerçekleri farklı” diye yanıt verilirse: Evet!
Prachanda,
Hindistan’da “Samkalin Teesari Duniya” adlı dergiye verdiği demeçte (26 Ekim
2009) şunları söylüyor:
“Nepal’in
ne Rusya’da Lenin’in önderliğindeki ayaklanma ile ne de Çin’de Mao’nun
önderliğindeki, halk devrimi ile aynı doğaya sahip olacağına inanmıyorum.
Nepal’de ancak yeni bir biçimde ve yeni bir türde ayaklanma mümkündür. Mekanik
bir şekilde devrim ithal edemeyiz. Bunu geliştirecek cesaret ve gücü
göstermeliyiz. Zaten bu yönde ilerliyoruz. Ve bu nedenle, tamamen yeni bir
biçimde, kendi yolumuzda ve küresel koşulları da göz önüne alarak doğru yönde ilerliyoruz.
Nepal
Devriminin stratejisinin ve programımızı çizerken küresel ve bölgesel güçler
dengesini ve aynı şekilde Çin ve Hindistan’la ilişkilerin arka planını göz
önüne almalıyız. Biz ayaklanmayı mekanik bir şekilde ele almıyoruz.” (Solun
Doğusu Web sitesi)
Dış
–emperyalist ve gerici- güçlerin “işgali olur” diye ya da onların bu tür
tehditlerinden dolayı, devrim yapılmaması, proletaryanın burjuvaziye boyun
eğmesidir. Bu tür tehditler burjuvaziden her zaman gelecektir ve geliyorda.
Proletarya salt bu tehditlere bakarak hareket etseydi ne Rus Ekim Devrimi ne de
Çin Devrimi gerçekleşebilirdi. Lenin, daha 1915 yılında tek ülkede –bütün
zorluklara rağmen- sosyalizmin yaşayabileceğini ortaya koymuştur. Paris Komün
deneyimini saymazsak, 17 Ekim Devrimi deneyimi proletarya açısından bir ilki oluşturmaktadır. Her türlü emperyalist
ve gerici tehditlere, uluslararası alanda ve Rusya’daki tüm oportünist ve
revizyonistlerin olumsuz duruşlarına ve hatta devrime karşı oluşlarına karşın
Bolşevikler, devrim yapmayı göze almışlar ve
başarmışlardır. Parachanda gibi düşünenlere bakılırsa, artık devrim mümkün
değil. Ve onun, “hiç bir ülkeyi kopya edemeyiz” vb. söylemi, bir gerçeği kendi
revizyonizmine bir basamak olarak kullanma yöntemidir.
Bire
bir benzemese de 17 Ekim sırasındaki Kerenski başkanlığındaki hükümet ile
Nepal’daki şimdiki NKP(UML)’nin hükümeti[5]
arasında pek bir farkta yok. Özleri
aynı.
Nepal
özgülündeki tartışmalardan hareketle, Lenin’den uzun bir alıntıyı buraya
alalım:
“Savaşlar,
ancak burjuvaziyi tek bir ülkede değil, tüm dünyada devirdikten sonra, kesin
olarak yenip mülksüzleştirdikten sonra olanaksız bir duruma geleceklerdir. Ve
burjuvazinin direncini kırmak gibi bilimsel bakımdan son derece önemli bir
sorunun içinden ustalıkla sıyrılmak ya da bu işin sertliklerini gidermek, kesin
olarak yanlış ve kesin olarak devrimciliğe sığmaz bir tutumdur. Çünkü
burjuvazinin direncini kırmak, sosyalizme geçiş
sırasındaki en güç ve en yoğun
savaşı gerektiren
bir görevdir. “Sosyal” rahipler ve oportünistler, geleceğin barışçıl
sosyalizmini düşlemeye her zaman yatkındırlar. Ancak bunları devrimci
sosyal-demokratlardan ayıran şey de,
işte bu görkemli geleceği gerçekleştirmek için zorunlu olan şiddetli
sınıf savaşımını ve sınıf savaşlarını düşlemek ve düşünmek istememeleridir.”
(Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, sf.19, Sol yayınları, Birinci baskı 1999)
Lenin’in
bu söyledikleri bugün geçerli değil mi? Eğer geçerli olmadığı, “eskidiği”
söyleniyorsa, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf karşıtlığıda sona ermiş
demektir. Ya da “elveda proletarya” diyen liberaller gibi düşünmek anlamına
geliyor. Diyalektik materyalizmi kabul edenler, Lenin’in bu söylediklerinin
günümüz içinde geçerli olduğunu kabul etmek durumundadırlar. Bunun revize
edilecek hiç bir yanı yoktur. Marksizm revize edilemeyecek kadar bilimsel bir
gerçekliktir. Prachanda ile Lenin ters yöndeler. Prachanda, devrimci kitleleri reforumculuğun
uyuşukluğuna hapsetmeye çalışıyor. Lenin, Marksist olduğu için hiç bir zaman
Kerenski rolünü oynamamıştır, o rolü oyanamak isteyenlere karşı acımasız
olmuştur. Tarih bize, bir zamanlar
Plehanov ve Kautsky gibi ünlü birer Marksist olanların sonradan nasıl da
burjuvazinin koltuk değnekçileri olduklarını göstermiştir. Bu açıdan, sınıf
bilinçli proletarya, küçük burjuva oportünizmiyle Marksizmi birbirine
karıştırmayacak denli deneyimlidir. Bu deneyimden hareketle rahatıkla
söyleyebiliriz ki, “Prachanda’nın yolu” başta MLM bir yoldu, gelinen aşamada
ise bu yol, revizyonist bir yol haline
dönüşmüştür.
NBKP(M)
içinde diğer yöneticilerin söylediklerinden bazı aktarımlarla sorunu biraz daha
derinleştirmeye çalışalım.
NBKP(M),
Nepal’de şu anda “Demokratik Cumhuriyet” olduğunu ve öncelikle bunu
gerçekleştirip, daha sonra ise Halk Cumhuriyetini kuracaklarını söylüyorlar.
“Demokratik Cumhuriyet”den kasıt, burjuvazinin ve feodal güçlerinde yer aldığı
bir cumhuriyet tiplemesi. Ancak, devlet yine burjuvazinin ve Nepal feodal
gerici güçlerin elinde olan bir yapı. Bunu şöylede açımlayabiliriz: Nepal’de
ikili bir iktidar söz konusudur. Ancak, NBKP(M), şimdilik bu aşamada
kalınmasını, Halk Cumhuriyeti (Yani Nepal burjuva-feodal devletinin yıkıldığı)
aşamasına ise geçmenin koşullarının şimdilik olmadığı, buna hazırlandıklarını
açıklıyorlar. Prachanda, 4-6 Kasım 2008 tarihinde NBKP(M) Merkez Komitesi toplantısında,
(bu toplantı sırasında Prachanda Başbakan koltuğunda oturuyordu) şunları
söylüyor:
“...
demokratik cumhuriyet aşamasında kalınmasına yönelik bir program sundu. ...
demokratik cumhuriyet taktiğinin gerekliliğine ve halk cumhuriyetine ilerlemek
için uygun koşulların bulunmadığına vurgu yaptı. ... Yoldaş Kiran, Halk
Cumhuriyeti için şartların elverişli olduğunu ve Partinin Halk Cumhuriyeti’ne
ilerlemesinin gerekliliğine vurgu yaptı.” (anlatan, NBKP(M) Merkez Komite üyesi
“Biplap” adıyla tanınan Netra Bikram Chand, The Red Star, sy: 18, 16-30 Kasım
2008, çeviren Solun Doğusu)
MK
üyesi Biplap’ın görüşlerinden bazı pasajlar aktarmanıni Nepal Devriminin
sorunlarını kavramak için yararlı olduğunu düşünüyorum.
“Demokratik
cumhuriyetin sınıf karakteri burjuvazinin sınıf karakteridir. Her ne kadar,
kurucu meclis seçimlerinden sonra monarşi devrilerek cumhuriyet kurulmuşsa da, [sistemin] sınıf
karakteri değişmemiştir. Parti, hükümete liderlik ederek, en üst yapıya ulaşmış
görünmektedir fakat, [zemindeki] tüm kurumlar halen eski sınıfın elindedir. Ekonomi, askeri kurum,
idari yapı ve hukuk eski güce aittir. Bu kurumlar halkı dışarıda bırakan basit
işlemlerle ya da barışçıl araçlarla ele geçirmek mümkün değildir. Bunun için,
halk arasında yeni bir programa ihtiyaç vardır. Şu net ki, halk cumhuriyetine
ilerlemek yerine demokratik cumhuriyet aşamasında kalmak, işçi sınıfı önderliği
altındaki halkın gücünü Marksizmin temel programına göre inşa etme amacından
uzaklaşmak ve tökezleyerek, esasen burjuvazinin elindeki devletin parlamenter
bataklığına saplanmak anlamına gelir.” (The Red Star, NBKP(M) MK üyesi Biplap).
Yukarıdaki
görüş, yabana atılabilecek bir görüş değil. NBKP(M) içinde ciddi görüş
farklılıkları da söz konusu. Bazıları Partiden ayrılarak ayrı bir Parti kurdular,
daha doğrusu partinin eski ismi olan NKP(M) sahip çıktılar. Farklı düşünen
önemli bir kesim ise NBKP(M) içinde kalarak mücadele etmektedir. Süreç içinde
bu görüşleri dile getirilenler ya da etksisiz hale getirilecek ya da onlarda
reforumcu güzergahta devrimi yapmayı umacak hale geleceklerdir. Önümüzdeki kısa
süreç bunu bize gösterecek.
Prachanda,
kitlelerin çoğunluğunun ve hatta burjuvazinin de kendilerinden yana geçmesini
bekliyor. O zaman iktidarı alacaklarını söylüyor. Direkt bunları söylemese de,
“halkın ezici çoğunluğunu beklemek”in anlamı budur. Lenin ise farklı söylüyor:
“’Biçimsel’
bir çoğunlık beklemek, bolşevikler bakımından saflık olurdu. Hiç bir devrim, bunu beklemez. Kerenski ve hempaları da
beklemiyor, Petrograd’ın teslimini hazırlıyorlar. Petrograd ve Moskova
işlerinin sabrını tüketmesi gereken ve tüketecek olan şey, “Demokratik
Konferans”taki acınası duraksamaların ta kendisidir! Eğer iktidarı hemen şimdi
ele geçirmezsek, tarih bizi bağışlamayacaktır.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,
sf. 109, açL, Sol yay.)
Ayrıca,
Prachanda’nın hükümetten istifa etmesini, hala parti çizgisinin MLM güzergahta
ilerlediği ve reforumcu olmadığının bir kanıtı olarak ileri sürmesi de sorunun
özünü, onun revizyonizmin güzergahında ilerlediğinin üstünü örtmeye yetmiyor.
Prachanda’nın daha uzun bir süre hükümette kalması, onun daha fazla teşhirini
getirecekti. Çünkü, NBKP(M) hükümetin bel kemiğini oluşturmasına karşın, devlet
içinde ciddi bir etkinliği yoktu. [6]
Bu durum, NBKP(M)’nin hükümette kalmasını zorlaştırdı. Ayrıca, NBKP(M) içindeki
iç mücadele ve tartışmalar, Prchanda’nın hükümet başkanlığından çekilmesine
neden olan gelişmelerden biridir. Çünkü Prachanda parti içindeki gelişmeleri ve
kendine yönelik eleştirileri görmezden gelemezdi.
Düne
kadar Nepal’de “ikli iktidar vardı” derken, bugün bu bir ölçüde
zayıflamıştır. NBKP(M), elindeki kızıl
siyasi iktidarları dağıttı. Bunların yönetimi olan Devrimci Halk Konseyleri
hükümetini dağıttı. Bu da ikili bir iktidardan güçlü bir şekilde söz edilmesini
ortadan kaldırdı. Resmi olarak halk mahkemeleri vb.leri kaldırılmasına karşın,
kırsal alanlardaki halkın önemli bir kısmı yine sorunlarını bu yöntemlerle
çözme yolunu seçiyor.
Prachanda
önderliğindeki NBKP(M)’in bugünkü taktiklerinin reformist taktikler olduğu
kuşku götürmeyecek kadar açıktır. Partinin önerdiği taktiklerin gelinen aşamada
“devrimci”, “MLM” olduğunu söylemek, zorlama ve bile bile NBKP(M)’in yanlış
taktiklerini onaylama anlamına gelir.
Uluslararsı
Komünist Hareket, Nepal Devrimini desteklemek istiyorsa, oradaki gelişmelere
kayıtsız kalmamalı, NBKP(M) taktiklerini ciddi bir süzgeçten geçirerek
eleştirilerini sakınmamalıdır. Aksi taktirde kazanılmak üzere olan Nepal
Devrimi uluslararası işçi sınıfının elinden kayıp gidecektir. Elbete, bu
konudaki en önemli görev birincil derecede Nepal’li
komünistlere düşmektedir. HKP(M) bu konuda üzerine düşeni yapıyor. Onlar,
Nepal’daki gelişmeleri daha yakından bildikleri için, daha doğru tavırlar koyma
olasılığı daha fazladır. Ancak, dünya internet aracılığıyla küçük bir köye
dönüştüğü için, her yerdeki gelişmeler anında duyuluyor ve görülebiliyor. Nepal
Devrimi ile ilgili tüm gelişmelerde basından günü gününe izlenebilir bir
durumdadır. Hem burjuva basını hem de NBKP(M)’in kendi resmi basının (İngilizce
yayınlanan ve onbeş günde bir yayınlanan The Red Star ve The Worker )’dan izlenebilir.
HKP(M)’in
bir NBKP(M)’e yönelik bir eleştiri-uyarısını buraya aktarmanın yararı var:
Prachanda’nın başbakanlıktan istifası üzerine yayınlanan bir yazıdan:
“Maoistlerin
toplumsal sistemde bir değişiklik yaratmak için eski devlet aygıtını yıkma
yerine kullanma girişimi, mevcut tehlikeli durumun gelişmesinin temel
nedenidir.” (Azad, HKP(M) Sözcüsü, İnformation Bulletin, No 8, 15 mayıs 2009,
sf. 51-52. Çeviren, Solun Doğusu)
HKP(M)’in
“eski devlet aygıtını yıkma yerine kullanma” eleştirisi haksız ve “doğmatik”
bir eleştiri değil, MLM bilimin gerçekleri ışığında, emek-sermaye çelişkisinin
karakteristiği ışığında yapılan yerinde bir eleştiridir.
Eski
devlet aygıtı yıkılmadan onu kullanmak, onun üzerinden yeniyi inşa etmenin
koşulları ya da olasılığı var mı? Bu teorik olarak mümkün gibi gözükebilir ama,
pratik olarak mümkün olduğu söylenemez. Sadece hükümet başkanı olarak, eski
devletin elindeki güçleri tasfiye etmenin olanağını burjuvazi vermez. O devlet
bir kaç yıllık bir devlet aygıtı olmayıp, yüz yılların deneyimini üzerinde
bulunduran ve köklü bir gericilik karakteri ile örgütlenmiş ve aynı gerici
sınıflar tarafından korunan bir siyasal erkin örgütlülğüdür. Ayrıca,
emperyalist ve gerici destek ise Nepal gericiliğinin güçlü bir artısıdır.
NBKP(M) önderliği, eski devlet aygıtını direk “kullanmadan” söz etmese de,
kulanmaya çalıştığı, onun üzerinden yeniyi inşa etmenin yollarını aradığını
pratik olarak ortaya koymaya çalışıyor. Barış sürecine girdiği 2006 yılından
beri durumu bu. Aradan beş yıl geçmesine karşın, NBKP(M)’in ciddi bir kazanımı
olmamış, tersine kayıpları olmuştur. Hem uluslararası devrimci güçlerin aktif
desteğini, hem de Nepal halkının kendisinden beklediğini verememiş, kısmen de olsa
hayal kırıklığı yaşatmıştır. Bu çizginin uzun süre devam etmesi, halkın desteğinin giderek azalacağıda
açıktır ve tarih, Prachanda önderliğindeki NBKP(M)’i asla
bağışlamayacaktır.
Şu
anda NBKP(M) içinde güçlü bir iki çizgi mücadelesi sürmektedir. Ancak,
Prachanda çizgisi egemen. Prachanda’nın güçlü karizmasının kırılmasının
olasılığı zayıf gibi görülüyor.
Uluslararası
Komünist Hareket’ten gelecek olumlu eleştiriler, parti içindeki MLM’leri
güçlendirecek ve Nepal Devrimi’nin doğru bir rotaya oturmasına hizmet
edecektir. Elbette, UKH’in NBKP(M)’den en önemli isteği va çağrısı, hiç
kuşkusuz; “Kerenski rolünü oynamaktan vazgeçin” olmalıdır.
Yararlanılan
kaynaklar:
Solun Doğusu Web Sitesi
The Red Star (NBKP(M) 15 günlük gazetesi)
The Worker (NKP(M) Merkezi teorik yayın Organı)
Revolution In
South Asia (An İnternationallist Info Projekt) Web Sitesi
Telegraph Nepal
Nepal News
İşçi
Köylü Gazetesi
Halkın
Günlüğü Gazetesi
Şubat 2011
[1]
“Şu an 90 bin askerden oluşan orduya Maoistlerin katacağı savaşçı sayısı 20 bin
kadar. Bu söz konusu birleşme
gerçekleşirse, bir yerde ordunun Maoistlerin bir göz işaretine bakacağı
anlamına geliyor. Hal böyle olunca (ordu tartışmalarının yaşanıp bittiği) bir
önceki noktaya geri döndük. Yani mesele, birleşme sonrası ordunun Maoistler
üzerinde özel bir güç olmayacağı halde, Maoistlerin ordunun komutasını ele
geçirecek kapasitede olması ve bu süretle Maoist savaşçılar üzerindeki
denetimin sona erecek olması. Zira birleşme gerçekleşirse ordu içindeki
askerlerin ve subayların en az % 25’i eski maoist partizanlardan oluşacak.”
(Neil Horning, Amerikalı Nepal Uzmanı, 4 Mayıs 2009, Revolution in Souht Asia,
çeviren: Solun Doğusu)
(3)
Dönemin ABD Dışişleri
Bakanı Henry Kissinger Allende’nin seçilmesinin ardından yaptığı bir
açıklamada: “Bu meseleler Şilili seçmenlerin kendi kendilerine karar
vermelerine bırakılmayacak kadar önemlidir. Neden bir kenara çekilip bu
ülkenin, halkının sorumsuzluğu dolayısıyla komünist olmasını izlememiz
gerektiğini anlamıyorum.” demişti. Bu söylem,
sadece H.Kissinger’in kendi düşüncesi olmadığı açık. O temsil ettiği sınıfların sözcüsüdür, kuşkusuz
onların yaklaşımını dile getirmiştir. Bu yaklaşım, geçmişte olduğu gibi
bugünde, gelecekte de bütün emperyalistlerin ve uşaklarının yaklaşımı olmaya devam edeceği
unutulmamalıdır. Egemen sınıfların niteliği, bugüne kadarki yaşanan pratikler
ve açık söylemleri ortadayken, hala ders
çıkarılmadan Kuruşçev’ci barışçıl yolla iktidarı ele geçirme hayaline kapılmak
vahim bir durumdur. Bu, özünde ideolojik bir sorundur ve ideolojik bir tercih
meselesidir
[4] Bugün Sandinistler olarak bilinen “Sandinista Ulusal Kurtuluş
Cephesi-FSLN-“nin Lideri Ortega, 2006 seçimlerini kazanarak yeniden iktidara
gelmesine karşın, ülkenin kapitalist
niteliğinde bir değişim söz konusu değildir. Bu nedenle de başta ABD
olmak üzere diğer emperyalistler Ortega’nın başkanlığına seslerini
çıkarmıyorlar. Çünkü aynı sistemin uygulayıcıları... Sandinistler ile NBKP(M)
aynı nitelikte bir parti değil. Sandinistler başından beri küçük burjuva
devimci bir partiydi. İktidarı silahla ele geçirmelerine karşın,
emperyalistlerin yoğun saldırıları karşısında 1990 yılında seçimlere giderek
yenildiler. Ancak, Sandinistilerin yolunu
komünistlere örnek gösteren sözde Marksistlerde az değil. “Burjuvazi ile barış
içinde yarış” anlayışını savunuyorlar. Bu gibi
anlayışları en bariz bir şekilde Kuruşcev savunmuştu ve Mao önderliğindeki UKH
bunu mahkum etti. Son yıllardan bu yeniden pişirilip piyasaya sürülüyor. Bu yolun Marksist olmadığı, kapitalist düzeni
sürdürmenin reformist bir yolu olduğunu belirtelim.
[5] Ayrıca belirtmek
gerekiyor ki, çok eleştirdikleri ve Prachanda başkanlığındaki hükümetin
devrilmesinde birinci derecede rol oynayan UML önderliğindeki koalisyon
hükümetinde, NBKP(M)’de 4 bakanla yer almakta bir sakınca görmemiştir.
[6] Bunu Türkiye’de AKP’nin ilk iktidara geldiği yıllara benzetebiliriz.
AKP’nin zamanla devlet içinde güçlenmesi de karşılıklı mücadeleler sonucu
olmasına karşın, burada devletin niteliğine ilişkin bir mücadele söz konusu
değildi. Devletin sömürücü niteliğinde herkes anlaşıyordu. Anlaşmamadıkları
taraf, sömürüden daha fazla kimin pay alacağı sorunuydu. Nepal’de ise,
anlaşmazlık devletin niteliğiyle ilgilidir. Maoistler devletin niteliğini
değiştirmek için devletin sömürücü niteliğinin değiştirilmesine karşı olanlara
karşı şiddet uygulaması kaçınılmazdır. Aksi taktirde devletin sömürücü niteliği
değişmez.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder