25 Mart 2012 Pazar

Bir Ergenekon Hikayesi: Egemen Sınıflar Arası Savaş




Bir Ergenekon Hikayesi: Egemen Sınıflar Arası Savaş 

                                                                                               
                                                                                                          YUSUF KÖSE | 30 – 03 – 2010 

 Türk egemen sınıfları arasında uzun bir süreden beri iktidar savaşı devam ediyor. Bunun bir yanını bugünkü hükümet, yani AKP, bir yanını ise başından beri TC’ne egemen olan Türk ordusu ve bununla bütünleşmiş Kemalist bürokrasi temsil ediyor.

Elbette bu iki ana temsilci, ekonomik temelden yani, Türk devletine egemen olan burjuvaziden soyut, sınıflarüstü temsilciler değil. Her ikisinin de dayandığı egemen komprador sermaye kanatlar mevcut. Süren, esas olarak onların egemenlik  savaşıdır.

Burjuvazi içinde egemenlik yarışı, daha açıkcası sömürüden daha fazla pay alama savaşımı hep süre gelmiştir. Bazan dengelenmiş, bazan biri bazan ise bir diğeri devlete tam egemen olmuştur. Kapitalist sistemede, burjuvazi içinde iki ya da daha fazla kanatlar olduğu gibi, bazan ise yoğun sindirmeler karşısında bir kanat hep sivrile gelmiştir. Burjuvazi, hiç bir zaman yekpare olmamış, içinde egemen olanalara karşı yeni palazlananlar çıkmış ya da çıkmaya çalışmıştır. Özel mülkiyetçi bir toplumda, devlete egemen olmak, sömürüden daha fazla pay almak anlamına geldiği için, egemen sınıfların her zaman iştahını kabartmıştır. Devlete egemen olmak anlamında bir biriyle kıyasıya çatışmışlardır ve bu uğurda birbirinin kellesini dahi götürmüşlerdir. Bu durum, burjuva develetinde niyetlerden bağımsız, özel mülkiyetçi toplumun ve onun devletinin karakteristik bir özelliğidir.

Türkiye’de egemen sınıflar arası iktidar savaşımı, TC kurulduğundan beri devam etmiştir. M. Kemal’in tam eğemenliğine karşı baş kaldıranlar "süikast” vb. gerekçeleriyle ya asılmışlardır ya da ağır hapis cezalarına çarptırılmışlar ya da sürgüne gönderilerek tasfiye edilmişlerdir.

1960’da ise iktidar savaşımı daha ağır geçmiştir. 1960 askeri cuntası, Menderes ve iki bakanı idam ederek, iktidara tam ağırlıklarını koymuşlardır.  Türk egemen sınıfları arasındaki bu kavga, ilk olmayıp yukarıda da değindiğimiz gibi –Osmanlı İmparatorluğu içindeki egemenler arasındaki siyasal iktidar kavgalarını saymazsak- TC’nin kuruluşundan itibaren vardır ve Türk burjuva develeti varolduğu sürece devam edecektir.

Egemen sınıfları arasındaki kavga, salt Türk egemen sınıflarına özgü bir şey olmayıp, burjuva mülkiyetçi sistemde bütün ülkelerin egemen sınıfları arasında olmuş ya da olmaktadır. Yine Türk Ordusu’nun sermaye sahibi olması salat Türkiye’ye özgü olmayıp daha bir çok ülkede benzeri ordular mevcuttur.

Soruna teorik açıdan bakıldığında, kapitalist ülkelerde, üretim araçlarını elinde bulunduran devletin gerçek sahipleri burjuvazi incelendiğinde; kendi içinde iktidar savaşımı için sürekli bölündüğü ve bölüneneler arasında sömürüden daha fazla pay almak için siyasal iktidar savaşımının kıyasıya sürdüğü görülür. Burjuvazinin çeşitli klikleri arasındaki bu savaşım sürerken, burjuvazi ile işçi sınıfı ve emekçiler arasında da sınıf savaşımı sürmektedir. İşçi sınıf ile burjuvazi arasındaki savaşım farklı sınıflar arasındaki bir savaşım iken, burjuvazinin kendi içindeki savaşım ise egemen sınıf içindeki bir iktidar savaşımıdır. Birinci savaşım, devletin niteliğinin değiştirme, toplumu daha ileri bir toplumsal sisteme geçirme, yani özel mülkiyetçi sitemi yıkıp yerine sınıfsız, sömürüsüsz bir komünial sistem kurma mücadelesi iken, ikincisi, mülkiyetçi toplumu koruma ve onun nimetlerinden azınlık bir grubun daha fazla yararlanma kavgasıdır.

Sermaye Sahibi Türk Ordusunun Devlet İçindeki Yeri  Ve Niteliği?

Türk ordusunun yapısına kısaca göz atarsak, TC’nin kuruluşunda yer alamış ve ondan bu yana devlete egemen olan son sözü söyleyen bir kurum olarak gelmiş ve kendini hep yasalar üstü – TC anayasasının- görmüş, devletin kolluk gücü olmasının yanında siyasetini de belirlemede etkin olmuş bir kurum ve sivilleri –meclisi- kendi içişlerine karıştırmayan kendi başına "bağımsız” bir yapı olarak varlığını bugüne dek sürdürmüş ve bu konuda hala Türk meclisinin etkinliği sağalanabilmiş değil.

Türk devleti içinde büyük bir etkinliği ve kelimenin tam anlamıyla özerk bir işleyişi olan, yanına sivil mahkemelerin dahi yanaşamadığı bir kurum olan faşist Türk ordusuna yönelik son zamanlardaki operasyonun gereçek nedenlerini nerede aramak gerekiyor ya da Türk egemen sınıfların bir kısmı Türk ordusunun bu dokunulmazlığını kırmak ve kendi kontrolü almayı neden istiyor?

1960 cuntacıları, devlet iktidarına tam egemenlik kurmanın ya da ağırlıklı söz sahibi olmanın yolunun; salt askeri gücü elinde bulundurmanın yetmediğini, esas olarak sermayeye sahip olmaktan geçtiğini görmüşler ve buna göre hareket etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında, 1960 darbesinin Türk ordusu açısından en önemli özelliği; ordunun sermaye birikimi sağalama ve palazlanmasının yasal zeminlerinin oluşturulması da diye biliriz. Böylece ordu, devletin tüm olanaklarını kullanarak sermaye elde etmenin –yasal anlamda- önünü açarak büyük bir mali sermayeye hükmeden gruplar arasında yerini almıştır.

Türk Ordusu’nun 1960 öncesi durumu incelendiğinde;  Türk devleti içinde –TC’nin kuruluşuna önderlik edenlerin ağırlıklı kesimin generaller olması – kurucularının güçlü bir etkinliği olması nedeniyle, başından beri devlete niteliğini veren bu olmuştur. Yani, Türk devleti "yarı-askeri bir faşist diktatörlüktü” (İ. Kaypakkaya) demek abartılı bir saptama olmamıştır.

1960 askeri cuntası, ordunun sermaye sahibi olmanın yolunu –OYAK ile- açarken, diğer gelen darbeler ise, orduyu bütünüyle dokunulmaz hale getirmişlerdir. Yani, Türk ordusu devlet içinde kelimenin tam anlamıyla özerk bir kurum haline gelmiştir. Elbette bu durum yanlış anlaşılmamalı. Ordu yine egemen sınıfların ordusu ve ona hizmet etmektedir. Ama ordunun kendisi de bir burjuva sınıfı olarak, siyasal iktidar savaşı içinde hep yerini almış ve sömürüden daha fazla pay alama mücadelesinde ağırlığını korumuştur.

Ordu ve AKP arasındaki kavagada ordu, laikliğin, Kemalist devletin temsilcisi, AKP ise, devletin "demokratikleşmesi”, daha fazla "özgürleşme”, türbanın serbest bırakılmasının temsilcisi olarak gösterilmeye çalışılıyor. Oysa, her ikisinin kavgasının özü farklıdır. Kavganın esas nedeni: Sömürüden daha fazla pay alama ve siyasal iktidarda daha fazla söz sahibi olmaktır.

Türk ordusu, TC’nin kuruluşundan beri var olan dokunulmazlığına dokunanalara karşı atağa geçti. Türk egemen sınıfların önemli bir kesiminin AB sürecine dahil olmak istemesi, doğal olarak ordunun hükmettiği sermayeye ve siyasal anlamda dokunulmazlığına da göz diktiler.

Görünüşte Ordu-AKP çatışması olarak devam eden klik çatışmasında, ordunun bu denli direnmesi, AKP’nin esas karşısında Ordu olduğu içindir. Ülkede, Türk ordusunun ciddi bir siyasal dokunulmazlığı ve siyasal etkinliği vardır. (Örneğin, generaller, herkese "vatan haini” diyebilir, ama, onlara kimse "vatan haini sizsiniz” diyemez.) Yasal olarak dokunulmazlık zırhıyla korunmaya alınmıştır. Ordu kimseye karşı sorumlu değildir. Başbakana ve cumhurbaşkanına karşı sorumlu gibi görünmesine karşın bunlara da bağlı değildir. Hesabı kendi içinde üstlerine karşı verirler ve en üst komutan yani, Genel Kurmay Başkanı ise sorumsuzdur.
Ordunun hesapları, silah alımları, harcamaları, örtülü ödenekleri asla sorgulanamaz. Son yıllarda yoğun eleştiriler üzerine "Sayıştay hesapları kontrol ediyor” demelerine karşın, daha önceki kararnameler iptal edilmediği için, eskisi hala geçerlidir. Kısacası, ordunun gerçek bütçesi ve harcamaları bilinmiyor. İşte bu durum egemen sınıfların bir kısmını rahatsız ediyor.

Ordunun sahip olduğu OYAK’ın büyümesi, gelişip serpilmesi başlı başına incelenecek bir sermaye gurubu. Ancak, buradan bu konun ayrıntısına girmeden kısaca söylemek gerekirse, gelişimi ve büyümesi diğer sermaye gruplarından biraz farklıdır. Her türlü vergiden muaf olduğu gibi, devletin tüm olanaklarından yararlanarak büyüyen bir sermaye grubudur.

OYAK genel müdürü Coşkun Ulusoy’un 2007’de söyledikleri ilginçtir. "Kanla test edilmiş askeri prensiplerle” Oyak büyümştür, diyebilmektedir. Bu, hem rakiplerine bir göz dağı, hem de bir gerçeği ifade etmektedir. Gerçekten de, OYAK’ın büyümesi milyonlarca işçi ve emekçlerin kanlarının emilmesi sonucu gerçekleşmiştir.

Ayrıca Türk Ordusu’nun kendisi önemli bir sermayeyi kontrol altında tutmaktadır. Ordu’nun elinde bulunan OYAK Holding, Türkiye’nin 3. büyük holdingidir. 27 Mayıs 1960 askeri cuntasının 1961 yılında kurduğu OYAK, bugün 50’den fazla şirkete sahiptir. Bu şirketlerin bir çoğu Türkiye’nin en büyükleri arasında yer alıyor. "Otomotiv, demir çelik, enerji sektörlerinde yoğunlaşmış olmakla beraber,  finans, inşaat, gıda, iç ve dış ticaret, turizm, sigortacılık, zirai kimya, nakliye, teknoloji-bilişim, savunma ve güvenlik gibi geniş alanlara yayılmıştır.” (İsmet Akça, OYAK: Kimin Ekonomik Güvenliği?, aktaran;  Almanak Türkiye 2006-2008 Güvenlik Sektörü Demokratik Gözetim, sf. 179, TESEV yayınları)

OYAK Holdingin, 2008 yılındaki toplam sermayesi 10,588 milyon TL’ye ulaşırken, 1, 911 milyon TL de aynı yıl için net karı var. Ve bu kuruluş her türlü vergiden "muaf”, çünkü, yasal olarak "sosyal” bir kurum.
Türk Ordusu, anti-özelliştirmeci de değildir. Ordunun siyaset belgesi olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (MGSB); "özelleştirmeler desteklenmeli ve küresel ekonomide uyum sağlanmalı” diye karar almışlardır. Bu bağlamda da OYAK, özelliştirme ile büyüyen bir sermaye grubudur. Ordunun siyasal olarak bazı "karşı duruş”ları, "milli”ciymiş gibi rol yapması ekonomi alanında karşılığını bulmuyor. AB karşıtı gibi gözüken ordu ya da Erdemir’i satın alarak "millici” gibi gözüken ordu, hiç de böyle değil. Oyakbank Hollandalı ING Bank’a satılmış, satılmak zorunda kalmıştır. Millici gösterilmek istenen ordu, elindeki Erdemir’i satın aldıktan kısa bir süre sonra başka bir yabancı şirkete önemli bir hissesini satmıştır. Yine OYAK Holdinge bağlı çoğunluk şirketlerin ortakları arasında yabancılar ağırlıktadır. Renault, AXA, İspanay OYCEM Hispana S.L, Dupont, FMC, Uniroyal vb. Kısacası OYAK, çok uluslu şirketler ile içiçedir. Başka türlü olması da kapitalizmin doğasına aykırıdır.

Oyakbank’ın satılmasına bazı "millici” çevreler  çok içerlerken, aslında bu AB’nin bir isteği idi. Bugün Türk bankacılığının  yaklaşık %70’i, borsanın yaklaşık %80  yabancıların, yani emperyalist tekellerin elindedir. AB daha 1985 yılında AB içinde finans hizmetlerinin merkezileştirilmesini onaylamış ve ondan sonra çevre ülkelerindeki banaklar hızla büyük emepryalist tekeller tarafından yutulmaya başlamıştır.

Türkiye’de yabancı ortaklığı ya da önemli bir hissesi emperyalist bir tekelin elinde olmayan bir banka yok gibidir. Özellikle geri ülkelerdeki sermaye kesimleri emperyalist büyük tekeller karşısında tek başlarına yakta kalmaları zordur ve bu nedenle ya yutulurlar ya da "ortaklık” adı altında faaliyetlerini sürdürürler.
Özetlediğimiz gibi, Türk ordusunun kendisi aynı zamanda güçlü bir sermaye tekeline sahiptir.. Sermaye ise, varoluşu gibi büyümesi ve yaşaması da kanlı olacaktır.

Salt, yukarıdaki veriler dahi Türk ordusunun "anti-emperyalist” ya da "millici” bir yanı olmadığını siysal olarak da ekonomik olarak da ortaya koyan kısa ve özlü göstergelerdir.

Türk Ordusu’nun Anti-AKP’ciliği

OYAK gibi bir sermaye gücünü elinde bulunduran askeri bir gücün , hemen teslim olacağını düşünmek saflık olur. Darbeci Türk ordusunun geri adım atması ya da darbe yapamamasının nedenleri arasında uluslararası konjonktürdeki gelişmeler, bir başka söylemle güvendiği emperyalsit ülke (ABD) ya da ülkelerin (AB) Türk ordusu’nun darbeciliğine şimdilik destek vermemeleridir.

Türk Ordusu, AKP’ye karşı mücadelesinin esas nedeni "laiklik” ya da "kemalist ideoloji”nin korunmasının olmadığı açık. AKP, 12 Eylü askeri darbesi ve peşinden ise 1997 28 Şubat –liberal aydınların söylemiyle- "postmodern darbe”sidir. Birincisin de; sola ağır bir darbe vurularak, onun karşısında "dincilik” geliştirilmiştir. İkincisinde ise; biraz radikal "dinciliği” törpüleyerek, emperyalist tekelci burjuvazinin konjonktür siyasetine uygun yeni "liberal dinciliği”n gelişmesinin istemeyerekte olsa serpilip-gelişme koşulları hazırlanmıştır.
Türk devleti burjuva anlamda da olsa esas olarak laik değildir. O laik gibi gözükmesine karşın, dini bütünüyle kontrol altında kendi çıkarları doğrultusunda kualnamakta ve azınlı dinlerin özgürce gelişmesi önünde engel olmuştur. Kısacası yasal olarak "ibadet” serbestliği olmasına karşın, bir başka yasalarla "ibadet serbestliğini” sünni kesimlerin dışında kimseye tanımamış ya bütünüyle yasaklamış ya da kısmen yasaklamıştır.

Geleneksel Kemalist diktatörlüğün, "laik” görüntüsü, elbette dinci kimlikli AKP ile çelişmekte ve Ordu, dinci bir partinin devlete egemen olmasını istemiyor. En azında görüntüsel de olsa türbenlı eşli resmi görevli istemiyor. AKP ise buna karşı direndi ve devletin en etkili resmi kurumlarına türbanlı eşlileri getirmeyi başardı. Bu açıdan Ordu birinci raundu kaybetti.

Türk ordusu faşist nitelikli bir ordudur ve emperyalsit tekelci burjuvazinin hizmetindedir. Ordunun anti-emperyalist bir yanı olması bir yana, anti-emperyalistlere karşı ülke içinde mücadele etmiş ve katliamlar yapmıştır. Özellikle 1971 12 Mart, 1980 12 Eylül darbeleri ordunun faşist niteliğini pekiştiren darbelerdir. İşçi ve emekçi düşmanı bir ordunun anti-emepryalist olduğu söylenemez. Türk ordusu 1950’den itibaren ABD’ci bir özellik arz eder.

Ordunun Kıbrıs sorununda AKP ile çatışması ise, egemenlik alanlarını terk etmek istememesinden kaynaklanıyor. AKP, ise, AB’nin ve ABD’nin dayatması karşısında işgalden vazgeçmek istiyor.
Sermayenin elede eedilmesi ve birikimi için "ırkçı” millici” olmayan Türk Ordusu, Kürt sorunu karşısında ise, ırkçılığı kimseye kaptırmaya niyetli değildir.  Yıllardır baskı ve katliamlarla Kürt ulusal mücadelesini bastırmaya çalışan ordu,  bu konuda geri adım atmak istemiyor. Daha düne kadar "Kürt” yok diyen ırkçı-faşist nitelikli bu kurum, bugün kısmen geri adım atmak istemesinin nedeni, Kürt ulusal mücadelesinin dayatması sonucudur. Attığı geri adım ise "Kürt yok” yerini "Kürt var” almıştır.
.
AKP’nin dinci kimliği Kemalist Türk ordusunu rahatsız etmiştir. 2002 genel seçimlerinde AKP’nin seçimlerde çoğunluğu ele geçireceği kamuoyu yoklamalarıyla ortaya çıkınca, Ordu ve TÜSİAD’ın önemli bir kanadı seçimde açıktan taraf olarak başta CHP olmak üzere  MHP’yi desteklediler.

Ortaya çıkan belgeler (günlükler vb.) Türk ordusunun 2003 yılından itibaren AKP’yi devirme planları yaptığı ortaya çıktı. Ancak, hiç birini bugüne kadar başaramadan, AKP 8. yılını dolduruyor ve Ordu içinde temizliğe adım adım yaklaşıyor. En üst düzeyde generallerin yargılanması, tutuklanması, ordunun köşeye sıkıştığını da ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda "Ergenekon Yargılamaları” ya da "ergenekon davası” olarak bilinen olaya gelince, salt devlet içindeki "çürüklerin” temizlenmesi olarak bakmamak gerekiyor. Devlet içindeki sermaye kesimlerinin ciddi bir hesaplaşmasının kamuoyuna "hukuksal”yansıması olarak bakılmalıdır. Tutuklananların büyük bir kısmı "teşhir” olmuş, "çürük” ya da "kontrolden çıkmış” kesimler olmasına karşın, bazı üst rütbeli generallerin yargılanması ve tutklanmasına ise "çürüklerin temizlenmesi” olarak bakmak yanlış bir değerlendirme olur. Çünkü TC tarihinde –ilk kuruluş yıllarını saymazsak- ilk defa üst rütbeli generaller tutklanıyor ve hem de "terör örgütüne üye olmaktan”, "hülkümete karşı darbe hazırlığı” yapmaktan vb. Bu durum, Türk ordusunun kamuoyunda sarsılmayan prestijinin ayaklar altına alınmasıdır. "Dokunulmaz” paşalara "dokunulmuş”tur. Ancak bu, yansıtılmaya çalışıldığının tersine, Türkiye’nin "demokratikleşme” gelişmesi olmayıp, egemenler arası iktidar savaşımının sonucudur. Bu gelişmelere, faşist Türk ordusunun egemenliğinin kırılması adımları açısından ise önemli bir gelişme olarak bakılmalıdır.

Ordu, AKP’ye karşı savaşında tek değil. Kemalist bürokrasinin yanı sıra TÜSİAD’ın önemli bir kısmı da orduyla beraberdir. Her ne kadar TÜSİAD ile Ordu bütün konularda uyum sağlamasalarda, AKP ve onun arkasındaki sermaye gücüne karşı orduyla beraber hareket ediyorlar. TÜSİAD’da ordunun si etkinliğinin azalmasından yana. Ancak, şimdilik bunu AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinin varlığı nedeniyle güçlü bir şekilde dile getirmiyor ve öne çıkarmıyor.

Türk yargı sisteminin de üzerine örtülen "bağımsız yargı” çulunu bir yana iterek açıktan Türk ordusu ile birlikte hareket ettiğini ortaya koyan açıklamaları ve AKP karşıtı açık tutumu, kavgayı bu alanda daha da yoğunlaştırdı. Türk egemen sınıflarının "yargı”sının "bağımsız” olmadığı işçi ve emekçilerin karşısında bir "yargı” olduğunu biliyoruz. Bütün kapitalist ülkelerde, devletlerin yargıları, o sistemin egemenlerin lehine, ezilenlerin ise aşleyhine işler. Çünkü yargı, egemen sınıfların devletini korumanın en önemli araçlarından biridir.

Türkiye AKP Eliyle Demokratikleşiyor Mu? Ya Da Demokratikleşebilir Mi?

AKP ile Ordu arasındaki mücadele, toplumun demokratikleşme mücadelesi değildir. Daha başta da söylediğimiz gibi, iktidara kimin egemen olacağıyla ilgili bir sorun.

Egemen kliklerden birisinin siyasal arenada temsilcisi olan AKP’nin orduya karşı aştığı savaş, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin bir parçası gibi gösterilmeye çalışılsa da, gerçekte bu olmayıp, bu, AKP ve temsil ettiği kesim için ikitidarda daha fazla söz sahibi olma anlamına gelecektir. Toplumsal demokratikleşme, devlete egemen olan, üretim araçlarını elinde bulunduran mülk sahiplerinin sınırsız özgürlüğü olmayıp, kitlelerin özgürleşmesi, kitleler için demokratik bir ortamın yaratılmasıdır. Artı-değere el koyma olgusunun var olduğu bir yerde, kitlelerin özgürleşmesi, bir başka söylemle, kitleler içinde demokratik bir ortamın yaratılması olası değil ve kapitalizmin işleyişine terstir. Sömürü ve baskı, ezilen yığınlar için demokratik bir ortam ile birlikte yürüyemez.

Türkiye’de egemen sınıflar için demokrasi var olduğu gibi, onlar için en iyi bir demokratik ortam da bundan başkası değildir.. Sınıflı toplumlarda bir sınıf için en geniş bir demokratik ortamın var olması, bir başka sınıf ya da sınıflar için ise birincinin tersine anti-demokratik bir ortam vardır. Yani, despotik bir ortam vardır. Çünkü devlet bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki baskılama aracıdır. Bu devlet, sermaye kesiminin devleti ise onlar için özgürlük var iken, işçi ve emekçiler için ise demokratik bir ortamın varlığından söz edilemez. Bu devletin amacı; bir avuç azınlık sermaye kesiminin lehine ezilenler üzerinde ağır bir baskı ve sömürü ortamı yaratmaktır. Asla ezilen kesimlere demokrasi yaratmak için değil. Liberal aydınların AB ülkelerini "demokratik ülkelere” örnek olarak göstermeleri, sorunun esas yanını –bilinçli- gözardı etmelerinden kaynaklanıyor. Evet, bu ülkelerde daha fazla demokratik bir ortam sözkonus, ama, işçi ve emekçiler için değil, burjuvazi için …

Durum böyle olduğuna göre, AKP’den "demokrasi” mücadelesi beklemek saflığın ötesinde, kitleleri aldatmaya çalışmanın bir başka sahtekarlığıdır. Her şeyden önce AKP, burjuva anlamda dahi, burjuva demokrasisini benimsemiş bir parti olmayıp, faşist nitelikli bir partidir. 7 yıllık hükümet pratiği, bu partinin en küçük bir demokratik yanı olmadığını, tersine, güçlendikçe, anti-demokratik yönlerinin daha arttiğı, işçi ve emekçiler üzerinde azgın sömürünün yanında baskıları giderek artırdığı ve emepryalizmin yeminli bir işbirlikçisi, uşağı bir siyasal yapı olduğunu ortaya koymuştur.

Türk devletinin niteliğinin tartışmasız faşist olduğu bilinen bir gerçektir. Bu devletin hükümet olan partileri de ve hatta yanlışlıkla reforumcu bir parti de gelse –gelmesi bu koşullarda düşünülemez- faşizmi uygulamak zorunda, aksine hükümette bir gün dahi kalamaz.

AKP, siyasal anlamda faşist bir niteliğe sahip olduğu gibi, ideolojik olarak da faşizmin temsilcisi bir siyasal yapıdır. Liberal aydınların ve kendine "sol”cu diyen bazı reformist ve revizyonist kesimlerin bu faşist dinci partiyi "ilerici”, "demokrat” ve "Türkiye’nin demokratikleşmesi için büyük bir şans” olarak ileri sürmeleri ve göstermeye çalışmaları, onların demokratikleşmeden ne anladıklarıyla ilgili olduğu gibi, soruna egemen sınıfların bir cephesinden bakmalarından kaynaklanıyor. İşçi ve emekçilerin sınıf cephesinden bakanlar, AKP’nin "reformist” bir yanı dahi olmadığını rahatlıkla görebilirler.

Türk ordusunun darbeci niteliği yeni bir şey değil. Bir çok defa kanlı darbe yapmıştır. 1960 askeri darbesi, egemen sınıfların bir kanadının diğer bir kanadına –Menderes’lere- karşı yapılmış ve kanlı bir  hesaplaşma yaşanmıştır. 12 Mart ve 12 Eylül askeri faşist darbeleri ise işçi sınıfı, emekçilere ve onların temsilcileri komünist, devrimci demokrat ve tüm ilericilere karşı yapılmış kanlı darbelerdir. Daha doğrusu, bazı dış koşulların yanı sıra, işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesini ağır baskı altında tutarak, emperyalist tekelci burjuvazinin ve yerli sermaye kesimin sömürü oranını daha da artırıcı ortamı yaratmak için yapılmıştır.

AKP, 12 Eylül cuntacılarını yargılma yerine onları korumuştur. 12 Eylül faşist anayasasını değiştirmek bir yana onun bir ürünü olduğu için, o yasaya dokunur gibi yapmış, ama dokunmamıştır. Çünkü söz konusu anayasa AKP’nin seçimi kazanmasına ve hükümette kalmasına büyük ölçüde hizmet etmektedir. AKP’nin geçmişle bir ilşkisi yok. Onu, şimdiki ve gelecek durum ilgilendiriyor. Anayasa’nın 15. maddesini değiştirmek ister gözükmesinin nedeni ise, toplumun bu konuda duyarlılığını bildiği ve darbeciliğe karşıymış görüntüsü vermek içindir. Yeri geldiğinde darbe yapmaktan ya da yaptırmaktan asla kaçınmaz.

Faşist 12 Eylül Anayasasında, AKP’nin değiştirmek istediği maddeler, devletin faşist niteliği ve anti-demokratik yasalarla ile ilgili olmayan, egemen sınıfların –ya da bir kesiminin- ayaklarına dolanan  bazı maddeleri değiştirmek istiyorlar. Anayasanın işçi ve emekçi düşmanı yanı kalıyor. İşin bir başka yönü ise, AKP, 12 Eylül Anayasasını değiştirmek istemiyor, değiştirmek ister gibi gözükmeye çalışıyor. AB’nin dayattığı bazı maddeleri değiştirmek istediğini belirtmesinden öte bir şey yaptığı yok. Ama, AB’nin istediği sermaye kesiminin lehine, işçi sınıfı ve emekçilerin aleyhine olan maddeleri parça paraça değiştiriyorlar. Ama, anayasanın özüne dokunmuyorlar.

AKP’nin 12 Eylül Anayasa’sında değiştirmek istedikleri bölümler, AB’nin zorunlu olarak değiştirilmesini istediği maddelerdir. Bunlardan işçi ve emekçilerin lehine  gibi gözüken, "memurlara toplu sözleşme hakkı”. ("Gibi”, çünkü işçilerinde toplu sözleşme ve grev hakları yasal olarak mevcut, ancak, başka maddelerce de oldukça kısıtlanmış ve bir çoğu Bakanlar Kurulu’nun izinine bağlanmıştır.) Gerisi ise egemen sınıfların kendi iç çatışmalarına vesile olan konulardır. Örneğin, HSYK’nın yapısı, Askerlere sivil yargının yolunun açılması, parti kapatmaların zorlaştırılması, YAŞ (Yüksek Askeri Şura) kararlarına yargı yolunun açılması vb. gibi.
Yeni "anayasa taslağı”nda 12 Eylül’ü yapanlara "yargılama yolu açılıyor” gibi haberler olsa da işin özü sonra belli olacaktır. Belki göstermelik bir madde koyabilirler.

Yeri gelmişken, AKP tarafından değiştirilmek istenen "bazı anayasa maddeleri karşısında tavır ne olmalıdır, sorusuna da açıklık getirmek gerekiyor. İşçi ve emekçilerin sözkonusu "değişiklik”lerle ilgili tavırları açıktır. Sandık başına gitmeyecekler ve bu tür kitleleri oyalayıcı ve egemen sınıflartın rasındaki dalaşın piyonu olmayacaklardır. Onlar, kendi mücadelelerinin öznesidirler.Ama, asla egemenlerin yedeği olmayacaklardır ve olmamalıdırlar.

Değiştirilmek istenen maddeler arasında 15. madde, yani 12 Eylül cuntacılarına yargı yolu açılması ve diğeri ise "memurlara toplu sözleşme hakkı”yla ilgili olanıdır. AKP’nin bu iki maddeyi, diğer maddeler arasına sıkıştırmasının nedeni, çok açık. Daha geniş kitleleri, kendi sınıfsal çıkaralarına alet etmek.
İşçi ve emekçiler, anayasanın tüm maddelelrinin değiştirilmesini istiyor. Ama, İşçi ve emekçiler lehine olan demokratik bir anayasa. Böyle bir anayasayı ise, maalesef AKP yapamaz. AKP, bu tür demokratik anayasaların karşısındadır.

Egemen sınıflardan demokratikleşme bekleyenler, kendi tepelerine balyoz indiğinde, belki görüşleirnden vazgeçebilirler, ama, iş işten geçmiş olcakatır. Bir toplumda demokratikleşmeyi sağlayan sınıflar ezilenler olabilir. Emperyalizm ve proleter devrimler çağında, yani, burjuvazinin gericiliğin bir numaralı temsilcisi olduğu bir kapitalist sistemde, demokratikleşmeyi ancak ve anacak işçi sınıfı ve emekçiler sağlayabilir. Burjuvazi, günümüzde demokrat olmadığı gibi, demokratlığında en büyük düşmanıdır. Kapitalist sistemde burjuvaziden "demokratlık” beklemek abesle iştigaldir.

Kapitalist sistemde, hiç bir ülkede demokratik kazanımlar, burjuvazinin lütfuyla asla elde edilmemiştir. İşçi ve emekçilerin ağır bedeller ödemeleri karşılığında verdikleri mücadelelerinin birer kazanımları olagelmiştir. Türkiye’de geçmişte bazı dönemler, demokratik hak ve özgürlükler biraz daha fazla olmuşsa, bu, işçi ve emekçilerin mücadeleleriyle elde edilmiştir.

AKP’nin "açılım” hikayelerinden yola çıkarak, bu partiden "demokratlaşma” beklemek, IMF’den ezilenlerin sömürülmesine karşı mücadele beklemek gibi bir şeydir, benzetmesi yanlış kaçmayacaktır.
AKP, faşist Türk ordusunu karşı mücadelesinde daha avantajlı ve bu avantaj, kitlelerin önemli bir kesimini yanına almasından kaynaklanıyor. AKP, işçi ve emekçilere "kırk katır mı kırk satır mı” politikasını dayatıyor. İşçi ve emekçiler AKP’nin bu politikasına boyun eğmek zorunda olmadığı gibi, bu politikaya karşı mücadele etmek zorundadırlar. Kitlelerin çıkarları buradan geçmektir. Ne AKP’nin kırk katır, ne de Ordu ve bağlaşıklarının kırk satır politikası… Ne şer ne de ehveni şer!

AKP, AB, ABD İlişkileri

AKP’yi ABD’nin hükümet ettiğini ve bugünde arkasında ABD’nin güçlü bir desteği olduğunu söylemek abartılı bir saptama olmayacaktır. ABD’nin AKP tercihi Ortadoğu ile ilgilidir. AKP’nin neoliberal "müslüman” olması, yani, emperyalist tekelci burjuvazinin ekonomik ve siyasal gereksinimlerine karşılık verecek bir politik yapıya sahip olmasıyla direkt ilintilidir. ABD, radikal anti-ABD’ci dincilere karşılık AKP gibi ılıman dincileri tercih etmesi, onu öne çıkarması, örnek göstermesi emperyalizmin bölgesel çıkarlarından ayrı düşünülmemelidir. Türk Ordusu’da koyu ABD’cidir. Ancak, ABD’nin bölgedeki güncel çıkar gelişmelerine şu anda o değil, AKP gibi bir parti verebilir. Öte yandan aynı gerekçeler ile AB’nin de Ordu ve onun bağlaşları olan Kemalist sermaye kesmine karşı AKP’yi tercih etmesi ve desteklemesi, neoliberal politikaların AKP kanadıyla daha iyi uygulanabileceğini görmüş olmalarındandır.

Şimidiye kadar Türk hükümetlerinin –özellikle 2. emperyalist paylaşım savaşından sonra-hemen hemen bütünü ABD’ci olmasına karşın, AKP için "en” Amerikancı denmesi isabetli bir saptamadır. AKP’nin koyu emperyalist ABD’ci olmasının nedenleri çok. Aksi taktirde, Türk ordusu ve onun arkasındaki güçler onu çoktan hükümetten -darbe ya da vb. ile- düşürmüşlerdi. İşte, AKP’nin Ordunun üzerine bu denli sert gidebilmesinin esas nedenlerinden biri de ABD ve AB’nin bu açık desteğini almasından kaynaklanıyor.
Anımsanacağı gibi Avrupa Parlamentosu daha 2004 yılındaki Türkiye Raporu’nda, "Ordunun resmi ve gayri resmi etkin ağlarından endişe duyuyor” diyerek, orduya karşı, AKP’nin yanında yerini aldığını ilan etmiş oluyordu. AP’nin bu raporu, AKP için önemli bir siyasal dış destekti.

Buraya, tekrar olsa da bir ekleme yapmak gerekiyor; AKP’nin içeride Ordu ve yandaşlarına karşı tavır alması ve sert bir dalaşmanın yaşanmasını salt ABD ve AB desteğine bağlamak doğru olmaz. Yukarıda söylediğimiz gibi; Türk egemen sınıflarının bir kesiminin (dinci –yeşil sermaye- ve dinci eğilimlilerinin yanı sıra,, yeni palazlanan bir kısım Anadolu sermayesi) açık desteğini alıyor.

Bilindiği gibi, ABD ve AB, daha Ecevit’in başbakanlığını yaptığı DSP, MHP, ANAP koalisyon hükümeti döneminde, DSP’den koparılan İ.Cem ve K. Derviş ve H. Özkan önderliğinde bir parti kurdurarak (Derviş daha sonra bu üçlü troyadan ayrıldı) seçimlerde galip geleceğini hesaplıyorlardı. Yerli iş birlikçi burjuvazinin de pohpohlamasına karşın, ABD ve AB’nin bu plan tutmadı. Bunun yerine Refah’tan koparılan AKP önderleri ileri sürülerek, emperyalist tekelci burjuvazinin programı uygulanmaya sokuldu. AKP’nin tek başına hükümet olması, içerde ve dışarda sermaye kesimini sevindirdi. Özellikle ABD, AKP sayesinde Türk devletine daha fazlasıyla isteklerini kabul ettirebilecekti ve nitekim de öyle oldu.

AB’nin AKP’yi destekleme gerekçesi ise; AKP’nin daha fazlasıyla ABD kuklası olduğunu bilmesine karşın, MHP ve CHP gibi Avrupa Birliği konusuna soğuk bakan partilere göre kendi çıkarları doğrultusunda daha kolayca kullanbilecekleri bir siyasi oluşum. Her ne kadar başta, AKP’nin dinci olması nedeniyle biraz kuşkuyla yaklaşmış olmalarına karşın, süreç içinde AKP’nin tekelci burjuvazinin neo liberal politikasını harfiyen uygulayan bir parti olduğunu gördüler ve açık desteklerini sundular.

T. Erdoğan’nın İsrail’e "kafa” tutması, sert çıkışlarda bulunması, İsarail ile Türk devleti arasındaki ilişkileri kısmen "limoni” yapmasına karşın, iki devlet arasındaki ikili hiç bir anlaşmayı olumsuz etkilememiş, gizli ve açık anlaşmalar devam etmiştir. Erdoğan, AB ve ABD’nin İsrail’i elştirdiği kadar eleştirmektedir. Biraz "sert” çıkışlar ise, ona verilen rol gereğidir. O, Filistin halkının dostu değil düşmanı ola gelmiştir. İran’a ve Hamas’a "sıcak” yaklaşımını ise yine kendisine verilen rol gereğidir yorumu, abartılı bir belirleme olmasa gerek…

Türk egemen sınıflarının özellikle de TÜSİAD içinde söz sahibi olanlar, AKP’ye ilk başta soğuk yanaştılar ve 2002 Kasım seçimlerinde AKP’ye karşı CHP’yi desteklediler. Ordu’da aynı şekilde AKP’nin seçilmesine, daha doğrusu tek başına hükümet olmasını istemiyordu. AKP tek başına parlamentoda çoğunluğu ele geçirince, "değişti” lafları ortalıkta dolaşmaya başladı ve AKP’nin ileri gelenleri de "biz değiştik” dediler. Özellikle Hürriyet gazetesi, "AKP değişti ve desteklenmeli” diye manşetlerden vermeye başladı. Ancak, süreç içinde AKP yerini sağlamlaştırdıkça başta Hüriyet’in sahibi olmak üzere geleneksel sernaye kesimlerine karşı dişlerini göstermekte gecikmedi.


 
AKP’nin Kürtlere, İşçi Ve Emekçilere Kapalı, Sermayeye Açık  "Açılımları”
 
"Kürt Sorunu” Türk egemen sınıflarını uzun bir süredir rahatsız eden konuların başında gelmektedir. Türk sermaye kesimleri, 1990’ların ikinci yarısından itibaren bu sorunu şu veya bu şekilde çözmek istiyordu. Bu konuda da bugün olduğu gibi, o zaman da egemen sınıflar içinde bir çelişki vardı. TÜSİAD’ın önemli bir kesimi Kürt sorunun çözülmesinden yana tavır alırken, Türk Ordusu ve bazı milliyetçi-ırkçı kesimler ise, silahla basıtırlmaya devam edilmesini istiyorlardı. Bu sorunun çözülmesini isteyen, bu konuda akademisyenlere "raporlar” hazırlatan TÜSİAD’da  silahla bastırılmasından "yana tavır” almasına karşın, gelinen aşamada bunun kendilerine –ekonomik, siyasal ve daha bir çok açıdan – daha pahalıya mal olduğunu gördüler. Kürt ulusal hareketinin silahlı mücadelesinin uzaması, kopmayı da beraberinde getireceğinin sinyallerini alınca ve aynı zamanda Avrupa ve ABD tekelci burjuvazisinin eğilimleri ve telkinleri de "kültürel haklar verin kurtulun” olunca, TÜSİAD, "acil çözüm” raporları çıkartmaya başladı. Anımsanacağı gibi, S. Sabancı, söz konusu raporu savununca, Türkeş’in buna verdiği karşılık "çizmeyi aşmasın” olmuştu. Bugün Türkeş’in MHP’si aynı çizgisini korurken, buna CHP’de eklemnerek, ırkçı-faşist çizgide güçlü bir kora oluşturdular. Bu faşist odaklar, Kürt ulusu üzerindeki baskıların artırılmasını hararetli bir şekilde desteklemeye devam ediyorlar.

İsmi bir çok defa değişerek en sonunda "Milli birlik ve beraberlik açılımı”na dönüşen AKP’nin "Kürt Açılımı”, gelinen aşamada burjuvaziden beklenenin ötesine gidemedi. Yukarıda kısa tarihçesine değindiğimiz Türk egemen sınıfların "Kürt Açılımı” yaklaşımlarında bir değişiklik sözkonusu değil. AKP’nin dillendirdiği ya da dillendirmeye çalıştığı içi boş "açılım”ın da yeni bir şey olmadığı, 1990’ların ikinci yarısından beri tartışıla gelen bir durumdur. AKP’nin "yapmak istiyor gibi” gözüktüğü konu, gerçekten Kürt Sorunu’nu çözmek değil, Kürt Ulusal Hareketi’ni –yani, PKK’yı- tasfiye ve elimine etmektir. AKP şefi T. Erdoğan’ın, Kürt sorunu konusunda ileri sürdüğü argümanlarda ileriye dönük bir şey olmadığı gibi, "Tek vatan, tek bayrak, tek dil” ırkçı söylemleri daha gür bir şekilde tekrarlama sınırının ötesine geçemiyor. Bir bütün olarak Türk egemen sınıflarının "Kürt Sorunu Çözümü” politikası, yukarıda da belirttiğim gibi esasta Kürtçenin serbest bırakılmasıyla sınırlıdır. Okullarda Kürtçe eğitim bunların "çözüm” proğramında yoktur. Türk egemen sınıfların Kürt sorunu konusundaki  şimdiki taktiği; sorunu yatıştırmak, pasifize etmek ve ulusal radikal hareketi kontrol altına alıp evcilleştirerek, asimilasyon politikasını devam ettirmektir.

AKP’nin dini kullanarak Kürt sorununu "din kardeşliği” içinde eritme taktiği olmasına karşın, bir ulusal sorunun bir "din kardeşliği” sınırları içine sığması söz konusu bile olamaz. Bu, ulusların ekonomik, siyasal ve sosyal varoluş tarihsel –yahudiliği saymazsak- gerçekliğine bütünüyle terstir. Bu, bütün ulusların tam hak eşitliği ve halkların kardeşliği temelinde olur ki, bu da ancak ve ancak sosyalizmle gerçekleşebilir. Emperyalizm ve proleter devrimler çağında, ulusların kendi kaderini tayin hakkı, proleterya önderliğinde demokratik halk devrimi ya da sosyalist devrimle gerçekleşebilir.

Türkiye’de Kürt ulusal sorunun çözümünü Türk egemen sınıflarından beklemek yanıltıcıdır. Onlar çözmez, daha karmaşık ve kanlı bir hale getirirler.

Kürt ulusuna yönelik sistemli baskı ve katliamlar ve hatta "açılımların” konuşulduğu bir ortamda DTP’ne yapılan baskılar ve peşinden kapatmalar, yine BDP’ye yapılan baskılar ve yoğun tutuklamalar AKP’nin ve Türk egemen sınıfların Kürt ulusal sorununu "çözüm”den neyi kastetiklerini ortaya koymaya yetmektedir. Baskı uygula, sindir ve sustur. Gerisi propagandif burjuva argümanlarından başka bir şey değildir.

Sanatçılarla yapılan "açılım” toplantıları da, T. Erdoğan’ın faşist yüzünü gizleme, siyasal olarak da liberal gözükme gayretleridir. Ekonomide neoliberal olan, emperyalist tekellerin bir dediğini ikiletmeyen birisinin "liberal demokrat” olması olası değildir. Türk ordusunun generallerine karşı, kitleler içinde güç toplama "açılımları” ve seçim yatırımları olarak değerlendirmek en doğru olanıdır.

Buraya eklemek de yarar var. Son genel seçimlerde AKP’ye karşı olan bütün ırkçı-faşist düzen partileri ve Ordu, Kürdistan’da PKK’nın yasal temsilcilerine karşı dinci AKP’yi desteklemişlerdir. Birbirini boğazlamaya çalışan dinci ve Kemalist Türk egemen sınıfları, Kürt ulusal mücadelesinin bastırılmasında rahatlıkla "kardeş” olabiliyorlar. Bu kesimlerin birlikte olduğu başat  yanların birincisi; işçi ve emekçi düşmanlığında, ikincisi ise; ülkeyi emperyalizme peşkeş çekmede…

AKP, Kemalist bir parti değildir, ama, Kürt ulusal sorununda, kısmi tavizlerle Kemalist politikayı devam ettirmek istiyor. Sözün özü, AKP’nin de bu konuda retoriği öncelleriden farklı değildir.
Kemalist Türk devletinin "demokrasi” tarihine bakıldığında, "kara kitabı” oldukça kabarıktır. AKP’nin hükümete geldiğinden bu yana da "demokrasi” konusunda "kara kitabı” öncellerinden hiçte farklı değil ve farklı bir pratik sergilememiştir.

AKP Ve Ordu Arasındaki Çatışmada Devrimcilerin Tavrı Nasıl Olmalı?

Komprador tekelci burjuva klikleri arasında ki çıkar savaşında devrimcilerin "taraf” olması söz konusu olamaz. Bu çıkar dalaşı işçi ve emekçilerin lehine bir sonuç yaratmayacaksa, bu dalaşta yer alamaları doğru bir yöntem olamaz. İşçi sınıfının kendi dünya görüşü vardır ve kendi sınıf çıkaraları doğrultusunda taktik belirler. Ancak o, egemen sınıflar arası mücadeleyi daha da keskinleştirici bir yöntem izleyerek, bu kavgada, işçi ve emekçiler lehine yararlanamaya çalışır. Her iki burjuva kanadın amaçlarını kavaga nedenlerini ortaya koyarak, onların kendi çıkaraları doğrultusunda kitleleri etkilemelerini, burjuva egemen çevrelerin çıkarlarının yanında yer alamalarını önlemeye çalışır.

Bazı eski "sol”cular, kimi revizyonist ve reformist kesimler, bu it dalaşında "AKP’nin yanında yer alınmalı ve desteklenmeli” diye bir sonuç çıkarıyorlar. İki egemen klik arasındaki savaşımda, bir klik diğer kliğe karşı "demokratik” bir mücadele yürütmediği gibi, birbiri arasında da nitelik farkı yoktur. Görünüşte AKP, "demokrasi” mücadelesi yürütüyor gibi gözüküyor. Ancak, AKP, gelmiş geçmiş burjuva kanatlar içinde "en” ABD’ci olduğu gibi, aynı zamanda işçi ve emekçi düşmanı bir siyasi akımdır.
Ordu’nun dokunulmazlığına dokunulması, prestijinin sarsılması, generallerin yargılanması olumlu bir gelişme. Devrimciler bütün darbecilerin, devrimci katillerinin, halk düşmanlarının yargılanmasını istemeli ve bu yönde propaganda yapılmalı. Bu yetmez, "Faili meçhul cinayetler” olarak bilinen cinayeti işleyen asker, sivil, polis vb. görevlilerin açığa çıkarılması ve yargılanmasını istemelidir.

Halk içinde güçlü bir etkinliği olan ordunun teşhir olması, gözden düşmesi, katilliğinin kısmen de olsa sorgulanması vb. halkın lehinedir. Egemen sınıflar arası dalaşta, istemeselerde onlar birbirilerinin kirli çıkınlarını ortaya dökmek zorunda kalıyorlar. Bu da, onların teşhiri açısından devrimcilerin lehine oluyor.
Ancak, AKP kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiği için, kendini siyasal olarak güçlendirici hareket ediyor ve edecektir. Bu parti, yukarıda da vurgulandığı gibi demokrat değil, dinci -faşist halk düşmanı ve emperyalist tekelci burjuvazinin hizmetinde olan bir partidir. Bu parti, burjuva anlamda dahi "demokrasi” getiremez. İçerde güçlendikçe faşist baskı yasalarını daha da artırıcı bir yol izleyecektir.

AKP’yi salt özelleştirmeyi daha fazla yapan bir parti olarak değerlendirip, ona göre emperyalist yanlısı olduğu kararına varmak yanlış. AKP değil de,  örneğin CHP tekbaşına iktidar’da olsaydı, özelleştirme açısından tablo değişmeyecekti. Bütün egemen sınıf kesimleri özelleştirmeyi hararetli bir şekilde istiyor ve destekliyor. Ayrıca, yerli işbirlikçi sermaye kesiminin emperyalist tekeller karşısında "millici” olmaları düşünülemez. Bunlar açısından sorun "millicilik” değil, sömürüden pay alma, egemenlik alanlarını pekiştirme ve geliştirmedir.

Devrimcilerin sınıf savaşımda kendi tarafları vardır ve o tarafta yerlerini almaya devam etmelidirler. Liberal "aydınlarımızın”, sermaye kesimleri arasındaki savaşımı "ilerici” göstermeleri, onların şimdilik iktidara tam egemen olmamış sermaye kesimi tarafında yer aldıklarından kaynaklanıyor. Tekelci burjuvalar arası kavganın gerçek içeriğini, işçi ve emekçilerin sömürülmesinden daha fazla pay alma savaşımı olduğunu gizlemeye çalışan bu kesime liberal de olsa "aydın” demek biraz lüks kaçıyor.

Kısaca özetlersek:

Bu dalaşta tarafların temel özellikleri: Sermayeyi ve üretim araçlarını elinde bulunduran, son yılların popüler söylemiyle; "beyaz laikler ve beyaz dindarlar”. Az çok eğitim görmüş ve eğitimli kentliler, "laik” yaşama gölge düşürüleceğinden endişe ettikleri için, AKP’ye karşı Ordunun yanında yer alırken, diğer tarafın yedeğinde ise, yoksul ama "dindarım” diyen kesimler.

İktidar kavgası veren sermaye kesimleri, birbirilerine karşı daha güçlü olmak için, yedeklerini güçlendirmeye, daha doğrusu ezilen milyonları da yanlarına çekmek için yoğun bir propaganda ve taktik savaşımı veriyorlar. Oysa, bu egemen kesimlerin gerçek derdi, ne "tesettür” ne de laiklik”. Varsa yoksa devlet iktidarını ele geçirerek sömürüden daha fazla pay alma savaşımıdır. Bu savaşta onlar açısından her yol mübahtır. Yargı, bürokrasi, basın önemli saç ayaklarıdır. "Anayasa değişikliği” hikayesi de, yeni palazlanan sermaye gücünün, diğerine karşı iktidarını sağlamlaştırma çabalarıdır.

Kısacası sorunun özü budur. Gerisi teferruattır. Kitlelere bunlar anlatılmalı ve açıklanmalıdır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder