Bir Ergenekon Hikayesi: Egemen
Sınıflar Arası Savaş
YUSUF KÖSE |
30 – 03 – 2010
Türk egemen sınıfları arasında uzun bir süreden beri iktidar
savaşı devam ediyor. Bunun bir yanını bugünkü hükümet, yani AKP, bir yanını ise
başından beri TC’ne egemen olan Türk ordusu ve bununla bütünleşmiş Kemalist
bürokrasi temsil ediyor.
Elbette bu
iki ana temsilci, ekonomik temelden yani, Türk devletine egemen olan
burjuvaziden soyut, sınıflarüstü temsilciler değil. Her ikisinin de dayandığı
egemen komprador sermaye kanatlar mevcut. Süren, esas olarak onların egemenlik
savaşıdır.
Burjuvazi
içinde egemenlik yarışı, daha açıkcası sömürüden daha fazla pay alama savaşımı
hep süre gelmiştir. Bazan dengelenmiş, bazan biri bazan ise bir diğeri devlete
tam egemen olmuştur. Kapitalist sistemede, burjuvazi içinde iki ya da daha
fazla kanatlar olduğu gibi, bazan ise yoğun sindirmeler karşısında bir kanat
hep sivrile gelmiştir. Burjuvazi, hiç bir zaman yekpare olmamış, içinde egemen
olanalara karşı yeni palazlananlar çıkmış ya da çıkmaya çalışmıştır. Özel
mülkiyetçi bir toplumda, devlete egemen olmak, sömürüden daha fazla pay almak
anlamına geldiği için, egemen sınıfların her zaman iştahını kabartmıştır.
Devlete egemen olmak anlamında bir biriyle kıyasıya çatışmışlardır ve bu uğurda
birbirinin kellesini dahi götürmüşlerdir. Bu durum, burjuva develetinde
niyetlerden bağımsız, özel mülkiyetçi toplumun ve onun devletinin karakteristik
bir özelliğidir.
Türkiye’de
egemen sınıflar arası iktidar savaşımı, TC kurulduğundan beri devam etmiştir.
M. Kemal’in tam eğemenliğine karşı baş kaldıranlar "süikast” vb.
gerekçeleriyle ya asılmışlardır ya da ağır hapis cezalarına çarptırılmışlar ya
da sürgüne gönderilerek tasfiye edilmişlerdir.
1960’da ise
iktidar savaşımı daha ağır geçmiştir. 1960 askeri cuntası, Menderes ve iki
bakanı idam ederek, iktidara tam ağırlıklarını koymuşlardır. Türk egemen
sınıfları arasındaki bu kavga, ilk olmayıp yukarıda da değindiğimiz gibi
–Osmanlı İmparatorluğu içindeki egemenler arasındaki siyasal iktidar kavgalarını
saymazsak- TC’nin kuruluşundan itibaren vardır ve Türk burjuva develeti
varolduğu sürece devam edecektir.
Egemen
sınıfları arasındaki kavga, salt Türk egemen sınıflarına özgü bir şey olmayıp,
burjuva mülkiyetçi sistemde bütün ülkelerin egemen sınıfları arasında olmuş ya
da olmaktadır. Yine Türk Ordusu’nun sermaye sahibi olması salat Türkiye’ye özgü
olmayıp daha bir çok ülkede benzeri ordular mevcuttur.
Soruna
teorik açıdan bakıldığında, kapitalist ülkelerde, üretim araçlarını elinde
bulunduran devletin gerçek sahipleri burjuvazi incelendiğinde; kendi içinde
iktidar savaşımı için sürekli bölündüğü ve bölüneneler arasında sömürüden daha
fazla pay almak için siyasal iktidar savaşımının kıyasıya sürdüğü görülür.
Burjuvazinin çeşitli klikleri arasındaki bu savaşım sürerken, burjuvazi ile
işçi sınıfı ve emekçiler arasında da sınıf savaşımı sürmektedir. İşçi sınıf ile
burjuvazi arasındaki savaşım farklı sınıflar arasındaki bir savaşım iken,
burjuvazinin kendi içindeki savaşım ise egemen sınıf içindeki bir iktidar savaşımıdır.
Birinci savaşım, devletin niteliğinin değiştirme, toplumu daha ileri bir
toplumsal sisteme geçirme, yani özel mülkiyetçi sitemi yıkıp yerine sınıfsız,
sömürüsüsz bir komünial sistem kurma mücadelesi iken, ikincisi, mülkiyetçi
toplumu koruma ve onun nimetlerinden azınlık bir grubun daha fazla yararlanma
kavgasıdır.
Sermaye
Sahibi Türk Ordusunun Devlet İçindeki Yeri Ve Niteliği?
Türk
ordusunun yapısına kısaca göz atarsak, TC’nin kuruluşunda yer alamış ve ondan
bu yana devlete egemen olan son sözü söyleyen bir kurum olarak gelmiş ve
kendini hep yasalar üstü – TC anayasasının- görmüş, devletin kolluk gücü
olmasının yanında siyasetini de belirlemede etkin olmuş bir kurum ve sivilleri
–meclisi- kendi içişlerine karıştırmayan kendi başına "bağımsız” bir yapı
olarak varlığını bugüne dek sürdürmüş ve bu konuda hala Türk meclisinin
etkinliği sağalanabilmiş değil.
Türk devleti
içinde büyük bir etkinliği ve kelimenin tam anlamıyla özerk bir işleyişi olan,
yanına sivil mahkemelerin dahi yanaşamadığı bir kurum olan faşist Türk ordusuna
yönelik son zamanlardaki operasyonun gereçek nedenlerini nerede aramak
gerekiyor ya da Türk egemen sınıfların bir kısmı Türk ordusunun bu
dokunulmazlığını kırmak ve kendi kontrolü almayı neden istiyor?
1960
cuntacıları, devlet iktidarına tam egemenlik kurmanın ya da ağırlıklı söz
sahibi olmanın yolunun; salt askeri gücü elinde bulundurmanın yetmediğini, esas
olarak sermayeye sahip olmaktan geçtiğini görmüşler ve buna göre hareket
etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında, 1960 darbesinin Türk ordusu açısından en
önemli özelliği; ordunun sermaye birikimi sağalama ve palazlanmasının yasal
zeminlerinin oluşturulması da diye biliriz. Böylece ordu, devletin tüm
olanaklarını kullanarak sermaye elde etmenin –yasal anlamda- önünü açarak büyük
bir mali sermayeye hükmeden gruplar arasında yerini almıştır.
Türk
Ordusu’nun 1960 öncesi durumu incelendiğinde; Türk devleti içinde –TC’nin
kuruluşuna önderlik edenlerin ağırlıklı kesimin generaller olması –
kurucularının güçlü bir etkinliği olması nedeniyle, başından beri devlete
niteliğini veren bu olmuştur. Yani, Türk devleti "yarı-askeri bir faşist
diktatörlüktü” (İ. Kaypakkaya) demek abartılı bir saptama olmamıştır.
1960 askeri
cuntası, ordunun sermaye sahibi olmanın yolunu –OYAK ile- açarken, diğer gelen
darbeler ise, orduyu bütünüyle dokunulmaz hale getirmişlerdir. Yani, Türk
ordusu devlet içinde kelimenin tam anlamıyla özerk bir kurum haline gelmiştir.
Elbette bu durum yanlış anlaşılmamalı. Ordu yine egemen sınıfların ordusu ve
ona hizmet etmektedir. Ama ordunun kendisi de bir burjuva sınıfı olarak,
siyasal iktidar savaşı içinde hep yerini almış ve sömürüden daha fazla pay
alama mücadelesinde ağırlığını korumuştur.
Ordu ve AKP
arasındaki kavagada ordu, laikliğin, Kemalist devletin temsilcisi, AKP ise,
devletin "demokratikleşmesi”, daha fazla "özgürleşme”, türbanın
serbest bırakılmasının temsilcisi olarak gösterilmeye çalışılıyor. Oysa, her
ikisinin kavgasının özü farklıdır. Kavganın esas nedeni: Sömürüden daha fazla
pay alama ve siyasal iktidarda daha fazla söz sahibi olmaktır.
Türk ordusu,
TC’nin kuruluşundan beri var olan dokunulmazlığına dokunanalara karşı atağa
geçti. Türk egemen sınıfların önemli bir kesiminin AB sürecine dahil olmak
istemesi, doğal olarak ordunun hükmettiği sermayeye ve siyasal anlamda
dokunulmazlığına da göz diktiler.
Görünüşte
Ordu-AKP çatışması olarak devam eden klik çatışmasında, ordunun bu denli
direnmesi, AKP’nin esas karşısında Ordu olduğu içindir. Ülkede, Türk ordusunun
ciddi bir siyasal dokunulmazlığı ve siyasal etkinliği vardır. (Örneğin,
generaller, herkese "vatan haini” diyebilir, ama, onlara kimse "vatan
haini sizsiniz” diyemez.) Yasal olarak dokunulmazlık zırhıyla korunmaya
alınmıştır. Ordu kimseye karşı sorumlu değildir. Başbakana ve cumhurbaşkanına
karşı sorumlu gibi görünmesine karşın bunlara da bağlı değildir. Hesabı kendi
içinde üstlerine karşı verirler ve en üst komutan yani, Genel Kurmay Başkanı
ise sorumsuzdur.
Ordunun
hesapları, silah alımları, harcamaları, örtülü ödenekleri asla sorgulanamaz.
Son yıllarda yoğun eleştiriler üzerine "Sayıştay hesapları kontrol ediyor”
demelerine karşın, daha önceki kararnameler iptal edilmediği için, eskisi hala
geçerlidir. Kısacası, ordunun gerçek bütçesi ve harcamaları bilinmiyor. İşte bu
durum egemen sınıfların bir kısmını rahatsız ediyor.
Ordunun
sahip olduğu OYAK’ın büyümesi, gelişip serpilmesi başlı başına incelenecek bir
sermaye gurubu. Ancak, buradan bu konun ayrıntısına girmeden kısaca söylemek
gerekirse, gelişimi ve büyümesi diğer sermaye gruplarından biraz farklıdır. Her
türlü vergiden muaf olduğu gibi, devletin tüm olanaklarından yararlanarak
büyüyen bir sermaye grubudur.
OYAK genel
müdürü Coşkun Ulusoy’un 2007’de söyledikleri ilginçtir. "Kanla test
edilmiş askeri prensiplerle” Oyak büyümştür, diyebilmektedir. Bu, hem
rakiplerine bir göz dağı, hem de bir gerçeği ifade etmektedir. Gerçekten de,
OYAK’ın büyümesi milyonlarca işçi ve emekçlerin kanlarının emilmesi sonucu
gerçekleşmiştir.
Ayrıca Türk
Ordusu’nun kendisi önemli bir sermayeyi kontrol altında tutmaktadır. Ordu’nun
elinde bulunan OYAK Holding, Türkiye’nin 3. büyük holdingidir. 27 Mayıs 1960
askeri cuntasının 1961 yılında kurduğu OYAK, bugün 50’den fazla şirkete
sahiptir. Bu şirketlerin bir çoğu Türkiye’nin en büyükleri arasında yer alıyor.
"Otomotiv, demir çelik, enerji sektörlerinde yoğunlaşmış olmakla
beraber, finans, inşaat, gıda, iç ve dış ticaret, turizm, sigortacılık,
zirai kimya, nakliye, teknoloji-bilişim, savunma ve güvenlik gibi geniş
alanlara yayılmıştır.” (İsmet Akça, OYAK: Kimin Ekonomik Güvenliği?,
aktaran; Almanak Türkiye 2006-2008 Güvenlik Sektörü Demokratik Gözetim,
sf. 179, TESEV yayınları)
OYAK
Holdingin, 2008 yılındaki toplam sermayesi 10,588 milyon TL’ye ulaşırken, 1,
911 milyon TL de aynı yıl için net karı var. Ve bu kuruluş her türlü vergiden
"muaf”, çünkü, yasal olarak "sosyal” bir kurum.
Türk Ordusu,
anti-özelliştirmeci de değildir. Ordunun siyaset belgesi olan Milli Güvenlik
Siyaset Belgesi’nde (MGSB); "özelleştirmeler desteklenmeli ve küresel
ekonomide uyum sağlanmalı” diye karar almışlardır. Bu bağlamda da OYAK,
özelliştirme ile büyüyen bir sermaye grubudur. Ordunun siyasal olarak bazı
"karşı duruş”ları, "milli”ciymiş gibi rol yapması ekonomi alanında karşılığını
bulmuyor. AB karşıtı gibi gözüken ordu ya da Erdemir’i satın alarak
"millici” gibi gözüken ordu, hiç de böyle değil. Oyakbank Hollandalı ING
Bank’a satılmış, satılmak zorunda kalmıştır. Millici gösterilmek istenen ordu,
elindeki Erdemir’i satın aldıktan kısa bir süre sonra başka bir yabancı şirkete
önemli bir hissesini satmıştır. Yine OYAK Holdinge bağlı çoğunluk şirketlerin
ortakları arasında yabancılar ağırlıktadır. Renault, AXA, İspanay OYCEM Hispana
S.L, Dupont, FMC, Uniroyal vb. Kısacası OYAK, çok uluslu şirketler ile
içiçedir. Başka türlü olması da kapitalizmin doğasına aykırıdır.
Oyakbank’ın
satılmasına bazı "millici” çevreler çok içerlerken, aslında bu
AB’nin bir isteği idi. Bugün Türk bankacılığının yaklaşık %70’i, borsanın
yaklaşık %80 yabancıların, yani emperyalist tekellerin elindedir. AB daha
1985 yılında AB içinde finans hizmetlerinin merkezileştirilmesini onaylamış ve
ondan sonra çevre ülkelerindeki banaklar hızla büyük emepryalist tekeller
tarafından yutulmaya başlamıştır.
Türkiye’de
yabancı ortaklığı ya da önemli bir hissesi emperyalist bir tekelin elinde
olmayan bir banka yok gibidir. Özellikle geri ülkelerdeki sermaye kesimleri
emperyalist büyük tekeller karşısında tek başlarına yakta kalmaları zordur ve
bu nedenle ya yutulurlar ya da "ortaklık” adı altında faaliyetlerini
sürdürürler.
Özetlediğimiz
gibi, Türk ordusunun kendisi aynı zamanda güçlü bir sermaye tekeline sahiptir..
Sermaye ise, varoluşu gibi büyümesi ve yaşaması da kanlı olacaktır.
Salt,
yukarıdaki veriler dahi Türk ordusunun "anti-emperyalist” ya da
"millici” bir yanı olmadığını siysal olarak da ekonomik olarak da ortaya
koyan kısa ve özlü göstergelerdir.
Türk
Ordusu’nun Anti-AKP’ciliği
OYAK gibi
bir sermaye gücünü elinde bulunduran askeri bir gücün , hemen teslim olacağını
düşünmek saflık olur. Darbeci Türk ordusunun geri adım atması ya da darbe
yapamamasının nedenleri arasında uluslararası konjonktürdeki gelişmeler, bir
başka söylemle güvendiği emperyalsit ülke (ABD) ya da ülkelerin (AB) Türk
ordusu’nun darbeciliğine şimdilik destek vermemeleridir.
Türk Ordusu,
AKP’ye karşı mücadelesinin esas nedeni "laiklik” ya da "kemalist
ideoloji”nin korunmasının olmadığı açık. AKP, 12 Eylü askeri darbesi ve
peşinden ise 1997 28 Şubat –liberal aydınların söylemiyle- "postmodern
darbe”sidir. Birincisin de; sola ağır bir darbe vurularak, onun karşısında
"dincilik” geliştirilmiştir. İkincisinde ise; biraz radikal
"dinciliği” törpüleyerek, emperyalist tekelci burjuvazinin konjonktür
siyasetine uygun yeni "liberal dinciliği”n gelişmesinin istemeyerekte olsa
serpilip-gelişme koşulları hazırlanmıştır.
Türk devleti
burjuva anlamda da olsa esas olarak laik değildir. O laik gibi gözükmesine
karşın, dini bütünüyle kontrol altında kendi çıkarları doğrultusunda
kualnamakta ve azınlı dinlerin özgürce gelişmesi önünde engel olmuştur.
Kısacası yasal olarak "ibadet” serbestliği olmasına karşın, bir başka
yasalarla "ibadet serbestliğini” sünni kesimlerin dışında kimseye
tanımamış ya bütünüyle yasaklamış ya da kısmen yasaklamıştır.
Geleneksel
Kemalist diktatörlüğün, "laik” görüntüsü, elbette dinci kimlikli AKP ile
çelişmekte ve Ordu, dinci bir partinin devlete egemen olmasını istemiyor. En
azında görüntüsel de olsa türbenlı eşli resmi görevli istemiyor. AKP ise buna
karşı direndi ve devletin en etkili resmi kurumlarına türbanlı eşlileri
getirmeyi başardı. Bu açıdan Ordu birinci raundu kaybetti.
Türk ordusu
faşist nitelikli bir ordudur ve emperyalsit tekelci burjuvazinin hizmetindedir.
Ordunun anti-emperyalist bir yanı olması bir yana, anti-emperyalistlere karşı
ülke içinde mücadele etmiş ve katliamlar yapmıştır. Özellikle 1971 12 Mart,
1980 12 Eylül darbeleri ordunun faşist niteliğini pekiştiren darbelerdir. İşçi
ve emekçi düşmanı bir ordunun anti-emepryalist olduğu söylenemez. Türk ordusu
1950’den itibaren ABD’ci bir özellik arz eder.
Ordunun
Kıbrıs sorununda AKP ile çatışması ise, egemenlik alanlarını terk etmek
istememesinden kaynaklanıyor. AKP, ise, AB’nin ve ABD’nin dayatması karşısında
işgalden vazgeçmek istiyor.
Sermayenin
elede eedilmesi ve birikimi için "ırkçı” millici” olmayan Türk Ordusu,
Kürt sorunu karşısında ise, ırkçılığı kimseye kaptırmaya niyetli değildir.
Yıllardır baskı ve katliamlarla Kürt ulusal mücadelesini bastırmaya
çalışan ordu, bu konuda geri adım atmak istemiyor. Daha düne kadar
"Kürt” yok diyen ırkçı-faşist nitelikli bu kurum, bugün kısmen geri adım
atmak istemesinin nedeni, Kürt ulusal mücadelesinin dayatması sonucudur. Attığı
geri adım ise "Kürt yok” yerini "Kürt var” almıştır.
.
AKP’nin
dinci kimliği Kemalist Türk ordusunu rahatsız etmiştir. 2002 genel seçimlerinde
AKP’nin seçimlerde çoğunluğu ele geçireceği kamuoyu yoklamalarıyla ortaya
çıkınca, Ordu ve TÜSİAD’ın önemli bir kanadı seçimde açıktan taraf olarak başta
CHP olmak üzere MHP’yi desteklediler.
Ortaya çıkan
belgeler (günlükler vb.) Türk ordusunun 2003 yılından itibaren AKP’yi devirme
planları yaptığı ortaya çıktı. Ancak, hiç birini bugüne kadar başaramadan, AKP
8. yılını dolduruyor ve Ordu içinde temizliğe adım adım yaklaşıyor. En üst
düzeyde generallerin yargılanması, tutuklanması, ordunun köşeye sıkıştığını da
ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda
"Ergenekon Yargılamaları” ya da "ergenekon davası” olarak bilinen
olaya gelince, salt devlet içindeki "çürüklerin” temizlenmesi olarak
bakmamak gerekiyor. Devlet içindeki sermaye kesimlerinin ciddi bir
hesaplaşmasının kamuoyuna "hukuksal”yansıması olarak bakılmalıdır.
Tutuklananların büyük bir kısmı "teşhir” olmuş, "çürük” ya da
"kontrolden çıkmış” kesimler olmasına karşın, bazı üst rütbeli generallerin
yargılanması ve tutklanmasına ise "çürüklerin temizlenmesi” olarak bakmak
yanlış bir değerlendirme olur. Çünkü TC tarihinde –ilk kuruluş yıllarını
saymazsak- ilk defa üst rütbeli generaller tutklanıyor ve hem de "terör
örgütüne üye olmaktan”, "hülkümete karşı darbe hazırlığı” yapmaktan vb. Bu
durum, Türk ordusunun kamuoyunda sarsılmayan prestijinin ayaklar altına
alınmasıdır. "Dokunulmaz” paşalara "dokunulmuş”tur. Ancak bu,
yansıtılmaya çalışıldığının tersine, Türkiye’nin "demokratikleşme”
gelişmesi olmayıp, egemenler arası iktidar savaşımının sonucudur. Bu
gelişmelere, faşist Türk ordusunun egemenliğinin kırılması adımları açısından
ise önemli bir gelişme olarak bakılmalıdır.
Ordu, AKP’ye
karşı savaşında tek değil. Kemalist bürokrasinin yanı sıra TÜSİAD’ın önemli bir
kısmı da orduyla beraberdir. Her ne kadar TÜSİAD ile Ordu bütün konularda uyum
sağlamasalarda, AKP ve onun arkasındaki sermaye gücüne karşı orduyla beraber
hareket ediyorlar. TÜSİAD’da ordunun si etkinliğinin azalmasından yana. Ancak,
şimdilik bunu AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinin varlığı nedeniyle güçlü bir
şekilde dile getirmiyor ve öne çıkarmıyor.
Türk yargı
sisteminin de üzerine örtülen "bağımsız yargı” çulunu bir yana iterek
açıktan Türk ordusu ile birlikte hareket ettiğini ortaya koyan açıklamaları ve
AKP karşıtı açık tutumu, kavgayı bu alanda daha da yoğunlaştırdı. Türk egemen
sınıflarının "yargı”sının "bağımsız” olmadığı işçi ve emekçilerin
karşısında bir "yargı” olduğunu biliyoruz. Bütün kapitalist ülkelerde,
devletlerin yargıları, o sistemin egemenlerin lehine, ezilenlerin ise aşleyhine
işler. Çünkü yargı, egemen sınıfların devletini korumanın en önemli
araçlarından biridir.
Türkiye AKP
Eliyle Demokratikleşiyor Mu? Ya Da Demokratikleşebilir Mi?
AKP ile Ordu
arasındaki mücadele, toplumun demokratikleşme mücadelesi değildir. Daha başta
da söylediğimiz gibi, iktidara kimin egemen olacağıyla ilgili bir sorun.
Egemen
kliklerden birisinin siyasal arenada temsilcisi olan AKP’nin orduya karşı
aştığı savaş, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin bir parçası gibi
gösterilmeye çalışılsa da, gerçekte bu olmayıp, bu, AKP ve temsil ettiği kesim
için ikitidarda daha fazla söz sahibi olma anlamına gelecektir. Toplumsal
demokratikleşme, devlete egemen olan, üretim araçlarını elinde bulunduran mülk
sahiplerinin sınırsız özgürlüğü olmayıp, kitlelerin özgürleşmesi, kitleler için
demokratik bir ortamın yaratılmasıdır. Artı-değere el koyma olgusunun var
olduğu bir yerde, kitlelerin özgürleşmesi, bir başka söylemle, kitleler içinde
demokratik bir ortamın yaratılması olası değil ve kapitalizmin işleyişine
terstir. Sömürü ve baskı, ezilen yığınlar için demokratik bir ortam ile
birlikte yürüyemez.
Türkiye’de
egemen sınıflar için demokrasi var olduğu gibi, onlar için en iyi bir
demokratik ortam da bundan başkası değildir.. Sınıflı toplumlarda bir sınıf
için en geniş bir demokratik ortamın var olması, bir başka sınıf ya da sınıflar
için ise birincinin tersine anti-demokratik bir ortam vardır. Yani, despotik
bir ortam vardır. Çünkü devlet bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki baskılama
aracıdır. Bu devlet, sermaye kesiminin devleti ise onlar için özgürlük var
iken, işçi ve emekçiler için ise demokratik bir ortamın varlığından söz
edilemez. Bu devletin amacı; bir avuç azınlık sermaye kesiminin lehine
ezilenler üzerinde ağır bir baskı ve sömürü ortamı yaratmaktır. Asla ezilen
kesimlere demokrasi yaratmak için değil. Liberal aydınların AB ülkelerini
"demokratik ülkelere” örnek olarak göstermeleri, sorunun esas yanını
–bilinçli- gözardı etmelerinden kaynaklanıyor. Evet, bu ülkelerde daha fazla
demokratik bir ortam sözkonus, ama, işçi ve emekçiler için değil, burjuvazi
için …
Durum böyle
olduğuna göre, AKP’den "demokrasi” mücadelesi beklemek saflığın ötesinde,
kitleleri aldatmaya çalışmanın bir başka sahtekarlığıdır. Her şeyden önce AKP,
burjuva anlamda dahi, burjuva demokrasisini benimsemiş bir parti olmayıp,
faşist nitelikli bir partidir. 7 yıllık hükümet pratiği, bu partinin en küçük
bir demokratik yanı olmadığını, tersine, güçlendikçe, anti-demokratik
yönlerinin daha arttiğı, işçi ve emekçiler üzerinde azgın sömürünün yanında
baskıları giderek artırdığı ve emepryalizmin yeminli bir işbirlikçisi, uşağı
bir siyasal yapı olduğunu ortaya koymuştur.
Türk
devletinin niteliğinin tartışmasız faşist olduğu bilinen bir gerçektir. Bu
devletin hükümet olan partileri de ve hatta yanlışlıkla reforumcu bir parti de
gelse –gelmesi bu koşullarda düşünülemez- faşizmi uygulamak zorunda, aksine
hükümette bir gün dahi kalamaz.
AKP, siyasal
anlamda faşist bir niteliğe sahip olduğu gibi, ideolojik olarak da faşizmin
temsilcisi bir siyasal yapıdır. Liberal aydınların ve kendine "sol”cu
diyen bazı reformist ve revizyonist kesimlerin bu faşist dinci partiyi
"ilerici”, "demokrat” ve "Türkiye’nin demokratikleşmesi için
büyük bir şans” olarak ileri sürmeleri ve göstermeye çalışmaları, onların
demokratikleşmeden ne anladıklarıyla ilgili olduğu gibi, soruna egemen
sınıfların bir cephesinden bakmalarından kaynaklanıyor. İşçi ve emekçilerin
sınıf cephesinden bakanlar, AKP’nin "reformist” bir yanı dahi olmadığını
rahatlıkla görebilirler.
Türk
ordusunun darbeci niteliği yeni bir şey değil. Bir çok defa kanlı darbe
yapmıştır. 1960 askeri darbesi, egemen sınıfların bir kanadının diğer bir
kanadına –Menderes’lere- karşı yapılmış ve kanlı bir hesaplaşma
yaşanmıştır. 12 Mart ve 12 Eylül askeri faşist darbeleri ise işçi sınıfı,
emekçilere ve onların temsilcileri komünist, devrimci demokrat ve tüm
ilericilere karşı yapılmış kanlı darbelerdir. Daha doğrusu, bazı dış koşulların
yanı sıra, işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesini ağır baskı altında tutarak,
emperyalist tekelci burjuvazinin ve yerli sermaye kesimin sömürü oranını daha
da artırıcı ortamı yaratmak için yapılmıştır.
AKP, 12
Eylül cuntacılarını yargılma yerine onları korumuştur. 12 Eylül faşist
anayasasını değiştirmek bir yana onun bir ürünü olduğu için, o yasaya dokunur
gibi yapmış, ama dokunmamıştır. Çünkü söz konusu anayasa AKP’nin seçimi
kazanmasına ve hükümette kalmasına büyük ölçüde hizmet etmektedir. AKP’nin
geçmişle bir ilşkisi yok. Onu, şimdiki ve gelecek durum ilgilendiriyor.
Anayasa’nın 15. maddesini değiştirmek ister gözükmesinin nedeni ise, toplumun
bu konuda duyarlılığını bildiği ve darbeciliğe karşıymış görüntüsü vermek
içindir. Yeri geldiğinde darbe yapmaktan ya da yaptırmaktan asla kaçınmaz.
Faşist 12
Eylül Anayasasında, AKP’nin değiştirmek istediği maddeler, devletin faşist
niteliği ve anti-demokratik yasalarla ile ilgili olmayan, egemen sınıfların –ya
da bir kesiminin- ayaklarına dolanan bazı maddeleri değiştirmek
istiyorlar. Anayasanın işçi ve emekçi düşmanı yanı kalıyor. İşin bir başka yönü
ise, AKP, 12 Eylül Anayasasını değiştirmek istemiyor, değiştirmek ister gibi
gözükmeye çalışıyor. AB’nin dayattığı bazı maddeleri değiştirmek istediğini
belirtmesinden öte bir şey yaptığı yok. Ama, AB’nin istediği sermaye kesiminin
lehine, işçi sınıfı ve emekçilerin aleyhine olan maddeleri parça paraça
değiştiriyorlar. Ama, anayasanın özüne dokunmuyorlar.
AKP’nin 12
Eylül Anayasa’sında değiştirmek istedikleri bölümler, AB’nin zorunlu olarak
değiştirilmesini istediği maddelerdir. Bunlardan işçi ve emekçilerin
lehine gibi gözüken, "memurlara toplu sözleşme hakkı”. ("Gibi”,
çünkü işçilerinde toplu sözleşme ve grev hakları yasal olarak mevcut, ancak,
başka maddelerce de oldukça kısıtlanmış ve bir çoğu Bakanlar Kurulu’nun izinine
bağlanmıştır.) Gerisi ise egemen sınıfların kendi iç çatışmalarına vesile olan
konulardır. Örneğin, HSYK’nın yapısı, Askerlere sivil yargının yolunun
açılması, parti kapatmaların zorlaştırılması, YAŞ (Yüksek Askeri Şura)
kararlarına yargı yolunun açılması vb. gibi.
Yeni
"anayasa taslağı”nda 12 Eylül’ü yapanlara "yargılama yolu açılıyor”
gibi haberler olsa da işin özü sonra belli olacaktır. Belki göstermelik bir
madde koyabilirler.
Yeri
gelmişken, AKP tarafından değiştirilmek istenen "bazı anayasa maddeleri
karşısında tavır ne olmalıdır, sorusuna da açıklık getirmek gerekiyor. İşçi ve
emekçilerin sözkonusu "değişiklik”lerle ilgili tavırları açıktır. Sandık
başına gitmeyecekler ve bu tür kitleleri oyalayıcı ve egemen sınıflartın
rasındaki dalaşın piyonu olmayacaklardır. Onlar, kendi mücadelelerinin
öznesidirler.Ama, asla egemenlerin yedeği olmayacaklardır ve olmamalıdırlar.
Değiştirilmek
istenen maddeler arasında 15. madde, yani 12 Eylül cuntacılarına yargı yolu
açılması ve diğeri ise "memurlara toplu sözleşme hakkı”yla ilgili
olanıdır. AKP’nin bu iki maddeyi, diğer maddeler arasına sıkıştırmasının
nedeni, çok açık. Daha geniş kitleleri, kendi sınıfsal çıkaralarına alet etmek.
İşçi ve
emekçiler, anayasanın tüm maddelelrinin değiştirilmesini istiyor. Ama, İşçi ve
emekçiler lehine olan demokratik bir anayasa. Böyle bir anayasayı ise, maalesef
AKP yapamaz. AKP, bu tür demokratik anayasaların karşısındadır.
Egemen
sınıflardan demokratikleşme bekleyenler, kendi tepelerine balyoz indiğinde,
belki görüşleirnden vazgeçebilirler, ama, iş işten geçmiş olcakatır. Bir
toplumda demokratikleşmeyi sağlayan sınıflar ezilenler olabilir. Emperyalizm ve
proleter devrimler çağında, yani, burjuvazinin gericiliğin bir numaralı
temsilcisi olduğu bir kapitalist sistemde, demokratikleşmeyi ancak ve anacak
işçi sınıfı ve emekçiler sağlayabilir. Burjuvazi, günümüzde demokrat olmadığı
gibi, demokratlığında en büyük düşmanıdır. Kapitalist sistemde burjuvaziden
"demokratlık” beklemek abesle iştigaldir.
Kapitalist
sistemde, hiç bir ülkede demokratik kazanımlar, burjuvazinin lütfuyla asla elde
edilmemiştir. İşçi ve emekçilerin ağır bedeller ödemeleri karşılığında
verdikleri mücadelelerinin birer kazanımları olagelmiştir. Türkiye’de geçmişte
bazı dönemler, demokratik hak ve özgürlükler biraz daha fazla olmuşsa, bu, işçi
ve emekçilerin mücadeleleriyle elde edilmiştir.
AKP’nin
"açılım” hikayelerinden yola çıkarak, bu partiden "demokratlaşma”
beklemek, IMF’den ezilenlerin sömürülmesine karşı mücadele beklemek gibi bir
şeydir, benzetmesi yanlış kaçmayacaktır.
AKP, faşist
Türk ordusunu karşı mücadelesinde daha avantajlı ve bu avantaj, kitlelerin
önemli bir kesimini yanına almasından kaynaklanıyor. AKP, işçi ve emekçilere
"kırk katır mı kırk satır mı” politikasını dayatıyor. İşçi ve emekçiler
AKP’nin bu politikasına boyun eğmek zorunda olmadığı gibi, bu politikaya karşı
mücadele etmek zorundadırlar. Kitlelerin çıkarları buradan geçmektir. Ne
AKP’nin kırk katır, ne de Ordu ve bağlaşıklarının kırk satır politikası… Ne şer
ne de ehveni şer!
AKP, AB, ABD
İlişkileri
AKP’yi
ABD’nin hükümet ettiğini ve bugünde arkasında ABD’nin güçlü bir desteği
olduğunu söylemek abartılı bir saptama olmayacaktır. ABD’nin AKP tercihi
Ortadoğu ile ilgilidir. AKP’nin neoliberal "müslüman” olması, yani,
emperyalist tekelci burjuvazinin ekonomik ve siyasal gereksinimlerine karşılık
verecek bir politik yapıya sahip olmasıyla direkt ilintilidir. ABD, radikal
anti-ABD’ci dincilere karşılık AKP gibi ılıman dincileri tercih etmesi, onu öne
çıkarması, örnek göstermesi emperyalizmin bölgesel çıkarlarından ayrı
düşünülmemelidir. Türk Ordusu’da koyu ABD’cidir. Ancak, ABD’nin bölgedeki
güncel çıkar gelişmelerine şu anda o değil, AKP gibi bir parti verebilir. Öte
yandan aynı gerekçeler ile AB’nin de Ordu ve onun bağlaşları olan Kemalist sermaye
kesmine karşı AKP’yi tercih etmesi ve desteklemesi, neoliberal politikaların
AKP kanadıyla daha iyi uygulanabileceğini görmüş olmalarındandır.
Şimidiye
kadar Türk hükümetlerinin –özellikle 2. emperyalist paylaşım savaşından
sonra-hemen hemen bütünü ABD’ci olmasına karşın, AKP için "en” Amerikancı
denmesi isabetli bir saptamadır. AKP’nin koyu emperyalist ABD’ci olmasının
nedenleri çok. Aksi taktirde, Türk ordusu ve onun arkasındaki güçler onu çoktan
hükümetten -darbe ya da vb. ile- düşürmüşlerdi. İşte, AKP’nin Ordunun üzerine
bu denli sert gidebilmesinin esas nedenlerinden biri de ABD ve AB’nin bu açık
desteğini almasından kaynaklanıyor.
Anımsanacağı
gibi Avrupa Parlamentosu daha 2004 yılındaki Türkiye Raporu’nda, "Ordunun
resmi ve gayri resmi etkin ağlarından endişe duyuyor” diyerek, orduya karşı,
AKP’nin yanında yerini aldığını ilan etmiş oluyordu. AP’nin bu raporu, AKP için
önemli bir siyasal dış destekti.
Buraya,
tekrar olsa da bir ekleme yapmak gerekiyor; AKP’nin içeride Ordu ve
yandaşlarına karşı tavır alması ve sert bir dalaşmanın yaşanmasını salt ABD ve
AB desteğine bağlamak doğru olmaz. Yukarıda söylediğimiz gibi; Türk egemen
sınıflarının bir kesiminin (dinci –yeşil sermaye- ve dinci eğilimlilerinin yanı
sıra,, yeni palazlanan bir kısım Anadolu sermayesi) açık desteğini alıyor.
Bilindiği
gibi, ABD ve AB, daha Ecevit’in başbakanlığını yaptığı DSP, MHP, ANAP koalisyon
hükümeti döneminde, DSP’den koparılan İ.Cem ve K. Derviş ve H. Özkan
önderliğinde bir parti kurdurarak (Derviş daha sonra bu üçlü troyadan ayrıldı)
seçimlerde galip geleceğini hesaplıyorlardı. Yerli iş birlikçi burjuvazinin de
pohpohlamasına karşın, ABD ve AB’nin bu plan tutmadı. Bunun yerine Refah’tan
koparılan AKP önderleri ileri sürülerek, emperyalist tekelci burjuvazinin
programı uygulanmaya sokuldu. AKP’nin tek başına hükümet olması, içerde ve
dışarda sermaye kesimini sevindirdi. Özellikle ABD, AKP sayesinde Türk
devletine daha fazlasıyla isteklerini kabul ettirebilecekti ve nitekim de öyle
oldu.
AB’nin
AKP’yi destekleme gerekçesi ise; AKP’nin daha fazlasıyla ABD kuklası olduğunu
bilmesine karşın, MHP ve CHP gibi Avrupa Birliği konusuna soğuk bakan partilere
göre kendi çıkarları doğrultusunda daha kolayca kullanbilecekleri bir siyasi
oluşum. Her ne kadar başta, AKP’nin dinci olması nedeniyle biraz kuşkuyla
yaklaşmış olmalarına karşın, süreç içinde AKP’nin tekelci burjuvazinin neo
liberal politikasını harfiyen uygulayan bir parti olduğunu gördüler ve açık
desteklerini sundular.
T.
Erdoğan’nın İsrail’e "kafa” tutması, sert çıkışlarda bulunması, İsarail
ile Türk devleti arasındaki ilişkileri kısmen "limoni” yapmasına karşın,
iki devlet arasındaki ikili hiç bir anlaşmayı olumsuz etkilememiş, gizli ve
açık anlaşmalar devam etmiştir. Erdoğan, AB ve ABD’nin İsrail’i elştirdiği
kadar eleştirmektedir. Biraz "sert” çıkışlar ise, ona verilen rol
gereğidir. O, Filistin halkının dostu değil düşmanı ola gelmiştir. İran’a ve
Hamas’a "sıcak” yaklaşımını ise yine kendisine verilen rol gereğidir
yorumu, abartılı bir belirleme olmasa gerek…
Türk egemen
sınıflarının özellikle de TÜSİAD içinde söz sahibi olanlar, AKP’ye ilk başta
soğuk yanaştılar ve 2002 Kasım seçimlerinde AKP’ye karşı CHP’yi desteklediler.
Ordu’da aynı şekilde AKP’nin seçilmesine, daha doğrusu tek başına hükümet
olmasını istemiyordu. AKP tek başına parlamentoda çoğunluğu ele geçirince,
"değişti” lafları ortalıkta dolaşmaya başladı ve AKP’nin ileri gelenleri
de "biz değiştik” dediler. Özellikle Hürriyet gazetesi, "AKP değişti
ve desteklenmeli” diye manşetlerden vermeye başladı. Ancak, süreç içinde AKP
yerini sağlamlaştırdıkça başta Hüriyet’in sahibi olmak üzere geleneksel sernaye
kesimlerine karşı dişlerini göstermekte gecikmedi.
AKP’nin Kürtlere, İşçi Ve Emekçilere Kapalı, Sermayeye Açık "Açılımları”
"Kürt
Sorunu” Türk egemen sınıflarını uzun bir süredir rahatsız eden konuların
başında gelmektedir. Türk sermaye kesimleri, 1990’ların ikinci yarısından
itibaren bu sorunu şu veya bu şekilde çözmek istiyordu. Bu konuda da bugün
olduğu gibi, o zaman da egemen sınıflar içinde bir çelişki vardı. TÜSİAD’ın
önemli bir kesimi Kürt sorunun çözülmesinden yana tavır alırken, Türk Ordusu ve
bazı milliyetçi-ırkçı kesimler ise, silahla basıtırlmaya devam edilmesini
istiyorlardı. Bu sorunun çözülmesini isteyen, bu konuda akademisyenlere
"raporlar” hazırlatan TÜSİAD’da silahla bastırılmasından "yana
tavır” almasına karşın, gelinen aşamada bunun kendilerine –ekonomik, siyasal ve
daha bir çok açıdan – daha pahalıya mal olduğunu gördüler. Kürt ulusal
hareketinin silahlı mücadelesinin uzaması, kopmayı da beraberinde getireceğinin
sinyallerini alınca ve aynı zamanda Avrupa ve ABD tekelci burjuvazisinin
eğilimleri ve telkinleri de "kültürel haklar verin kurtulun” olunca, TÜSİAD,
"acil çözüm” raporları çıkartmaya başladı. Anımsanacağı gibi, S. Sabancı,
söz konusu raporu savununca, Türkeş’in buna verdiği karşılık "çizmeyi
aşmasın” olmuştu. Bugün Türkeş’in MHP’si aynı çizgisini korurken, buna CHP’de
eklemnerek, ırkçı-faşist çizgide güçlü bir kora oluşturdular. Bu faşist
odaklar, Kürt ulusu üzerindeki baskıların artırılmasını hararetli bir şekilde
desteklemeye devam ediyorlar.
İsmi bir çok
defa değişerek en sonunda "Milli birlik ve beraberlik açılımı”na dönüşen
AKP’nin "Kürt Açılımı”, gelinen aşamada burjuvaziden beklenenin ötesine
gidemedi. Yukarıda kısa tarihçesine değindiğimiz Türk egemen sınıfların
"Kürt Açılımı” yaklaşımlarında bir değişiklik sözkonusu değil. AKP’nin
dillendirdiği ya da dillendirmeye çalıştığı içi boş "açılım”ın da yeni bir
şey olmadığı, 1990’ların ikinci yarısından beri tartışıla gelen bir durumdur.
AKP’nin "yapmak istiyor gibi” gözüktüğü konu, gerçekten Kürt Sorunu’nu
çözmek değil, Kürt Ulusal Hareketi’ni –yani, PKK’yı- tasfiye ve elimine
etmektir. AKP şefi T. Erdoğan’ın, Kürt sorunu konusunda ileri sürdüğü
argümanlarda ileriye dönük bir şey olmadığı gibi, "Tek vatan, tek bayrak,
tek dil” ırkçı söylemleri daha gür bir şekilde tekrarlama sınırının ötesine
geçemiyor. Bir bütün olarak Türk egemen sınıflarının "Kürt Sorunu Çözümü”
politikası, yukarıda da belirttiğim gibi esasta Kürtçenin serbest
bırakılmasıyla sınırlıdır. Okullarda Kürtçe eğitim bunların "çözüm”
proğramında yoktur. Türk egemen sınıfların Kürt sorunu konusundaki
şimdiki taktiği; sorunu yatıştırmak, pasifize etmek ve ulusal radikal hareketi
kontrol altına alıp evcilleştirerek, asimilasyon politikasını devam
ettirmektir.
AKP’nin dini
kullanarak Kürt sorununu "din kardeşliği” içinde eritme taktiği olmasına
karşın, bir ulusal sorunun bir "din kardeşliği” sınırları içine sığması
söz konusu bile olamaz. Bu, ulusların ekonomik, siyasal ve sosyal varoluş
tarihsel –yahudiliği saymazsak- gerçekliğine bütünüyle terstir. Bu, bütün
ulusların tam hak eşitliği ve halkların kardeşliği temelinde olur ki, bu da ancak
ve ancak sosyalizmle gerçekleşebilir. Emperyalizm ve proleter devrimler
çağında, ulusların kendi kaderini tayin hakkı, proleterya önderliğinde
demokratik halk devrimi ya da sosyalist devrimle gerçekleşebilir.
Türkiye’de
Kürt ulusal sorunun çözümünü Türk egemen sınıflarından beklemek yanıltıcıdır.
Onlar çözmez, daha karmaşık ve kanlı bir hale getirirler.
Kürt ulusuna
yönelik sistemli baskı ve katliamlar ve hatta "açılımların” konuşulduğu
bir ortamda DTP’ne yapılan baskılar ve peşinden kapatmalar, yine BDP’ye yapılan
baskılar ve yoğun tutuklamalar AKP’nin ve Türk egemen sınıfların Kürt ulusal
sorununu "çözüm”den neyi kastetiklerini ortaya koymaya yetmektedir. Baskı
uygula, sindir ve sustur. Gerisi propagandif burjuva argümanlarından başka bir
şey değildir.
Sanatçılarla
yapılan "açılım” toplantıları da, T. Erdoğan’ın faşist yüzünü gizleme,
siyasal olarak da liberal gözükme gayretleridir. Ekonomide neoliberal olan,
emperyalist tekellerin bir dediğini ikiletmeyen birisinin "liberal
demokrat” olması olası değildir. Türk ordusunun generallerine karşı, kitleler
içinde güç toplama "açılımları” ve seçim yatırımları olarak değerlendirmek
en doğru olanıdır.
Buraya eklemek de yarar var. Son genel seçimlerde AKP’ye karşı olan bütün
ırkçı-faşist düzen partileri ve Ordu, Kürdistan’da PKK’nın yasal temsilcilerine
karşı dinci AKP’yi desteklemişlerdir. Birbirini boğazlamaya çalışan dinci ve
Kemalist Türk egemen sınıfları, Kürt ulusal mücadelesinin bastırılmasında
rahatlıkla "kardeş” olabiliyorlar. Bu kesimlerin birlikte olduğu başat
yanların birincisi; işçi ve emekçi düşmanlığında, ikincisi ise; ülkeyi
emperyalizme peşkeş çekmede…
AKP, Kemalist bir parti değildir, ama, Kürt ulusal sorununda, kısmi
tavizlerle Kemalist politikayı devam ettirmek istiyor. Sözün özü, AKP’nin de bu
konuda retoriği öncelleriden farklı değildir.
Kemalist Türk devletinin "demokrasi” tarihine bakıldığında, "kara
kitabı” oldukça kabarıktır. AKP’nin hükümete geldiğinden bu yana da
"demokrasi” konusunda "kara kitabı” öncellerinden hiçte farklı değil
ve farklı bir pratik sergilememiştir.
AKP Ve Ordu Arasındaki Çatışmada Devrimcilerin
Tavrı Nasıl Olmalı?
Komprador tekelci burjuva klikleri arasında ki çıkar savaşında
devrimcilerin "taraf” olması söz konusu olamaz. Bu çıkar dalaşı işçi ve
emekçilerin lehine bir sonuç yaratmayacaksa, bu dalaşta yer alamaları doğru bir
yöntem olamaz. İşçi sınıfının kendi dünya görüşü vardır ve kendi sınıf
çıkaraları doğrultusunda taktik belirler. Ancak o, egemen sınıflar arası
mücadeleyi daha da keskinleştirici bir yöntem izleyerek, bu kavgada, işçi ve
emekçiler lehine yararlanamaya çalışır. Her iki burjuva kanadın amaçlarını
kavaga nedenlerini ortaya koyarak, onların kendi çıkaraları doğrultusunda
kitleleri etkilemelerini, burjuva egemen çevrelerin çıkarlarının yanında yer
alamalarını önlemeye çalışır.
Bazı eski "sol”cular, kimi revizyonist ve reformist kesimler, bu it
dalaşında "AKP’nin yanında yer alınmalı ve desteklenmeli” diye bir sonuç
çıkarıyorlar. İki egemen klik arasındaki savaşımda, bir klik diğer kliğe karşı
"demokratik” bir mücadele yürütmediği gibi, birbiri arasında da nitelik
farkı yoktur. Görünüşte AKP, "demokrasi” mücadelesi yürütüyor gibi
gözüküyor. Ancak, AKP, gelmiş geçmiş burjuva kanatlar içinde "en” ABD’ci
olduğu gibi, aynı zamanda işçi ve emekçi düşmanı bir siyasi akımdır.
Ordu’nun dokunulmazlığına dokunulması, prestijinin sarsılması, generallerin
yargılanması olumlu bir gelişme. Devrimciler bütün darbecilerin, devrimci
katillerinin, halk düşmanlarının yargılanmasını istemeli ve bu yönde propaganda
yapılmalı. Bu yetmez, "Faili meçhul cinayetler” olarak bilinen cinayeti
işleyen asker, sivil, polis vb. görevlilerin açığa çıkarılması ve
yargılanmasını istemelidir.
Halk içinde güçlü bir etkinliği olan ordunun teşhir olması, gözden düşmesi,
katilliğinin kısmen de olsa sorgulanması vb. halkın lehinedir. Egemen sınıflar
arası dalaşta, istemeselerde onlar birbirilerinin kirli çıkınlarını ortaya
dökmek zorunda kalıyorlar. Bu da, onların teşhiri açısından devrimcilerin
lehine oluyor.
Ancak, AKP kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiği için, kendini
siyasal olarak güçlendirici hareket ediyor ve edecektir. Bu parti, yukarıda da
vurgulandığı gibi demokrat değil, dinci -faşist halk düşmanı ve emperyalist
tekelci burjuvazinin hizmetinde olan bir partidir. Bu parti, burjuva anlamda
dahi "demokrasi” getiremez. İçerde güçlendikçe faşist baskı yasalarını
daha da artırıcı bir yol izleyecektir.
AKP’yi salt özelleştirmeyi daha fazla yapan bir parti olarak değerlendirip,
ona göre emperyalist yanlısı olduğu kararına varmak yanlış. AKP değil de,
örneğin CHP tekbaşına iktidar’da olsaydı, özelleştirme açısından tablo
değişmeyecekti. Bütün egemen sınıf kesimleri özelleştirmeyi hararetli bir
şekilde istiyor ve destekliyor. Ayrıca, yerli işbirlikçi sermaye kesiminin
emperyalist tekeller karşısında "millici” olmaları düşünülemez. Bunlar
açısından sorun "millicilik” değil, sömürüden pay alma, egemenlik
alanlarını pekiştirme ve geliştirmedir.
Devrimcilerin sınıf savaşımda kendi tarafları vardır ve o tarafta yerlerini
almaya devam etmelidirler. Liberal "aydınlarımızın”, sermaye kesimleri
arasındaki savaşımı "ilerici” göstermeleri, onların şimdilik iktidara tam
egemen olmamış sermaye kesimi tarafında yer aldıklarından kaynaklanıyor.
Tekelci burjuvalar arası kavganın gerçek içeriğini, işçi ve emekçilerin
sömürülmesinden daha fazla pay alma savaşımı olduğunu gizlemeye çalışan bu
kesime liberal de olsa "aydın” demek biraz lüks kaçıyor.
Kısaca özetlersek:
Bu dalaşta tarafların temel özellikleri: Sermayeyi ve üretim araçlarını
elinde bulunduran, son yılların popüler söylemiyle; "beyaz laikler ve
beyaz dindarlar”. Az çok eğitim görmüş ve eğitimli kentliler, "laik”
yaşama gölge düşürüleceğinden endişe ettikleri için, AKP’ye karşı Ordunun
yanında yer alırken, diğer tarafın yedeğinde ise, yoksul ama "dindarım” diyen
kesimler.
İktidar kavgası veren sermaye kesimleri, birbirilerine karşı daha güçlü
olmak için, yedeklerini güçlendirmeye, daha doğrusu ezilen milyonları da
yanlarına çekmek için yoğun bir propaganda ve taktik savaşımı veriyorlar. Oysa, bu egemen kesimlerin gerçek
derdi, ne "tesettür” ne de laiklik”. Varsa yoksa devlet iktidarını ele
geçirerek sömürüden daha fazla pay alma savaşımıdır. Bu savaşta onlar açısından
her yol mübahtır. Yargı, bürokrasi, basın önemli saç ayaklarıdır. "Anayasa
değişikliği” hikayesi de, yeni palazlanan sermaye gücünün, diğerine karşı
iktidarını sağlamlaştırma çabalarıdır.
Kısacası
sorunun özü budur. Gerisi teferruattır. Kitlelere bunlar anlatılmalı ve
açıklanmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder