Entellektüel Aydın Bulanıklığı
Ya da
Devrimi Ehlileştirme Aymazlıkları
Yusuf Köse
BirGün
gazetesinde 7 Aralık 2011 tarihinde bir röbartaj yayınlandı. Fikret Başkaya(FB)
ile Gün Zileli(GZ)’nin konuşmaları. Konuşmanın ana konusu "devrimler”di.
Aydınların devrim üzerine konuşmaları, fikir yürütmeleri ve üretmeleri,
burjuvaziyi ve onun düzenini "teşhir etmeleri” elbette olumludur. Sorun
devrim üzerine olunca, bunun değerlendirilmesi ve tartışılması da bir o kadar
gerekli oluyor.
FB ve GZ,
devrim üzerine konuşmalarında bir çok tezler ortaya koyuyorlar. Bir kısmını
"yeni” gibi göstermeye çalışırken, Marks ve Lenin’in ortaya koyduğu bazı
görüşlerinde artık yanlış olduğunu vurguluyorlar. Bu onların görüşü ve
görüşlerini ortaya koymaları kadar doğal olan bir şey yok. Bizde görüşlerimizi
ortaya koyacağız.
Aslında, FB ve
GZ’nin ortak buluştukları nokta, Marksizmi çürütme çambasıdır. Biri troçkist
biri anarşist bu iki bayın ortak noktaları;
"devrimcilik” adı altında Marksizme saldırmaktır. Günlük bir gazete
Marksizmin "eskidiği” ayan beyan tartışmaya açılarak, anarşist ve troçkist
görüşler Marksizme karşı poh pohlanınca, buna karşı duyarsız kalmak pek de olası
değildir.
Sosyalist
ülkelerin geriye dönüşünden sonra, sıkça, devrim
üzerine yeni tezlerde ortaya çıktı. Ve özellikle bir çok kesim de, devrime
önderlik eden KP’si ve onların liderlerine, daha doğrusu teorik önderlerine
karşı da bazan belden aşağıya bazan ise revizyonistçe saldırılar arttı. Tabi,
bütün bunlar "sosyalizm” ve "devrimcilik” adına yapıldı ve hala
yapılmaya devam ediyor. Genelde, saldırılan noktaların başında; sosyalist
devlet, proletarya partisi, yani proletaryanın örgütlü gücü, proletaryanın
devrime önderlik niteliği, sınıflararası mücadele ve bu mücadelenin yöntemleri,
ve sosyalizmde proletaryanın rolü vb. noktalar gelmektedir.
Devrimci işçi
sınıfı hareketinin zayıfladığı dönemlerde, devrime, sosyalizme ve onların
teorik ustalarına karşı eleştirilerin artması doğal karşılanabilir. Çünkü kafa
karışıklığın, ideolojik yalpalamaların en yoğun olduğu bir dönem, böylesi
dönemlerdir. Marksist teori ve onun yaratıcılarına karşı, küçük burjuva
kesimlerden ideolojik saldırıların gelmesinin, Marksistler açısından pek
yadırganacak bir yanı yoktur. Bu tür eleştiriler, Marks’ın zamanında da eksik
olmadı ve günümüzde de devam ediyor ve edecektir. Marks ve Engels’in zamanında,
nasıl ki, Bakunin, Marks ve Engels’in teorilerine karşı saldırı yürüttüyse,
bugün de onun izinden gidenler "yeni”ymiş gibi eski revizyonist ve
anarşist pespaye teorileri, büyük düşünürler edesıyla piyasaya sürüyorlar ve
sürmeye devam edeceklerdir. Özellikle, genç kuşağı devrimden ve sosyalizmden
soğutmak için, "devrim teorileri” adı altında küçük burjuva
kinlerini işçi sınıfı önderliğindeki devrimlere karşı kusmaya devam
edeceklerdir. Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’yu "aştık” adı altında
paslanmış, Marksistler tarafından çoktan mahkum edilmiş, bütün burjuva yönleri
açığa çıkarılmış "teorileri” yeniymiş gibisine ortalığa dökmekten
kaçınmayacaklardır.
Yukarıda adı
geçen tartışmacılardan biri olan GZ, günümüz’ün Bakunincilerinden biri, hatta
onun en çirkef temsilcilerinden birisidir dersek pek de aşırıya kaçmış
olmayız.. O, anarşist ve özellikle de anti-sosyalist görüşlerini
"devrimci” görüş olarak kitlelere sunmaya çalışıyor. Marksa karşı
Bakunin’i yeniden ayağa dikmeye çalışırken, Stalin ve SSCB şahsında da
sosyalizme saldırıyor.
Ve şöyle buyuruyor bay GZ:
"...
anarşistler "devrim” sözcüğünü tek başına kullanmak yerine,
"toplumsal devrim” kavramını kullanmayı yeğlerler. Bunun nedeni de
geçmişte Marksistlerle yaptıkları politik devrim-toplumsal devrim
tartışmasıdır. Marks, toplumsal devrim için bir politik devrim aşaması
öngörmüş, anarşistler ise politik devrimi reddetmiş, doğrudan toplumsal devrimi
savunmuşlardı. Bana da politik devrim aşaması yanlış geliyor. .. toplumsal
devrim için politik iktidarı ele geçirmek, yani yeni bir devlet kurmak oldukça
sorunlu. Çünkü devlet kurulur kurulmaz devrimi bitirir. Bütün deneyler bunu
gösterdi” (agy)
Bay GZ, bu
alıntıda da görüldüğü gibi, çapına bakmadan Marks ve Engels’i haksız çıkarmaya
çalışıyor. Oysa, Marks ve Engels, anarşistlerin babalarının –Stirner, Prodhon,
Bakunin- görüşlerini, 1870’lerin başlarında tarihin çöplüğüne attılar ve
onların bütün işçi düşmanı, devrim düşmanı içeriğini açığa çıkararak,
burjuvazinin hizmetinde küçük burjuva görüşler olduğunu ispatladılar. Daha
sonra ise Lenin, anarşizmin gerçek yüzünü ortaya koymaya devam etti. Çünkü
Rusya’da da bunların etkileri vardı. Anarşizmin babası sayılan Bakunin Rus’tu.
Elbette Bakunin’den
bu yana anarşizm ölmedi. Her ne kadar işçi sınıfı içinde dişe dokunur her hangi
bir etkinlikleri olmasa da, genelde küçük burjuva kesimleri şu veya bu oranda
etkiledi ve yer bulduğu oranda da işçi sınıfının devrimci mücadelesine zarar
verdi. Bugün, Yunanistan’da ki işçi hareketini sobata etmeye çalışanların
başında bunlar geliyor.
Anarşizm, nasıl
ki, 1860’lardan sonra işçi sınıfının devrimci mücadelesine zarar vermiş ve bir
çok devrimci mücadeleye ağır darbeler vurulmasına neden olmuşsa, bugün’de
"devrimcilik” kisvesi altında ve en keskin sloganlar arkasına gizlenerek,
devrimci işçi sınıfı hareketine zarar vermeye devam ediyor.
Anarşizm, hiç
bir zaman başarıya ulaşmadığı gibi, başarıya ulaşacak devrim hareketlerini hep
baltalamaya çalımış ve de gücü oranında baltalamıştır. Anarşistler, 1870
İspanya devriminin kaybedilmesinde oynadıkları karşı-devrimci rolü 1936’da da
aynı şekilde oynamışlardır. Daha doğrusu, İspanya devriminin, başta
Hitler Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sı olmak üzere, tüm gericiliğin desteklediği
Franko faşizmi tarafından boğulmasına yardımcı olmuşlardır.
Anarşzim, adı
üstünde olduğu gibi, eylem her şey, iktidar hiç bir şey mantığından hareket
eder ve bireyciliğin teorisidir. Onun "politik devrime hayır”,
"toplumsal devrime evet” demesi, toplumsal bir devrim yapmak
istediklerinden değil, Marksizme karşı çıkmalarından kaynaklanıyor. Küçük
burjuva bireyci bir teori olan anarşizm, işçi sınıfının burjuvaziden siyasal
iktidarı almasına karşıdır. Görünüşte Proletarya diktatörlüğüne karşı gibi
gözükür, özünde ise bir avuç çetenin diktatörlüğünden yanadır.
Burjuvazi, işçi
sınıfı hareketine karşı anarşizmi hep desteklemiş ve onu kullanmıştır. İşçi
sınıfnın devrimci disiplinine karşı çıkan anarşizm, varolduğu günden beri
burjuvazinin kolayca kullanımına açık hale gelmiştir. Kulağa hoş gelen
"devletsiz devrim”den yanaymış gibi gözükmeleri, işçi sınıfı önderliğinde
devrime karşı çıkmalarından ve burjuva sistemin yıkılmasından yan
olmadıklarındandır. Burjuvaziye karşıymış gibi durşları ise gerçek duruş
değildir. Tarihsel pratikleri, burjuvaziye güç veren bir gelişim örnekleri ile
doludur. Bu duruşları, onların sahip oldukları teorilerinin bir sonucudur.
Anarşizm, işçi
sınıfının devrimci özünü ve devrimde oynayacağı önderlik rolünü reddeder. Ve
işçi sınıfının en yüksek örgütü olan KP’lerine, daha doğrusu işçi sınıfının ve
emekçilerin devrimci bir parti içinde örgütlenmesine karşı çıkarak, onları
örgütsüzlüğe ve siyasal öndersizliğe mahkum ederek, böylece, burjuvazinin işini
iyice kolaylaştırırlar.
Buraya,
anarşizm ile Marksizmin tarihi hesaplaşmasından bazı alıntılar alarak sorunu
açmaya çalışalım.
Marks ve Engels
Bakunin için şunları yazıyor:
"Her ne
kadar, anarşizm, işçi hareketinin bu karükatürü çoktan beri artık en yüksek
noktasını aşmışsa da, Avrupa ve Amerika hükümetleri onun varlığını
sürdürmesiyle o kadar ilgili görünüyorlar ve onu desteklemek için o kadar para
harcıyorlar ki, anarşistlerin marifetlerini görmezlikten gelemeyiz.” (Marks,
Engels, Lenin, Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, sf 152, Sol yay. Birinci Baskı)
"Onların
–bakuninciler. YK- her yerde başlıca kuralları, işçi sınıfı yönünden
siyasal her eyleme ilke olarak karşı çıkmaktı; o kadar ki, onların gözünde, bir
seçimde oy vermek proletaryanın çıkaralarına ihanet etmekti.” (age, sf. 196)
Engels,
İtalya’daki olayları değerlendirirken şunları yazıyor:
"anarşi ve
özerklik propagandasının arkasında tüm işçi hareketi üzerinde diktatörce bir
komutanlık uygulamak isteyen bir kaç entrikacının hırlı iddiaları olduğunu
biliyorlardı.” (Engels, age, sf. 193)
Engels,
devamla, Bakunincilerin çocukca görüşleriyle dalga geçiyor;
"İlk
günah, siyasal eylemi kabul etme sapkınlığı, çünkü siyasal eylem devletin
tanınması sayılır, devlet otoriterliğin, eğemenliğin cisimleşmesidir, şu halde
her kim ki işçi sınıfının siyasal eyleminden yana çalışır, inatla, siyasal
iktidarı kendisi için ele geçirmeye çalışacaktır; demek ki, işçi sınıfının
düşmanıdır, taşa tutun onu!” (Engels, age, sf. 192)
Engels, 26 mart
1894’de;
"...
Anarşistlere gelince, onlar belki de intihar noktasına geliyorlar. Sonu sonuna
polis tarafından kışkırtılan ve ücreti doğrudan polis tarafından ödenen bu
şiddet ateşi bu süikastlar sağnağı, ancak bu çılgın ajan-provokatörler
tarafından yürütülen propagandanın niteliğini burjuvaların bile gözüne sokmaktan
başka bir işe yaramaz. Burjuvazi bile, zamanla, onlara para veren aynı
burjuvaları havaya uçursunlar diye polise ve polis eliyle de anarşistlere para
ödemenin saçma olacağını anlayacaktır. Ve, şimdi burjuva gericiliği altında biz
de acı çekmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorsak da, zamanla biz
kazanacağız, çünkü bu kez bizim ile anarşistler arasında koskoca bir uçurum
olduğunu herkese kabul ettirmeyi başaracağız...” (age, sf. 224-225)
Marks ise,
Bakunin için "karacahillik” , "eşeklik”, "siyasal ipe sapa
gelmez densizliktir! dedikten sonra şunları söylüyor:
"O
–bakunin. YK.-, toplumsal devrimden hiç bir şey anlamaz, toplumsal devrime
ilişkin siyasal lafazanlıkları bilir ancak. Ona göre devrimin ekonomik
koşulları yoktur.” (age, sf. 181)
Bakunincilerin
en önemli özelliği, hiç kuşkusuz, keskin sol laflar altında proletaryanın
devrimci eylemlerinin karşısında durmalarıdır. Bakunin, kişisel yaşamını da
kendi teorisine uygun yaşamıştır. O, Marks ve Engels’in önderliğindeki komünist
enternasyonalden "yıkıcı-bölücülüğü”nden dolayı atılmasından sonraki
süreçte, Rus Çarı’na sığınmış ve af dilemiştir. Mektupları, 17 Ekim
Devrimi’inden sonra Çar’ın arşivleri arasından çıkmıştır.
Bakunin ve onu
takip edenlerin durumunu biraz daha iyi anlamak için 1870’deki İspanya’daki
ayaklanmalarının raporunu Engels’ten aktaralım:
"Bakuninciler,
gerçekten devrimci bir durumla karşı karşıya kalınca tüm daha önceki
programlarını kaldırıp atmak zorunda kaldılar. ..
"... daha
önce ileri sürülüp övülen ilkelerin yadsınması, en alçakça, en hileci bir
biçimde ve suçluluk bilincinin baskısı altında ifade edildi, ...
"Bakunincilerin
aşırı-devrimci haykırışları, demek ki, sıra iş görmeye gelince, gerek bir
kaçamakla işin içinden sıyrılmak, gerek önceden yenilgiye mahkum olan
ayaklanmalar ya da en yüz karası bir biçimde siyasal bakımdan emekçileri
sömüren, bir de, üstelik onlara tekmeyle muamele eden bir burjuva partisiyle
birleşmek biçiminde ifadesini buldu. ..
"Tek
sözcükle, bakuninciler, İspanya’da bize, devrimin nasıl yapılmaması gerektiğinin
aşılmaz bir örneğini verdiler.” (age, sf. 176,177,178, Eylül-Ekim 1873)
Lenin ise,
anarşizmi şöyle açıklıyor:
"Anarşizm,
... bir burjuva bireyciliğidir. Bireycilik anarşizmin felsefi temelidir. ..
a- Sömürünün nedenlerinin
kavranmaması,
b- Toplumun, sosyalizme götüren
gelişmesinin kavranmaması;
c- Sosyalizmin gerçekleşmesinin
yaratıcı gücü olarak sınıf savaşımın kavranmamasıdır.
d- Her türlü politikayı reddetme
görünümüyle, işçi sınıfının burjuva isyasetine boyun eğmesi.” (age, sf.229-230)
Buraya kadar,
Marks, Engels ve Lenin’den uzun alıntılar alarak Bakunin ve anarşizmin iç
yüzünü açıklamak istememin nedeni, esas muhattablarının o süreçte, bu soruna
nasıl baktıkları, Bakunin’in ve onun görüşlerinin işçi sınıfı devrimleriyle ne
gibi bir ilişkisinin olduğunu anlattmaktı. Bu da anlaşıldığı kanısındayım.
Bay GZ, Marks,
Engels ve Lenin’i açıktan eleştiremediği için dolambaçlı yollardan ve özelikle
de Stalin üzerinden geliyor. Onun 17 Ekim Devrimi ve Stalin’le ilgili
görüşlerine biraz sonra geleceğim. Şimdi teorik efendisi Bakunin’den ödünç
aldığı "devlet” meselesine gelelim. Bunu da yine Proletaryanın
ustalarından alıntılarla ortaya koymaya çalışacağım. Böyle olmasının genç
okuyucular için daha yararlı olacağı inancındayım.
Devlet ve Devrim
Lenin, Marks ve
Engels’in bakunincilere karşı mücadelesinin maddeler şeklinde özetlerken,
şunları belirtir:
"Her
"ciddi devrim durumu”, ayaklanmanın bilinçli bir biçimde yönetilmesi,
devrimin örgütlendirilmesi, tüm devrimci güçlerin birleştirilip merkezileştirilmesi,
gözüpek askeri saldırı, devrimci iktidarın en enerjik bir şekilde kullanılması
görevlerini zorunlu bir biçimde proletarya partisinin önüne koyar.” (Anarşizm
ve Anarko Sendikalizm, sf. 243)
Örgütlü bir
güce karşı, daha örgütlü bir güç onu alaşağıya edebilir. Burjuvazi örgütlü ve
her yönüyle silahlanmıştır. Burjuvazi bir avuç azınlık olmasına karşın, ordusu,
polisi, mahkemeleri ve bürokrasisi ile, yani burjuva devleti ile kitleleri
baskı altında tutar ve iktidarını bu güç sayesinde yürütür. Bu güce karşı, işçi
ve emekçiler örgütlü bir güç olmadığı sürece burjuvaziden asla iktidarı alamaz
ve burjuvazi de kendiliğinden iktidarı işçi sınıfına teslim etmez.
İşçi sınıfının
devrimci görüşleriyle teorik olarak donanmış, örgütlü, disiplinli, başta işçi
sınıfı olamak üzere tüm ezilen yığınlarla geniş bağları olamayan bir parti
devrim yapamaz ve böyle bir parti olamadan da devrim asla gerçekleşemez. Tarih
bunun ispatlamıştır.
Bugün,
"Arap Baharı” olarak adlandırılan ayaklanma ve direnişlerde, kitlelere
devrimci önderlik yapılmadığı için ciddi başarılar elde edilemedi. Marksist
partilerin olmadığı bir yerde kitleleri başka kesimler, yani yine burjuvazi
yönlendirir. Nitekim Kuzey Afrika ülkelerindeki son ayaklanmaların kaderide
böyle olmuştur. Devrimci önderlikten yoksun kitlelerin bu devasa hareketini,
emperyalist burjvazi, kolayca yönlendirebilmiş, kitlelerin devrimci çıkışını
süreç içinde bastırabilmiş, emperyalizmle işbirliği içindeki Müslüman
Kardeşleri öne çıkararak, kitlelerin daha ileri kazanımlar elde etmelerinin
önüne geçmeye çalışmaktadır.
Bu ülkelerdeki
ayaklanmalardan çıkarılması gereken ders, GZ ve FB’nin dediğinin tersine,
devrimci bir önderliğin şart olduğudur. Anarşzimin ve Troçkizmin puslu hayal
dünyalarında dolaşanların, işçi sınfının devrimdeki devrimci rolünü
anlamalarını beklemek saflıktır. Onlar, Marksizmden uzak olduklarından, işçi
sınıfı ile burjuvazi arasındaki keskin sınıf mücadelesini kavrayamazlar.
Görünüşte kitlelere çok önem veriyormuş gibi yaparlar ama, kendilerini de
"en iyi teorisyen” yapmaktan kaçınmazlar. Kitelelere, "bizim
dediklerimizi yapın” diyerek, aslında kitlelerin burjuvaziden iktidarı almasına
karşı çıkarlar ve sonrada "biz dememiş miydik” diyerek kendilerini haklı
çıkarmanın peşine düşerler. Özünde ise, onlar kitlelere hiç bir şey
söylemiyorlar. Kitlelerin kendiliğindenci hareketine övgü düzmeleri ise, yine
kendi iç dünyalarındaki küçük burjuva bireyciliklerini öne çıkarmaktan
kaynaklanıyor.
Bay GZ,
"devlet”i gereksiz bulurken, "devrimin üretici güçler ile üretim
ilişkilerinin çelişkisinden doğduğu” Marksist görüşe de karşı çıkıyor.
Bakuninci bay GZ gibi, bütün anarşistler, Marksizme ve diyalektik
tarihsel materyalizme karşıdırlar. Onlar, her şeyin yıkılmasından yana gibi
gözükürler, ama yapıcı hiç bir yanları olmadığı gibi, hiç bir şeyi de
yıkamazlar. Sadece ve sadece işçi sınıfı hareketine zarar verici yönleri her
zaman ön plandadır.
Buraya, üretici
güçler ile ilgili Marks’ın o meşhur sözünü aktaralım:
"Gelişmelerin
belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde
hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden
başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerinin
gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O
zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme,
kocaman üst yapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. ... Burjuva üretim
ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz kaşıtlıktaki biçimidir.
–bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık
koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte, burjuva toplumun
bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak
olan maddi koşulları yaratırlar.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, sf.
32, sol yayınları, dördüncü baskı)
Tarih, Marks’ın
bu dahice görüşünü doğrulamıştır ve doğrulamaya devam etmektedir. Marks’ı
çürütmek GZ gibi anarşizm artıklarının gücü yetmedi ve yetmez. Marksizmi
burjuvazinin dışında küçük burjuva tüm anti-Marksist görüşlerde onu çürütmek
için büyük çabalar harcadılar ve harcamaya devam ediyorlar. Ancak, Marksizm
yaşıyor ve bilimselliğini koruyor. Çünkü o işçi sınıfının bilimsel dünya
görüşüdür.
Engels’ten
aktarımlara devam edelim;
"Kapitalist
üretim tarzı, nüfusun büyük çoğunluğunu gittikçe daha çok proleterleştiriken,
yok olma tehdidi altında, bu altüst oluşu gerçekleştirmek zorunda olan gücü
yaratır. Toplumsallaşmış büyük üretim araçlarının devlet mülkiyeti haline
dönüşmesini gitikçe daha çok zorlarken, bu altüst oluşu gerçekleştirmek için
izlenmesi gereken yolu gene kendisi gösterir. Proletarya devlet iktidarını
eline geçirir ve üretim araçlarını ilk önce devlet mülkiyetine dönüştürür. Ama bunu
yapmakla proletarya olarak kendisini de ortadan kaldırır, bütün sınıf
ayrılıklarını ve sınıf karşıtlıklarını ve aynı şekilde devlet olarak devleti de
ortadan kaldırır.” (Engels, Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, sf. 205)
Devamla;
"Toplumsal
üretimdeki anarşi ortadan kaybolduğu ölçüde devletin siyasal otoritesi yokolur
(uykuya yatar). Sonunda kendi toplumsal örgütlenişlerinin efendileri olan
insanlar, aynı zamanda doğanında efendisi, kendi kendilerinin efendileri ve
özgür olurlar.” (age, sf. 207)
"Bu, dünyayı
kurtarma işini yerine getirmek, gerçekleştirmek modern proletaryanın tarihsel
görevidir. Bu görevin tarihsel koşullarının derinliğine inmek ve böylelikle
niteliğini anlamak ve bu görev kendisine düşen bugünün ezilen sınıfına
kendi eyleminin koşullarının ve niteliğinin bilincini vermek, işte bu da,
proletarya hareketinin teorik ifadesi olan bilimsel sosyalizmin işidir.”(age,
sf. 207)
Buraya kadar
Engels’ten aktardıklarımız, Marksistlerin devlete nasıl baktıklarını ve
devletin nasıl söneceğini ve ayrıca proletaryanın siyasal iktidarı ele
geçirince devleti hemen yok edemeyeceğini, ama süreç içinde sınıfları ve
devleti de ortadan kaldıracağını bilimsel olarak ortaya koyuyor. Devlet kalksın
deyince ya da devlet istemiyoruz deyince, devlet hemen iradi olarak ortadan
kaldırılamaz. Proletarya siyasal iktidarı burjuvaziden zorla alınca, devlete
daha bir süre gereksinmesi olacaktır. Bakunici anarşistlerin anlayamadığı nokta
burasıdır.
Lenin ise
Marksistler ile anarşistler arasındaki ayrım noktalarını şöyle sıralıyor:
"1-Birinciler
–Marksistler. YK- devleti tamamıyla ortadan kaldırmayı hedef alırken, bunun
ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kaldırılmasından sonra, devletin
ortadan yok olmasına götüren sosyalizmin kuruluşunun sonucu olarak
gerçekleşebileceğine inanırlar; ikinciler, devletin tamamıyla ortadan
kaldırılmasını hemen bugünden yarına, bunu olanklı kılan koşuları anlamadan
isterler.
2-Birinciler,
proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra eski devlet makinesinin
tümüyle yıkılmasının ve yerine silahlı işçilerin Komün modeline uygun olarak
örgütlenmesinden ibaret olan yeni bir makinenin konmasının zorunlu olduğunu
bildirirler; ikincilerin, devlet makinesinin yıkılmasını savunmakla birlikte,
proletaryanın bu makinenin yerini neyle dolduracağı ve devrimci iktidarı
nasıl kullanacağı konusundaki tasarıları çok bulanık, çok karışıktır;
anarşistler devrimci proletaryanın devlet iktidarından yararlanmasını
reddetmeye kadar giderler.
3- Birinciler,
proletaryanın modern devletten yararlanarak devrime hazırlanmasını isterler;
anarşistler buna karşıdırlar” (Lenin, Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, sf. 350)
Lenin’den
aktardığımız bu uzun alıntıda da, Marksizm ile anarşizm arasındak ayrım
noktaları net olarak ortaya konmaktadır. Proletaryanın sınıfları ortadan
kaldırması için devlete, yani proletarya diktatörlüğüne geçici olarak
gereksinmesi vardır. Proletarya, iktidardan alaşağı ettiği, burjuva sistemini
parçaladığı yerde kendi siyasal iktidarını kurmak ve sosyalizmden komünizme
–yani sınıfsız topluma- varmak için devleti kullanmak zorundadır. Ama bu
devlet, burjuva devleti değil, proletaryanın denetimndeki bir devlettir.
Sınıfların sönmesine hizmet edecek olan bir devlettir. Proletarya iktidarı ele
geçirdiğinde, hemen devletsiz iktidarı yürütebileceğini söylemek, en iyimser
bir yorumla çocukca bir tutumdur.
Burjuvaziyle
Elele Sovyetlere Saldırmak
Bay FB ve bay
GZ’nin söz konusu "devrim konuşmaları”nda eleştirilecek daha bir çok
yönler var. Örneğin işçi sınıfının öncü örgütüne karşı oluşları. Yani KP’ne karşı
oluşları gerçeği. Yine, işçi sınıfına dışardan bilinç götürme anlayışan karşı
çıkışları. Ama öbür yandan;
".. gerçek
entellektüellerden yoksun hiç bir toplumsal hareketin başarı şansı yoktur” (FB)
demekten de kendilerini alamıyorlar. Her halde, kastetikleri entellektüellerde
kendileri olsa gerek.
GZ, daha da
ileri giderek, artık her olumsuzluğun altında Stalin’i aramaktan ve Stalin’e
karşı-devrimci bir yöntemle saldırmaktan kendini kurtaramıyor.
Bay GZ, Türkiye
’sol’unu şöyle eleştiriyor:
"Stalinist
dönemin, entellektüelleri horlayan ve baskı altına alan geleneğini devam
ettirmeleri söz konusu. Ama diğer yandan, örgütlerin dışındaki popüler
entellektüellere, yani şu senin sözünü ettiğin, "konunun uzmanları”na
karşı da tiksindirici ölçüde bir hayranlıkları, hatta onların karşısında bir
aşağılık duyguları söz konusu. Bu tür sistem içi entellektüellerin sempatisini
kazanmak için binbir takla atıyorlar. Aslında Stalin döneminde de böyleydi.”
(agy, BirGün)
Bir taraftan
"entellektüellere önem verilmeli” diyorlar, ama bir taraftan da onlar
karşısında "takla atıyor” diyorlar. Her halde sadece kendilerine önem
verilmesini ve her yerde kendi yazılarının yayınlanmasını istiyorlar. Bu konuda
hiçte "sol” dan şikayetçi olmamaları gerekir. Hemen hemen çoğu sol hareket
bunların anti-Marksit yazılarına yer veriyorlar. İçeriğine bile bakmadan!
Stalin’i hem
aydınlara baskı yapmaktan hem de aydınlar karşısında "şakşakçılıktan”
eleştiren bay GZ, Stalin düşmanlığı o kadar ileri bir boyuta çıkmış ki, iyice
saçmalamaya başlamış..
Bay GZ’nin
Stalin düşmanlığı, aslında onu Hitler hayranlığına kadar götürmektedir. O, MLM
bilime o kadar yabancı ki, dünyanın ilk sosyalist devleti olan SSCB’ne
saldırmaktan kendini alamıyor. Sözde Stalin’e karşıymış gibi yapması, onun
devrim düşmanı yüzünü gizlemeye yetmiyor.
GZ, kendi Web
sitesin’de yayınlanan "İki Tür Nasyonal Sosyalizm” (25.11.2011) adlı karşı
devrimci yazısında, Hitlerin nasyonal soyalizmi ile SSCB’ni aynı kefeye
koymaktadır. Bu konuda aslında emperyalist tekelci burjuvaziden bolca "aferin”
alıyordur, kuşkusuz. Bu yazıyı okuyunca, Alman tekelci burjuvazisinin TV
kanallarında sıkca yayınlanan "dikatatör Stalin”
"belgeselleri”nden birinin pespaye kopisi gibi bir his uyandırıyor
insanda.
GZ’nin 17 Ekim
Sovyet Devrimi düşmanlığından bir örnek:
"XX.
yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği devletinin iddiası sosyalizmi kurmaktı.
Bu devlet, 1920’li yıllarda bütün devletler gibi nasyonalist bir yol tutup
1930’lu yıllarda, Stalin’in yönetimi altında nasyonal sosyalist bir
devlete dönüştü. Nasyonal sosyalist bir devletti, çünkü dünya devrimine
kapılarını kapatmış ve özellikle "tek ülkede sosyalizm” teorisiyle
nasyonalizmi baş köşeye koymuştu. Artık Sovyet devleti büyük Rus şovenistiydi.
Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan diğer halk ve uluslara Rus egemenliği
dayatılıyor, Rus dili ve kültürü hakim kültür ilan ediliyor, Ukrayna, Baltık ve
Kafkas halkları Rus kolonyalizminin baskısı altına alınıyor, bu bölgelere,
Çarlık döneminde olduğu gibi kolonyalist Rus nüfusu yerleştiriliyordu. Sovyet
devleti, dünya çapında da Rus devlet çıkarlarını kolluyor, Komintern’i bu
devletin ulusal çıkarlarının aleti haline getiriyor, dünya devletleriyle
Rus-Sovyet devletinin çıkarları doğrultusunda ittifaklara, pazarlıklara veya
çatışmalara giriyordu. Kısacası, bu devleti yönlendiren, doğal olarak Rus
ulusal çıkarlarından başka bir şey değildi.”
Sovyet
düşmanlığında hızını alamayan küçük burjuva anarşist bozması GZ, devam ediyor:
"Bu
bakımdan, Hitler’in nasyonal sosyalizmi ile Stalin’in nasyonal sosyalizmi büyük
benzerlikler gösterir.”
"Keza
Alman Nazi hukuk sistemiyle Sovyet nasyonal hukuk sistemi karşılaştırıldığında,
Sovyet hukuk sisteminin daha insafsız olduğunu görebiliyoruz”
"Sanırım,
insanlık en karanlık günlerini, bu iki nasyonal sosyalist rejimin ittifak kurup
II. Dünya savaşını başlattığı yıllarda yaşamıştır.”
En sonunda,
ağzındaki baklayı çıkarıyor ve bay, emperyalist burjuvazinin bile SSCB ve
Stalin için söyleyemediği şeyi, savaşı Sovyet ve Hitler Almanya’sının ittifak
içinde çıkardığını rahatlıkla söyleye bilmesidir. Bu açıkaç yalan ve
karşı-devrimcilerin argümanlarıyla sosyalist devlete saldırmaktır. Oysa,
II. Dünya savaşının nasıl başladığı, kimin başlattığı ve esas amacın da SSCB’ni
yıkmak olduğunu; bu nedenle başta İngiltere olmak üzere, Fransa ve ABD emperyalistlerinin
Hitler’in Sovyetlere yönelik saldırılarını destediklerini dünya alem bilmesine
karşın, bu beyni karşık devrim ve sovyet düşmanı kişiliğin bilmemesi
düşünülemez. Sovyet düşmanlığında emperyalist burjuvaziye bile parmak ıstıran
bu Bakuninci mürid, Alman neonazilerinden de alkış alıyordur. Bu alkış onu,
mutlu ediyor olmalı ki, iki kelimesinden biri Stalin diğeri de Sovyet ve
sosyalizm düşmanlığıdır.
Sovyetlere
yönelik bu tür iddiaları, hangi verilere ve hangi belgelere dayandırıyor diye
sorulsa, bu tür zırvaları, kendi anarşist bulanık beyninden üretiyor olması
zordur. Bunları emperyalist burjuvazinin "think-tank” kuruluşlarından
ödünç alıyordur. İşte anarşizmin vardığı nokta. İnsanlığın önündeki en önemli
devrimi faşizm ile aynı kefeye koyan bir zihniyetin iyi bir yanı aranamaz ya da
iyi niyeti ve "entellektüel bir aydın” yaftası dahi yapıştırılamaz. Yukarıda
da somut örneklerini verdiğim gibi, bunlar, tarihleri boyu hep burjuvazinin
hizmetinde olmuşlardır.
Bütün dünya
halkları ve hatta burjuvazinin bir kısmı, 2. Emperyalist paylaşım savaşında
Stalin ve SSCB’ni, dünyayı Hitler faşiziminden kurtardığı için överken, bu
hastalıklı beyin ise üzülüyor. Çünkü o, özünde, SSCB ve Stalin’e karşı Hitler
faşizminin yanında –hadi, nesnel olarak diyelim- saf tutmuştur. Sahip olduğu
anarşist ideoloji, onu, burjuvazinin çöplüğünde otlatmaya kadar vardırmıştır.
Stalin ya da SSCB’nin hatalarını eksiklerini
eleştirmek başka, ama işçi sınıfının tarihi devrimini Hitler faşizmi ile
kıyaslamak ve hatta ondan daha gerici olarak göstermek, olsa olsa emepraylist
gözü dönmüş burjuvaziye has bir olgudur. Yukarı da anarşizm ile ilgili olarak
Marks, Engels ve Lenin’den de aktardığım gibi, anarşizmin vardığı ve durduğu
yer burjuvazi ile aynı saftır. Onun "abartılı ve keskin” sol laflarının
arkasında saklı olan emperyalist burjuvaziye hizmettir.
Bu tür devrim
düşmanı yazarların yazılarını eleştirmek gerçekten de insanı zorluyor. Çünkü
bunlardan piyasa da dolu. Burjuvazinin çöplüğünde bolca mevcut. Burjuvazi, işçi
sınıfının bilimsel görüşlerine ve çok ağır bedeller karşılığı onun yarattığı
tarihi değerlere saldırmak için, elinin altında bu tür ayamazlardan bolca
bulundurmaktadır. Bazan birini bazan ise diğerini ve genel de ise hepsini
"sol” adı altında piyasaya sürmektedir. Böylece işçi sınıfı üzerinde fikir
bulanıklığı yaratmaya çalışmaktadır. Özelikle de "sol” görünümlü olanları
burjuvazi için daha bir makbuldür.
Bu devrim
düşmanı bayın emperyalist burjuvaziden ödünç aldığı sosyalizm düşmanı
yalanlarına tek tek yanıt vermenin hiç bir anlamı yoktur. Buna SSCB’nin kendisi
yanıt vermiştir. Buna MLM biliminin varlığı bir yanıttır. Ve işçi sınıfının
devrimci mücadelesi yanıt vermektedir. Devrime ve sosyalizme karşı ve onun
tarihsel değerlerine karşı bu tür uluyanlar çoktur. Burjuvazinin yazılı ve
görsel basınında bolca var. Buna karşın işçi ve emekçiler, o değerlere sahip
çıkmakta ve onlardan desrler çıkararak yollarına devam etmektedir.
Marksizm
düşmanları, "Marksizm doğru olsaydı sosyalist devletler yaşardı” diyorlar.
Sosyalist devletlerin kurulması ve bir süre yaşaması Marksizmin doğruluğunun ve
bilimselliğinin kanıtıdır. Ve o ülkelerin yıkılması da, yine, Marksizmin
bilimselliği ve doğruluğunun kanıtıdır. Çünkü, Marksizm sınıflar mücadelesini
savunur ve sınıflar var olduğu sürece sınıf mücadelesini sürdüğünü kabul eder.
Ayrıca bu mücadelede, proletaryanın tarihsel olarak eninde sonunda zaferi
alacağını bilimsel olarak ortaya koyar.
Ancak, Marksizm
düşmanı anarşsit ve troçkist akımların, bugüne kadar her hangi bir iktidar
almaları söz konusu olmadığı gibi, burjuvaziye karşı da kararlı ve kesintisiz
bir savaşımları da söz konusu olmamıştır. Onlar, tarihleri boyu, burjuvazi ile
proletarya arasındaki savaşımda, burjuvazinin stepneleri olarak kalmışlar ve
daha ileri gidememişlerdir. Yaklaşık son iki yüz yıllık burjuvazi-proletarya
arasındaki sınıf savaşımında, tarihin bir öğretisi de bu olmuştur.
***
15.12.2011

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder