1921'de Moskava'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda Clara Zetkin ve Kollontay, Başkanlık Divanı'nda
KADINLARIN
ALEKSANDRA
KOLLONTAY’A
BORCU:
KADININ KURTULUŞU
Yusuf
KÖSE
8
Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün 107. yılı, bugünün
gerçekleşmesinde birinci dereceden payı olan ve 9 Mart 1952
yılında ise aramızdan ayrılan Aleksandra Kollontay’ın ise 65.
ölüm yıldönümü vesilesiyle...
İnsanlığın
özgürleşmesinin şartı kadının özgürleşmesi olunca,
kadınların çifte baskılardan kurtulmasının mücadelesinin öne
çıkmasının da anlamı kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Kadınların kurtuluş mücadelesi kapitalizmle yaşıttır. Ondan
önceki toplumlarda kadınların yer yer direnişleri söz konusu
olsada, kadının üzerindeki baskıları atmasının toplumsal
ekonomik koşulları söz konusu değildi. Ancak, üretimin
toplumsallaşması ve işçi sınıfının ortaya çıkmasıyla
kadının kurtuluş mücadelesi de işçi sınıfının kurtuluş
mücadelesiyle ortaklaştı ve biri olmadan diğerinin
gerçekleşemeyeceği bir toplumsal zemine oturdu.
Zengin
bir burjuva aileden gelen Kolontay:
“Kadınların
yazgısı beni tüm yaşamım boyunca ilgilendirdi ve beni sosyalizme
çeken de bu ilgi oldu.”1
Demesi, onun kadının kurtuluş mücadelesinin hangi sınıf
önderliğinde ve hangi sınıf ideolojisi yönlendirmesiyle
gerçekleşebileceğini bilince çıkardığını gösteriyordu.
Kollontay,
zengin bir burjuva ailesinde yaşamasına karşın, kadınların
ezilmesinin daha derinden duyumsamış, gözlemleyerek, burjuva
ikiyüzlülüğne yakından tanıklık etmiştir. Onu ilgilendiren
bireysel bir burjuva yaşamı değil, kadının toplumsal kurtuluşunu
sağlamaktı. Bu nedenle arayışlarını doğrudan Marksist
düşünceler etrafında sürdürdü ve marksizmin kadının kurtuluş
mücadelesi için en doğru yol olduğuna inanarak, artık geri
dönülmez bir mücadele yaşamının içine girdi.
Kollontay’ın
Lenin ile tanışması ve Bolşevik saflarda aktif yer alması, bir
tesadüf değil, bilinçli bir seçimin sonucuydu. O, 1905 devrimi
süreci içinde Bolşevikler ve Menşevikler arasında gidip gelmesi
doğaldı. Marksist bilinci tam idrak edememişti. Kendi deyimiyle bu
süreçte, Rusya’da Marksistler arasında haklı bir üne sahip
olan Plehanov’un üzerinde etkisi vardı. Ancak, 1905 Devriminin
yenilmesi ve ağır istibdat günlerinin gelmesiyle, illegal
çalışmaların öne çıkması ve bu süreçte Rosa Luxemburg,
Clara Zetkin, Lenin ile tanışmasından sonra, kendini
Menşeviklerden uzaklaştırır. Bu yazılarına da yansır.
Onun
Lenin’le tanışması, sınıf mücadelesinin aktif bir militanı,
öğretmeni, örgütleyicisi olarak, 17 Ekim Devrimi’nin en önde
yer alanlarından biri yaptı. Ve yaşamı boyunca da SSCB’ne her
alanda katkı yapkatan kaçınmadı.
Kollontay,
yaşamı boyunca kalemini kadınlar için çalıştırdı. Bundan hiç
bir zaman pişmanlık duymadı. Çünkü o ne yaptığını bilen
bilinçli bir komünisti. O, hem teorisyen, hem militan ve hem de
sıradan bir neferdi. Bunu belirleyen sınıf mücadelesinin
koşulları ve gereksinimleriydi.
Kollontay,
bazılarının utangaçca ileri sürmeye çalıştığı gibi, o bir
femnist değildi. Tersine bujuva ve küçük burjuva feminizmine
karşı kadınların kurtuluşunun işçi sınıfının kurtuluşuyla
birlikte olabileceğine inanıyordu. Kadının yerinin işçi
sınıfının mücadelesinin yanı ve kadının gerçek kurtuluşunun
ancak ve ancak sosyalizmle gerçekleşeceğine inanıyordu. Tüm
yazıları bunu doğrular. O yazdıklarıyla, eylemleriyle,
propaganda ve söylevleriyle, işçi sınıfının mücadelesinin
esas almıştır. Çünkü kadınların özgürlük mücadelesinin
işçi sınıfının özgürlük mücadelesinden ayrı ele almamış,
bunu yapanların karşısında durmuştur.
8
Mart Emekçi Kadınlar Günü
Emekçi
kadınlar, Clara zetkin ve diğer komünist kadınlara çok şey
borçlu oldukları gibi, Kolontay’a da borçludurlar. Hiç bir
komünist kadın, emekçilerin kendilerine borçlu kalması için
mücadele etmemişlerdir, elbette. Ama, adı geçen ve geçmeyen
sayısız komünist kadınlara, sadece kadınlar değil tüm erkek
işçi ve emekçilerin de borçlu oldukları bir gerçektir.
Bütün
komünist kadınlar gibi, Kollontay’da kadınların mücadelede öne
çıkması ve kadın sorunlarını her yerde öne çıkarmak ve bunu
işçi sınıfının mücadelesiyle bütünleştirmek için çaba
harcar. Bunlardan biri de, 2. Komünist Enternasyonal’e bağlı
“Sosyalist Kadınların 2. Konferansı”nda, artık olgunlaşmış
olan 8 Mart’ın ”Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak bütün
dünyada kutlanmasının önerisi vardır. Clara Zetkin başta olmak
üzere, o dönemin öne çıkan tüm komünist kadınları bu öneriye
destek verir. Bunlardan biri de Konferans’a Bolşeviklerin
temsilcisi olarak katılan Kollontay’dır. Ve Kolantay, Clara
Zetkin ile birlikte Konferans’ın Başkanlık Divanı’na seçilir.
Bu
Konferans’ta, çok önem verdiği konulardan biri üzerine, “ana
ve çocuklar” üzerine konuşma yapar. Ana ve Çocuklar’ın
sorunu, onu SSCB içinde de yaşamı boyunca takip edecektir. Çünkü
onu, her zaman en fazla ezilen toplumsal kesimler ilgilendirmiştir.
Konferans’ta Sosyalist Kadın Hareketi’nin Uluslararası
Sekrataryası’na seçilir.
Kollontay,
Sosyalist kadın konferanslarının yanı sıra, 2. Enternasyonal’in
Stutgart, Kopenhag ve Basel Konferanslarına katılır. 1915-1916
yıllarında ABD’de kaldığı süre içinde adım atmadığı yer
kalmaz ve kendi deyimiyle, “ABD’li solcuların II.
Enternasyonal’den ayrılmasını sağlar ve III. Enternasyonalin
hazırlık çalışmalarına katılır.” Bunları “Lenin
talimatı”yla yapar.
Kollontay,
Zetkin’in Engels’ten bu yana gelen deneyim ve birikimlerinden
yaralanır. Zetkin
komünist kadınların ikonasıysa,
Kollontay’da,
bundan sonra, Avrupa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar,
bütün mücadele alanlarında, sosyalizmin örgütleyici ve
propagandacısı olarak aranan biri olur.
Kollontay’da
Kadınların Kurtuluşu
“ Kadın
hareketi burjuva ya da işçi değildir, aynı ruhu taşıyan ortak
ve tek bir harekettir.” Bu görüş, Kollontay’a ait değil.
Kollontay’ında katıldığı “Tüm Rusya Kadınlar Kongresi”nde,
burjuva feministlerin kadınların ortak görüşüdür. Ve
feministler bunu: Marks-Engels’in, “Bütün ülkelerin işçileri
Birleşiniz”, sloganına karşı, kendi sloganlarını: “Toplumun
tüm sınıflarındaki kadınlar birleşiniz” şeklinde formüle
ederler.
Kollontay,
bu görüşler karşısında şöyle der:
“...
Sorun,
işçi sınıfı kadınlarının feministlerin çağrısına uyarak
kadınların eşitlik savaşımına etkin ve doğrudan katılmada
bulunmaları mı, yoksa sınıfsal geleneklerine sadık biçimde
kendi yollarını çizerek, yalnızca kadınları değil, tüm
insanlığı toplumsal yaşamımızdaki çağdaş kapitalist
kurumların baskı ve köleliğinden kurtarmak amacıyla değişik
bir savaşım vermeleri mi gerektiği sorusuna yanıt bulmaktır.”2
Kollontay,
kadınların kurtuluşunu işçi sınıfının kurtuluşundan ve
insanlığın (kadın-erkek) kurtuluşunun ise sosyalizmle
gerçekleşeceğini net olarak belirtir ve bu konuda feminizm ile
arasına kalın bir çizgi çektiği gibi, feminizmin burjuva
reforumculuğundan daha ileri gidemeyeceğini ve kadın işçileri
aldatıcı bir rol oynadığı vurgular.
O,
kadınların kurtuluşunu tarihsel materyalist felsefede görür.
“Tarihsel
materyalizm, cinsiyetler arasında doğal olarak var olan ayrımları
tümüyle gözönünde tutmakta, bununla birlikte tek bir talepte
bulunmaktadır. Kadın olsu, erkek olsun her bireyin kendi yazgısını
belirleme hakkına tümüyle ve özgür biçimde sahip olması ve
herekese doğal yeteneklerin gelişitirilip, uygulayabilecekleri en
geniş olanakların sağlanması”3
Ve
o devamla ve üzerine basarak şunu belirtir:
“...
kadınların gerçekten özgür ve eşit bir duruma ancak,
dönüştürülmüş ve yeni toplumsal, ekonomik ilkeler üzerinde
kurulmuş bir dünyada kavuşabilir.”
O,
kadınların ev içi köleliğinden kurtulmasının, ancak ve ancak
toplumsal üretim içinde yer alarak sağlayabileceklerini ileri
sürer. Ev içine haps edilmiş kadınların, ekonomik durumu ne
kadar iyi olursa olsun, ezilmekten ve erkek egemen baskı ve
anlayışından uzak kalamayacaklarını söyler. “Ev kadını”,
bir anlmada ev köleliğidir. Kadının yaşamı, çocuk bakımı,
kocasına hizmet ve ev işleriyle sınırlıysa, kadının kendini
geliştirmesi ve özgürleşmesi söz konusu olamaz.
Kollontay,
ev işlerinin toplumsallaşmasıyla kadının özgürlüğe doğrudan
adım atacağını savunur. Bu, Marks-Engels ve Lenin’inde
görüşüdür ve Ekim Devrimi’nin ilk işlerinden biri de Kadını
ev işlerinde kurtararak, yasal eşitliğin dışında pratik
eşitliği de sağlamak olmuştur. Dünyada ilk defa kadınlar, Ekim
Devrimi’yle gerçek özgürlüğün tadına varmışlardır.
Ekim
Devrimi ve Kadınlar
Kollontay,
Ekim Devrimi’nin başından sonuna kadar içinde yer almıştır.
Menşevik-Sosyalist devrimci ve cumhuriyetçi Rus burjuvazisinden
oluşan Kerensky hükümeti, Bolşevikleri en büyük tehlike olarak
görürüler. 1917 Nisan’dan itibaren Bolşevikleri gözden
düşürmek için özel çaba harcarlar. “Alman casusları” diye
lanse ederler. Özellikle 1917 Temmuz-Ağustos günleri Bolşevikler
için oldukça kötü günlerdir. Kerensky’nin hükümeti
Bolşeviklere cepheden savaş açar ve tutuklanmalarını karar
altına alır. Bolşevik partisi yasaklanır ve başta Lenin olmak
üzere hepsi “Alman Casusu” olarak suçlanır. Burjuva basını
büyük puntolara ile “alman casusu Bolşevikler” olarak kayıt
düşerler. Rus Burjuvazisinin savaş cephesindeki yenilgisi
Bolşeviklerin üzerine atılır. Halk arasında anti-bolşevizm
yayılmaya çalışılır.
Bu
sırada Lenin’in yakalanması istenir. Ancak, yoldaşları
Lenin’in, güvenli bir bölgeye ulaştırmayı başarırılar. Bu
saldırı dalgasının öngününde İsveç’in başkenti’te
Stockholm’da Zimmerwald konferansının devamı yapılacaktı.
Buraya Kollontay ve bir yoldaşıyla katılır.
Bu
konferansa katılan üleklerin komünistleri Bolşevikleri küçümser.”
Siz küçük bir grupsunuz”” derler. Ve Kerenski övülür ve öne
çıkarılır. Yani, Komünistler, burjuva demokratik devrimi ve onun
başını çekenleri övüyor ve devrimin daha ileri görütülmesine
sıcak bakmıyorlar. 1918-1920 arası gelişen Alman Devrimi’ de bu
anlayışla boğulur.
Rusya’da
burjuvazinin Bolşeviklere saldırısı artarken, dışarıda da 2.
Komünist Enternasyonal çevreleri, Kerenski ile yatıp-kalkıyor.
Kautsky’nin görüşleri burjuva demokratik devrimle sınırlı ve
onun etkisi altında kalanlarda aynı yoldan yürüyor.
Kollontay,
Bolşeviklerin tezlerini kabul ettirmeye çalışrı. Ancak, bir
karar alınamaz ve toplantı dağılır. Çünkü, Temmuz günlerinde
Bolşevikler “yenilmişti”. Bu karamsarlık Rus burjuva
hükümetinden yana işler. Dışarıda kısa süre içinde deteği
artar. Bu destek salt “Komünistler”le sınırlı olmayıp, esas
olarak uluslararası burjuvaziden büyük destek gelir. Çünkü
uluslararası burjuvazi, sosyalist devrimi ne olursa olsun
boğulmasını ve asla başarıya ulaşmamasını istiyorlardı.
Kollontay,
daha İsveç’teyken hakkında “alman casusu” olarak yakalama
kararı çıkarılır. Buna rağmen o, Rusya’ya girmeye kararlıdır
ve girer. Sınırda ise tutuklanır. Ve Kolontay, tanınan ve hergün
gazetelerde boy boy resimleri çıktığı için, onu tanımayan
yoktur.
Kollontay
içerideyken Bolşevikler konferans yapar ve onu Merkez Komitesi’ne
seçerler. Bu haber kendisine içerdeyken ulaştırılır. Bu onun
için büyük bir moral kaynağı olur. Gericiliğin, Bolşevikler
hakkında “bittiler” şeklinde yaptığı karar propagandanın
boş olduğunu anlar ve Bolşeviklerin dimdik ayakta olduğuna
sevinir.
Bu
iki aylık gericilik süreci, Bolşevikleri yer altına çeker. Ama,
Bolşevikler yine her tarafta vardır ve Ekim aylarından itibaren
açıkta yer almaya, ama bu kez daha güçlü bir şekilde, daha
örgütlü ve silahlı olarak meydanlar ve alanlar Bolşeviklerin
eline geçer. Bolşevikler büyüdükçe, Kerenski hükümeti küçülür
ve en son “Kışlık Sarayı”nın dışına çıkamaz olur. Eski
Rus takvimiyle 25 Ekim (yeni takvimle 7 Kasım) tarihinde Kışlık
Sarayı, silahlı işçiler (Kızıl Ordu) tarafında kuşatılır ve
Kerenski kaçar. Böylece tarihsel bir dönem biter ve yeni bir
tarihsel dönem, sosyalist devrimler dönemi başlar.4
Kollontay,
devrimin örgütleyicisi ve propagandacısı olarak yer alır.
Meydanlarda, kızıl ordu cephelerinde, denizcilerin içinde,
fabrikalarda ve işçi kadınların arasında o vardır.
O,
kendisinin şöyle anlatıyor:
“Yeni
bir düşünce ya da girişim yolunda savaşım ve söylev veren
propagandacıyı ateşleyen şevk duygusu harika bir şeydir, aşık
olmaya benzer... Ben kendimi bu duyguyla yandığımı hissettim ve
ateş dinleyenelerede sıçradı. Onlara söylev vermiyor, hepsini
peşimden sürüklüyordum sanki. Toplantıdan bir alkış tufanı
içinde ayrıldım, yorgunluktan ayakta duracak halim kalmamıştı.
Dinleyicilere kendimden bir parça vermiştim ve mutluydum.”5
Bu
nedenlede, kitleler onu her yerde istiyordu. Devrimin başkenti
Petrograd (Petersburg)’da askerler, işçiler, kadınlar ve gençlik
Kollontay’ın kanuşmasını dört gözle bekliyor ve kendi
alanlarına çağrıyorlardı. Bu sıcak ve heycanlı günlerde,
bütün Bolşevikler’de olduğu gibi, ondaki hayal gücüde
farklıyıd: “Başardık” diyorlardı. Oysa Lenin Devrimi
başaracaklarına inanların başında geliyordu. Yalpalamalara,
çekimserliklere ve gereksiz maceracılıklara prim verimiyor,
yoldaşlarını bir orkestra şefi gibi yönetiyordu. O günlerde
kimse uyumuyordu.
“Parti
merkezleriyle Bolşeviklerin egemen oldukları Sovyetler, proletarya
ve yoksul köylülüğün ısrarla ve büyük bir tarihsel eylem için
ortak sınıfsal iradeyle ileri doğru sürüklediği halk
kitlelerinin devrim taleplerine, örgütlülük sağlamaya
çalışıyorlar. Partinin, Bolşeviklerin gücü, sadece devrim
hazırlamakta değil, kitlelerin umutlarını, ruh hallerini,
isteklerini kavramayı ve ifade etmeyi başarabilmesinde, bunları
anlaşılır şiarlara dönüştürmesinde, işçi sınıfının ve
köylülüğün iradesini örgütlülüğe yönlendirebilmesinde
yatıyordu.”6
Savaştan
dönen askerler içinde, meydanlarda toplanmış halk arasında
sadece öne çıkan Bolşevikler konuşma yapmıyor, herkes
konuşyordu. Kollontay’nda belirttiği gibi;
“Halk
içinden, kitle içinden birbiri ardına, kasketli ya da başörtülü
konuşmacılar çıkıyor.”
Halk kendi doğal liderlerini, devrimin önücülerini içinden
çıkarıyor ve onlar etrafında kenetlenerek, burjuva saraylarına,
kokuşmuş düzenlerine ve sömürücü sisteme saldırıyordu. An
geldiğinde böyle bir kitleyi Lenin’in bile durdurmasının
olanağı yoktu. Lenin, ayaklanma işaretini tam zamanında vermişti.
Ne bir saat erken ne bir saat geç!
Enternasyonalist
Kollontay
Kollontay,
yurtdışında kaldığı süre boyunca, Bolşevikler adına
çalışmasına karşın, özellikle Alman Sosyal-Demokrat Parti
adına da çalışma yapar. Onun verdiği görevleri yerine getirir.
1906 23-29 Eylül tarihlerinde Alman Sosyal-Demokrat Partisi’nin
Manheim Kongresi’ne katılır. Burada, August Bebel, Karl
Liebknecht, Clara Zetkin ve diğer ileri kadrolarla tanışır.
Rusya’da
aranmaya başlamasından sonra Almanya , İsveç, İsviçre,
İngiltere ve daha bir çok Avrupa ülkesinde enternasyonal çalışma
yürütür. Alman Sosyal-Demokrat Parti adına Almanya’nın şehir
ve köylerinde propaganda yapar. Ancak, bu süre içinde Lenin ile
ilişkilerini sürdürür ve Bolşevikler adına bir çok
uluslararası konferans ve kongrelere katılır.
Burada
bir not düşmek gerekiyor. Kollontay’ın “dil sorunu yoktu.”
Denebilir ki, Kollontay’ın dili -aynı Engels gibi- bütün
dillere açıktı. Onun enternasyonal çalışma ve deneyimi
Sovyetler Birliği kurulduktan sonra çok işe yarayacaktı. O,
SSCB’ni tarihin ilk kadın büyük elçisi olarak bir çok ülkede
en iyi bir şekilde temsil etti ve emperyalistlerin SSCB’ni
yalnızlaştırma siyasetini boşa çıkarmada önemli katkıları
oldu.
Kllontay
ve Parti
İşçi
sınıfının sömürü ve baskı düzeni kapitalizmden kurtulması,
tek başına ideoloji ve teroiye sahip olmakla olası değildir.
Marksist teroiyi pratiğe uygulayan işçi sınıfının partisi
olması gerekiyor. Disiplinli, işinin ehli, çelik gibi sağlam ve
doğru bir çalışma ve düşünce tarzına sahip olan bir parti ile
burjuvazi yenilebilir. Kollontay, Bolşevik saflarda bunu öğrendi
ve böylesi bir partiyle 17 Ekim Devrimi gerçekleştirebildi.
Bugün,
özellikle komünist partilerin küçümsendiği ya da partili
çalışmaların önemsizleştiği, önemsizleştirilmeye çalışıldığı
bir süreçte aşağıdaki, sözleri defalarca tekararlamakta yarar
var.
O’na
partiye ilk girişinde bir kadın yoldaşı şöyle der:
“Partinin
önündeki büyük devrimci görevler için, ilk koşulu yerine
getiren herkes yararlı olabilir. Bu koşullardan ilki, partiyi
sevmek, ikincisi disiplini korumayı öğrenmektir. Elbette Marks’ın
artı-değer teorisini incelemeniz ve Lenin’in eserleriyle
ilgilenmeniz yararlı, ama bu yetmez. Partiye bütün varlığıyla
bağlanmak zorundadır insan. Tüm burjuva alışkanlıklar
bırakılmalı, ‘rol’ oynama ya da kendini ön plana çıkarma
isteği altedilmelidir. Küçük görevler verildiğinde
gücenilmemelidir, çünkü parti çalışmasında önemsiz olan hiç
bir şey yoktur. Çünkü küçük bir görevde yapılan hata büyük
görevlere de zarar verebilir. Parti, sizin öncelikle son derece
disiplinli bir parti üyesi olduğunuza ve politik görevlerinizi
kendi görevleriniz haline getirdiğinize emein olmalıdır.”7
Parti
sevilmelidir der Kollontay. Parti sevilmeden, partinin disiplinine
uyulmadan, devrim ve parti değerleri bütünleştirilmeden ve bu
değerler için herşey göze alınmadan, küçük burjuva
alışkanlıklardan ve yaşam tarzından vazgeçilmeden, parti
önderliğinde devrime yürümenin olasılığı yoktur. Küçük
burjuva yaşam tarzı üzerinde “devrimci çalışma” inşa
edilemez. Bir yanında küçük burjuva yaşam tarzını bir yanında
ise “proleter düşünce (!)” taşıyarak komünist partili
olunamaz. Çünkü, küçük burjuva yaşam tarzı, bütün komünist
değerleri revize ederek onu burjuvazinin değerler sistemine entegre
eder. Kollontay, salt düşünceleriyle değil, yaşam tarzıyla da
geçmiş yaşam tarzından kopmuş bir komünisti.
“Serbest
Aşk ve Serbest Birlik”
Kollontay,
kadınların kurtuluşu ile ilgili görüşlerinden dolayı
eleştirilere maruz kaldığı gibi onun görüşlerini paylaşanlarda
olmuştur. O, daha ilk başlarda RSDİP içindeki kadın örütlenmesi
ve kadınlar içindeki çalışmada zorluklarla karşılaşmış ve
bu “erkek egemen” bakış açısına karşı mücadele etmiştir.
Aynı
şekilde, kapitalizm koşullarında “serbest birlik”le sorunun
çözümlenebileceğini savunan küçük burjuva feministlerine de
kapsamlı eleştirler getirmiştir.
“Serbest
birlik”, kapitalizm koşullarında, kadının çaresiz
bırakılmasının bir başaka biçimidir. Yani, erkeğin hiç bir
sorumluluk almadan ve yüklenmeden ve kadın üzerindeki bütün
yaptırımlar durken, kadının özgürleşeceğini düşünmek,
sorunun ekonomik yönünü, yani esasını gözardı etmektir.
Kapitalizm koşullarından ezilenler için “serbestlik”, sadece
ve sadece egemen olanların çıkarına gelecektir. Kapitalizm
koşullarında, kadının kurtuluşunu “serbest birlikte” gören
küçük burjuva feminizminin haklı olarak eleştiren Kollontay, bu
sloganı, “sermaye
ve emeğin serbest ortaklığı”
sloganına benzetir. Oysa, gerçekte sermaye ve emeğin serbest
ortaklığı yok, sermayenin tek taraflı egemenliği söz konusudur.
Üretim araçlarını elinde tutan bir sınıfla, üretim
araçlarından yoksun olan bir sınıfın “ortaklığından” ya
da “eşitliğinden” söz edilebilr mi? Elbette edilemez! Üretim
araçlarını elinde bulunduran sermaye sahibi, “işçinin özgür”
olduğunu söyler. İşçi, ona gör, “isterse çalışır,
istemezse çalışmaz.” Ama, işçinin yaşamak için çalışmak
zorunda olduğunu en iyi sermaye sahibi bilir. Bu nedenle de,
elinden üretim araçları çekilip alınan işçi sermaye sahibine
mecbur bırakılmıştır.
Günümüz
küçük burjuva feministleri de, kapitalizme köklü eleştiri
getirmeden, kadının bazı hakları elede etmesiyle, sorunun, yani
kadının kurtuluşunun sağlanabileceğini savunuyorlar.
Kollontay,
bu görüşünü, Bebel’in “Kadın ve Sosyalizm” adlı
eserinden aktarma yaparak zenginleştirir:
“Kadın
için özel uyarlık (muvafakat) pek önemli değildir, diye
belirtiyor haklı olarak Bebel, zira kendi gücü ve kapasitesine
uyan bütün iş dallarında çalışarak geçimini sağlayabilir;
ancak her iki halde de ezilmiş durumdadır, çünkü ne ekonomik
bağımsızlık ne de kolayca evlenme ve boşanma olanağı onu,
ekonomik ve toplumsal sömürünün baskısına karşı koruyamaz.
Kadının toplumsal durumu (ve özellikle ekonomik durum) bütünüyle
bağımsız ve erkeğinkine eşit olmadığı, siyasal haklar her iki
cinse eşit olarak tanınmadığı sürece, hakları ve özgürlükleri,
yalnızca zenginliği değil maddi ve manevi iktidarı da elinde
bulunduran hükümetin ve egemen sınıfların isteklerine tabi olan
bir halk için Anayasa’ların en güzel ne kadar yararlı
olabilirse, evliliğin özel karakteri de o kadına o kadar yararlı
olacaktır.”8
Bu
görüşleri, aradan yüzyıl geçmesine karşın, günümüzde,
özellikle de gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadınların
ekonomik durumu desteklemektedir.
OECD’nin
2017 şubat ayı içinde açıkladığı, “Meslek ve Aile Yaşamında
Almanya Raporu”nda, 24-45 yaşları arasıdaki çocuklu kadınların
aile bütçesine katkıları, Danimarka’da %42 iken Almanya’da bu
katkının oranı %23 kadardır. Almanya’da çocuklu kadınların
%39’u haftada 20 saat çalışırken, %31 ise işsiz ve ancak %30
kadarı tam saat çalışmaktadır. OECD’nin söz konusu raporunda
yer alan 22 ülkeden en kötüsü, dünyanın 4. büyük ekonomisine
sahip Almanya’dır.9
Evli ve özellikle
de çocuklu kadınların durumu en kötüsü ve aynı işte çalışan
kadın-erkek ücreti arasındaki farkın arası da kadınların
aleyhine olarak %22 düzeyindedir. Aynı işte çalışlan kadın,
aynı işte çalışan erkekten %22 oranında daha az kazanıyor.
Yarı zamanlı işlerin yanı sıra yaklaşık 1/5 oranında daha az
kazanmak. “serbest birlik” olan ülkelerde durum bu. Demek ki,
kapitalizm koşullarında “sebest birlik”, kadınlar lehine fazla
da bir “iyileşme” getirmiyor. Ekonomik özgürlüğün olmadığı
yerde başka özgürlüklerden söz etmek saçmadır. Ekonomik
özgürlük ise, özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla tam olarak
gerçekleşir.
Aynı
yerde, “serbest aşk” konusuna değinen Kollontay;
“ ‘Serbest
aşk” ilkesinin belli bir ölçüde gerçekleşebileceği elverişli
zemin ancak, toplumsal ilişkiler alanındaki bir seri köklü
reform, aile yükümlülüklerini topluma ve devlete geçirecek
reformlar ayratacaktır. Şekli ne kadar demokratik olursa olsun,
bugünkü sınıf devletinin, annenin bütün yükümlülüklerini,
giderek genç kuşağın halen bireysel hücre durumundaki ailenin
üstlendiği yükümlerini üstüne almayı hazır olduğunu sanmak
olanaklı mıdır?”10
diye sorar.
Kapitalizm
koşullarında “serbest birlik” ve “serbest aşk”ın
gerçekleşmeyeceğini söylüyor ve bunun üretim ilişkileri ile
doğrudan bağlantılı olduğunu savunuyor, Kolontay.
Elbette,
kadın için özgürlük bu değildir. Serbest birlik ve serbest aşk,
ancak ve ancak özel mülkiyetin ortadan kalktığı, çocuk ve eviçi
sorunları toplumun üstlendiği bir süreçte gerçekleşebilir.
Kapitalizm koşullarında, “serbest aşk” sloganı, yine
burjuvazinin ve beyaz kadın tücacarlarını işine yaramaktadır.
Bu nedenle, cinsiyetci ayrımların ortadan kalkması ve erkek-kadın
eşitliğinin sağlanması, ekonomik özgürlüklerin sağlanmasıyla
gerçekleşebilir. Yani, özel mülkiyetçi toplumsal sistemin
yıkılması ve sosyalizmin gerçekleşmesi ile sağlanabilir.
Komünistlerin
“serbest birlik” ve “serbest aşk”tan anladığı; emeğin
özgürleşmesidir. Yani, kapitalist üretim ilişkilerin bütünüyle
ortadan kaldırılması ve kadın-erkek arasındaki tüm bağımlılık
ilişkilerin yıkılmasıyla sağlanabileceğidir. Onun dışındaki
ilişkiler, adı ne konursa konsun, kadını kölelik zincirinden
kurataramayacaktır.
11
“’Serbest
aşk’ ilkesinin, kadına yeni acılar getirmeksizin yürülükte
olması ancak, bugün onu hem kocasına hem sermayeye çifte bağımlı
kılan maddi zincirlerden kurtulduğu zaman olanaklı olacaktır”.12
Kollontay’ın
bu görüşleri ileri sürmesinin üzerinden yüzyılı aşkın bir
zaman geçti. Bugün bazı ülkeler hariç çoğu ülkelerde “serbest
birlik”, “serbest aşka” söz konusudur. Yasal olarak bunlar
yasaklanmaz. Ancak, halen “kadın üzerindeki baskılardan” söz
ediyoruz ve yukarıda OECD’den aldığımız istatistiklerin de
ortaya koyduğu derin eşitsizliklerin devam ettiğini biliyorsak,
kapitalizm koşullarında kadın üzerindeki çifte baskının
kalkmadığına, kalkamayacağına söylemekte yanılgı olmasa
gerek.
“Serbest
aşk”ın işçi sınıfı içinde uygulandığını, ancak,
burjuvazinin bunu “ahlaksızlık” olarak gördüğünü, dile
getiren Kollontay, şöyle devam ediyor:
“Feministler,
özgür ‘ergin’ burjuva kadınlar için evlilik dışı
birlikteliklerin yeni biçimlerinden söz ettiklerinde, bunun adı
güzel ‘serbest aşk’tır; ama işçi sınıfı söz konusu
olduğunda, aynı evlilik dışı birliktelikler için hor görücü
‘düzen bozulmuş cinsel ilişkiler’ terimi kullanılır. ...
Oysa, proleter kadın için ortaklaşa yaşam, ister serbest ister
kilisece kutsanmış biçimde olsun, bugünkü koşullar içinde,
sonuçları açısından hep aynı güçlülüğü sürdürüyor.”
13
Küçük
burjuva feminizmi, günümüzde, kilise ya da resmi evlilikleri
önemsemesede, kadın üzerindeki erkek baskısının kalkmasına
odaklanmıştır. Ancak, bu baskıların ekonomik temelinden bağımsız
olarak elel almalarından dolayı, karşı çıkışlarını
temellendiremiyorlar. Çünkü erkek egemen sistemi doğuran,
erkeklerden kaynaklı bir olgu olmayıp, özel mülkiyet
ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Kapitalist özel mülkiyet
ilişkilerine karşı olunmadan kadının kurutluşunu
gerçekleştirmenin yoluda hep kapalı kalır.
Eviçi
İşler ve Kadınlar
Son
yıllarda kadının eviçi işlerinin ücretlendirilmesi üzeine
çokca yazılıp çizildi, feministler tarafından. Kadının ev içi
emeği ücretlendirilirse, kadının kurtulacağı gibi algılar
yaratılmaya çalışıldı.
Oysa,
kadının kurtulmasnın ilk şartlarından biri eviçi denen
hapishaneden kurtulması gerekiyor. Kapitalizm daha baştan kadını
fabrikaya bağladı. Ancak yedek sanayi ordusu olarakda önemli bir
kadın kitlesini eviçi emekçi olarak, kendi kaderiyle başbaşa
bırkamış durumdadır. Gereksinimi olduğu zaman kadını fabrikaya
çekiyor, gereksinim duymadığı zaman ise öncelikle kadınları
fabrika kapılarının dışına bırakıyor.
“...
kadınların
çoğunluğu için evlilik sorunun keskinliğini yitirmesi, ancak ve
ancak, bu bireysel dağınık ev ekonomileri sisteminde bugün için
kaçınılmaz olan bayağı ev işleri sıkıntılarından toplum
onları kurtarırsa, genç kuşağın bakımını toplum üstlenirse,
yine aynı toplum analığı korursa ve her çocuğa, en azından
yaşamlarının ilk aylarında bir anne verecek düzeye gelmişse
olanaklı olur”.14
Yüzyıl
önce tartışılan konular, bugünde komünist ve feministler
arasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Ünlü küçük
burjuva feminist teorisyenler, “eviçi emek ücretlendirilsin”
kampanyaları açarak, kadının daha fazla eve bağlı kalmasını
ve kapitalist sistemde kadının köleliğinin devamını
istediklerinden fazlaca haberleri olmadığı açık. Reformist
anlayış ve değişimler kadının kurtuluşunu gerçekleştiremez.
Burjuva
feministleri, “yasal evlilik istemekte haklılar. Çünkü onlar
mal varlığından pay alamak istiyorlar. Ancak, küçük burjuva
feministleri ise, “serbest birlik” ve “ev içi emeğin
ücretlendirilemsi” istemleri, işçi ve ev emekçisi kadının
kurutuluşu değildir. Bunların gerçekleşmesi kadına kurtuluş
getirmez. Ayrıca, erkek egemen analayışın yıkılışını ve
kadının gerçek kurtuluşunu buraya bağlamak, sorunu yanlış
yönlendirmektir. Bu tür istemler, kapitalist sistemde reformist
iyileşmelerin ötesine geçemez. Ayrıca, ne amaçla olursa olsun
kadını eve mahkum eden hiç bir politika ve uygulama, kadının
lehine olamaz. Kadın, insanı körelten gündelik işlerden
kurtulmalıdır. Kollontay’ın da belirttiği gibi, bunlar
toplumsallaşmalıdır. SSCB’de bunun ciddi adımları atılmıştı.
Bu konuda en büyük çabalardan biri Kollontay’a aittir.
Kapitalist
sistemde, ne “serbest birlik” ne de “eviçi emeğin
ücretlendirlmesi” kadının kurtuluşu olamaz, olmamıştır da.
Kapitalist ülkelerin çoğunda (AB ülkeleri) asgari geçim yardımı
(sosyal yardım) uygulanmaktadır. Ancak, bunlar kadının çifte
baskı altında kalmasına engel olamamaktadır. Kollontay’ın
sözünü ettiği de budur.
Toplumsal
eşitsizliklerin ortadan kalkmasının yolu, kapitalist üretim
ilişkilerinin ortadan kaldırılmasından geçer. Kadının ve esas
olarakta tüm emekçilerin kurutluşu buradan geçmektedir.
Çocuğun
Toplumsallaşması
Kadın
eviçi işlerinden kurtuldukça ve bu işler toplumsallaştıkça,
kadının kurutuluşu da gerçekleşecektir. Burjuvazi eviçi işleri
toplumsallaştırmaz. Kapitalist üretim ilişkileri ağı içinde
bunun olasılığı yoktur. Çünkü onun işsizler ordusunun önemli
bir kitlesini oluşturan kadınları “oyalama” yeri,
uysallaştırma havzasına gereksinimi vardır. Eviçi işler ise
bunun için biçilmiş bir kaftandır.
Çocuğun
toplumsallaşması da kadını eviçi işlerden koparacak bir
olgudur. Çocukların toplumsallaşmasından kasıt, çocuğun
ebeveynlerinden koparma değil, bizzat onların bakımını ve
yetiştirilmesini bütünüyle toplumun üstlenmesi anlamındadır.
Kollontay,
bu konuya SSCB içinde de daha devrimin ilk günlerinden itibaren
özel bir çaba harcamıştır.
“Analık
Sarayı” kurmayı hedeflemiş, bütün olanaksızlıklara rağmen
başarmıştır. Burada hem annelerin hem de çocukların eğitilmesi,
barındırılması ve annelerin özgürce hareket edebilmesine
olanaklar yaratmak için Sosyalist Devletin ilk gişimiydi.
“Eğitim
görevinin aileden topluma geçişi aile hücresini perçinleyen son
bağları da koparacaktır” diyen Kllontay, şöyle devam ediyor:
“Kadının
aileye ‘yabancı
kandan bir unsur’
sokmayacağının garantisi olan genç kızın bakireliği, mülk
sahibi koca için vazgeçilmez olan nitelik, işçi sınıfından
değerini yitiriyor; çünkü miras sorunlarının artık hiçbir
rolü yok burada ...”15
Kllontay,
Devrimin daha ilk yıllarında, 1918 yılında kaleme aldığı,
“Yarının Toplumu” adlı makalesinde, Sosyalist toplumun Yeni
Kadın’larına şöyle sesleniyor:
“İşçi
sınıfı kadınları, bugünkü aileyi yok olmaya mahkum gibi
görmekten acı duymasınlar. Bunun yerine, kadını ev hizmetinden
özgür kılacak, annelik yükünü hafifletecek olan yeni toplumun
ve nihayet adına fuhuş denen şeyin son bulduğunu görecekleri
toplumun ilk ışıklarını selamlasınlar, daha iyi işçilerin
kurtuluşunun büyük eserini yaratmak için mücadeleye çağrılan
kadın, yeni kentte eskinin farklılaştırmalarının yeri
olmayacağını anlayabilmelidir.; ‘Bunlar
benim çocuklarım, tüm annelik özenim ve sevgim onlar içindir.
Şunlarsa senin çocukların, komşu çocukları; onlar hiç
ilgilendirmez beni. Benimkiler bana yetiyor!’
Bundan böyle, toplumsal rolünün bilincinde olan emekçi anne,
benimkiler,
seninkiler
diye ayrım yapmayacak seviyeye ulaşmalı, yalnızca bizim
çocuklarımız olduğunu
aklından çıkarmamalıdır.”16
Kollontay’ın
ilk yazılarından son yazılarına kadar görüşleri bir
bütünsellik içindedir. O tarihsel materyalizm anlayışı içinde
kadının kurtuluş sorununa yaklaşmış, Ekim Sosyalist
Devrimi’nden sonrada bunu pratikte gerçekleştirmenin büyük
mücadelesini vermiştir.
Emperyalist
burjuvazi, ülkemizin islamcı iktidarı ve faşizm vb kesimler
“anne”ye çok özel önem verdiklerini ileri sürerler. Ancak,
hiçbiri anneyi kölelik bağlarından kurtarmaya yanaşmadığı
gibi, yeni zincirlerle daha fazla baskı altında kalmasının ve
ezilmesinin ekonomik-siyasi ilişkilerini geliştirirler.
Kollontay,
kadın-erkek ilişkilerinin yarın ne olacağının yolunu sosyalist
toplumda çizileceğini belirtir ve şöyle der:
“Emekçi
devletinin cinsler arasında yeni bir ilişki biçimine gereksinimi
vardır. Annenin çocuğuna karşı dar ve tekelci sevgisi, büyük
proletarya toplumunun tüm çocuklarını kucaklayacak şekilde
genişleme zorundadır. Kadının köleliği üzerine kurulan
çözülmez evlilik yerine, güçlü aşk ve karşılıklı saygı
ile dolu, hak ve yükümlülükleri eşit kişilerin birliği
doğacaktır. Bireysel ve bencil ailenin yerine, evrensel büyük
işçi ailesi güçlenecek, bu aile içindeki erkekler ve kadınlar
her şeyden önce kardeş ve arkadaş olacaktır. Yarının toplumu
için öngörülen kadın-erkek ilişkileri işte böyledir.”17
Kadınlar,
Kollontay’a çok şey borçludurlar. Kurtuluşlarına yol gösterici
teorinin yanında SSCB döneminde kadının kurtuluşu için verilen
çabalara borçludurlar. Ancak, o, mücadelesini, kadınlar kendisine
“borçlu” kalsın diye değil, insanlığın kapitalist
köleliklten kurtulması için vermişti. Onun mücadelesi bütün
işçi ve emekçi kadınlara örnek olmalı ve yol göstermelidir.
1
A. Kollontay, Kadınların Özgürlüğü, Düşünen Aadam
yayınları, sf. 16
4
Bkz. Kollontay, Birçok Hayat Yaşadım, sf. 334-350, İnter
yayınları
5
A. Kollontay, Kadınların Özgürlüğü, sf. 9, Düşünen Adam
Yayınları
8
A. Kollontay, Marksizm ve Cinsel Devrim, sf.39, Tüm Zamanlar
Yayıncılık
9
www.zeit.de/2017-02/mutter-frauen-deutschland-arbeit-oecd
14
A. Kllontay, age, sf. 41
15
A. Kllontay, age, sf. 49
16
A. Kollontay, age, sf. 165
17
A. Kollontay, age, sf. 165

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder